İşbirliği Yapmamanın Önemi Ve Doğrudan Eylemin Erdemi

Tarık Aygün


Holocaust (Naziler’in Yahudi soykırımı) trajedisinin modem dünyaya özgü olması, aynı zamanda modern dünya ile ilgili ahlak tartışmasını da beraberinde getirir. Kuşkusuz soykırıma tüm Alman halkının ortak olabilmesinin en temel koşulu, toplumun bu ortaklığı kabul edebilecek bir ahlak ile yoğrulmuş olmasıyla ilintilidir. Yukarıdaki satırlarda ifade edilmeye çalışıldığı gibi, modern toplumun ahlakı kişisel değil, geneldir. Bu anlamıyla hiçbir birey kendi eyleminin dolaylı sonuçlarından sorumlu kabul edilemez.

Ölüm emrini bir generalin vermesi, kuşkusuz o emri yerine getiren askerin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu üst ast ilişkisinde sorumluluk iki taraflı ve belirgindir. Ancak emir verenle, emri uygulayan kişi arasına bir dizi ara aşama konduğu durumda, sorumluluğun ortadan kalktığını düşünmek, modern topluma özgü ahlak anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Hitler’in yok etme emrinin yerine getirilmesi için gereken, sayısı milyonları bulan pek çok insanın görevlerini başarıyla yapmasıdır. Bu nedenle son noktada elindeki zehri gaz odalarının özel bölmelerine bırakan sağlık memuru ile, emri memura iletenlerin, bu emri memura ulaştırmak için özel iletişim ağı kuranların, emri uygulayabilmek için tutsakları yakalayanların, onlara gözcülük edenlerin, onları gitmeleri gereken yerlere götürenlerin, zehri üretenlerin, listeleri hazırlayanların, yanındaki komşusu bu ölüm kamplarına götürülürken sessiz kalanların, demiryollarını yapanların, teçhizat üretenlerin, ölüm kamplarını düzenleyenlerin, Nazilerin propaganda kitaplarını ve filmlerini hazırlayanların, onların yasaklarına kayıtsız itaat edenlerin, kısacası işleyişte küçük ya da büyük görevi olan herkesin sorumluluğu aynı ve eşittir. Çünkü bu ara aşamalardan biri dahi yerine getirilmeyecek olsa, kuşkusuz soykırımın bu boyutta gerçekleştirilebilmesi de olanaklı olmayacaktır.

Hiroşima atom bombaları ile yok edildiğinde, elbette hiçbir Amerikalı, çocukların öldürülmesine açıktan onay vermiş değildir. Ancak aynı Amerikalılar atom silahlarının yapımı için vergi ödemekten kaçınmayı düşünmemişler, aynı Amerikalılar atom silahım kullanmaktan çekinmeyecek başkanlarım alkışlamaktan korkmamışlardır. Kuşkusuz bugünün ahlak anlayışı ile atom bombasını üreten bilim adamları da, onları uçaklara yükleyen teknisyenler de ve hatta bu bombaları Japonya üzerine bırakan pilotlar da tek başlarına katil değildi. Ama zaten önemli olan katilin kim olduğu değil, atom bombasının sayısız insanı öldürmüş olmasıdır. Dostoyevski’nin yıllar önce dediği gibi; “biz hepimiz her şeyden sorumluyuz ve her şeyden önce tüm insanlardan sorumluyuz ve diğerlerinden daha çok da kendimizden sorumluyuz.”

Akıl ile ahlakın sürekli bir çatışma içinde olması elbette rastlantı değildir. İnsan aklı, kendini doğanın en mükemmel ürünü olarak görmeye başlamasından bu yana, insan toplumu kendi aklını denetleyebilmek için bir ahlaka ihtiyaç duymaktadır. Akıl doğayı dönüştürüp, insanı doğanın karşısında bir güç olarak örgütlemeye başladığında, ahlak bu gücün denetlenebilmesinin temel aracı haline gelmiştir. İnsan eyleminin önündeki en temel engel, insan ahlakının yarattığı koruyucu duvarlardır. Bu duvarlar aklın egemenliğine karşı, gelenekleri, doğayı ve erdemi savunur.

Bu anlamıyla akılcı olanla, ahlaksal açıdan doğru olan modern toplumda çoğunlukla karşı karşıya gelir. Tek bir Almanın Nazi iktidarına karşı Yahudileri savunması akılcı değildir. Büyük olasılıkla bu eylemin sonucu ölümdür. Ancak bu akılcılık Alman toplumunun daha mutlu bir toplum olmasının önündeki temel engeldir aynı zamanda. Yahudilerin Nazi katillerine kendi arkadaşlarını teslim etmesi, kendi ve etrafındaki insanlarının kısa vadede hayatlarını kurtarmaktadır, bu nedenle bilimsel kriterlere göre akılcıdır. Ancak bu akılcılık 6 milyon Yahudi’nin hayatını kurtarmaya yetmemiştir. Bauman egemenlik ile akılcılık arasındaki ilişkiyi şöyle özetliyordu;

“Genellikle tüm yönetenler akılsallığın kendilerinden yana olacağına güvenebilir. Ama Nazi yöneticileri bundan da öte, oyunun ödülünü öyle bir yöne çevirdiler ki sağ kalmanın akılsallığı insan davranışlarına yön veren diğer tüm güdüleri mantıkdışı hale getirdi. Nazi yapımı dünyada akıl, ahlakın düşmanıydı. Mantık, suçu onaylamayı gerektiriyordu. Kendini akılcı şekilde savunmak, başkasının yok edilmesine direnmemeyi gerektiriyordu. Eziyet çekenleri birbirleriyle karşı karşıya getiren bu akılsallık, ortak insanlık duygularım yok etti. Bu aynı zamanda onları, henüz öldürmek üzere saptanmamış ve şimdilik izleyici rolü bağışlanmış tüm başkaları için bir tehlike ve düşman haline getirdi. Akılsallığa duydukları soylu iman hem kurbanları hem de izleyicileri ahlak dışılık suçundan ve vicdan azabından kurtardı. İnsan yaşamım sağ kalma hesabına indirgeyen bu akılsallık, insan yaşamın insanlıktan da yoksun bıraktı.”12

Doğrudan eylemin asıl anlamı da bu noktada ortaya çıkar. Modern toplumun bu gelişmiş mekanizmasına karşı, isyanın temel karakteri de doğal olarak ahlaksaldır. İşte modern toplum ile doğrudan eylem arasındaki temel bağ bu argüman temelinde ele alınır. Çünkü Gandhi, King ve diğer örneklerde de sıkça görüldüğü üzere doğrudan eylemin en önemli başarısı, ahlakın kişisel bir sorumluluk olarak algılanmasını sağlayabilmiş olmasındadır. Doğrudan eylem bir isyanı öğütler, ancak amaç ile araç arasında, amaçtan daha çok aracın kullanılışı ile ilgili bir isyandır bu. Günübirlik yaşamın cangılında kaybolan, yitip giden basit ve sıradan insanların isyanıdır. Aynı zamanda o insanların kendi benliğine dönük bir karşı çıkışıdır. Doğrudan eylem bu anlamıyla öncelikle kendine karşı bir eylemdir, öncelikle kişinin kendisiyle hesaplaşabilmesidir. Gandhi İngiliz işgali ile uğraşırken, a m zamanda Hindistan’da iktidar odaklarına karşı bir savaştır. Bu savaşı verirken kendisini iktidarın bir parçası olma' ıan uzaklaştırır. Ne “Gönüllü Kulluğu” kabullenir ne de kendine kul olacak insanlar arar. İktidarın kirletici olduğunu düşünür ve bu nedenle unvanları ve statüyü reddeder. Ne İngilizlerle ne de egemenlik arayan Hintlilerle uzlaşır. Bütünlükçü bir devrim projesi yerine merkeze eşit bireyleri ve onların kurduğu toplumsallığı alan basit bir dünya özler. Güç olarak, önünde kendine itaat eden bir kitle yaratmak yerine güçsüzlüğün erdeminden söz eder. Çünkü algılandığının aksine güçsüzlüğü boyun eğme olarak görmez. Ona göre güçsüzlük sıradanlığı getirir.

Bu nedenle otoriter değildir, “benin” farkına varılmasıdır. Diğer insanlarla ortaklaşabilmenin tek yoludur. Satyagraha güçsüzlerin, ezilenlerin ve buna rağmen güç olmayı hedeflemeyenlerin eylemidir. Mevcut işleyişteki konumunu reddedenlerin, statükoya sahip çıkmayanların eylemidir. Şiddeti sevmeyenlerin, şiddet kullanmayacak olanların ve bu sayede yeni iktidar odakları yaratmayacak olanların eylemidir.

Doğrudan eylem, modem çağın yıkıcılığına karşı olası tek eylem biçimidir. Çünkü doğrudan eylem modern, teknik ve toplumsallıktan soyutlanmış işbölümünü karşısında yer alır. Hangi kamptan olursa olsun siyasi elitlerin değil, sıradan insanların pratiğine önem verir. Kişisel sorumluluğa dayanır ve işbölümündeki kayıtsızlığa karşı çıkışı örgütler. Bu anlamıyla sivil itaatsizlik eylemi içinde yer alan her birey, kendi eyleminin basit sonuçları ile, toplumsal eylemin nihai sonuçları arasında bir bağ olduğunu savunur. Bu nedenle doğrudan eylem, eylemci birey açısından pasif değil, aksine aktif bir eylem tarzıdır. Holocaustun da gösterdiği gibi sivil itaatsizlik en baskıcı rejimlerde de uygulanma şansı olan sistem dışı tek eylem biçimidir. Çünkü denetlenmez. Akılcı olmadığı için, akılcı bir toplumun önlemleriyle önü alınmaz. Günlük her olayın, sıradan her pratiğin sorgulanmasıdır. Örneğin Seylan’ın sömürgeleştirilmesinde aktif rol oynayan çay tekeline karşı boykotu ya da siyahları köle olarak kullanan De Beers şirketine karşı eylemi planlayabilir. Nükleer santral yapımını ya da silahlanmayı protesto edebilir. İktidara karşı geniş eylemler planlayabilir ya da evine kapanarak dua etmeyi örgütleyebilir. İşbirliği yapmamak için görevlerini reddedebilir, sokakta oturma eylemleri düzenleyebilir ya da sadece savaşa karşı bir cephenin üyeliğini yapabilir. Çünkü her sivil direnişçi, toplumdaki her bireyin o ya da bu şekilde yaşanan ya da yaşanacak sorunlardan dolaylı da olsa sorumluluğu olduğu hesaplar. Ahlaki olması, akılcılığı ve işlevselliği savunmaması, doğrudan eylemin ısrarcı olmasını beraberinde getirir. Tek bir birey, örgütlü modern toplum karşısında, yapabileceklerinin sınırı olduğunu bilir. Ancak buna rağmen yapacakları için ısrar eder. Çünkü yapacakları onu suç ortağı olmaktan uzaklaştırır. Sonuçları açısından eylemi ancak simgesel zaferler yaratabilir. Buna rağmen sivil direnişçi eylemin sonucuyla değil, onun kendisi ile ilgilidir. Önemli olan sonuç alıcı eylem yapmak değil, suç ortağı olmamak için eylem yapabilmektir. Bu nedenle her sivil direnişçi aynı zamanda akılcılığa karşı bir duruşu propaganda eder. Bir kişinin elmas şirketine ait malları satın almaması ya da bir kişinin askere gitmeyi reddetmesi ne şirketin batmasına neden olur, ne de savaşların engellenmesine. Ancak satın almayan ya da askere gitmeyen artık siyahların köle olarak kullanılmasından ya da çocukların öldürülmesinden sorumlu olmaktan kurtulur. Thoreau’nun dediği gibi o bir kez yapılmıştır ve o artık sonsuza dek yapılmış olarak kalacaktır. Bu nedenle doğrudan eylem öncelikle kişisel bir eylemdir.

Bununla beraber doğrudan eylem aynı zamanda toplumsallığın yeniden kurulmasına yönelik bir eylemdir. Mevcut otoriter ilişkilere açıktan tavır aldığı için, bir anlamda toplumsal dönüşüm açısından mesajlar üretmekle uğraşır. Totoliter olmayan bir “ütopyası”, emredici olmayan örgütsel yapısı vardır.

Yahudi soykırımdan Almanların tümü sorumludur. Amerika’daki ırkçılığın bir ideoloji olarak örgütlenişinde, tüm beyaz ve siyah Amerikalıların öyle ya da böyle payı vardır. King siyahların ve beyazların bu payını deşifre ettiğinden dolayı devrimcidir. Toplumun gizli vicdanını ortaya koyduğu için kalıcıdır, ahlaklı bir karşı çıkışı örgütlemeye çalıştığı için önemlidir ve bundan dolayı ümit vericidir. Devlet Vietnamlıları makineli tüfek, askeri giysi ve kurşunlardan oluşmuş bir canavar imgesiyle tarif ederken, King ölenlerin tıpkı diğer çocuklar gibi olduğunu gösterdiğinden dolayı da önemlidir. Nehru Almanlara karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için savaşa girmek isterken, Gandhi’nin savaşı reddedebilmesi de aynı biçimde önem taşır. Çünkü hem King, hem de Gandhi, doğada da, toplumda da, dönülmeyecek bir sınır olduğuna inanır. Hani “meşru” nedene dayanırsa dayansın bir kez bu sınır aşıldı mı, artık eski biçimiyle ne doğanın ne de insan toplumunun yaşayabilmesinin mümkün olmadığını iddia eder. Bu meşru nedenler sayılmayacak kadar çoktur. Her biri tek başına bir idealin gerçekleşmesi gibi büyük hedefin önemli bir ayağı ya da sadece kendi yaşamım riske etmeme gibi basit bir amacın nedeni olabilir. Nehru bağımsızlık için işgalcilerle birlikte savaşa katılmayı böyle görüyordu. Adaletsiz bir sistemle yaşamım korumak için işbirliği yapma ise Nazi Almanyası’ndaki her Alman’ın doğal nedeni sayılabilir. Ama ilke böyle konulduğunda varılacak noktayı hesaplayabilmekte olanaksızlaşmaktadır. Doğanın kirletilmesinin bir sınırı olduğu gibi, toplumsal kayıtsızlığın da varabileceği bir sınır bulunur. Holocaust ve Hiroşima bu sınırın aşılmasıdır. Bu nedenle sivil itaatsizlik insanların “tatminsizliğine” karşı da, ahlaki bir sınır arayışını temsil eder.

Doğrudan eylem modernitenin karşısında, doğayla uyumlu insan faaliyetlerini öne çıkarır. Bu nedenle sadece siyasal bir eylem biçimi olarak kalmaz, beraberinde felsefi bir tartışma başlatır. Kurumsal inanışlara karşı tavır alır ve doğayla insan arasındaki uyumu bozan teknolojiyi eleştirir.

Kişisel sorumluluğa dayanması nedeniyle, doğrudan eylem aynı zamanda bireysel bir arayışın da temsilidir. Uygarlığın karmaşık yapısında, anlamsızlaşan bireyi, anlamlı hale getirme mücadelesinin de ilk adımıdır. Uyumsuzluğun insanların ve doğanın nesneleştirilmesinden doğduğu ön koşulu ile insanlar arasındaki mevcut ilişki ağının kökten eleştirisini sunar. Modern dünyanın yarattığı, zaman algılayışını, mekanların örgütlenme biçimlerini tartışmaya açar.

Doğrudan eylem bunlarında ötesinde bir yaşam tarzıdır. Kendini insanlığa ve dünyaya karşı sorumlu hissedenlerin, bu sorumluluğu yerine getirmek için mücadele edenlerin, mücadelesini gelecekteki bir top yekun karşı çıkışa değil, günlük üretilen otoriter ilişkilere karşı geliştirenlerin tarzıdır. Bir anlamıyla günlük, sıradan bir muhalefet, diğer yanıyla köktenci bir çabadır.

Doğrudan eylem herkese yapacağı bir şey olduğunu söyler ve herkesten gönüllülük içinde bu çabasını yerine getirmesini bekler. Eylemi utandırıcıdır, konformizme karşıdır ve yapılmasının gerektiğini bildiği halde, bunları yapmaktan korkanlara, yapmaktan kaçınanlara, ürkenlere yönelik bir çağrıdır.

Gandhi ve King, yarattıkları zengin eylem pratiklerinin de ötesinde, herkese kendilerinin de yapabilecekleri şeyler olduğunu gösterdikleri için önem taşımaya devam etmektedir. Herkes herkesten, ama en çok kendisinden sorumludur ve Gandhi ile King’e göre herkes ya adaletsiz bir sistemin sürmesi için işbirliğine devam edecektir ya da otoriteye gönüllü kulluk etmekten vazgeçip, daha insanca bir dünya için el ele verecektir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe