İyi Ve Kötü

Aldous Huxley


ARZU, bilincimizin ilk malumatıdır; sempati ve antipatinin, dilemenin ve arzulamanın içine doğarız. Önce bilinçsizce, sonra bilinçle, değerlendirmeler yaparız: “Bu iyi, şu kötü,” deriz. Ve kısa bir zaman sonra, yükümlülükleri keşfederiz. “Bu, iyi olduğu için, yapılmalı; şu, kötü olduğu için, yapılmamalı.”

Tüm yargılar eşit ölçüde geçerli değildir. Arzularımızın ve antipatimizin iyi ya da kötü varsaydığı şeyler hakkında yargıda bulunmaya davet ediliriz. Çok sıklıkla yüksek mahkemenin hükmünün ilk anda kurulan acil mahkemede çabucak ve tasasızca verilen kararla çelişkili olduğunu keşfederiz. Kendi hakkımızda, etrafımızdakiler ve genel olarak dünya hakkında bildiklerimizin ışığında, ilk anda iyi olarak gözükmüş olanın, uzun vadede ya da daha genel bir bağlamda, kötü olabileceğini; ve ilk anda kötü gözükenin, yerine getirme gerekliliğini hissettiğimiz bir iyi olabileceğini keşfederiz.

Bir kişinin keskin bir ahlaki sezgi sahibi olduğunu söylediğimizde onun değer yargılarının güvenilir olduğunu; en uzun vadede ve en genel bağlamda neyin iyi olduğunu söylemeye yetecek kadar çok şey bildiğini kast ederiz. Bir kişinin güçlü bir ahlaki karakteri olduğunu söylediğimizde, bu bulgular bu kişinin ilk, doğal değerlendirmeleriyle hoş olmayan hatta acı verici bir şekilde çelişik bile olsa, onun, kendi sezgisinin bulgularına göre davranmaya hazır olduğunu kast ederiz.

Fiili uygulamada ahlaki görü hiçbir zaman kati bir şekilde şahsi bir mesele değildir. Yargıç bir hukuk sistemini uygular ve bir emsal tarafından yönlendirilir. Diğer bir deyişle, her bir birey, daha uzun vadede ve daha geniş bağlamda gerçekte neyin iyi olduğuna dair geçmişte bulgulananlar üzerine kurulu bir ahlaki kanuna sahip bir toplumun üyesidir. Pek çok durumda, verili herhangi bir toplumun üyelerinin çoğunluğu, genel olarak kabul edilmiş bir ahlak sisteminin rehberliğini kabul eder; bir kısım insan bu sistemi ya tümüyle ya da kısmen reddeder; ve diğer bir kısım da daha başka, daha yüksek ve daha zahmetli bir sistemin rehberliğinde yaşamayı seçer. Hıristiyan deyişlerinde, büyük günahlar içinde ve toplum düşmanı bir kanunsuzluk durumunda yaşamakta inatla ısrar eden az miktarda insan vardır; çoğunluk yasalara riayet eder, Ahlak Kurallarını rehber edinir, ölümcül günahlar işlediğinde tövbe eder, fakat affedilebilir günahlardan kaçınmak için çok çaba göstermez; ve nihayet faziletleri “yazıcıların ve Ferisilerin erdemlerini aşan” az sayıda insan vardır, bu insanlar Kusursuzluk İdeallerinin rehberliğindedirler ve bağışlanabilir günahları ve hatta hataları bile algılamak ve bunlardan kaçınmak için sezgiye ve karaktere sahiptirler.

Düşünürler ve teologlar, tüm bireylerin kendi doğal değerlendirmeleri hakkında yargıda bulunmalarına yardım eden, mevcut ahlaki yasalar için teorik bir temel oluşturmaya çalışmışlardır. Musa’dan Bentham’a, Epikür’den Calvin’e, Hıristiyanlık ve Budizmin evrensel sevgi felsefelerinden milliyetçilik ve ırkçı üstünlüğe dair çılgın doktrinlere... Bu liste uzun ve düşünce yelpazesi devasa denecek kadar geniştir. Fakat ne mutlu ki bu çok çeşitli teorileri değerlendirmeye ihtiyacımız yok. Burada ilgilendiğimiz tek şey, Kadim Felsefe ve bu felsefeye inananların, kendilerinin ve diğer insanların değerlendirmeleri hakkında yargıda bulunurken kullanmış oldukları etik prensipler sistemidir. Bu bölümde sormamız gereken sorular yeterince basit, ve bu soruların cevaplan da basittir. Fler zaman olduğu gibi, zorluklar, sadece teoriden uygulamaya, etik prensiplerden bunların hususi uygulanışına geçtiğimizde, baş gösterir.

Şahsi ruhun, tüm varoluşun tanrısal İlkesine benzer ya da onunla özdeş olduğunu ve bu tanrısal İlkenin şahsi Tarın ve hatta vücut bulmuş İlahi Akıl olarak tezahür eden tarifsiz bir Uluhiyet olduğunu göz önüne alırsak, iyi ve kötünün nihai doğası ve insan yaşamının gerçek amacı ve en son ereği nedir?

Bu soruların cevaplarını, büyük ölçüde, İngiliz 18. yüzyılının en şaşırtıcı ürünü William Law’un sözlerinde bulacağız. (Eğitim sistemimiz ne kadar da tuhaftır! İngiliz edebiyatı öğrencileri Steele ve Addison’ın incelikli gazetecilik yazılarını okumaya zorlanmakta, Defoe’nun önemli olmayan romanlarının hepsini ve Matthew Prior’un cılız zariflikleri hakkında her şeyi bilmeleri beklenmektedir. Fakat ne yazık ki tüm sınavlarını, sadece İngiliz düzyazısının ustası değil, aynı zamanda döneminin en ilginç düşünürlerinden ve tüm bir Anglikanizm tarihinin en sevecen ve saygıdeğer figürlerinden biri olan bir adamın yazdıklarına şöyle bir göz gezdirmeksizin summa cum laude[1] derecesiyle geçebilmektedirler.) Law’u bugün ihmal edişimiz, 20. yüzyıl eğitimcilerinin artık nihai hakikat ya da anlam sorularıyla meşgul olmayı bıraktıklarına ve (salt mesleki eğitim haricinde) sadece köksüz ve önemsiz bir kültürün yaygınlaştırılmasıyla ve araştırma için araştırma yapmak gibi ciddi bir aptallığın teşvikiyle ilgilendiklerine dair pek çok göstergeden sadece başka bir tanesidir.

Cehennemde yanan benlikten başka bir şey değildir.

-Theologia Germanica

Zihin ateştedir, düşünceler ateştedir. Zihin bilinci ve zihin tarafından edinilen izlenimler ve zihin tarafından edinilen izlenimlerden doğan duygular, bunlar da ateştedir. Peki bunlar neyle yanmaktadır? Açgözlülüğün ateşiyle, küskünlüğün ateşiyle, karasevdanın ateşiyle; doğumla, yaşlılıkla ve ölümle, kederle ve feryatla, sefaletle, yasla ve ümitsizlikle yanmaktadır.

-Buddha’nın Ateş Vaaz’ından

Eğer şeytanı görmediysen, kendi benliğine bak.

-Mevlana Celaleddin Rumi

Kendi benliğiniz, Habilinizi öldüren Kabilinizdir. Zira benliğin her eyleminde ve hareketinde Deccal’in ruhu vardır ve bu içinizdeki ilah! yaşamı katleder.

-William Law

Tanrı Kenti, Tanrı sevgisinin benlikten nefret derecesine kadar zorlanmasıyla; dünyevi kent, benlik sevgisinin Tanrı’dan nefret derecesine kadar zorlanmasıyla kurulur.

-Aziz Augustinus

İyi ve kötü insan arasındaki fark, birinin iyi olanı istemesi, diğerinin istememesi değildir, fark sadece şuradadır, bir tanesi içinde yaşayan Tanrı’nın esin verici ruhuna uymakta, diğeri buna karşı koymaktadır, ve sadece karşı koyduğu için kötülükle suçlanabilir.

-William Law

İnsanlar ne yapmaları gerektiği konusunda daha az, ne olmaları gerektiği konusunda daha çok düşünmek zorundadırlar. Ancak varlıkları iyi olsaydı, işleri daha fazla parlayacaktı. Kurtuluşunuzu ameller üzerinde temellendirebileceğinizi düşünmeyin; kurtuluşunuz olduğunuz şeye dayanmalıdır. İyi karakterin güç aldığı temel, insanın işinin değerlendiği temelin ta kendisidir, yani tümüyle Tanrı’ya dönmüş bir zihin. Gerçekten, eğer zihniniz böyleyse, bir taşa basarsınız ve bu, sadece kendi faydanız için Efendimizin Vücudunu kabul edecek olmanızdan ya da manevi bir kayıtsızlığa imreniyor olmanızdan daha dindar bir iş olacaktır.

-Eckhart

İnsan, inancı tarafından yaratılır. İnsan, inandığı gibi vardır.

-Bhagavad Gita

Nesnelere niteliklerim, temellerini ve varlıklarını bahşeden zihindir. Her kim saf olmayan bir zihinle konuşur ya da amelde bulunursa, keder onu, tekerleğin, arabayı çeken öküzün adımlarını izlemesi gibi izler.

-Dhammapada

Bir insanın varlığının doğası onun eylemlerinin doğasını belirler; ve varlığının doğası her şeyden önce zihninde tezahür eder. Ne arzuladığı ve ne düşündüğü, neye inandığı ve ne hissettiği bu, deyim yerindeyse, bireyin esas karakterinin yaratıcı eylemlerini uygulamasını sağlayan ilah! Akıldır. Bu eylemler, varlık eğer Tanrı merkezliyse güzel ve ahlaki açıdan iyi, şahsi benliğe merkez edinmişse kötü ve çirkin olacaktır. “Taş,” der Eckhart, “durmaksızın işini yerine getirir, gündüz ve gece.” Gerçekten düşüyor olmadığı zaman bile, taş ağırlığa sahiptir. Bir insanın varlığı, Tanrı’ya ya da Tanrı’dan öteye yönlendirilmiş enerjisidir; ve bu potansiyel enerji vasıtasıyla iyi ya da kötü olduğuna hükmedilecektir zira İncil’in diliyle, eylemde suçsuz kalınsa bile, kalpte zina yapmak ve cinayete teşebbüs etmek mümkündür.

Açgözlülük, kıskançlık, kibir ve öfke, benliğin, doğanın ya da cehennemin dört unsurudur ve ondan ayrılamaz. Bunun böyle olmak zorunda oluşunun ve başka türlü olamayacak olmasının nedeni, yaratılmışın doğal yaşamının, Yaratıcı’da yüksek doğaüstü iyiye iştirak etmek için yaratılmış olmasıdır.

Fakat yaratılmış, kendi içinde yüksek bir iyilik için aşırı bir istek ve aşırı bir arzu duymuyorsa, bu iyiliği kabul etmek için muhtemel bir kapasiteye ya da uygun duruma sahip olamazdı. Bu yüzden bu doğal yaşam eğer Tanrı’dan mahrum kalmış ya da ondan düşmüşse, kendi içinde sürekli arzulayan bir istek ve sürekli isteyen bir arzudan başka bir şey olamaz. Ve bu böyle olduğu için tüm bir yaşamı, tam olarak insanın doğası, benliği ya da cehennemi olan bir açgözlülük, kıskançlık, kibir ve öfke vebası ve işkencesinden başka bir şey olamaz. Açgözlülük, kibir ve kıskançlık üç ayrı şey değil, tek ve aynı iradenin ya da arzunun huzursuz faaliyetlerine verilen üç farklı isimdir.

Bu üçünden ayrı bir dördüncü doğum olan öfke, bu üçünden birine, ya da üçüne birden itiraz edilmedikçe veya bunlara, iradelerine karşı bir şey yapılmadıkça hiçbir varlığa sahip olamaz. Bu dört özellik kendi işkencelerini doğururlar. Bunlar dış nedenlere sahip değildir ve kendilerini değiştirmek için bir iç güçleri de yoktur. Ve dolayısıyla tüm bir benlik ya da doğa, doğaüstü iyi bir güç onu bulana ya da onun içinde doğana kadar bu durumda olmak zorundadır.

İnsan doğal olarak zamanın boşunalığı içinde yaşasa da açgözlülüğü, kıskançlığı, kibri ve öfkesi tahammül edilebilir bir halde olabilir, onu huzur ve sıkıntının bir karışımında tutabilir; bunlar, zaman zaman doyuma ulaşabilecekleri gibi, zaman zaman eziyetle de karşılaşabilirler. Fakat ölüm tüm dünyevi hilelerin boşunalığına bir nokta koyduğunda, doğaüstü Söz’le ve Tanrı’nın Ruhu’yla yeniden doğmamış olan ruh, kendini, kaçınılmaz bir şekilde kendi doyumsuz, değişmez, kendine eziyet eden açgözlülüğü, kıskançlığı, kibri ve öfkesi tarafından yenip bitirilirken ve bunlara hapsolmuş olarak bulacaktır.

-William Law

Günahkarlığınızın derecesini doğru bir şekilde ifade edemeyeceğiniz doğrudur; fakat bunun nedeni bu yaşamda günahlarımızı tüm gerçek çirkinliğiyle betimlemenin imkansız olmasıdır; onları Tanrı’nın ışığında oldukları zaman haricinde, gerçekten oldukları gibi asla bilemeyiz de. Tanrı, bazı ruhlara, günahın devasalığının bir izlenimini verir ve günahın, gözüktüğünden, kıyas kabul etmeyecek kadar daha büyük olduğunu hissettirir. Böylesi ruhlar günahlarını, imanın onları temsil ettiği şekilde (yani bu demektir ki, kendi içinde oldukları gibi) tahayyül etmelidirler, fakat bunları ağızlarından dökülebilecek, insanca sözcüklerle tarif etmeye razı olmalıdırlar.

-Charles de Candren

Lucifer, Tanrı’nın onu yaratmış olduğu doğal asaletiyle, saf, soylu bir yaratıktı .Fakat kendini kendine sakladığında, kendine ve doğal soyluluğuna bir mal olarak sahip olduğunda, düştü ve bir melek yerine bir şeytana dönüştü. Bu, insan için de böyledir. Eğer kendini kendine saklarsa ve doğal asaletine bir mal gibi sahip olursa, düşer ve bir insan yerine bir şeytan olur.

-The Following of Christ

Eğer leziz, hoş kokulu bir meyvenin kendini, hava ve güneşin gücünden aldığı zengin ruhtan, güzel tattan, kokudan ve renkten ayırma gücü olsaydı, ya da eğer, gelişiminin başlangıcında, güneşe sırtını çevirip ondan hiçbir kuvvet almayabilseydi, o zaman aynen kendi karanlık köklerine geri dönmüş ve Tanrı’nın Işığını ve Maneviyatını reddetmiş şeytanların yaptığı gibi ilk doğumunun öfkesinde, ekşiliğinde, acılığında, burukluğunda kalırdı. Bu yüzden nasıl bir meyvenin ekşiliği, acılığı ya da sertliği onun bitkisel hayatının, güneşin kuvvetine ve havanın özüne erişmeden kaldığı ilk halinden başka bir şey değilse, bir şeytanın cehennemsi doğası da cennetsi Işık ve Sevgiden çekilmiş ya da ayrılmış, kendine ait ilk yaşam biçimlerinden başka bir şey değildir. Ve bir meyvenin, kendine karşı bir duyarlılığa sahip olsaydı, kendi yaşamının ilk biçimlerine hapsedildiği anda kendi burukluğu, ekşiliği ve keskin acılığından dolayı azapla dolu olacağı gibi, melekler de, kendilerine ait yaşamın ilk hallerine geri döndüklerinde ve Tanrı’nın cennetsi Işığı ve Sevgisinden ayrıldıklarında, kendi cehennemlerine dönüştüler. Onlar için hiçbir cehennem yaratılmadı, hiçbir yeni nitelik gelmedi onlara, Sevginin Tanrısından gelen hiçbir intikam ya da acı düşmedi üzerlerine; sadece kendi devinimleri yoluyla kendileri için yarattıkları o Tanrı’nın Oğlu ve Kutsal Ruh’undan bölünmüşlük ve ayrışma halinde kaldılar. Onların kendilerinde, cennetsi yaşamın ilk biçimleri dışında Tanrı’dan öğrendikleri hiçbir şey yoktur; fakat bunlara bir kendine işkence halinde sahiptirler, çünkü bunları Sevginin ve Işığın doğumundan ayırmışlardır.

-William Law


Şeylerin tüm olasılığı içinde sadece tek bir mutluluk ve tek bir acı vardır ve olabilir. Tek acı, kendine bırakılmış doğa ve yaratıktır, tek mutluluk, doğada ve yaratıkta tezahür eden Tanrı’nın Yaşamı, Işığı, Ruhudur. Bu, Tanrımızın sözlerinin gerçek anlamıdır: İyi olan tek bir şey vardır, ve bu Tanrı’dır.

-William Law

İnsanlar, Tanrı onlara kızgın olduğu için cehennemde değildir; insanlar, şu kendi gözlerini kapatan kişinin güneşin ışığına yaptığı şeyin benzerini, Tanrı’dan sonsuzca akan ışığa yaptıkları için öfkede ve karanlıktadırlar.

-William Law

Dışa dönük dünyanın ışığı ve konforu, insanların en kötüsünü bile, düşmüş, yenilenmemiş her ruhun özünün ta kendisi olan, öfke dolu, ateşli, karanlık ve kendine işkence eden tabiatın devamlı ve kuvvetli bir duyarlılığından uzak tutsa da, yine de, dünyadaki her insan, kendisine verilmiş az ya da çok sıklıkta ve kuvvette bildirimlere sahiptir ki, bu, onun ruhunun en derin temelinde onunla beraberdir. Korktukları ve ne zaman geleceğini bilmedikleri belirli bir içe dönük kaygıyı uzak tutmak için bazı insanlar kaç türlü keşfe başvurmaya zorlanmışlardır! Heyhat, bu, onların içinde hiçbir zaman doğru ilaca sahip olmamış; kendini keşfetmeye çalışan ve dünyevi zevkin her kesilişinde dışarıdan yardım isteyen düşmüş bir ruh, karanlık, ağrılı bir ateş olmasındandır.

-William Law

Yahudi-Hıristiyan geleneğinde Düşüş, yaratılıştan hemen sonra gerçekleşmiştir ve biricik sebebi, ayrıştırılmış bir benlikte değil, tanrısal İlkenin merkezinde olması gereken bir özgür iradenin ego merkezli kullanımıdır. Yaratılış miti, çok önemli bir psikolojik hakikati somutlaştırır, fakat tam anlamıyla tatmin edici bir simge olmaktan uzaktır, zira insanın dışındaki dünyada kötülük ve acı gerçeğini açıklamak bir tarafa, bunlardan bahsetmez bile. Deneyimimizle uyumlu olması için mitin iki yoldan değiştirilmesi gerekebilir, ilk olarak, yaratılışın, ortaya çıkmamış Bir’den, doğanın tezahür etmiş çokluğuna, ebediyetten zamana yapılan idrak edilemez geçişin, salt Düşüşün başlangıcı ya da gerekli şartı olmadığını, bunun bir yere kadar Düşüş olduğunu açığa kavuşturmak zorunda olacaktır. Ve ikinci olarak, insan seviyesinin altında da özgür iradeye benzer bir şeyin var olabileceğini belirtmesi gerekecektir.

Maneviyatın birliğinden geçici varlığın çeşitliliğine geçişin Düşüşün temel bir kısmı olması, Kadim Felsefe’nin Budist ve Hindu yorumlarında açıkça belirtilmiştir. Acı ve kötülük, bireyin zamanın dünyasındaki varoluşundan ayrıştırılamaz; ve arzu tanrısal ilkeden ziyade benliğe ve çoka yöneldiğinde insanlar için bu kaçınılmaz acı ve kötülük pekişir. Buna, kuramsal olarak, insandan alt seviyelerdeki varlıkların bile belki de seçim yapabilme kudretine benzeyen bir şeyle (hem bireysel hem de kolektif olarak, türler ve cinsler olarak) donatılmış olabileceği gibi bir fikri de ekleyebiliriz. “İnsanın varoluşu biriciktir” gibi olağanüstü bir gerçek vardır karşımızda öyle ki, hüküm verebileceğimiz kadarıyla, diğer tüm cinsler, evrimsel açıdan daha ileri gitmeye değil, sadece dejenerasyona ve yok oluşa muktedir, yaşayan fosil cinsleridir. Skolastik Aristotelesçiliğin ifadesiyle, madde, biçim için bir isteğe sahiptir en iyi biçim olmak zorunda değildir istediği, fakat bir biçimdir. Yaşayan şeylerin dünyasına, çevremize göz gezdirdiğimizde, (hoş bir hayretle, sıklıkla duygulanarak ve kabul edilmeli ki biraz sorgulayıcı bir dehşetle), maddenin doyumsuz iştahının tatmin olduğu, her zaman güzel, çoğunlukla olağanüstü biçimde bambaşka ve hatta bazen uğursuz olabilen sayısız şekli gözlemleriz. Tüm bu canlı madde içinde sadece inşan varlıkları olarak düzenlenmiş olanlar, hiç olmazsa zihinsel açıdan, daha fazla gelişmeye muktedir bir şekil bulmakta başarılı olmuştur. Geriye kalanların hepsi, ancak oldukları şekilde kalabilen ya da değişirlerse bile, sadece daha kötüye doğru değişen şekillere hapsolmuşlardır. Öyle gözükmektedir ki, kozmik zeka sınavında, insan dışındaki tüm canlı madde, biyolojik kariyeri içinde herhangi bir anda, nihai olarak en iyi şekli değil, elde bulunan en işe yarar şekli alma yönündeki ayartmaya yenik düşmüştür. Özgür iradeye benzer bir şeyin hareketi yoluyla insan hariç her cins, uzmanlaşmanın kısa vadeli karşılıklarını ve varlığın düşük bir seviyesinde mükemmel olmanın aşırı sevincini tercih etmiştir. Sonuç olarak hepsi evrimsel çıkmazların sonunda sıkışmışlardır. Yaratılışın başlangıcındaki kozmik Düşüşe ve zamana bağlı çok parçalı tezahüre, insanın gönüllü Düşüşünün karanlık bir biyolojik dengini de eklemişlerdir. Cinsler olarak, tanrısal İlkeyle yeniden birlik olma kapasitesinden ziyade, benliğin derhal tatminini tercih etmişlerdir. Bu yanlış seçim yüzünden, insan olmayan yaşam biçimleri, sadece uzmanlaşmamış ve bu açıdan daha özgür, daha yüksek bilinçli insan formunun muktedir olduğu en yüksek iyiyi gerçekleştirmekten mahrum bırakılarak olumsuz anlamda cezalandırılmışlardır. Fakat elbette şu hatırlanmalıdır ki, en yüksek iyi kapasitesi, ancak en uç noktada kötüye de muktedir olma pahasına elde edilmektedir. Hayvanlar bu kadar çok yoldan acı çekmezler, ve pekala emin olabiliriz ki, insanların çektikleri ölçüde acı da çekmezler. Dahası, hayvanlar, kutsallıkla birlikte insan cinsinin ayırt edici özelliklerinden biri olan şu tam anlamıyla şeytani kötücüllükten de yoksun ve dolayısıyla fazlasıyla masumdurlar.

O halde, Kadim Felsefe için iyi, ayrı benliğin, kendisine varlığını veren tanrısal İlkeyle uygunluğu ve nihayet onun içinde yok olması; kötüyse, bağımsızlığın ve İlkenin var olduğunu bilmenin reddidir, diyebiliriz. Bu doktrin, elbette, etik ilkelerin bir dizi olumlu ve olumsuz İlahi emirler olarak ve hatta, toplumsal yararlılık çerçevesinde ifade edilişiyle pekala uyumludur. Her yerde yasaklanmış suçlar, her yerde yanlış olarak kınanan ruh hallerinden ortaya çıkar; ve aslına bakılırsa bu yanlış ruh halleri, Kadim Felsefe’ye göre en yüksek iyi olan tanrısal İlkenin birleştirici bilgisiyle mutlak olarak uyumsuzdur.


 

[1] Summa Cum Laude: (Lat) En Yüksek Onurla, -çn

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe