İnsanlığın Önündeki Sorunlar

Uluğ Nutku


İnsanlık çözebileceği sorunları önüne koyar. Marx'dan gelen bu düşünce, tarihsellik bilincinin, geçmişi içinde barındıran şimdideki gerçeklikten kaynaklandığını, bunun somut sorunlarla sınırlandığını, sorunların çözümünün tasarımlarda kalamayacağını, eylem gerektirdiğini içermesi bakımlarından yol göstericidir. Günümüzde insanlığın şimdi dünyanın her yerindeki insanların karşılaştığı ve karşısında tutmak zorunda olduğu sorunlar, geçmiş çağlarla karşılaştırıldığında çok daha bağlayıcı, yoğun, yaygın ve tehlike doludur. Çoğu nitelikçe yenidir ve ancak çağımızda ortaya çıkabilirlerdi. Yaklaşık otuz yıldan beri 'küresel sorunlar' olarak doğru adlandırılan, ama birbiriyle bağlantıları yeterince kurulamayan bu sorunların bütünlüklü ele alınması ve toplu çözümün hayata geçirilmesi zamanı çoktan gelmiştir ve geçmektedir.

Sanayi üretiminin büyüme hızı ile doğal dengelerin bozulma hızı arasındaki bağıntının gözle görülmeye, akciğerle hissedilmeye başlaması bir buçuk yüzyıl öncesine gider. Sanayi üretiminin fabrika kentleşmesine yol açması ve önce kentsel bölgesel sorunların belirişi kaçınılmaz bir olaydı; çünkü maddi üretken güçler 'sermaye birikimi-yatırımı birikimi' nedensel zinciri doğrultusunda büyüdükçe ve kurumlan aynı doğrultuda biçimlendirdikçe (bu süreç birebir karşılıklılık göstermese de belirleyicidir) beraberinde getirdiği olumsuzluklar kendiliğinden duraksamazlar; etkenlerin yıkın olmaları süreci durdurmaz. Hatta olumsuzluklar, üretken güçleri ellerinde tutan ve yönlendirenlerin varlıklarını temelden sarsmadıkça, binbir kılığa girme esnekliğiyle, 'gelişme'nin zorunlu koşulu olarak süre giderler. Diğer insanlar, yapıyı hem ayakta tutma hem de bunu emeğini sömürterek yapma zorunlu çelişkisi içindeki büyük çoğunluk, üretme özgürlükleri pek dar seçenekler içinde yaşarlar. Bireyselliği emekle geliştirmedeki bu seçeneksizlik, çağımızda kanıksanmış/kanıksatılmış bir hayat tarzı olmuştur. Büyük, yaratıcı söylem ve edimler yerine küçük, parçalı ve bağıntısız anlatılar; tarihsel durumu akılsallaştırarak sorunları açıklıkla görme ve açıklama yerine aklı gayrimeşru ilan etme ve düşünce tarihini bu yönde efsaneleştirme, mevcut küresel 'status quo'yu beslemenin yollarıdır. Bu duruma, bir benzetmeyle küresel smog diyorum.

Küresel smog. Üretim uğruna bacalardan çıkartılan ve şehirler üzerine çökertilen duman anlamında smog kitlesel boğulmalara neden olurdu. Bugün kısa vadede ölümcül olmaktan çıkmıştır, ama uzun vadede çok daha etkin biçime, toplumların bilincinde 'teknolojik ilerleme' amentüsüne dönüşerek ideolojik boyutlar kazanmıştır. Son yıllarda da küresel smog olarak üzerimize çökmüştür.

İnsanlığın önündeki en önemli sorun budur ve buna yakından veya uzaktan bağlı olmayan sorun artık yoktur. Bir daha soralım: Durum gerçekten vahim mi? Dünya pazarlarının rekabete açılması, ulusları birbirine yakınlaştırıcı bir etken sayılamaz mı? İhtiyaçların karşılıklı giderilmesinin küreselleşmesi, kapitalistçe de olsa, savaşların bitmesine, birleşik dünya idealinin gerçekleşmesine doğru bir adım olarak değerlendirilemez mi?

Dünyaya aydan bakıldığında bunlar oluyormuş gibi görünebilir. Fakat amaçların bunlar olmadığı birkaç on yıllık sürecin deneyiminden anlaşılabilir. Amaç dünyayı birleştirici olsaydı, toplumların özgün ekonomik dokularının bozulması, kültürlerin erimesi gibi sonuçlar ortaya çıkmazdı. Doğa tüketim aracı olarak değil, canlılığın mekanı olarak anlaşılırdı. Son kertede, Birleşmiş Milletler Örgütü bir etkiye tepki mekanizması değil, insanlığın geleceğine ilişkin sorun saptayan ve çözüm üreten bir güç olurdu.

Doğru hesap başka türlüdür. Bugün dünya nüfusunun % 15'i tüm hammadde kaynaklarının % 70'ine sahiptir. Bu % 15'in başım 1000 aile çekmektedir ve oran, 1928'den beri fazla değişmemiştir. Bu gerçek, toplumların en azından yarım yüzyıldır demokratik yönetimlere kavuşmada büyük adımlar attıkları savını çürütür. Bu o kadar önemli değil. Önemli olan, eskiden dolaysızca yapılan sömürünün gittikçe dolayımlanarak ve yöntemlerini törpüleyip incelterek küresel başarıya koşmasıdır. Eski sömürgeciliğin, kıtaları halklarıyla birlikte gaspetme dönemi 300 yıl sürdü. Bu aynı zamanda gaspçılar arasında yarışmaydı ve 20. yüzyılda paylaşım savaşlarına dönüştü. Karşıtında sosyalizmin gerek düşünsel gerek yapısal olarak cılız kalması ayrıca incelenmeli; ama o tarz(lar)ın artık halklarca benimsenmeyeceği belli.

Bugün sermaye odaklan birbirine öyle bağımlı duruma gelmiş, yani küreselleşmiştir ki, birinin zayıflaması diğerinin şişmesine, hipertrofiye neden olur. O halde bir çeşit diyalektiği, rekabet ve kollamayı uygulamak zorundalar. Bu birikime sahip olmayanlar, bloklar küresinde sığınma politikaları güderler. Onların daha az fakirleri, daha fakir olanlarını kendi küçük pazarlan haline getirme stratejileri geliştirirler, ama bunlar da elbet en üsttekilerden bağımsız yapılamaz.

Halkların dayanışması. Küresel sorunlarla küreselleştirme süreci arasında hiçbir anlam örtüşmesi olmadığı anlaşıldı. Birincisi bütün halkların sorunudur; ama kendiliğinden değil, İkincisinin etkileri sonucunda doğmuştur. Oysa küresel sorunların üstesinden ancak küreselleşmeyle gelinebileceği propagandası yapılıyor. Böyle bir söylemde tutarlı olmak için özelleştirmenin küresel insanlığa aykırı olduğunun açıklanması, hatta vurgulanması gerekir. Oysa tersi yapılıyor; özelleştirme, küreselleşmenin önkoşulu sayılıyor. Bir azınlığın, insanlı doğaya son saldırısı budur.

Bunun güncel karşıtı var mı, varsa nerede? Karşıt olanakların sistematik toparlanması için tüm bilim dallarından en yetkili kişilerin çalışması teorik bir gerekliliktir. Ama bu da eylem kılavuzu olamaz, önlem önerisi olur. Bu nedenle burada, bilimin iki öngörüşünden çıkarılabilecek somut sonuçlara değinmeyi yeterli buluyorum. Birincisi şu: On yıl önce yayımlanmış bir istatistikte, Arap Yarımadasındaki petrol kaynaklarının kırk yılda tükeneceği belirtilmişti. Petrol bitince Araplara ne olacak? Onların yüksek uygarlık dönemlerinde petrol diye bir şey yoktu, ama bugün hayattan buna bağlı. Kendi üretimleri olan hiçbir teknoloji yok. Petrol karşılığı olmaksızın onlara kimse yardım etmez, ikinci örnek daha genel: 'Kum sıçraması' denilen olay. Elli yıl içinde Afrika kumu Cebelitank'ı aşacak,elbette yeni bir Endülüs uygarlığı için değil. Kuzey Akdeniz karalarının çölleşmesi bir tür 'zincirleme reaksiyon'. Bazı önlemler alınıyor (bizde de), ama olayın geniş boyutu henüz kavranmadı. Oysa olay insanlığın çözmeye girişebileceği somut bir sorunlar zincirini ortaya çıkardı: atmosferin ısınması-çölleşme-susuzluk-kıtlık. Yüz yıl önce Çin'de kuraklık sonucu kısa bir sürede on milyon köylü ölmüştü.

Olanak, devletlerin engellemelerini ve devletlerarası sınırlandırmaları aşacak olan halkların dayanışmalarındadır. Örneklerini görüyoruz. Birisi, topraklarım siyanürlemeye gelen altın avcılarına karşı Bergamalıların mücadelesidir. Bir diğeri, topraklarının gaspına, kültürlerinin yıkılmasına direnen Zapatistaların mücadelesidir. Bergamalılar ve Zapatistalar buluştular. Görüyoruz. Daha yüzlercesini göreceğiz.

"Bilim ve Ütopya", sayı 62, Nisan 2001.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe