Felsefe

 

 

 

İnsan Felsefesi

Macit Gökberk
 

SOFİSTLER

5. Yüzyılın ortalarında görünen bu gelişmenin felsefe dışındaki nedenleri araştırılınca, bunların başında o aralık Yunanistan’ın geçirmekte olduğu siyasi-iktisadi kalkınmanın yer aldığı görülür. Perslerle olan savaşlarda üstün bir rol oynayan Atina, bu kalkınmanın ağırlık merkezi olmuştur. Bu yüzden, şimdiye kadar Yunan dünyasının kenarlarında (İonia, Güney İtalya, Batı Trakya), gelişen felsefenin de, bu şehir, bundan böyle çok uzun bir zaman için merkezi olacaktır. Yunan düşüncesi en parlak yemişlerini burada verecek, klasik yüksekliğine burada erişecektir. 5. Yüzyılın ortalarında Atina’daki demokratik bir gelişme, belli bir yetişme gereksemesine de yol açmıştır. Bundan dolayı, bilgi de pratik-sosyal bir değer, bir güç olmuştu. Demokratlaşan Atina’ya şimdiye kadarki eğitim sistemi artık yetmiyordu. Herkes yeni duruma ayak uydurabilmek, bunda bir rol oynayabilmek için daha çok bilmek istiyordu. Bu da “başarılı yurttaş nasıl yetişir?” sorusunu, bu eğitim sorununu ortaya koymuştu. Bu gereksemeyi de “Sofist” adını taşıyan kimseler karşılamayı denemişlerdir. Bunlar, bu yeni gelişmesinde Yunan ulusunun öğretmeni, aydınlatıcısı olmuşlardır. Sofistler şehir şehir dolaşırlar, para karşılığı çeşitli konularda dersler verirlerdi.

“Sofist” (Yunanca: Sophistes) sözcüğü aslında “bilen, bilgili kişi” demektir, sonra siyasette yararlı olmayı öğreten kimse (Protagoras, kendisinin Sofist olduğunu söylerken bunu anlarmış); daha sonraları ise söz söyleme sanatı (rhetorik, hitabet) üzerinde ders veren kimse anlamını kazanmıştır. Sofist sözcüğünün bir de, günümüze kadar gelmiş olan aşağılaştırıcı bir anlamı vardır. Bu da, Sokrates, Platon ve Aristoteles’in Sofistlere karşı savaşımlarından ileri gelmiştir. Ancak, bunlar yermelerinde büsbütün haklı sayılamazlar. Sofistler içinde, hele Protagoras, Gorgias, Hippias, Prodikos gibi ileri gelenleri düşünülürse, ciddiye alınması gerekenler de var. Ama, özellikle sonra yetişenler içinde işi oyuna, safsataya (sophisma) dökenler de az değil. Platon ile Aristoteles’in Sofistlerde yerdikleri başlıca bir nokta da, bunların para karşılığı ders vermeleridir. O zamana kadar felsefe dar, aristokrat çevrelerde yapıldığı için, görülmemiş bir şey sayılmıştır bu. Böyle bir şey, Platon’a göre, bir çıkar gözetmeyecek bir araştırma olması gereken felsefenin, bilimin onuruna aykırıdır.

Başlıca yeni yaşama düzeni için yararlı, becerikli yurttaşlar yetiştirmek işi ile uğraşan Sofistler, bilgi anlayışlarında relativisttirler. Bunu, en iyi, Sofistlerin ilki ve en büyüğü sayılan Protagoras’ta görebiliriz. Protagoras (482411) da, Demokritos gibi Teoslu. Yine onun gibi Leukippos’un öğrencisi olmuş. Atina’ya gelip uzun zaman kalmış, Perikles ile Euripides’in yakın dostu imiş. O da dinsizlikle suçlandırılmış. Sicilya’ya kaçarken yolda boğulmuş.

Protagoras, doğa felsefesini tutmaz. Kendisinden önce felsefenin başlıca konusu olan kosmos sorunu ile uğraşmak boşunadır. Bu felsefede objektif olarak geçerli bir bilginin olmadığını, Protagoras Herakleitos’un öğretisine dayanarak tanıtlamaya çalışır: Bütün olabilirliği kendisinde toplamış olan anamadde sürekli bir akış içindedir; bu yüzden de hiçbir şey belli bir “şey” değildir; bir şey, her an, başka şeylere göre şöyle veya böyle bir şey olmaktadır. Salt bir varlık yoktur; nesnelerin nitelikleri, bir andaki birbirleri üzerindeki etkilerden doğmaktadır. Bundan dolayı hiçbir nesne için “bu, şudur” diyemeyiz; olsa olsa, boyuna değişen bağıntıları içinde onun başka nesnelere göre ne olmakta olduğunu söyleyebiliriz. Duyumlar da, duyumlayanın o andaki durumuna bağlıdır. Onun için, algı objeyi bize, ancak algılayanın algılama anındaki durumuna nasıl görünmüşse, öyle bildirir. Protagoras için duyu algısı ve bundan doğan sanı (doxa) biricik bilgidir. Ilımdan ila şu sonuç çı kar: Her sanı doğrudur, hiç kimse yanlış bir şey düşünemez, ya da Protagoras’ın ün salmış sözü ile söylersek: “İnsan her şeyin ölçüsüdür, varolanların varlıklarının da, varolmayanların varolmadıklarının da”. Bu anlayışta “doğru" olacak, herkesin doğru sayacağı bir yargıya varmanın olanağı da yoktur.

Sofistlerin yine ileri gelenlerinden, Sofistliğin kurucularından sayılan bir başka düşünür, Gorgias (yaklaşık olarak 483375) da, doğa felsefesine karşı gelenlerdendir. O büsbütün ileri giderek, genel olarak varlık üzerine bir bilginin olanağını ortadan kaldırmaya çalışır.

Gorgias Leontinoili (Sicilya). Empedokles’in öğrencisi imiş. Ondan yalnız doğa felsefesini değil, söz söyleme sanatını da öğrenmiş. Atina’da bu sanatı ile büyük etkide bulunmuş. Hitabette yeni bir biçemin gelişmesinde kesin bir rolü olmuştur. O çağın büyük hatibi sayılır. Elealıların dialektiğinin üzerinde derin etkisi var.

Gorgias, doğa felsefesinin bir ana sorunu olan “asıl gerçeği”, “varolanı” bilemeyeceğimizi şu üç sav ile tanıtlamaya çalışır: 1. “Bir şey yoktur”, çünkü olsaydı, bu ya olmuş ya da öncesiz bir şey olurdu; bu şey, ne varolandan, ne de varolmayandan olmuş olabilir; öncesiz olamaz, yoksa sonsuz olurdu, sonsuz olan ise hiçbir yerde yok; ne kendisinde, ne başka bir şeyde, ne de hiçbir yerde olabildiğine göre bir şey yoktur. 2. “Bir şey olsaydı da, bilemezdik”, çünkü varolanın bilgisi olsaydı, varolan düşünülmüş olan olurdu, varolmayan da düşünülemezdi bile; o zaman da yanılma olmazdı, birisi deniz üzerinde arabalarla bir savaş oldu dese bile, böyle saçma bir şey söylese bile. 3. “Bilseydik de, başkalarına bildiremezdik”, çünkü bildirme sözlerle olur, söz ise varolandan başka bir şeydir. Bir başkasına bir renk tasarımını nasıl bildirebiliriz? Çünkü kulak renkleri işitmez, sesleri işitir; birbirinden başka olan iki kişide aynı bir tasarım nasıl olabilir?

Sofistlerin relativizmi ile şüpheciliklerini, doğa felsefesindeki uzlaşmazlıklar beslemiştir. Felsefenin doğa konusunu bırakıp insan ile ilgili sorunlara yönelmesinde Sofistlerin eleştirmelerinin de büyük yeri olmuştur.

Sofistlere göre bilgi, teorik bir merakı gidermek için değildir; bilgi pratiğin, yaşamın emrindedir; bu anlayışla yapılacak başlıca iş de, bilgili, yararlı yurttaşlar yetiştirmektir. Ancak, Protagoras’ta gördüğümüz relativizm ile bu amaç nasıl uzlaşabilir? Her şey relatif olduğuna göre, bilgili olmanın, yararlı olmanın değişmez ölçüsü ne olacaktır? Bu soruyu Protagoras, bilgiyi doğruya değil de, yarara bağlamakla çözer: Bir sanı, bir başka sanıdan daha doğru olmayabilir, ama daha iyi, yani daha yararlı olabilir. Daha iyi, daha yararlı sanıları olan kimse bilgilidir, bilgedir, dolayısıyla başkalarını bu daha iyi sanılar bakımından yetiştirebilecek durumdadır. İşte Sofistler Yunanlıları erdem bakımından yetiştirmeye bu anlayışla girişmişlerdir. Ancak Sofistler erdem (arete) deyince, bir yurttaş olarak üstün, yetkin olmayı anlarlar, bunu göz önünde bulundururlar. Her insan bu bakımdan yetiştirilebilir mi? Yetiştirilebilir, çünkü, örneğin Protagoras’a göre, her insanda doğadan hak olanla olmayan için bir duygu var, Zeus her insana bu duyguyu vermiş. Yetiştirmede de esas öğretmedir; öğretilecek başlıca konu da söz söyleme sanatıdır (rhetorik). Bu, insanın en büyük en değerli şey üzerinde gerekliği gibi konuşmayı, en ümitsiz görünen şeyde hile başarıya ulaşmayı sağlayan büyülü bir sanattır.

Yunanlıları siyasi eyleme bilgi ve söz söyleme sanatı ile hazırlamayı başlıca görevleri sayan Sofistler, derslerinde, bir yandan konuşmanın tekniğini ve biçimsel inceliklerini, öbür yandan da bunun için gerekli olan bilgileri öğretmişlerdir. Bu işi görmekle onlar, yalnız o zamanki Yunan toplumunda önemli sosyal bir rol oynamakla kalmamışlar, bilimde de yeni yeni araştırmalara yol açmışlardır. Çünkü, öğretimlerinde göz önünde bulundurdukları pratik-politik amaç yüzünden insanla, özellikle insanın psikolojik yönü ile yakından ilgilenmek, insanı inceden inceye araştırmak zorunda kalmışlardır. Söz ile insan üzerinde bir etki yapılmak isteniyorsa, insanın tasarımlarının, duygularının mekanizmasını biraz bilmek gerekiyordu.

Bundan önceki felsefe objeye, dış dünyaya çevrilmişti; başlıca doğa bilgisinin ana kavramlarını kurmaya çalışmıştı. Sofistler süjeye, iç deneye yönelmekle, kendilerinden önceki felsefenin tekyanlılığım gidermiş oldular.

İnsan konusundaki çalışmalar ilkin dilde başlamıştır. Prodikos eşanlamlı sözler, Hippias gramer, Gorgias stil üzerinde durmuşlardır. Bu alandaki çalışmalarda en verimli yine Protagoras olmuştur: Sözcüklerin doğru kullanılmasını araştırmış, ilk olarak adların türlerini, eylemin çekimlerini, tümcenin temel biçimlerini ayırmıştır.

Dilbilgisindeki bu ilk araştırmaların yanı sıra mantık üzerinde de çalışılmaya başlandığını görüyoruz. Söylevde bir şey nasıl tanıtlanır, nasıl çürütülür? Bu soru üzerinde Sofistler, tabiatıyla, durmuşlardır. Protagoras, “Her soruda birbirinin karşıtı iki önerme gösterilebilir,” dermiş. Tartışmanın yöntemini de ilk olarak Protagoras öğretmiştir. Sofistler düşünmenin işleyişini (logik) yalnız tartışma, tanıtlama, çürütme tekniği bakımından ele almışlardır; bilmek istedikleri, bir konuyu işlerken göz önünde bulundurulacak genel kurallardır (topika).

Sofistler bir de, söylevin heyecanlar yönünden etkilerine dikkatlerini çevirip duygulanımları (pathos) incelemişlerdir. Gorgias duygulanımları sınıflamaya çalışmış, bunlardan dördünü, sevinç, acı, yüreklilik ve korkuyu, en önemlileri saymış.

Bu ilk Sofistlerin çeşitli konularda yaptıkları araştırmaların ciddi çalışmalar olduğu söylenebilir. Ama bunlarda, kaygılandırıcı birtakım sonuçlara vardırabilecek tohumlar da eksik değildi. Bilginin relatifleştirilmesi, söylevin gücünün pek bir büyütülmesi, hele “doğal olan”la “insanın yapıtı” arasında yapılan ayırma, ağırbaşlı olmayan birtakım Sofistleri, yalnız bilimi değil, bütün hayatı tehlikeye düşürecek sonuçlara vardırmıştır. Sonraki Sofistlerde böyle bir gelişme gerçekten de olmuştur, örneğin sonuna kadar götürülmüş bir relativizm, Euthydemos adlı bir Sofiste, şu gibi düşünceleri ileri sürdürmüştür: “Her şey herkesindir. Yanılma diye bir şey yoktur, çünkü söylenen şey, düşünülen bir şey olduğundan varolan bir şeydir de”. Bu ve bu gibi anlayışlarla gerçek tartışma sanatı (dialektik) gitgide bir çekişme, kavga tekniği (eristik) haline gelmiştir. Burada artık göz önünde bulundurulan: Herhangi bir şey üzerinde, hem ondan yana olarak, hem de olmayarak, birtakım hiçim cambazlıklarıyla tartışmak; dinleyiciyi şaşırtmak, onu saçma cevaplar vermeye zorlamak, böylece karşıdakini, ne olursa olsun sonunda çürütüp susturmaktır.

Sonraki Sofistlerin yaydıkları anlayışlardan en önemlisi, “doğadan olan” (physei) ile “insanın koymuş olduğu” (thesei) kurallar arasındaki karşıtlıktır. Eski Yunanistan’da, ahlakın ve devletin yasalarının ne olduğu, bunlara nasıl uyulacağı üzerinde öteden beri, ta Yedi Bilge’den beri durup düşünülmüştür. Ama, bir yandan bireyciliğin (individualizm) gelişmesi, öbür yandan Atina demokrasisinin yarattığı anarşi ve bir de Sofistler yüzünden bu yasalar şüpheli bir hale getirilmiştir, insan, bir andaki istek ve gereksemeleriyle her şeyin ölçüsü yapıldığı için, doğruluk gibi yasanın bağlayıcı gücü de relatifleştirilmiş oluyordu.

Yalnız yasaların değil, ahlak kurallarının da çok değişik ve çeşitli olduğunu yer yer, zaman zaman değiştiğini gören Sofistler, bunların büyük bir kısmının insan eliyle konulmuş düzenler (thesei, nomo) olduğunu, herkesin her yerde, her zamanda bağlayacağı yasaların ise, ancak doğa tarafından konulmuş yasalar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Sonraki Sofistlerden Antiphon, doğal hukuk ile pozitif (insanın koyduğu) hukuk arasındaki karşıtlığı belirterek yalnız sanılara (doxa) dayanan “konulmuş” (pozitif) yasaların güçsüz olduğunu söyler ve buradan insanların doğadan eşit oldukları sonucunu çıkarır: “Yalnız Yunanlılar kendi aralarında değil, Yunanlılar ile Barbarlar da eşittirler”. Onun için, toplum içindeki sınıf ayrılıkları, ayrıcalıklar, soyluluklar vb. hep insanın kendi koymalarıdır. Oysa toplum insanoğlunun yararı için kurulmuştur, bundan dolayı herkes ondan eşit olarak yararlanmalıdır. Yine bir başka Sofist, Thrasymakhos “Ne türlü parlak sözlerle anlatılırsa anlatılsın,” diyor, “adalet, güçlüye, egemen olana yarayan, güçsüze zararlı olan şeydir”. Sofist Kallikles de, adaleti güçsüzlerin kendilerini korumak için güçlülere karşı kurdukları bir tuzak diye anlar. Ama, ona göre, doğa (physis) güçlüye egemen olmak hakkını vermiştir. Bundan dolayı ancak (insanın koyduğu düzen bakımından) adaletli olmayan kimse mutlu olabilir. Gerektiğinde haktan ayrılmıyor gibi görünen, ama gerçekte böyle olmayan, başkalarına tam olarak hükmeden, heveslerini, isteklerini keyfince kandırabilen kimse onun için ideal. Bu Sofistler için “doğal olan” (physei) “sosyal olan”dan (thesei) daha değerli, daha sağlam, daha bağlayıcıdır; doğal hukuk, tarih boyunca insanların kendilerinin koymuş olduğu (pozitif) hukuktan daha üstündür, işte Sofistler, böyle bir doğal hukuk anlayışı bakımından yürürlükte olan yasalarla, normalarla savaşmışlardır.

“Doğal” ile “konulmuş” arasındaki bu karşıtlık din konusuna da aktarılmıştır. Bunu da, başlıca Kritias yapmıştır. Daha önce Protagoras da Tanrıların varlığından şüphe etmişti; Prodikos da Tanrılara inanmayı psikolojik olarak açıklamayı denemişti. Ama asıl Kritias, Tanrıların tümüyle keyfi olan, politik hesaplarla (“zeki devlet adamlarının uyruklarını itaatli kılmak için”) bulunmuş birtakım kuruntulardan başka bir şey olmadıklarını söylemiştir.

Sofistlerin relativizmleri ile yıkıcı bir rol oynadıkları hep söylenir, işte onlar bu son anlatılan düşünceleriyle, bir dağılmaya yol açmışlar, daha doğrusu, kutsal gelenek döneminin kapanmasıyla ortaya çıkan bir değer anarşisini büsbütün körüklemişlerdir: Bir yandan  tek kişinin yargılarında bağımsı olmasını şüpheli bir hale getirmişler, öbür yandan da, tümel olarak geçen hiçbir ölçüyü ayakta bırakmamakla, otorite ve geleneği (yasaları, hukuku, sosyal normları, ahlak kurallarını) adamakıllı sarsmışlardır.

 

Sokrates

İşte Sofistlere karşı koyanların başında yer alan, ilkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Sokrates de böyle bir düşünce ortamında, böyle bir “aydınlanma” tutumu içinde gelişip sivrilmiştir. Sokrates Sofistlere karşı koyar, ama onlarla birleştiği yönleri de var. Çünkü Sokrates de, Sofistler gibi, gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke yapmıştır. Bu yönü ile Sokrates de bir aydınlanmacı. (“Aydınlanma”nın istediği: hayatımızın normalarını aklın ışığına tutmak, bunları akılla eleştirmek, akılla aydınlatmaktır. Gelenek dönemlerinde ise bunlara, hiç eleştirmeden, oldukları gibi inanılır). Bu bakımdan Sokrates Sofistlerle birleşir. Ancak bundan sonra onlardan temelli olarak ayrılır. Sofistler relativist idiler; onlara göre tümel olarak geçerliği olan, yani herkesin benimseyebileceği ne bir doğru, ne de bir ölçü vardır: “insan, her şeyin ölçüsüdür” (Protagoras). Sokrates ise, tam tersine, üzerinde durulup düşünülürse, tümel bir doğru’nun bulunabileceğine inanır.

Sokrates 469 yılında Atina’da doğmuştur. Heykeltıraş Sophroniskos ile ebe Phainerete’nin oğlu. Önce babasının işine girmiş, bir yandan da zamanının çeşitli bilgilerini öğrenmeye çalışmış. Bu arada yakından tanıdığı Sofistlerin dersleri, onda, Sofistlerin çok tehlikeli bir iş görmekte oldukları kanısını uyandırıyor. Bundan sonra bütün hayatı Sofistlere karşı savaşmayla geçecektir. Kendisini ve yurttaşlarını ciddi olarak incelemeyi, ahlakça olgunlaşmak için durmadan çalışmayı, hayatının hep ödevi sayacaktır. O da, Sofistler gibi, başlıca, insan hayatının pratik sorunlarıyla ilgilenmiştir. Ancak, Sofistler utilitaristtiler, yalnız yararı göz önünde bulunduruyorlardı. Sokrates ise bu soruna gerçek, derin bir ahlaki ciddiyetle yönelir. Onun gerek sessiz, sürekli felsefi düşünmeleri, gerekse Atina’daki orijinal çalışmaları böyle bir anlayışla beslenmişlerdir. Kendisi bir çığıra, bir okula bağlı olmadığı gibi, bir çığır da kurmaya kalkışmamıştır. Ortalıkta, çarşıdapazarda dolaşır, karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırdı. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeye, aydınlanmaya kımıldatmak, onlarda bu isteği uyandırmak için yapardı. Sokrates felsefesini, dünya görüşünü bu yolla yaymıştır: bir şey yazmamıştır. Büyük kişiliği ile Atina üzerinde pek derin bir etkisi olmuştur. Bir okulu yoktur, ama çevresinde büyük bir hayranlar kalabalığı toplanmıştı. Bunların arasında Atina’nın ileri gelenleriyle gençliğin en iyileri bulunuyordu. Sokrates 70 yaşında iken “gençliği baştan çıkarmak ve Atina’ya yeni Tanrılar getirmeye kalkışmak” ile suçlandırılıp mahkemeye verilmiştir. Mahkemeye verilmesinde kendi düşmanlarının rolü olmakla birlikte, o sıralarda, Atina’da demokrasinin yeniden kurulmasıyla başkaldıran dini gericilik ile onun kişiliğinde en popüler, en sözü geçer bir Sofisti ortadan kaldırmayı tasarlamıştır. Onu suçlayanlar, anlayışsızlıklarındım, düşünceleri ayırt etmeyi bilmediklerinden, Sokrates’i Solist sayıyorlardı. Hayata yol gösteren değer ve ölçülere körükörüne inanmayıp bunları akılla bulmak isteyişinde, bu tutumunda Sokrates Sofistlerle ortaktı. Ama onun Sofistlerle bundan sonraki temelli ayrılığını, yobaz gelenekçiler ayıramayacak durumda idiler. Sokrates hafif bir ceza ile kurtulabilirdi; ama boyun eğmek bilmeyen onuru yüzünden yargıçları kızdırıp ölüm cezasına çarptırılmıştır. Tutukevinden de kaçabilirdi, dostları bunun için gereken bütün önlemleri almışlardı; ancak, sarsılmaz ödev duygusu ile Sokrates bunu da reddetmiş ve 399 yılının mayısında zehir içerek ölmüştür.[*]

Sofistlerin bilgi anlayışı, her bakımdan, tek kişiyi kanılarında bir relativizme götürmüştü. Sokrates’in ise göz önünde bulundurduğu: sağlam, herkes için geçerliği olan bir bilgiye varmaktır. O, doxa (sanı)nın karşısına episteme (bilgi)yi koyar. Yalnız episteme hazır, hemen öğrenilebilecek, öğretimle hemen bildiriliverilecek bir şey değildir, tersine: birlikte çalışılarak, uğraşılarak varılacak bir amaçtır. Onun için Sokrates, Sofistlerin yaptığı gibi, öğretimle bilgileri edindirmeye kalkışmaz, çevresindekilerle doğru’yu birlikte aramaya çalışır. Dingelenek otoritesine gözü kapalı bağlanmamada Sokrates Sofistlerle bir düşünüyor. Ancak, Sokrates’in akla, düşüncenin objektif değerine, bireylerin üstünde bir normun bulunduğuna sarsılmaz bir inancı var. Onu Sofistlerden kesin olarak ayıran da bu inancıdır. Onun kendine özgü öğretme ve araştırma yöntemi olan dialog (konuşma) da bu inanca dayanır. Konuşma’da düşünceler ortaya konur, bunlar karşılıklı olarak eleştirilir, böylece de herkesin kabul edeceği şeye varılmak istenir. Sofistler düşünceleri meydana getiren psikolojik mekanizmayı inceliyorlardı. Sokrates ise, doğru’yu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanır ve çevresindekilerle işbirliği yaparak bu doğru’yu araştırır. Bu araştırmasında Sokrates, kendisini desteklemeleri için yurttaşlarını durup dinlenmeden yardıma çağırmıştır; onlara, hayatımıza temel olacak ve bizi birleştirecek ölçüleri birlikte arayalım demek istemiştir. Onun bütün uğraştığı bu. “Ben bir şey bilmiyorum” ya da “Bir şey bilmediğimi biliyorum” derken de göz önünde bulundurduğu bu. Onun için bunları bir şüphecilik diye anlamamalıdır.

Bu sözlerde, ayrıca, Sofistlerin bilgiçlik taslamalarına karşı ağır bir yerme de var. Sokrates, Sofist Sophistes, bilgici değil, filozof philosophos, bilgisever olduğunu söyler, bilgiyi elde bulundurduğuna değil onu sevip aradığına inanır; kendisi kendini bildiri gibi, kendilerini bilmelerini ("kendini bil!") başkalarından ila ister. Ona göre, gerçek bilgiye götüren yolda en büyük en gel, Sofistlerin ortalığa yaydıkları sözde bilgi olan şeylerdir, o yarımyamalak bilgilerdir. Onun içindir ki, Sokrates, bütün konuşmalarında, önce, ortaya konan düşüncelerin üstünkörülüğünü, tutunamazlığını sorularıyla göstermeye çalışır. Araştırmanın (dialogun) dış şeması şöyledir; Konuşmaya başlarken Sokrates, hep kendisinin bir şey bilmediğini söyler. Karşısındaki de, tersine, hep bilgisine pek güvenmektedir, ama ileri sürdükleri de hep pek dermeçatma şeylerdir. İşte Sokrates’in ünlü ironie’si (alayı) bu karşıtlık içinde belirir. Bundan sonra da Sokrates, konuştuğu kimsede doğru’yu meydana çıkarmaya girişir; onun deyişiyle: Ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri “doğurtmaya” uğraşır. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine bir anıştırma olarak, maieutike (doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyor. Bu tekniğin temelinde, disiplinli, sıkı bir düşünme ile “doğru”nun bulunabileceğine bir inanma gizlidir: ruhta saklı doğrular var; bunlar herkes için ortak olan doğrulardır; bunlar, sorup soruşturma ile, üzerlerinde durup düşünme ile yukarıya çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebilirler.

Dialogun dış şeması, araştırma yöntemine objektif bakımdan da uygundur. Sokrates’e göre, bilimsel çalışmanın amacı, duyularla edinilen tek tek algılar değil, kavramdır. Onun için, Sokrates hep, kavramın belirlenmesi, sınırının çizilip gösterilmesi olan tanıma (horismos, definito) varmaya çalışır. Sofistler de sözcüklerin anlamını sınırlayıp göstermeyi denemişlerdi. Ama onlar tanımla, daha çok, söz sanatı bakımından ilgilenmişlerdi. Sokrates ise bu işe çok daha derin bir düşünce ile girişir: Elde etmek istediği kavramla nesnenin özünü kavrayabileceğini umar. Bundan dolayı Sokrates, ele alınan konuyu hep tümel olarak belirlemek ister; arananın bulunması, bu tümel olarak belirlemeye bağlıdır. Bunu yapmakla da Sokrates, tekil’in tümel’e bağlı olduğu anlayışını getirip yerleştirmiş, bunu bilimsel bir yöntem ilkesi yapmıştır. Bir şeyin özünü ya da kavramım, yani tek tek hallerinde ve ilintilerinde hep aynı olan yönünü bilen kimse, yargısı için sağlam, değişmeyen bir temel bulmuş, böylece de sallantılı sanılardan kurtulup güvenilir bilgiye ulaşmış olur. Oysa Sofistlere göre, bu sağlam, sürekli temel yoktu.

Sokrates’in kullandığı yöntem, tümevarım (epagoge, induetio) yöntemidir. Aristoteles, Sokrates’i bu yöntemin bulucusu diye gösterir. Ancak, Sokrates gelişigüzel bir araya getirilmiş tek tek haller arasında bir karşılaştırma yaptığı için, tam bir tümevarım yöntemini geliştirdiği söylenemez. Bununla birlikte, kendisinden önceki sezgileriyle iş gören düşünürlerin tek tek gözlemleri yöntemsiz olarak genelleştirmeleriyle karşılaştırılırsa, onun yöntemi önemli bir ileri adım sayılabilir. Sokrates ile, gerçekten de, yöntemli bir çalışma, hiç olmazsa başlamıştır.

Sokrates bu yöntemini, tıpkı Sofistler gibi, sadece insan hayatının sorunlarına uygulamıştır. Onu “doğru bir yaşayış nedir, hangisidir?” sorusundan başkası ilgilendirmemiştir. Doğa felsefesiyle hiç uğraşmamıştır; kavramsal doğru’yu araması da yalnız ahlaki kaygılar yüzündendir. insanın ahlakça kendisini eğilmeni, yetiştirmesiyle bilini ayın şeydir. Araştırmada bulunacak tümel doğru, ahlak bilincine alıklık ve güven sağlayacaktır.

Sokrates'in bütün düşüncesi, bütün çalışmaları ahlaktı yönelmiştir. Bu ana konuda çıkış noktası da, “erdem ile bilginin özdeş, aynı oldukları" görüşüdür. Bu görüşün felsefe dışındaki nedeni için şu söylenebilir: Yunan toplumu o arada çok sarsıntılı bir değişme geçirmiştir, geçirmektedir. Hu yüzden, öteden beri bilinen, alışılmış yaşama kurallarına ayak uydurmak çok güçleşmiştir. Bu değer anarşisi içinde bir sürü yaşama kuralı öğütleniyordu, öbür yanılan demokratik gelişme bir savaşmaya, yarışmaya yol açmıştı. Böyle bir durumda bilgili olanın yeterli, üstün olabileceği anlaşılmıştı, işte Sokrates, bu kanıyı ahlaka aktarmakla, bu duruma en keskin anlatımını kazandırmıştır: Ahlakta da üstün, erdemli olmak bilgiye bağlıdır; ancak doğru bilgi — ama gerçekten de doğru olan bilgi doğru eyleme vardırır. Böylece, ahlaklılığın özü, “iyi”yi bilmek oluyordu. Artık felsefe, herkes için geçerliği olan “iyi”nin yasası üzerinde bir düşünmedir. Bu anlayışta, bilgi ahlaki bir değer kazanıyor; dolayısıyla, bu değeri birlikte arayanlar ahlakça birbirlerini tamamlar, birbirlerini karşılıklı olarak olgunlaştırırlar. Bu görüş, istenç (irade) hayatı üzerinde deterministint-ellektualist bir anlayıştır, çünkü burada ahlakta üstün, erdemli olma, intellektin (aklın) yetişmesine, bilginin açık ve olgun olmasına bağlanıyor. Onun içindir ki Sokrates “Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der. Yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana erdem olan bilginin (episteme) içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilir ve öğretilebilir. Sokrates bu anlayışıyla Sofistlerin getirdiği değer relativizmini aşmayı denemiştir. Onun öğretisinde: akılla düşününce, tümel olarak geçen normlar, değerler yeniden bulunabilir.

Bilgi sorununda olduğu gibi, ahlak konusunda da Sokrates, genel nitelikteki düşüncelerden ileri geçmemiş, burada da erdemin ne olduğunu sistematik olarak işlememiştir. Yalnız, onun erdemle mutluluk (eudaimonia) arasında bir bağ kurduğunu, bunları bir ve aynı saydığını görüyoruz. Bilgiden doğan, bilgide sağlam temelini bulan “iyi”, insanı mutlu yapar, ruha sağlık, esenlik kazandırır. Buna göre, Sokrates’in de ahlak öğretisinin ana özelliği eudaimouist. Eudaimonizm bütün Antik Felsefede hep var.

Sokrates, bir de, içinde bir Daimonion’un barındığını söylermiş. Hayatının önemli anlarında bu Daimonion’u kendisine yol gösterirmiş, daha doğrusu alıkoyucu bir rol oynarmış; daha çok uyarıcı bir sesleniş. Bunu Sokrates içindeki Tanrısal bir ses sayar ve ona uyarmış. Bu sesin ne olduğu üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın, (vicdan, ahlaki bir sezgi, peygamberlerde görülen içgüdü gibi bir şey vb.) Daimonion Sokrates’in ahlak görüşünün tekyanlı rationalismini tamamlayan bir etken olarak görünüyor. Çünkü Daimonion, irrationel bir şey, dini-mistik bir öğe. (Ama yalnız kendisinde var; genel olarak insan hayatının ahlak bakımından düzenlemede hiçbir rolü yok.)

Nitekim Sokrates’in, ölümüne yol açan mahkemeye verilmesinde bu Daimonion’un da rolü olmuştur. Suçlamadaki Sokrates’in Atina’ya ycui ’l'anrıhır getirmek islediği iddiası, buna dayatılmıştır. Sokrates’in dinsiz ya da küfre sapmış bir kimse olduğu İliç de söylenemez. Olsa olsa, o da, ta Xenophaues’ten beri gelişen bir din anlayışının içinde yer almıştı: yani halk dininin boş inançlarına bağlı değildi; halk dininin arınmasını, bunun için de Tanrılar için yakışıksız tasavvurların ortadan kalkmasını o da istiyordu. Daimoniou’u ile demek istediği belki de bu idi: Tanrıların sesini içimizde, gönlümüzde duymalıyız; onları dış belirtilerde aramamalıyız; dinliliğimiz bir dış görünüş olmamalı. Ama, yukarıda da gördüğümüz gibi, Sokrates bütün Yunan Aydınlanmasına, bunun temsilcileri olan Sofistlere karşı olan bir tepkinin kurbanı olmuştur. Onunla Sofistler arasındaki amaçlar bakımından olan temelli ayrılıkları birçok Atinalılar ayırt edebilecek durumda değildiler. Onun rationalismi, Sofistlerin relativizmi kadar halk inancı için tehlikeli sayılmıştır.

Sokrates çevresine büyüleyici bir etki yapmıştı. Bu etki, düşüncelerinden çok, bu düşünceleri onun doğrudan doğruya yaşaması yoluyla olmuştur. Nitekim kendisinden sonraki felsefe çığırlarının çoğu bilge idealinin canlı örneğini hep Sokrates’te bulacaklardır.

 

SOKRATESÇİ OKULLAR

Sokrates’in ölümünden sonra, öğrencileri öğretisini sürdürmeye çalışmışlardır. Önceleri Sokrates’in verdiği örneğe uyarak aralarında serbest konuşmalar yaparak çalışmışlar, sonra da yavaş yavaş Sokratesçi Okullar meydana gelmiştir. Bu okullardan her biri büyük usta’nın eserini kendi anladığına göre yorumlayıp ilerletmeye uğraşmış, bu yüzden de aralarında tartışıp çekişmişlerdir Sokratesçi çığırlar da, tutum ve eğilimleri bakımından, Yunan Aydınlanmasının çerçevesinde yer alırlar. Çünkü bu çığırlarda Sokrates’ten alman düşünceler yanında Sofistlerden alınma pek çok görüş de vardır. Sokrates’ten alınan öğeler kimisinde çok, kimisinde de pek azdır. Onun için, bu çığırları Sofistliğin devamı olarak anlayanlar da vardır.

Sokratesçi okullar dört tanedir: Megara Okulu, Elis-Eretria Okulu, Kynikler Okulu, Kyrene Okulu. Bunlara, Sokrates’in öğretisinden yalnız belli birtakım görüşleri ele alıp geliştirdikleri için, Tekyanlı Sokratesçiler de denir. Buna karşılık, hocasının öğretisini bütünü ile, özünü bozmadan ileri götürdüğü için Platon tam Sokratesçidir.

Megara Okulu: Kurucusu Eukleides Megaralı olduğu için bu adı almıştır. Sokrates’in ölümünden sonra, içlerinde Platon da olmak üzere, birçok öğrencisi belki de halkın bir tepkisinden korktukları için Atina’nın yakınlarındaki Megara’ya gelip bir süre kalmışlardır.

Eukleides, Sokrates’in ahlak ilkesi ile Elea öğretisini birleştirmeye çalışmış. Ona göre “Bir olan” iyidir. Böyle bir ilke olumlu bir felsefe sisteminin gelişmesine pek elverişli değildi. Onun için bundan pek bir şey çıkmamıştır. Megara Okulu, asıl, Sofistlerde bulduğumuz bir sanatı, eristik sanatını geliştirmesi bakımından ün kazanmıştır. Bu da pek olumlu bir iş değil. Eristikçilerden

Eubulides adlı birisinin şaşırtıcı tasımlarından bir örnek: Sen bir yalancıysan, yalan söylediğini de söylüyorsan, hem yalan söylüyorsun, hem de doğruyu söylüyorsun. Megara Okulundan olanlara, sonraları, Eristikçiler ya da, olumsuz anlamında olarak, Dialektikçiler de denmiştir.

Elis-Eletria Okulu: Kurucusu, Sokrates’in en sevdiği öğrencilerinden biri olan, Platon’un da bir dialoguna adını verdiği Elisli Phaidon’dur. Bu okulun da öyle pek belirtilmeye değer bir başarısı yok. Megara Okulununkine benzeyen bir erdem öğretisi geliştirdiğini öğreniyoruz. Phaidon’un Menedomos adındaki bir öğrencisi, bu öğretiyi kendi memleketi olan Eretria’da ileri götürdüğü için, bu çığıra Elis-Eretria Okulu denmiştir.

Sokratesçi çığırlardan öteki ikisi ise Kynikler Okulu ile Kyrene Okulu, önemlidirler. Bu iki çığırın birleştikleri noktalar: Teorik bilime hiçbir ilgi duymamaları, felsefeyi bir yaşama sanatı haline getirmeleridir. Her ikisinin de öğretilerinin başlıca kaynağı Sofistlerin düşünceleridir; bunlara biraz da Sokrates’ten görüşler karıştırmışlardır; yalnız her biri Sokrates’in başka başka görüşlerini benimsemiştir. Ayrılıkları da buradan başlar, “insanın bu dünyadaki yeri, anlamı nedir?” sorusunda bu iki çığır birbirinden büsbütün ayrılır. Onların bu ayrılıkları bütün antikçağda sürüp gidecek, hep tipik bir ayrılık olarak kalacaktır.

 

KYNİKLER OKULU

Kynikler Okulunun (Kynism) kurucusu Atinalı Antisthenes’ûr (444368). Antisthenes önce Sofist Gorgias’ın öğrencisi olmuş, sonra da Sokrates’in. Büyük hayranlık duyduğu Sokrates’in ölümünden sonra Kynosarges Gynınasiou’unda okulunu kurmuş ve uzun zaman da okulun başında bulunmuş. Bir yoruma göre “kynik” sözcüğü bu Kynosarges adından gelmedir. Asıl yerleşmiş olan bir anlayışa göre ise, kynik sözcüğü kyon’dan türemedir. Kyon da Yunancada köpek demektir; dolayısıyla “kynik”: köpek gibi olan, köpek tutumunda olan, köpeksi anlamına gelir. Bu çığırdan olanların böyle adlandırılmalarına gelince: göreceğiz, bunlar hiçbir töreye, hiçbir nezaket ve edep kuralına saygı göstermezler; pek partal, yoksul bir hayat sürerler (Bu çığırı, bir fıçı içinde yaşamasıyla popüler yapan Diogenes, bu tutumun en tipik görünüşüdür); bütün uygarlık değerlerine saldırıp bunları hırpalarlar, işte böyle bir yaşama anlayış ve biçimini hor görenler tarafından onlara bu ad takılmış, onlar da bunu sonra benimsemişler.

Kynikler için yaşamanın doğru sayılabilecek biricik anlam ve ereği erdemdir (arete). “Erdem” deyince de onlar, insanın içten tam bir bağımsızlığını, kendini belirlemede mutlak olarak özgür olmasını, kısaca: her türlü gereksemeye bağlılıktan insanın kendini kurtarmasını anlarlar. Bu idealin de, Sokrates’in kişilik ve yaşayışında gerçekleşmiş olduğunu ileri sürerler. Bu bakımdan Antisthenes ve kynikler Sokratesçi. Nitekim Antisthenes de, öğretmeni Sokrates gibi, erdem anlayışında intellektualist; ona göre de erdem bilgi ilgilidir; ayrıca, ahlak ilkeleri kuru bir bilgi olarak kalmamalı, doğrudan doğruya yaşanmalıdır da. Bu da Sokrates’e uyan bir anlayış. Sonra, yine Sokrates gibi, onun için de, ahlaki ereklere yararlı olmayan bilimin, araştırmanın yüksek bir değeri yoktur. Ahlaka yarayacak bilgide Sokrates kavramları belirlemeye, tanımlara varmaya çalışmıştı. Antisthenes de, hocası gibi, bu bakımdan mantık sorunlarıyla uğraşır; onun gibi, kavramlar kurarak nesnelerin kalıcı özünü açıklamayı dener.

Yalnız Antisthenes bu işi görürken, ilk öğretmeni Gorgias’tan öğrendiği Elea öğretisinin, “Varolan birdir” anlayışının da etkisi altındadır. Antisthenes “ilk varlık” (arkhe) için bir tanımın olamayacağını ileri sürer, ilk varlıktan başkası da hep bileşik şeylerdir. Gerçi bunların tanımı yapılabilir, ama bu tanım da parçaların sayılmasından başka bir şey olamaz, bunun ise pek bir değeri yoktur. Yalınç olan, bileşik olmayan o “ilk varlığın” ancak adını söyleyebiliriz, ona bir ad takmaktan ileri geçemeyiz. Dolayısıyla, Antisthenes’e göre bilmek bir parçalamaktır; bir nesneyi bilmek, onu son öğelerine ayırmak demektir. Nesnelerin içine, özüne de, onları parçalayabildiğimiz ölçüde sokulabiliriz. Ama parçaları da elde edince, artık özü sorup araştırmak da sona erer. Bundan sonra öğeler için bir şey söyleyemez oluruz; onları ancak adlandırabiliriz, ancak birbirinden ayırt edebiliriz, hem de özel ayrımlarını gösteremeden. Öğeler için ancak özdeşlik yargıları ileri sürülebilir: a, a dır, ya da a, b değildir diyebiliriz. Ama nitelikleri, yapıları için bir şey söyleyemeyiz. Bilginin biricik ödevi, öğelere ayırmak ve bunları adlandırmaktır. Buna göre, nesneler için ileri sürdüğümüz kavramlar, birtakım sözlerdir, nesneleri adlandırdığımız sözlerdir. Yargı da bu adların biraraya getirilmesinden başka bir şey değildir. Antisthenes’in bu nominalizmi, kavramları (ideaları) gerçek varlıklar sayan Platon’a karşı bir polemik.

Antisthenes’in de ahlak öğretisi eudaimonist. Yaşamanın ereği mutluluktur (endaimonia). Mutluluğa da, ancak, boş kuruntulardan kurtulunca elde edilen neşeli bir ruh dinginliğinde, ruhun özgür oluşunda erişilebilir. Erdem budur, bu özgürlüktür, insanın içinden bağımsız olmasıdır. Erdem, yalnız en yüksek değer değil, biricik değerdir de, mutlu olmak için biricik araçtır. Erdem biricik değer, kötülük ise biricik kaçınılacak şeydir. Geri kalanların hepsi; sağlık, güzellik, zenginlik, lüks, şan ve şeref vb. aldırış edilmeyecek, kayıtsız kalınacak (adiaphora) şeylerdir. Olsa olsa bu şüpheli şeylerin karşıtları birer değerdir. Çünkü yoksulluk, ihtiyaçsızlık, adı sanı olmamak vb., insanı boş gururdan, boş kuruntulardan korurlar, böylece onun içten özgür olmasına yardım ederler. Hele duyusal hazzın, hazzı çabalarımızın başlıbaşına bir ereği yapmanın Antisthenes en büyük düşmanı, “Hazdan, deli olmaktan daha çok korkarım” diyor. Çünkü haz insanı köle yapar. Hazzın karşısına Antisthenes çalışıp didinmeyi, güçlük ve sıkıntıyı (ponos) koyar. Bunlar insanı sertleştirirler, dayanıklı yaparlar, insanın özgür olmasına yardım ederler. Bundan dolayı kynikler, doğrudan doğruya hayatın korunmasına yaramayan, hayatı rahat ettirmeye, süslemeye yarayan her şeye karşı tam bir aldırışlık gösterirler. Bu anlayışları da kynikleri doğal olmayan bir tekyanlılığa, kaskatı bir uygarlık düşmanlığına götürmüştür. Bu yüzden ahlaka, sosyal değerlere, bu arada özellikle aile ve devlete karşı kayıtsızdırlar. Antisthenes “devlet bireyi korumak bakımından yararlıdır” diyor ama, kendisinin devletle (toplumla) bir ilgisi olmasını hiç istemez. Kynikler aşırı bireycidirler (individualist). Dinle de ilgileri yok. Antisthenes’e göre tek bir Tanrı vardır, ona da ancak erdemli bir hayat yaşamakla saygı gösterilebilir.

Antisthenes büsbütün pratiğe yönelmiş olsa bile, yine de bir bilgin sayılabilir. Nitekim ahlak öğretisini teorik olarak da işlemeye, temellendirmeye çalışmıştır. Ondan sonra gelenlerde ise, örneğin bunların başında bulunan Sinoplu Diogenes’te (412323), artık teorinin hiç yeri kalmıyor. Kyniklerin ihtiyaçsızlık ile uygarlık düşmanlıklarının en arınmış örneği olan Diogenes’in yaptığı, sadece kynizmin öğretisini tam bir tutarlıkla doğrudan doğruya yaşamak olmuştur. Diogenes insanı erdemli yapmaya yardımı dokunduğu için bilgili olmaya değer verir; ama bunun dışında bütün uygarlık değerleriyle, gereksiz, saçma, erdem için zararlıdır diye, kıyasıya savaşır. Ona göre, örneğin evlilik kaldırılmalı, kadın-çocuk ortaklığı olmalıdır. Kendisinin bir dünya yurttaşı (kosmopolites) olduğunu da söylermiş.

Kynizmin bütün bu görüşlerindeki ana düşünce: İnsanı kendi kendine dayandırmaktır. Bilge kişi erdemli kişidir, yani kendi kendine yeten kişidir. Bilgenin karşısında ise, dışarıya bağlı olan, varlıklarına dışarıda destek arayan budalaların kocaman yığını var. Erdemin en büyük armağanı, insanı tam bağımsız yapmasıdır. Böyle bir bağımsızlığa erişmiş bilge kişi de bütün isteklerinden sıyrıldığından, Tanrılara benzer. Bilge, dış nimetlerden olabildiğince bağımsız olabilmek için, gereksemelerini elden geldiğince daraltır. İnsanın gereksemesi ne kadar azsa, o kadar mutlu olur. Toplum karşısında da kynik kendini özgür sayar: Toplumun nasıl önyargılar içinde yüzdüğünü bildiğinden, söylediklerine kulak asmaz (Diogenes kendisine kynik = köpeksi denmesine hiç aldırmazmış); toplumun alışkanlıklarına, yasalarına bağlanmaz. Sofistlerin doğayasa (physisnomos) karşıtlığı kynikler için de başlıca bir ilkedir: İnsanın koyduğu her şey doğaya aykırıdır; bunların bir kısmı gereksiz, bir kısmı soysuzlaştırıcıdır. Doğaya dönmek, doğal yaşamak onlar için ana düşüncedir.

 

KYRENE OKULU

Kyniklerin çok sert bir erdem öğretileri var. Bu bakımdan onların tam karşıtı Kyrene Okulu dur. Kyreneliler, kyniklerin zahmetli, sıkıntılı yaşama idealleri karşısına rahat ve neşeli bir hayat idealini koyarlar. Bu çığırın kurucusu Kyreneli Aristippos’tur (435355). Aristippos, yoksul bir kimse olan Antisthenes’in tersine, kibar, çelebi bir kişi. Bir süre Sokrates’in çevresinde bulunmuş; sonra da gezgin bir Sofist yaşayışı sürmüş. Antisthenes dünya görüşünü teorik olarak da temellendirmeye çalışmıştı. Aristippos ise ahlak ile doğrudan doğruya ilgili olmayan her uğraşmayı reddeder, yalnız “doğru yaşama” sorunu üzerinde durur. Bundan dolayı onda başlıca ahlak ile ilgili düşünceleri buluyoruz. Bunun yanında bir de duygular psikolojisi var.

Aristippos, Herakleitos gibi düşünüp, her şey gibi insan vücudu da boyuna değişir diyor. Bu değişme yüzünden vücudun doğal durumu olan uyumlu yapısı zaman zaman ortadan kalkar, zaman zaman da bu uyum yeniden kurulur. Uyumsuzluk durumu acı duygusunu, uyumlu durumu ise haz duygusunu yaratır. Duygu halleri de harekeüerle ilgilidir. Yumuşak hareketler haz, sert hareketler acı, tam hareketsizlik hazsızlık ve acısızlığı doğururlar. Bu üç durumdan ise, Aristippos’a göre, varmak için uğraşılmaya değer olanı sadece haz (hedone) dır. Hazzı istemek, aramak insan ve hayvan için doğal bir duygudur. Böylece, Aristippos için, istencin biricik amacı hazdır. Bununla da haz, iyi’nin kendisi olmuş oluyor. Hazzı sağlayan şey iyidir, acı veren şey kötüdür, bu ikisi dışında kalan şeylere de aldırmamalıdır.

Sokrates iyi’nin içeriğinin ne olduğunu kesin olarak belirlememişti, lyi’ye yönelmeye, iyi’yi gerçekleştirmeye çalışmalıyızdır, böyle erdemli olunur. Ama “iyi” dediğimiz nedir? Aristippos bu soruyu hiç şüphe götürmeyecek bir açıklıkla yanıtlıyor: İyi hazdır; iyi ile haz aynı şeylerdir. Bu anlayışı ile de Aristippos, hedonizmin (hazcılık) kurucusu olmuştur. Bu hedonizm, örneğin Sokrates’te bulduğumuz, eudaimonizmin bir çeşididir. Ancak, Sokrates’te mutluluk (eudaimonia), ruhun sürekli olan sağlığı ve esenliği idi. Oysa Aristippos haz deyince, ruhun sürekli olan bir durumunu anlamaz; onun göz önünde bulundurduğu şey: Bir anlık haz duygusudur, bir andaki hazdır. Hazzın nereden geldiği, ne çeşit olduğu da Aristippos için önemli değil. Her haz, bir haz olması dolayısıyla, başka bir hazza değerce eşittir, hazlar aralarında nitelik bakımından değil, ancak şiddet dereceleri bakımından ayrılırlar. Maddi (duyusal) hazlar da manevi hazlardan daha üstündürler, çünkü doğrudan doğruyadırlar; ayrıca, manevi hazlar bir anlık hazlar değildirler, bunlarda süreklilik var.

Aristippos için iyi: olabildiği kadar şiddetli olan bir anlık hazdan başka bir şey değildir. Ancak, bu çeşit hazzı elde etmek için bilgi (phronesis) gereklidir. Bu bilgi kavramı, Aristippos’un hedonizmindeki Sokratik öğedir. İnsan mutluluğa ancak bilginin yardımıyla ulaşabilir. İşte bunun için, ama yalnız bunun için bilgi bir değerdir. Bilgi insanı önyargılardan, boş dini inançlardan, üzücü tutkulardan kurtarır; ona hayatın nimetlerinden en iyi biçimde yararlanmayı öğretir. Bilgi, kendisine sahip olana, bilgeye, her şeyden önce, kendi içinde bir güven kazandırır. Bu güven sayesinde bile kişi kendini dış dünyanın çıkarlarına kaptırmaktan kurtarır; bu güven ona çevresine ve içinde bulunduğu koşullara egemen olmak, bunları kendi isteklerine hizmet ettirmek, zevki tadarken bile kendine hakim olmak yeteneğini kazandırır. Kynikler gibi hedonistler de, insanın dünya ve dünyanın gidişi karşısında özgürlüğünü elde etmesine çalışırlar. Ancak kynikler, bu içten bağımsız olmayı, insanın dünya nimetlerine yüz çevirmesinde, kendini bunlardan yoksun etmesinde buluyorlardı. Kyrene çığırının hedonistleri ise, tam tersine, dünya nimetlerini, dünyanın zevkini akıllıca tatma ile bu bağımsızlığa erişmek isterler. Kyniklerin ideali: dünyaya yüz çevirmiş bilge idi; Aristippos ve onun izinden yürüyenlerinki ise; hayattan tat almasını bilen bilge kişidir. Böyle bir kimse, her şeyin en iyi yönünden yararlanmayı bilir; hiçbir engel tanımadan nesneleri ve insanları kendisi için kullanır; ama bu arada kendini zevk içinde hiçbir zaman yitirmez; tutkularına hep hakim olmasını bilir; hiçbir zaman olamazı elde etmeye kalkışmaz; pek mutlu olmadığı günlerde bile ruhunun dinginliğini, neşesini yitirmemeyi bilir.

Kyrene Okulundan olanlar da, kynikler gibi, bireyci (individualist)dirler. Onlar da topluluk hayatına değer vermezler. Aristippos, tıpkı Sofistler gibi, şehir şehir dolaşırmış; bu gezginciliği de, kendisini hiçbir politiksosyal düzene bağlanmak zorunda bırakmadığı için, dolayısıyla özgürlüğünü en geniş ölçüsü ile yaşayabildiği için pek severmiş. Kyrene Okulundan Theodoros adlı birisi “Benim yurdum bütün dünya” dermiş ve bilgeyi yurtseverlik duygularının üstünde sayarmış. Kyrenelilerin bireyci olmada kyniklerle tamamıyla birleştikleri görülüyor. Din konusunda da birleşirler: Dine de aldırış etmezler; dinin boş inançlarından kurtulmak, bilge için bir ödevdir. Euhemeros adındaki bir Kyreneliye göre: Tanrılara tapmak, kralları ve bu gibi başka büyük insanları saymaktan doğup gelişmiştir, dolayısıyla bu saygının daha bir büyütülmüş, ileri götürülmüş biçiminden başka bir şey değildir.


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült