İnsanın Kendini Anlamasına Giden Yol Ve Doğabilimi

Hoimar Von Ditfurth


Normalde, yirmi otuz yıl önce yayımlanmış bir doğabilim metnini, fizik ya da astronomi kitabını kimse okumaz. Özellikle bilimin bu dallarındaki olağanüstü gelişme hızına, araştırmaların sonuçlarına baktığımızda, kimi yayınlar yirmi otuz yıla bile kalmadan eskiyip giderler. Birçok bilimsel dergi, çıkardığı sayıda yayımlanan metnin ilk kaleme alınış tarihini, dizinde yazarın adıyla birlikte belirtme yoluna gitmektedir; çünkü yazının, yazarı tarafından kaleme alındığı tarih ile basılış tarihi arasındaki zaman aralığında, yeni araştırma sonuçlarında ortaya çıkan farklar nedeniyle, içerikçe sınırlanabilmesi ya da düzeltilmesi söz konusudur. Modern doğabiliminin birçok özel alanında (o alandaki “araştırma ve bulguların son durumlarını" da işin içine katan) yeni ders, öğretim ya da başvuru kitaplarının eksikliklerinin duyulmasının başlıca nedeni, yayıncıların, böyle temel ders kitaplarının yıllarca uğraşmayı gerektirmesi, dolayısıyla da sorumlularının, “tam biz basarken yeni bir bulgu ya da keşif, metni daha basımda ‘eskimiş’ bilgiler içeren bir metne dönüştürür mü” biçimindeki haklı endişesidir. Sadece tıbbın ve biyolojinin belli başlı alanları için değil, astronomi için de geçerli bir endişedir bu.

Bu branşın uzmanları dışında, hatta işin aslına bakılacak olursa, astronomların ve astrofizikçilerin oluşturdukları dar uzmanlık alanının dışında kalan kamusal alanda, bilimsel araştırmanın artan hızının astronomiye de sıçradığının ve keşif üzerine keşif yapıldığının hemen hiç kimse farkında bile değildir. Tıbbın yanı sıra en eski bilim olan astronomi, yüzyıllar boyunca yakın tarihe kadar kaplumbağa hızıyla gelişmekten kurtulamamıştı. Gece göğündeki, kendilerini çıplak gözlere ve ilkel teleskoplara sunan, görünürde apaçık, insanın gözüyle algıladığı, ama kavrama yeteneğinin sınırlarını kat kat aşan o esrarengiz parıltıların büyüsüne kapılmış, kafayı onlara takmış insanların zahmetli gözlemleri ve hesaplamaları sonucunda, elde avuçta biriken bilgi devede kulaktı aslında. Çalışmalarının iğneyle kuyu kazma misali zahmetli olması ve faaliyetlerin çok yavaş yol alması; onca çabaya ve uğraşa rağmen genellikle birçok durumda ellerindeki bulgu malzemesini, ne anlama geldiğini bilmeden, hiç değilse belki onlar anlar ve değerlendirebilir umuduyla sonraki astronom kuşaklarına aktarmanın mutluluğuyla yetinmek zorunda oluşları bu insanların pek umurunda olmadığı gibi, işin bu yanıyla ilgilenmiyor, duruma da şaşırmıyorlardı. Onları asıl heyecanlandıran, şaşırtan olgu, kimi durumlarda evrenin en uzak bölgelerinde olup biten olaylar ile burada bizim gezegenimiz üzerinde egemen olan yasalar arasında anlamlı ve akla yatkın bağlantılar bulunduğunu keşfetmeleri, ara sıra şuna buna bir yanıt getirebilmeleriydi.

Bugün bu durum da radikal bir değişime uğradı. Yetmişli yıllarda ünlü bir gökbilimci, astronomi alanında Kopernikus’un Dünya’nın evrenin merkezinde bulunmadığını keşfetmesinden bu yana geçen yaklaşık 400 yıl içinde yapılan keşiflerden daha fazlasının son on yılda yapıldığını söylememiş olsa, insanın buna pek de inanası gelmeyebilir. Gerçekten de 60’lı yıllardan başlayarak astronomi alanındaki buluşlar patlarcasına çoğalmış, keşifler keşifleri kovalamıştır. Ünlü bir gökbilimcinin, 1967’de yayımladığı astronomi el kitabının 4. basımında kitabın orasına burasına koyduğu dipnotlarda, burada anlattıklarının, astronomi araştırmalarının filanca tarihli bulgularına karşılık geldiğini belirtmeden edememesi, o yıllara kadar bu bilim dalında hiç de alışıldık olmayan, alabildiğine grotesk bir olay etkisi yapmıştı o günlerde. Birbiri üzerine hızla eklenen yeni yeni bilgilerin uzay gezileri bağlamında geliştirilen yeni tekniklerle sanıldığından az bağlantılı olmaları, genellikle dolaylı araştırmaların ürününü oluşturdukları da unutulmamalı. tik otomatik elektronik gözlem merkezlerinin dünya yörüngesine yerleşmeleri, bugün yarın tasarım durumundan çıkıp uygulamaya konacak projelerin hayata geçirilmesi, hele hele, üzerinde atmosfer bulunmadığı için uzayın her yönüne, akla gelebilecek bütün frekanslarda bakabilme ve gözlem yapabilme imkanı sunacak sabit ilk rasathanenin Ay’a kurulmasının ardından, astronomide patlamaların yaşanacağından kimse kuşku duymamalıdır.1*

(1*) TÜBİTAK Yay. arasından çıkan Yıldızların Zamanı adlı kitapta, 1990'lı yıllar için planlanmış uzay gözlemleme araçlarından bazılarının dökümü yapılmıştı. Uzay Kızılötesi teleskopu (SIRFT)

Hala, bizim kuşağın, söz konusu hedeflere ulaşabilmek için katlandığı onca zahmete, döktüğü onca paraya akıl erdiremeyen insanlar var. Birçok insan, harcanan milyarlara baktıkça, yazık dercesine kafasını sallamakta, Ay’a atılan tek bir uzay aracının parasıyla kaç tane okul yapılabileceğini, Cape Kennedy’deki ya da Baikonur’daki başarısız bir fırlatma girişiminin maliyetiyle kaç bin kilometre yol inşa edilebileceğini hesaplamaktan kendini alamamaktadır. Bu türden, ilk bakışta gerçekçi ve inandırıcı gelen itiraz ve değerlendirmeler, insanın ve onun gelecekteki gelişmesinin perspektifinden bakıldığında, tayin edici önem taşıyan unsurları kavrayamamaktadırlar. Darkafalılık belirtisidir bu karşı çıkışlar; hatta alanında uzman sayılan, önemli, tanınmış kişilerce yapılmış olsalar bile; çünkü böyle düşünebilmek için insanın olup bitene ve geleceğe, sadece kendi dar ufkunun perspektifinden bakması gerekir. Astronomi alanındaki keşiflerin gerçekten de olağanüstü önemli ve tayin edici anlamlarını, bugünden kestirilemeyecek yarar ve boyutlarını kavramakta güçlük çekken insanların itirazlarıdır bunlar. Milyarlık harcamalara yol açan, bugün ne işe yarayacağı belli olmayan bir keşfin, işe yaramaz görünen bir bulgunun, gelecekte nelere gebe olduğunu kimse söyleyebilecek durumda değildir. Bu türden itiraz ve karşı çıkışlar, hala aydın ve aklı başında dediğimiz insanların şaşırtıcı bir biçimde gözden kaçırdıkları bir olguya, mevcut dünya görüşü ve evren tablosunun, belli bir tarihsel kesitte ve durumda insanların bu dünyaya ve evrene ilişkin anlayış ve görüşlerini, aynı zamanda o tarihsel uğraktaki insanların kendi kendilerine nasıl baktıklarını, kendilerini nasıl anlayıp kavradıklarını belirleyen temel etmen olduğu olgusunun atlanmasına dayanmaktadır.

Kızılötesi Astronomi İçin Stratosfer Gözlemevi (SOFIA), Ayarlanmış Kızılötesi Teleskopu (IDO), Milimetrik Dizge (MMO), Milimetrealtı Dalga Boyu Teleskop Dizgesi, bunlardan sadece birkaçıdır. Günümüzde uzayın derinliklerine bakan, uydularla “dünyaya” bakan, onu gözleyen, iletişimi sağlayan uyduların sayısı artıp durmaktadır. Sadece 1998 ile 2007 arasında çeşitli görevlerle 39 uzay (istasyonu) uçuşu yapılmıştır. Gelecekte uzay istasyonlarının yakıt ve rota ayarlama sorunlarını aşmak için istasyonların çok daha “uzaklardaki” yörüngelere yerleştirilmesi amaçlanmaktadır. Ancak bu durumda, insanlı istasyonlar için kozmik ışınım sorununu çözmek gerekecektir. Dünyamızın manyetik şemsiyesi, ileride göreceğimiz gibi, kozmik ışına karşı bir kalkan görevi de yüklenmiştir. Özellikle de ilkesel, belirleyici önemi bakımından pek farkına varılmayan bir ilişkidir bu. Bugünden geri dönüp baktığımızda, bir yandan siyasal ve öteki realitelerin, rastlantısal konumların ve geleneksel yapıların belirlediği muhafazakar, koruyucu eğilimlerin oluşturduğu kalın tabakaları delerek düşünce ve tin tarihinin burada sözünü ettiğimiz temel ilişkisine, belli bir tarihsel çağın kendi varlığına verdiği davranışlarını, eylem ve kararlarını ona göre düzenlediği temel anlama, tarihsel bir geri bakışla ulaşmak alabildiğine zordur. Öte yandan; bir çağın evreni, dünyayı kavrayışı ile bu kavrayış üzerine temellendirdiği kendi varlığı arasındaki ilişkiyi kolay kolay her zaman görünür kılamasak bile, belli bir dönemin kendi varlığına ne anlam verdiği sorusuna bugünkü bir perspektiften geri dönüp bakarak, yanıta “yanlış" ya da “doğru" sıfatlarını yakıştırmaya çalışmamız saçma ve işlevsizdir. Amaçlarımız bakımından, evrene ve hayata ilişkin yaklaşımlarımız bakımından, geçmişin şu ya da bu kuşağının kendi varlığına yönelik yorumları, bu belli bir ömür süresi içine sıkışmış varlığının yeryüzündeki nedenine vermeye çalıştığı “anlamı” doğru ya da yanlış ölçütlerine göre değerlendirme çabası hiçbir işe yaramayacağı gibi, böyle belli bir dönemin kendi varlığını anlamlandırışına ve kavrayışına ilişkin çabaları değerlendirebilecek ölçütlerimizin var olup olmadığı da apayrı bir sorudur zaten. Giderek, belli bir çağın manevi atmosferinin, manevi, düşünsel değerlerinin ya da ruhunun, bir düşünce (tin) tarihi mantığına göre ölçülüp değerlendirilmesinin mümkün olup olmadığı, şu dönemin şu döneme kıyasla üstünlükler taşıyıp taşımadığı, bu tarihin belli bir aşamasının bir başka aşamaya göre ondan daha ileride ya da geride durup durmadığı, daha olgun olup olmadığı sorularını da dikkate almamız gerekmiyor. Burada önemli olan biricik tespit, böyle bir bağlamlığın mevcut olduğu gerçeğidir, insanların, bütün bir kuşağın nasıl ve nelere göre kararlar alıp hareket ettikleri sorusuna verilecek cevap, onlar farkında olmadan belirlenmiştir; ya da en azından bu cevap, bu insanların dünyalarını (evrenlerini) nasıl gördüklerine, bu dünyada üstlerine düşen rolü nasıl anlayıp kavradıklarına büyük ölçüde bağlıdır.

Gelecek on/yüzyıllarda insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin özelliklerinin neler olacağı, birbirlerine nasıl davranıp hayatlarına ne anlamlar verecekleri, kendilerinin bu dünyadaki konumuna hangi değerleri atfedecekleri, adım başı yapılan keşiflere hangi tepkileri gösterecekleri, hangi duygularla yeni bulgulardan nasıl etkilenecekleri; elleri altında bulunan yeryüzünün imkanlarından olabildiğince yararlanıp onu bir anlamda tamamen işgal etmiş olmanın, belki de evrenin şurasında burasında kendilerine benzeyen kimselere rastlamanın yol açacağı her türlü sonuç, bütün bunlar bir bakıma hep önceden belirlenmiştir büyük ölçüde; hatta neredeyse şöyle bile diyebiliriz: Astronomların ya da doğabilimcilerin dünyanın ve evrenin karakteristik özellikleri konusunda gün ışığına çıkarttıkları gerçeklerin bugün ortaya koyduğu sonuçlar ve bilgiler, bizim çocuklarımızın ve çocuklarımızın çocuklarının gerek bu dünyaya ve evrene, gerekse bu dünya ve evren içindeki rollerinin ne olabileceği konusundaki kararlarına büyük ölçüde etkiyip bir anlamda onları şimdiden belirlemektedir.

İşte keşif ve bulgular, bunların ortaya koyduğu ve koyacağı bilgiler ile gelecekteki hayatlar arasındaki bu temel bağlamlığı bir kez kavramış olan kimse için, uzaya yollanan sondaj araçlarının, yeni yeryüzü ve uzay teleskopları yapımının, Ay’a bilimsel gözlem merkezleri ve rasathaneler kurma çabalarının, bugün yapıp yapabileceğimiz en büyük inşaat ve konstrüksiyonlardan daha önemli olduğunu açıklamaya gerek bile bulunmamaktadır; gerçekten de, bütün bu girişimler, tartışmasız biçimde, her türlü okuldan, ulaşım bağlantılarından elbette bunlar da önemli çok daha büyük bir önem ve anlam taşımaktadır. Doğabiliminde altını çizdiğimiz bu bağlam temelinde bugün, hayata, kültüre ve öteki insanlara olan tavır ve tutumumuzu belirleyecek kararların da alınması anlamına geldiği gibi, tarihin önümüzdeki onyıllarda akışını ve yönünü belirlediğini kavrayan kimse, “sırf birkaç ton işe yarar yükü (gerisi bu ana malzemeyi taşıyan ve fırlatış sırasında ya da sonra heba olup gidecek olan taşıyıcı mekanizmalara ait binlerce ton ağırlıktan ve yakıttan ibarettir) ne idüğü belirsiz bir gezegenin ya da uydusunun yüzeyine indirebilmek için, astronomik miktarlarda parayı, sözcüğün gerçek anlamında çarçur etmeden önce, yeryüzündeki sosyal zaafları gidermek, insanlar arasında her anlamda eşitlik sağlamak gerekir" biçimindeki yaygın, görünürde tamamen haklı, ama gerçekte aldatıcı itiraza sahip çıkmadan ve böyle bir karşı çıkış yapmadan önce, takkeyi önüne koyup düşünecektir. Ne ilginçtir ki, on-on beş yıl önce, uzay yolculuklarının anlamsız teknolojik rekor kırma tutkusunun bir yansımasından başka bir şey olmadıkları, insanın akıl yetisinin bir zaferi ama aynı zamanda mantığın acınacak bir iflası olduğu biçimindeki ifade, bir Nobel ödülü sahibine aittir.

Ama bu tespit, doğruyu yansıtmaktan uzaktır; burada, yeryüzünde her adımda daha kritik, daha kaotik duruma gelen şeyleri düzene sokmakla yükümlü insanlığın, yeryüzündeki ve evrenin bütünündeki yerini ve rolünü sorgulamadan ve bu rolün hesabını vermeden, bu yolda başarılı olması mümkün mü? Yeryüzündeki şeylerin kaotik ilişkileri ne türden bir düzen içine sokulacak; bu düzenin ne gibi bir anlamı olacak  nesnelerin, şeylerin ilişkisini düzenlememizde hangi ölçütler kullanılacaktır? Ve düşünsel, zihinsel gelişme serüveninin cazibesine, kendini çevreleyen gerçekliğin o ana kadar bilinmeyen yepyeni bölgelerine uzanabilmenin entelektüel hazzının cazibesine kendini kaptırma yeteneğinden yoksun olan biri bile, bugün içinde bulunduğumuz koşullarda ve konumda, o uzayın içinde boşlukta salınan mavi gezegeni gösteren bir fotoğrafın, insanları birbirinden ayıran her türlü siyasal, ideolojik ve dilsel sınırın ötesinde, en azından, içinde bulunduğumuz durumun önemli bir yanını belirgin biçimde bütün dünya yurttaşlarının gözlerinin önüne serebileceğini anlaması gerekir: Dünyaya böyle bakabilme imkanına kavuşmuş oluşumuz; rekabetlerimizin, ihtilaflarımızın sahnesine bakabilmek için şimdiye kadar bildiğimiz, alışık olduğumuz bu perspektiften böylesine somut biçimde kopup araya mesafe koyabilme imkanı; bilimin sağladığı, daha önce düşünülemeyecek bu fırsat, siyasal partilerin ya da kuruluşların sonu gelmeyen tartışmalarından, gelecek vaat eden önerilerinden çok daha fazla yararlı ve umutlandırıcı olabilir.

Üstelik Dünya’yı gösteren bu fotoğraf, bu konuda seçebileceğimiz, sıradan, kaba, akla ilk gelen bir örnektir; bu örneği burada vermemizin nedeni, görünürde alabildiğine gerçekçi ve uzmanca verilere dayalı bir argümanın, astronomi ve uzay araştırmaları konusunda girişilen zahmet ve yapılan onca harcamanın, akla mantığa uyar yanı olmadığı yolundaki iddianın ne kadar düşüncesizce ve yüzeysel bir yaklaşımın sonucu olduğunu göstermek isteyişimizdir. Gerçekten de, bu alanda harcanan astronomik para ve piramitlerin yapımından Çin seddinin inşasına kadar geri giden bir tarih kesiti içinde insanlığın ortaya koyduğu çaba ve gayretin birkaç katının, üç beş astronotu şöyle birkaç günlüğüne ya da haftalığına uzayda bir yerlerde dolaştırmak uğruna gerçekleştirilmesi olgusu, insanlığın teknolojik alanda rekorlar kırma tutkusu ya da saplantısıyla açıklanamaz. Amerikan uzay sondaj aygıtı Manner IV'ün Mars yüzeyinden çekip dünyaya yolladığı fotoğraflar, kuşkusuz, insanlık tarihinin en pahalı fotoğraflarıdır. Ancak bütün bu benzersiz zahmet ve çabanın, bu muazzam harcamaların gerisinde, hatta yetkili komisyonları gerekli milyarlarca doları onaylamaya ikna etmek için kılı kırk yararak tartışılan askeri, siyasal ve ulusal çıkarlara dayalı argümanların ötesinde, aslında hayranlığımızı hak eden ve tedirginlik yerine daha çok umut vermesi gereken bir olgu yatmaktadır. Anlayacağınız, maddiyatçı, nihilist tavır ve anlayışları yüzünden sık sık hor görülen bu kuşağın, bütün güçlerini ve imkanlarını, düşünsel ve manevi bir amaç için harekete geçirebilme, insanlığın ufkunu, bilincini genişletip geliştirme uğruna her türlü zahmete katlanabilme konusunda gerekli heyecana ve tutkuya, gerekli enerjiye sahip olma gibi bir üstünlüğü bulunmaktadır.

Teknikerlerin, teknokratların çağında yaşıyoruz; doğru. Ama bizim çağın teknikerlerinin ve teknokratlarının ufukları alabildiğine geniş; yerleşik bir terimle, bunlar, vizyon sahibi kimseler. Ve bugün küçümseyici ve hor görücü bir edayla, düşünsel, manevi alanda doğabilimin önder ve belirleyici konuma geçişini yermeye çalışanlar, modern doğabilimin, metafiziğin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey olmadığım hala fark etmemişler demektir.

Bütün bu söylediklerimizin fonundan bakıldığında ve olup bitenin, kendi kendimizi kavrayış ve anlayışımız, hayat karşısında taşıdığımız uygular bakımından anlam ve önemi göz önüne alındığında, astronominin son onyıllarda birbiri ardından gerçekleştirdiği olağanüstü, hatta ihtilal sayılabilecek keşifler bulunduğunu görebiliriz. Bu yeni buluşların zaman içinde oluşturdukları zengin birikim, henüz tasnif edilebilmiş, bulgu ve veriler sınıflandırılıp değerlendirilebilmiş değildir. Hatta bunlardan bazıları, gözlemin ölçülebilir, objektif verilerinden oldukları halde, bugüne kadar açıklanamadıkları gibi, alabildiğine bilmecelerle doludurlar. Hepsi birden ele alınıp henüz kendi içinde tutarlı, anlaşılır konturları olan kapalı bir tablo oluşturabilmiş değillerdir; geleneksel dünya görüşümüzün, evrene ilişkin tablomuzun sarsıntı geçirmeye başladığı, şimdiye kadarki en güçlü, hakim izlenimi oluşturmaktadır. Bu eski evren tablosu, yepyeni, alışıldık dışı, salt bir dinginlik ve durağanlık durumu içinde bulunmayan, tam tersine, içinde muazzam gelişme süreçlerinin birbirini izlediği bir evren sunmaktadır; bu, biz insanların da içinde yer aldığımız ve yasalarının gerek bizim dünyevi çevremizi gerekse doğrudan varlığımızı ve özümüzü belirlediği bir tarihi olan evrendir. Bu muhteşem yeni perspektifin, bizler ile kozmos arasında var olan bu sımsıkı bağın, bu çözülmez örgünün keşfedilişini, bugüne kadar ele geçmiş çok önemli örneklerden birkaçını ele alarak anlatmayı deneyeceğiz şimdi.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe