İslamiyet’te Hayırseverliğe Yeni Bir Yön Vermek

Amy Singer


Meydandaki cüzamlı dilenciye bir para atma şeklindeki eski İslam geleneği, Ağa Han tarafından hastaneler ve okullara yapılan muazzam bağışlar şeklinde günümüze taşındı.

Sultan Muhammed Şah Ağa Han’ın ölüm ilanından,

Time dergisi (22 Temmuz 1957)

Time dergisi bu sözlerin merhum Ağa Han’a yönelik kusursuz bir methiye olduğunu sanıyordu. Oysa cümle Ağa Han’ın çarpıcı yardımsever girişimlerinin samimi bir takdiriyken, İslam inancının ve teamüllerinin ayrılmaz bir parçası olan hayırseverliğe ilişkin ahlak anlayışından ve yüzyılların anıtsal hayırseverlik çabalarının açık kanıtlarından tümüyle bihaber olunduğunu yansıtıyorduİslam toplumları üstünde odaklanmamız, İslami hayırseverlik amellerinin, yardımseverliğin daha evrensel özelliklerini ne ölçüde paylaştığını ve bunların incelenmesinin tarih boyunca yardımseverliği daha iyi kavramamıza nasıl katkıda bulunacağını da göstermektedir.

Bu yazı birtakım amaçlarla yola çıktı. Birincisi, İslam toplumlarındaki hayırseverliğin ideolojileri ve uygulamalarında teşhis edilebilir bir İslami yan var mı yok mu sorusunu gündeme getirmekti. İkincisi, 21. yüzyılın başında bilim insanları, öğrenciler ve ilgili okurlar için İslami hayırseverliğin mahiyetini ve uygulamalarını, onları çevreleyen esrardan arındırmaktı. Üçüncüsü, hayırseverlik prizmasının, insani faaliyetlerle ilgili tarihi kayıtları ve tarihi değişimin lokomotiflerini incelemek açısından verimli bir prizma olduğunu teyit etmekti. Bu yazı, İslam toplumlarındaki hayırseverliğin şimdiye kadar bir inceleme konusu olarak ilgi çekmemesinin kısmen bu faaliyetlerin görünüşte şeffaf bir şekilde gerçeklemesinden kaynaklandığı önermesiyle başladıksa da ara bölümlerin konuyu inandırıcı bir şekilde sorunsallaştırdığını ümit ediyorum. Dördüncüsü, kitap, hayırseverliğin karşılaştırmalı bir şekilde incelenmesinin toplumlar ve onların tarihi deneyimleri arasındaki farklılıklar ile benzerlikleri keşfetmeye katkıda bulunacağını örneklemeyi amaçlıyordu. Beşincisi, bu inceleme öğrencileri ve bilim insanlarını, İslam toplumlarının tarihi içinde verimli bir araştırma sahası olarak hayırseverlikle ilgili tarihsel araştırmalar yapmaya sevk etmeye çalıştı. Konu boyunca ele alınan örnekler sadece bir başlangıç noktasını temsil ediyor ve araştırmacıların ulaşabileceği kaynakların boyutunu ve çeşitliliğini örnekliyor.

İslam toplumlarında sadece hayırseverlikten değil, aynı zamanda İslami hayırseverlikten söz etmenin mümkün olup olmadığı sorusunun cevabı “evet”tir. Hem zekat hem sadaka olarak hayırsever ameller Müslümanların dini inançlarında kilit bir rol oynar ve namazın özellikle yakın yoldaşıdır: Bunlar olmaksızın itikat eksik kalır. Bunlar, Tanrı ve insanlar arasında insanların ömürleri boyunca var olan ve ahirete gönderme yapan ilişkinin ayrılmaz bir veçhesidir ve insanlar arası etkileşimde dini inancın kilit bir ifadesidir. Ancak Müslümanların hayırseverlik uygulamaları her hayır sahibinin bireysel kişiliği ve her amelin dolaysız koşulları ile daha geniş tarihsel bağlam tarafından da şekillendirilir. Bu etkenler İslami hayırseverliğin aynı zamanda kopmaz bir şekilde genel olarak insani iyiliğe ait olduğunu belirler.

Hayırsever bağış tarih boyunca muazzam bir simgesel öneme sahipti ve uygulamadaki derin etkisinin, eşit veya mutlaka adilane olmasa dahi, adeta evrensel olduğu görünüyor. Normatif İslami metinlerde ve Müslüman hukukçuların yorumlarında bir hayırseverlik ahlak anlayışı tanımlanmış ve hayırsever bağışın şekli, miktarı, şartları, süresi ve usulü tarif edilmiştir. Ayrıca, insanlara rehberlik etmek ve hayırseverlik amellerinin uyandırabileceği bazı çok da olumlu olmayan insani duygulan gurur, tenezzül hissi, utanç, açgözlülük sınırlamak için, hayır verilirken ve kabul edilirken uyulacak ilkelerle kurallar önerilmiştir. Ancak aynı zamanda, ilkelerin somut eyleme dönüştürülmesi için geride muazzam bir alan vardı.' Herhangi bir olayın Tanrı'yı övmek, Tanrı'nın her şeyi bilir oluşunu kabul etmek için bir vesile olduğunu hatırlamakta yarar var. Tanrı'ya övgü ibadetin bir şeklidir ve Kuran namaz ve hayırseverlik arasında tekrar tekrar, yakın bir bağlantı kurar; öyle ki Kuran’ın namaz kılmak ve sadaka vermek olabiliyordu.

Hayırsever bağış vurgusu niçin Kuran’a, hadislere, İslami bağlamda üretilen hukuki ve edebi metinlere nüfuz etmiştir? Teolojik olarak, hayırseverlik Tanrı'nın, peygamberi Muhammed'e vahyettiği şekliyle ilahi bir buyruğuydu. Tarihsel ve sosyolojik olarak, Müslümanlara seleflerinden kalan bir miras ve çağdaşlarıyla paylaştıkları bir hasletti. Kültürel, politik ve ekonomik olarak dikey ilişkilerin çoğuyla ayrılmaz bir biçimde bütünleşmişti. Müslümanlar hayırseverliği korumayı ve öne çıkarmayı seçtiler veya daha doğrusu okuduğumuz metinlerin yazarları böyle yaptı. Yapılacak önemli bir iş, tartıştıkları hayırseverliğin idealleri ve uygulamalarıyla onların kendi ilişkilerini anlamak için İslami metinlerin yazarlarını incelemektir. Hayırsever bağışı, insanları Tanrı’ya ve birbirine bağlayan önemli bir etken olarak görüyorlar mıydı? Burada ele alınan yazarlar çoğunlukla ruhani lider ve eğitici konumundaki kültürlü ve eğitimli insanların oluşturduğu geniş sınıfa mensuptu. Müminler cemaatinden gelen irili ufaklı bağışlar onların desteklenmesine büyük katkı sağlıyordu ve dolayısıyla onların geçimine katkıda bulunan bir tutumu korumakta, hatta beslemekte açık çıkarları vardı. Bu bakımdan Katolik ve Ortodoks kiliselerinin rahiplerine, Hıristiyan manastırlarına mensup keşişlere ve rahibelere, Yahudi hahamlarıyla alimlerine ve diğer dini liderlere benziyorlardı. Yine de, ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmanın ve eğitimli bir İslam uleması sınıfının desteklenmesinin ötesindeki belli amaçları gerçekleştirmek için niçin hayırseverlik çerçevesinin seçildiğini daha fazla araştırmak önemlidir. Muazzam bir sosyal ve kültürel proje yelpazesi yaratılmış ve bunların çoğu vakıf şeklinde hayırsever katkılarla idame ettirilmişti. Bütün bunlar maslahatı, yani kamu yararını teşvik etme başlığı altında toplanıyordu. Maslahata hizmet eden her yatırım, servetin makbul bir tasarrufu sayılıyordu. Kamu yararı toplumsal adalet kavramını ve toplumdaki insanlar arasında adil ilişkileri içeriyordu.

Hayırseverliğin derin etkisi ve mesajı binalar, çeşmeler, resimler, dokumalar ile ayrıca ahşap, seramik ve metale tatbik edilmiş kaligrafik kitabeler şeklinde sürekli olarak teşhir ediliyordu. Cömertliği hatırlatan uyarılar farklı şekillere bürünüyordu. Kilit deyimler ve düsturlar ezbere öğrenilmekle kalmıyor, Beyhekim Camisi'nin kapılarında olduğu gibi dekoratif uyarılar olarak dışarıya yazılabiliyordu (bkz. Res. ı). Bu ibarelere başka yerlerin yanı sıra ortaçağda İran ve Orta Asya'da üretilen kaselerin üstündeki yazılarda da denk geliyoruz. Böyle bir yazıda şöyle deniyor: “Cömertlik (cûd) şeref ve malın bekçisidir.” Başka birinde: “Servet kendisi bitmeden cömertlik onu bitirmez ve açgözlülük bir cimrinin servetini artırmaz” (Res. 19). Bu sözler bir ziyafetin veya günlük öğünün cömertlik etmek için bir vesile olduğunu görsel olarak hatırlatıyor ve cömertliğin maddi ve sosyal konumu yükseltme kapasitesi olduğuna işaret ediyordu. Bu fikirler adap (eğitimle aşılanan ahlaki ve entelektüel idealler ile alışkanlıklar) tarafından tanımlanan daha geniş kültürel değerlerden besleniyordu.[1] [2] Birkaç yüzyıl sonra ve bir kıta ötede Evliya Çelebi misafir olduğu Balkan konaklarının kabul odalarına işlenmiş bir beyiti kopya etmiştir. Beyitin sözlerinde, Samavi kaselerinin üstünde rastlanan duygularla beklentiler yankılanıyordu: “Evin şerefi sahibine ve sahibinin şerefi cömertliğine bağlıdır" ( Şerefü’lbeyti biehlihi ve şerefü ehlihi biseha’ihi). Evliya tek başına yemenin ayıp sayıldığını ve zenginlerin evlerinin konuklara ve gelen geçene daima açık olduğunu iddia ediyordu)

Başka bir Samani kasesinde bulunan atasözü“Cömertlik sadece cebindeki fazla parayı vermek değil, paranı yoksulla paylaşmaktır” cömertlik ile hayırseverliğin bir yönü, yani yoksul olana bağışta bulunma, arasındaki bağlantıyı ifade eder.[3] Bu, tartışmamızı hayırseverlik konukseverlik, cömertlik, sosyal yardım ve himaye fikirleri arasına nasıl sınır çekileceği meselesine ve bunların kendi arasında açık bir ayrım olup olmadığı sorusuna ilişkin o çözülmemiş meseleye geri götürür. Samani kaselerinin üstünde ve Osmanlı eşrafının evlerinin duvarlarında yüceltilen cömertlik, sofrayı paylaşmak ve konukları ağırlamakla ima edilen konukseverlikti. Ama aynı eşraf evleri, Evliya’nın veya yoksul düşen Enis Paşa’nın tasvirlerine göre muhtaç insanlara yemek de sağlıyordu. Bu arada, kudretli bir şahsın kendi hizmetlilerinin karnını doyurması veya onların refahını geliştirmesi himaye olarak adları diriliyordu. İnsanların karnını doyurmaya dönük aynı amel, vakfedilmiş bir imarette hanedan hayırseverliğine dönüşüyordu. Modern devlet bakanlıkları sonunda bu çabaları üstlendiğinde, bu refah hizmetlerinin bir parçası olarak yürürlüğe kondu. Bütün bu değişik kelimelerin aynı eylemi tasvir etmesi mümkün mü ve etiket, eylemi kimin üstlendiğine ve amelin bağlamına göre değişiyor mu? Bunlar dikey ilişkiler olgusunu gizlemeyi veya zayıflatmayı amaçlayan alternatif dilsel seçimler mi? Tazminat veya geri ödemeye ve mütekabiliyetin varlığı veya yokluğuna dair farklı beklentilere mi işaret ediyorlar? Yardım yapmak için farklı motivasyonların olduğunu mu ima ediyorlar? Ayrıca, birinci şahısların açıklamalarının yokluğunda (veya hatta varlığında) motivasyonlar hakkında hükme varmak ne kadar mümkündür?

Kuran bu sorulardan bazılarına, müminlere münferit bir kişinin niyetlerini sadece Tanrı'nın bilebileceğini ve bir şahsın gerçek niyetlerinin Tanrı'dan gizlenemeyeceğini hatırlatarak cevaplar öneriyor. Öte yandan, tarihçiler ve sosyal bilimciler insan davranışını ve bunun toplum üstündeki etkisini anlamak için her türlü bulguyu inceliyorlar. Yiyecek dağıtmanın gerçekten diğerkam iyiliğe bir örnek olduğunu savunabiliriz. Ama yine de, yukarıda listelenen her bir örnekle ilgili olarak iyilik sahiplerinin de iyilik alanlardan beklentileri olabilir. Yoksullar (teoride) karınları doyunca sakinleşirler ve dolayısıyla siyasi amaçlar için istismar edilecek şekilde hoşnutsuz olmaları ihtimali azalır. Öğrenimlerini ve araştırmalarını sürdürmek için destek alan ulemanın çoğu, Müslüman hükümdarların iktidarını koruyan devleti ve sosyal düzeni güçlendiren hukuk ve eğitim sistemlerini onaylayıp yeniden ürettiler. Sultan veya yiyecek dağıtan herhangi bir kimse için konukların varlığı, emrindekilerin ve emsallerinin gözünde ev sahibinin konumunu pekiştirmeye hizmet ediyordu. Osmanlılar döneminde hamilik ve konukseverlik yemek dağıtımında buluşuyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun imaretlerinde yürürlükte olan hayırseverlik, hanedanın İslami kimliğiyle ayrılmaz şekilde bağlantılı olan kapsamlı ve süregiden bir ihsan projesinin parçasıydı. Bununla birlikte, bu geniş kapsamlı bir hayırseverlikti, yararlandırdığı kimseler olarak toplumun her kesiminden insanı içerecek kadar kapsamlıydı. Birçok hayırseverlik gibi, bunun hedefleri de radikal değil muhafazakardı, sosyal veya kültürel normları yeniden üretmeyi yahut güçlendirmeyi ve böyle yaparak meslek, sınıf, yaş ve cinsiyet tarafından belirlenen ilişkiler de dahil dikey ekonomik ve sosyal ilişkileri güçlendirmeyi amaçlıyordu.

Yardımseverlik, bir sosyal düzen grameri ve bir anlamlandırmalar söz dizimi vasıtasıyla anlam kazanan bir eylemler sözlüğüyle birlikte eksiksiz bir dildir. Bu dil din, hukuk, sosyal uygulama, ekonomik alışveriş ve kültürel beklentilerin parçası haline gelir. Yardımseverliğin ima ettiklerini anlamanın yolu, hangi ilişkilerin yaratıldığını veya harekete geçirildiğini ve kastedilen beklentileri keşfetmek için her eylemin anlamının çözümlenmesidir. Bir dizi terim arasından yolumuzu bulmaya ilişkin daha önceki çabamız, sadaka olarak tanımlanan eylemleri tartışırken hayırseverliğin anlamının ne denli esnediğini açığa vuruyor ve artık bununla ve sonuçlarıyla karşılaşmanın vakti geldi. Bu kitapta kullandığımız hayırseverlik, eşanlamlı olan yardımseverlik ve iyilik kelimeleriyle birlikte, zekat ve sadaka başlıkları altına giren eylemlerle tanımlanan ilişkileri ifade etmek için belki fazla kısıtlayıcı bir terimdir. Hayırseverliği sadece yoksulluğa verilmiş bir karşılık olarak görmek, onun rolü ve İslami toplumlardaki, aslına bakılırsa herhangi bir toplumdaki, derin etkisi hakkında çarpık bir perspektif ortaya çıkarır.

Aslında, hayırseverlik insani yükümlülükler ve haklarla şekillenen ilişkileri ifade etmenin sadece bir yoludur. Yükümlülükler insan toplumunun tarihi boyunca mevcut olmuştur, hak fikriyse başlangıçtaki beklentilerimizin aksine, hayır amaçlı dağıtımlardan yarar sağlayanlara muazzam sayıda imkan kapısı açar. Birinci bölümde ele aldığımız üzere, hak fikri Kuran'daki hakk teriminde içkindir. Bu bağlamda, kumandanlar, nazırlar, alimler ve muhtaç insanların hepsinin sultandan aynı vesileyle ihsan aldığını görmek o denli şaşırtıcı değil. Sözgelimi bir imarette yemek yemek, mevki sahiplerinin hak gördükleri bir imtiyaz olup mevkilerine gölge düşüren veya ayıp sayılan bir şey değildi. imaretlerdeki değişik hak ediş şekilleri veya imaretten yararlananların statüleri arasındaki farklar, yiyeceklerin çeşit ve miktarı, yeme düzeni, yemek yedikleri yer ve kaplarda belli ediliyordu. Şam'daki Süleymaniye İmaretinde yüksek mevki sahibi konuklar ayrı odalarda ağırlanıyor; onlara yemek için özel olarak hazırlanmış mekanlarda, her odada beş kişilik iki grup halinde hizmet veriliyordu. Bunu iki genel yemekhanede yemek yiyen diğer sekiz yüz kişiyle kıyaslayınız. İstanbul'da, sarayı hümayunun yiyecek dağıtımıyla ilgili açıklamalarında yiyecek dağıtılan kapların ayrıntıları ihmal edilmezdi; yiyecek alanların mevküni belirten ille de yiyeceklerin içeriği değil, pahalı malzemelerden imal edilen ve narin işlemeli dokumalara sarılı zanaat eseri kaplardı.5 Diğer taraftan, bazı kimseler için ekonomik ihtiyaç bile kurumlaşmış dağıtımlardan bir şey almak için yeterli bir nitelik değildi. Bu insanlar, daha ziyade, daha tesadüfi ve anlık dağıtımlara veya tarihçilerin gözünden daha sık kaçan bağışlara bağımlı olmak zorundaydılar.

5        Tülay Artan, “Aspects of the Ottoman Elite's Food Consumption: Looking for ‘Staples,' 'Luxuries,‘ and 'Delicacies,' in a Changing Century,” Consumption Studies and the History of the Ottoman Empire, 1550-1922: An Introduction içinde, ed. Donald Quataert (Albany: State University of NewYork Press, 2000), 107-200.

Hayırseverliğe/yardımseverliğe, verenlerin zengin ve güçlü, alanların yoksul olduğu bir alan olarak bakmak gibi genel bir eğilim var. İslam toplumlarındaki hayırseverliği incelemek, hayırseverliğin bir sosyal süreç olarak nasıl işlediğini anlamak için bu varsayımın yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç olduğuna işaret etmektedir. Hayırseverlik ilişkisi toplumun bütün seviyelerinde vardır, nispeten çok az şeyi olanlar arasında bile dikey hiyerarşileri ve güç ilişkilerini tanımlar ve büyük ölçüde Mauss'un önerdiği gibi bunların hepsi hediyelerle pekiştirilmiştir. Bağışlar kişiler arası ilişkilerin dokusunu etkiliyor ve sadaka ise bağımlılık ve yükümlülük şükran ve itaat bağları yaratıyordu. Bunlar bir tür sosyal tutkaldı. Aynı zamanda, belirli bir düzeyde bağış yapabilme imkanı toplumdaki yatay bölünmelerin önemli bir göstergesidir; insanların, benzer şekillerde ve kıyaslanabilir miktarlarda bağış yapanlar olarak emsallerini teşhis etmesini mümkün kılar.

Sadakanın samimi dini inancın ürünü olabileceğini kabul etmek zorundayız. inancın, (veliler ve kimi kutsal kişilerden başka çoğu insan için) belirli ölçüde kişisel çıkardan (mesela cennete ulaşma arzusu) ve kendini öne çıkarmaktan (toplum içinde statü arayışı) ayrılmaz oluşu dini metinlerde bir zayıflık olarak görülse bile derin bir insani haslet olarak kabul görüyor. Bağışı uygun bir şekilde verme usullerine ilişkin Kuran pasajları ve hadisler, sadakanın bazı evrensel sorunlarına, yani Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta, hem günümüzde hem geçmişte,çağdaş seküler yardımseverlikte ve keza inanç temelli bağışta benzer şekilde yankı bulan bazı konulara değinir. Hayırseverlik politika veya propagandadan azade değil ve ideolojinin hizmetinde kullanılabilir ve kullanılıyor. Tıpkı insanların eğitim ve sağlık hizmetleri sunan Hıristiyan misyonerlerin din yayma gündemlerini eleştirmesi gibi, insanlar İslami hayırseverlik örgütlerini de eleştiriyor ve onların sosyal yardım projelerinin açığa vurulmamış motivasyonlarından şüphe duyuyorlar. Bununla birlikte, hayırsever faaliyetlerin sadece propagandacı, alışılmadık veya hatta yıkıcı veçhelerini irdelemek yetmez; bu faaliyetlerin içinde var olduğu sosyal bağlamı; sınıf, inanç, cinsiyet veya ulusal kimlikle ilişkilendirilen çıkarlara nasıl hizmet ettiğini ve neden hayırseverliğin eylem vasıtası olarak tercih edildiğini anlamak zorundayız.

Belki hayırseverlik/yardımseverlik incelemelerine yeni bir yön vermenin vakti gelmiştir. İslam toplumlarındaki hayırseverlik/yardımseverlik incelemelerinin henüz başlangıç aşamasındaki güncel durumu bile, Batı (Yahudi-Hıristiyan) ve hepsinden önemlisi Amerikan hayırseverlik gelenekleri ve uygulamalarının tarihteki en güçlü hayırseverlik/yardımseverlik paradigmasını meydana getirdiğine dair uzun zamandır hüküm süren algıya meydan okumak için yeterlidir.[4] Alexis de Tocqueville’in 19. yüzyılın başlarında Birleşik Amerika'yı ziyaretinde gözlemlediği şekliyle yardımseverliğe ilişkin sık sık alıntılanan bir tasvirini yeniden düşünmekte yarar var.

Her yaştan, her konumdan ve eğilimden Amerikalılar durmadan dernekler kuruyor. Hepsinin iştirak ettiği ticaret ve imalat şirketlerinin yanı sıra bin bir çeşit dini, ahlaki, ciddi, yararsız, genel veya sınırlı, devasa veya küçük dernekler var. Amerikalılar eğlence düzenlemek, dini okullar tesis etmek, hanlar yapmak, kiliseler inşa etmek, kitap dağıtmak, yeryüzünün öbür ucuna misyonerler göndermek için dernek kuruyorlar; bu suretle hastaneler, hapishaneler ve okullar kuruyorlar. Eğer büyük bir örneğin teşviki yoluyla bir gerçeğin telkin edilmesi veya bazı duyguların güçlendirilmesi öneriliyorsa, bir dernek kuruyorlar. Fransa'da hükümeti veya İngiltere'de mevki sahibi bir adamı gördüğünüz herhangi yeni bir girişimin başında, Birleşik Amerika’da bir derneği bulacağınızdan emin olabilirsiniz.[5]

De Tocqueville Birleşik Amerika'daki dernekleri demokrasinin gelişmesinin kilit bir veçhesi olarak tanımlıyordu, ama onun tanımına Amerikan yardımseverliğinin olağanüstü gücüne dikkati çekmek için de atıfta bulunuldu. Oysa İslam toplumlarındaki yardımseverliğinin gücü ve başarısı aynı derecede kayda değerdir. Bunlar 20. yüzyılın başlarına kadar büyük ölçüde bireylerin başarısıydı, ama o zamandan beri her türlü derneği de içeriyor. Bireylerle derneklerin eyleme geçme becerisi birçok yerde politik baskılarla sınırlanmaya devam ediyor ve ayrıca yıkıcılık ile şiddeti gündem edinmiş bireylerle dernekler de var. Ancak bu sonuncu kesimin varlığı bu olguya itibar etmemek veya onun dayandığı köklü geleneği görmezlikten gelmek için yeterli bir sebep değil.

Müslüman yardımseverlerin inşaat sahasındaki başarıları da, Amerikalı sanayici ve yardımsever Andrew Carnegie’nin (1835-1919) serveti kamu yararı için kullanmanın en iyi yolunun kurumlar inşa etmek olduğuna dair önerileri ışığında yeniden düşünülebilir. Carnegie, ünlü denemesi “Servetin İncili’’nde [The Gospel of Wealth] az sayıdaki süper zengine, genel itibariyle toplumun servetinin bekçileri olarak, servetlerini yöneterek toplumu bilgece geliştirme görevini veriyordu. Yardımseverliğinin en iyi şeklini üniversiteler, kütüphaneler, hastaneler, halka açık parklar, toplantı salonları, yüzme havuzları ve kiliseler tesis etmek olarak tanımlıyordu. Carnegie'ye göre, bu kurumların her biri yoksullarla emekçi sınıfların hayatlarını geliştirebilir ve toplumun geri kalanına da katkıda bulunabilirdi.[6] Carnegie’nin felsefesi kendi Hıristiyan geçmişi ve yoksulluktan zenginliğe giden Amerikan göçmen hayatının tarihi bağlamında gelişmişti. Varlıklı Müslüman erkeklerle kadınlar da aynı şekilde, kamu refahını artırmak için, İslami geleneklere, kişisel başarılara ve yerel beklentilere atıfla vakıflarını kurdular. İlginç olan, onların çabalarının yüzlerce yıl boyunca, büyük ölçüde Carnegie'nin derlediği listeye benzer bir yapı listesi (yüzme havuzları hariç) üretmiş olmasıdır. Carnegie'nin İslam toplumlarındaki yardımsever uygulamalardan haberdar olması çok muhtemel değil. Daha ziyade, kudretli seçkin zümreler eğitim, sağlık, dini ritüel ve dinlence tesisleri temin etmek için kurumlar oluşturmanın çeşitli yararlarının uzun süredir farkındalar. İslam toplumlarında hayırseverliğin incelenmesi insanlık tarihinde hayırseverliğin rolünü anlamak için yeni yollar sunuyor. 


[1]        Oya Pancaroğlu, “Serving Wisdom: The Contents of Samanid Epigraphic Pottery,” Studies in Islam- ic and Later Indian Artfrom the Arthur M. Sackler Museum içinde (Cambridge, MA: Harvard University Art Museums, 2002), 61-62.

[2]        Robert Dankoff ve Robert Elsie, çev. ve ed., Evliya Çelebi in Albania (Kosovo, Montenegro, Ohrid) (Leyden: Brill, 2000), 167-69.

[3]        Pancaroğlu, “Serving Wisdom,” 61-62.

[4]        Yakın dönemde yayınlayan bir dizi makalede, ABD'deki yardımseverliği eşsiz, farklı ve belki ahlaken bile daha üstün gören Amerikan hayırseverliğinin köklü tarih dışı tutumu sorgulanıyor. Bkz. Lawrence J. Friedman, “Philanthropy in America: Historicism and its Discontents,” Charity, Philanthropy, and Civility in American History içinde, ed. Lawrence J. Friedman and Mark D. McGarvie (Cambridge, BK: Cambridge University Press, 2003), 16-17.

[5]        Tocqueville, Democracy in America, 595.

[6]        Carnegie, “The Gospel of WeaIth. 300

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe