İnsan Akli Üzerine Bir Deneme

John Locke


Okurlara Mektup

Aydınlar dünyası bugün, bilim alanındaki ilerleme için muazzam tasarımlar yapan üstatlar olmadan gelecek kuşakların hayran olacağı anıtlar bırakamıyor. Ancak herkes Boyle[1] veya Sydenham[2] olmayı umut etmemeli. Huygens[3] [4] ve emsalsiz Bay Newton12? gibi üstatlar çıkaran bir çağda, aynı akımın içindeki başka kişiler için zemini biraz temizlemek ve bilgi yolunu dolduran çer çöpü kaldırmak üzere alt düzey emekçiler olarak çalışma tutkusu yeterlidir...

Eğer yaratıcı ve gayretkeş kişilerin çabalarına karşı, kaba, taklitçi veya anlaşılmaz kavramları kullanıma sokan sözüm ona aydın kişilerin engellemeleri olmasaydı, bugün bilim dünyası kesinlikle çok daha ileri bir noktada olurdu...

Ne yazık ki kuşkulu ve anlamsız kavramlar ve konuşma sanatının hayasızca kullanılması, uzun bir süre bilimin sırları olarak kabul gördü. Ağdalı ve boş sözcükler, bilim dünyasında öylesine bir yer edindiler ki, derin bir bilgeliğin ve yüce düşüncenin ifadesiymiş gibi algılandılar. Bu nedenledir ki şimdilerde ne konuşmacılar ne de dinleyiciler bunların gerçek bilgiyi engellemek ve karartmak için kullanıldıklarına ikna edilebiliyor. Eğer bu eserde, söz konusu kibir ve bilgisizlik dünyasının kutsal mekanına bir parça da olsa girebilirsem, kimbilir belki akıl dünyasına büyük bir hizmette bulunmuş olurum. Ne var ki çok az sayıda insan sözlerin gücüyle ikna edilebiliyor, özellikle de onlara, bağlı bulundukları tarikatlarının yanlış şeylerden bahsettiğini ve bu yanlışların bulunup düzeltilmesi gerektiğini anlatmak iyice zorlaştı.

1. Bilgilere Nasıl Ulaşıldığının Yolu ve Bunlara Doğuştan Sahip Olmadığımız

Bazı insanlara göre aklımız, doğuştan gelen bazı ilkelere sahiptir; özellikle de kimi genel ilkelerin (koinai erınoiai) insan zihninde yer edindiğine dair genel anlayışlar söz konusudur. Ruhun bunları, varlığının başından itibaren dünyaya birlikte getirdiği düşünülmektedir. Önyargısız okurlarımı, bu iddianın saçmalığı konusunda ikna etmek için şunları kanıtlamam (umarım bu denememin ilerleyen bölümlerinde bunu yapabileceğim) yeterlidir: İnsanlar bilgiye, doğal yeteneklerini kullanarak yani doğuştan edinilmiş herhangi bir etkinin yardımı olmaksızın kavuşur ve gene doğuştan gelen herhangi bir kavram ve ilkeye başvurmadan edindiği bilgilerin doğruluğuna kanaat getirir. Herkesin kabul edebileceği gibi, Tanrı insanlara görme duyusu ve gücü verdiği ve bizleri dışımızdaki nesneleri algılama yetisine kavuşturduğu halde, insanların doğuştan renk algısına sahip olduğunu varsaymak saçma bir iddiadır. Aynı şekilde bazı gerçek ve izlenimlere, doğadan ve doğuştan edindiğimiz işaretler sayesinde sahip olduğumuzu ve gene bu bilgilerin baştan itibaren ruhumuza kazınmış olduğunu varsaymak da mantıksız değil midir? Halbuki söz konusu gerçekleri ve bunlara ilişkin bilgileri, yeteneklerimiz sayesinde edindiğimiz kolayca görülebilir.

Şimdi kendi başına hakikatin peşinde koşanların, bunu en hafifinden, alışılmış yöntem ve yordamın dışına çıkarak yaptıklarında hemen nasıl kınandıklarını gördüğüm için, bu anlayış ve davranışların neden doğru olmadığını ortaya koymaya çalışacağım. Eğer bunu yaparken benim de yanlışlarım olursa, daha şimdiden affınızı diliyorum; ancak hangi konuda olursa olsun, söz konusu gerçeklere, ortaya koyacağım nedenler sayesinde ulaşmışımdır.

2. Doğuştan Gelen İlkelerin Kökeni Toplumdaki Genel Kabuldür

İnsanlığın ortak kanaatine göre, genel olarak kabul gören, ne spekülatif ne de pratik (çünkü bunlar birlikte anılıyorlar) ilkeler vardır. Eğer bunlar olsaydı, o zaman zorunlu olarak doğuştan gelen yetenekler gibi, insan ruhuna kazınmış olmaları gerekirdi.

3. Genel Kabul Doğuştan İlkelerin Varlığını Kanıtlamaz

Ne yazık ki genel ortak kabul kavramı biraz sorunludur, çünkü eğer hakikaten doğuştan geldiği kanıtlanmamış bazı yeteneklerimiz bütün insanlık tarafından kabul görüyorsa ve bunların gerçekliği, herhangi bir şekilde bütün insanlığın kabul edebileceği bir yöntemle kanıtlanabilirse, o zaman bunları ben de kabul edebilirim.

4. Aynılık ve Çelişme Öğretisi Genel Kabul Görmüyor

Ama daha kötüsü ise şudur: Sözüm ona doğuştan gelen genel ilkelerin varlığını kanıtlamak için kullanılan genel ortak kabul kavramı, bunların varlığından ziyade var olmadıklarını ortaya koymaktadır. Çünkü bütün insanlığın ortak kabulü olacak genel ilkeler yoktur. Şimdi konuya spekülatif ilkeleri ele alarak başlayacağım ve bunu yaparken de şu ünlü kanıtlama, yani “Bir şey neyse, odur” ve “Hiçbir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz” yöntemini kullanacağım. Sanıyorum doğuştan var oldukları varsayılan ilkelere en çok spekülatifilkeler uymaktadır. Artık bunların varlığının kabulü öylesine kökleşmiştir ki bunlara itiraz etmek bile kınanmayı göze almak demektir. Ama gene de kınanmayı göze alarak, genel ortak kabul saptamasını en çok bunların hak etmediğini ortaya koyacağım, çünkü insanlığın büyük bir kısmı bunlardan bihaberdir.

5. Bunlar Doğuştan Ruha Kazınmış Olamazlar, Çünkü Bunları Çocuklar, Deliler ve Benzerleri Bilmiyor

Birincisi bunlardan, ne deliler ne de çocuklar haberdardır. Sadece bu kanıt bile, bu görüşün doğru olmadığını ortaya koymaya yeter, çünkü doğru olsaydı, söz konusu doğuştan gelen yeteneklerin bunlarda da bulunması gerekirdi. Hatta bu ilkelerin ruhlara kazındığını ileri sürmek de kanaatimce kendi içinde bir çelişkidir, çünkü ruhlara kazınmış olan yeteneklerin bilinmesi ve kavranması gerekmez mi? Ayrıca, eğer ruha “kazınmış” bu ilkeler, gerçeğin kavranmasını sağlayamıyorsa, o zaman bu kavramın bir anlamı kalıyor mu? Doğrusu, kişi tarafından algılanmayan bir şeyin, onun ruhuna nasıl kazınmış olduğunu pek de kavrayabilmiş değilim. Delilerin ve çocukların ruhlarına kazınmış bazı ilkeler bulunması ve onların bunları genel ilkeler olarak kabul edebilmeleri için, önce bunların onlar tarafından bilinmesi ve kavranması gerekmez mi? Mademki bu böyle değil, o halde bunların ruhlara kazınmış olmaları da söz konusu değildir. Eğer bunlar, doğa tarafından kazınmış kavramlar değilse, o halde bunlar nasıl doğuştan var olabiliyorlar ki? Yok, eğer bunlar kazınmış ilkelerse de, o halde bunlar, nasıl oluyor da bilinemiyorlar? Eğer biri, bu ilkelerin varlığını iddia ediyor ama aynı zamanda ruhun bunları geçmişte bilmediğini, hatta ilerde de tanıyamayacağını ileri sürüyorsa, o şahsın, kazınmış olan bu ilkeleri gerisin geriye kaldırması gerekir. Ruha kazınmış olduğu düşünülen ama onun tarafından bilinmeyen veya hiçbir şekilde tanınmayan bir ilke, varlık gösteremez. Ancak doğru olan ve aynı zamanda ruhun da doğru olarak kabul edebileceği ve hakikati ifade eden bir ilke, genel olarak kabul görebilir; bu durumda o şey ruha kazınmıştır veya onda mevcuttur. Ya da eğer ruh, henüz bilmediği ama bilme yetisine sahip olduğu bir ilke içeriyorsa, o zaman bu kuralın o ruhta mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda ruh, söz konusu ilkeyi gelecekte bütün gerçekliğiyle bilecektir demektir. Böyle bir durumda ruha, henüz bilmediği ve gelecekte de bilemeyebileceği bir ilke kazınmış olmaktadır. Çünkü bir insan doğduğu, yaşadığı ve öldüğü halde, ruhunun kesinlikle bilebileceği birçok gerçekliğe erişmemiş olabilir. Ama eğer, doğuştan gelen ilkelerle insanoğlunun bilme yetenekleri özdeşse, bu durumda henüz keşfedilmemiş bütün gerçekler, istisnasız, doğuştan gelmiş olarak da kabul edilebilir. Bu durumda da, doğuştan gelen ilkeleri reddedenlerin haklı olduğu bunun gibi önemli bir konuda, bütünüyle bir kavram kargaşası nedeniyle anlamsız bir tartışma başlatılmıştır. Çünkü hiç kimse, ruhun, birbirinden farklı gerçekleri kavrayabileceğini reddetmemektedir. Söylendiği gibi yetenekler doğuştan, bilgi ise sonradan edinilir.

Peki doğuştan gelen bazı davranışlar hakkındaki tartışmanın özü nedir? Eğer usumuzun henüz keşfetmediği bazı gerçekler varsa ama ruhumuz bunları keşfetmeye muktedirse, bu durumda bunların farklı kaynağının olduğuna dair bir tartışma anlamsızdır; ki bunların tamamı ya doğuştan vardır ya da sonradan edinilmiştir. Tabii ki bunları birbirinden ayırmak beyhude bir çaba olur. Eğer biri, usumuzda doğuştan gelen gerçeklerin olduğunu söylüyorsa (ki bunlarla bazı spesifik gerçeklikleri kast ediyor olmalıdır), bunlar henüz usumuzun keşfetmediği ya da ona bütünüyle kapalı gerçeklerin olduğu anlamına gelmez. Çünkü eğer “usumuzda var olmak” sözünün bir anlamı olacaksa, bu durum o şeylerin kavranmış olmasını gerektirir. “Usumuzda, ama kavranmamış”, “Ruhumuzda, ama hiçbir zaman fark edilememiş” tümcelerinin anlamı, “Bir şey usumuzda ve ruhumuzda hem vardır hem de yoktur” demektir. Eğer, “Bir şey neyse, odur”, “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz” tümceleri ruhumuza doğadan kazınmışlarsa, bu durumda bebeklerin ve ruhu olan herkesin de bunları uslarında içermeleri, gerçekleri bilmeleri ve dolayısıyla onaylamaları gerekir.

6. İnsanların Aklını Kullanmaya Başladıkları Anda Bu İlkeleri Bilecekleri Tezine Karşı İtiraz

Bu sonuçları kabul etmekten kaçınanlar, bilindiği gibi hemen “Aklını kullanmayı bilen her insan, bunları biliyordu ve onaylamıştı” şeklindeki bir yanıta sarılarak işin içinden sıyrılıyorlar. Onlara cevabım şudur:

7. (Başlık Konmamış)

Hiçbir anlamı olmayan kuşkulu kavramlara sarılarak teori üretenler, önyargılara yaslanarak kendi iddialarının doğruluğunu araştırma zahmetine bile girmeyenlerdir. Eğer verilen yanıtların, incelediğimiz konuyla herhangi bir yakın ilişkisi varsa, o zaman anlam açısından, aşağıdaki tümcelerden biriyle eşleşmesi lazımdır: Ya insanlar akıllarını kullanabilecek yetiye eriştiklerinde, doğuştan var olduğu kabul edilen şeyleri bilebilir ve kavrayabilirler ya da insanoğlu, mantığını kullanabildiği ve onu işlevsel hale getirdiği anda söz konusu ilkeleri keşfetmekte ve onları kesin bir şekilde bilebilmektedir. [5]

9. Mantık Bunları Keşfetmiyor

Peki, eğer mantık (eğer ona inanıyorsak) bilinmeyen gerçeklerin ortaya çıkarılma yöntemiyse ve sözüm ona doğuştan gelen ilkelerin keşfedilmesi için de mantık zorunluysa, nasıl oluyor da bu insanlar sözüm ona bilinen ilke ve kuralların içerdiği bilinmeyen hakikatlerin keşfedilmesinden bahsedebiliyorlar? Kesin olan şu ki, mantığımızla ortaya çıkarmak zorunda olduğumuz gerçekler, doğuştan var olamazlar. Ya da az önce açıkladığım gibi, mantığımızın bize bir zaman sonra kavrattığı bütün gerçekleri, doğuştan varmış gibi kabul etmeliyiz. Bu, “Göz önünde bulunan nesneleri görebilmek için mantığımızı da kullanmalıyız,” kuralı gibi şeydir; ya da mantığımızı, herhangi bir şeyi keşfedilmek için kullanırken, o şeyin daha önceden usumuza kazınmış olması gerekmez miydi? Halbuki henüz keşfedilemeyen bir şey önceden nasıl kazınmış olabilir ki? Eğer ruhumuza kazınmış gerçekleri aklımıza keşfettiriyorsak, o halde bu, birine daha önceden bildiği şeyleri keşfettirmek değil midir? Eğer biri, onun doğuştan bildiği ve ruhuna kazınmış gerçeklere, mantığını kullanmadan önce sahipse ve bunlar onun için, aklını kullanmayı öğrenene kadar saklı kalmışlarsa, bu durumda onun bunları aynı anda hem bildiği hem de bilmediği sonucu çıkmaz mı?

10.     (Başlık Konmamış)

Bu noktada belki, matematiksel kanıtlamaların ve diğer doğuştan gelmeyen hakikatlerin ortaya konar konmaz kabul edilemez oldukları ve bu nedenle de diğer ilkelerden ve doğuştan gelen hakikatlerden ayrıldıkları söylenecektir. Birinci açıklamama verilen onay hakkında ileriki bölümlerde daha ayrıntılı bilgi vereceğim. Ancak yeri gelmişken, söz konusu ilkelerle matematiksel önermeler arasında da bir ayrım olduğunu kabul ettiğimi belirteyim. Matematiksel önermelere, nedenler ve kanıtlar ortaya konduktan sonra onay verilirken, diğer birinci sorundaysa, hemen konu anlaşılır anlaşılmaz, yani henüz herhangi bir açıklama yapılmadan kabul söz konusudur. Fakat genel doğrulukların keşfinde akıl gerektiğini öne süren aldatmanın zayıf noktasını vurgulamadan da geçmek istemiyorum. Onlar, genel doğruların keşfinde kesinlikle mantık kullanılmadığı halde bunların keşfinde mantığın gerekli olduğunu ileri sürmektedirler. Bu aldatmacayı öne sürenler belki, “Bir şey hem var olamaz, hem de var olmaması olamaz,” ilkesini ileri sürerek bize itiraz edeceklerdir, sanırız onlara, bu ilkenin bize ait olduğunu hatırlatmamıza gerek yoktur; çünkü bu durumda, o çok savundukları doğanın cömertliğini o ilkeleri düşüncelerimizin ürünü olarak gördükleri an bir kenara atmış olurlar. Akıl yürütme işi araştırma ve etrafa göz atmak demektir ki bu da, büyük bir uğraş ve dikkat gerektirir. Peki doğanın, aklımızın temeli ve yol göstericisi olarak zihnimize yerleştirdiği bir şey nasıl oluyor da keşfedilmek için aklımıza ihtiyaç duyuyor?

11.     (Başlık Konmamış)

Aklın işlevine biraz dikkat eden herkes görecektir ki mantığın kimi hakikatleri onaylamaya hazır olması, zihnimize doğuştan gelen kayıtlara ya da akıl kullanımına da ileride de göreceğimiz gibi onun her ikisinden de tümüyle farklı bir yeteneğine bağlıdır. Bu ilkeleri onaylamamızda aklın herhangi bir rolü yoktur. Eğer insanların, bu hakikatleri, akıl çağına erdikleri zaman kavradıkları ve onayladıkları söylenerek, aklın bu ilkeleri kavramada yardımcı olduğu vurgulanıyorsa, bu da tamamıyla yanlıştır; üstelik bu doğru olsaydı bile bunların bize doğuştan verildiğini kanıtlamazdı.

12.     Bu Kuralların Bilgisine Ulaşmak Mantığa Ulaşılan An

Değildir

“Aklımızı kullanmaya başladığımızda” tümcesiyle, o ilkeleri bilmek ve onaylamaktan söz ediliyorsa, bunun da zihnin, onların ayırdına vardığı an olduğu ve çocukların akıllarını kullanmaya başlar başlamaz bu ilkeleri bilmeye ve onaylamaya da yöneldikleri belirtilmek isteniyorsa, bu da yanlış ve saçmadır. Çünkü öncelikle, bu ilkelerin aklın kullanımı kadar erken bir dönemde zihinde yer almadıkları ve akıl çağına erişin, buna bağlı olarak, bu ilkelerin keşfedildiği anla bir tutulmasının yanlışlığı apaçık ortadadır. “Aynı şeyin hem var hem yok olması imkansızdır” ilkesinden haberdar olmadan çok önce, çocuklarda bu yönde akıl kullanımına kaç örnek verebiliriz? Cahil ve yabani insanların büyük kısmı, akıl çağları dahil, bu ve benzeri genel önermeler üzerinde hiç düşünmeden yaşayıp gitmektedir. İnsanların, doğuştan geldiği ileri sürülen bu genel ve daha soyut hakikatlerin bilgisine, akıllarını kullanmaya başlayana kadar erişemediklerini kabul ediyorum. Çünkü insanlar akıl çağına ulaşana kadar zihinlerinde genel soyut ideler oluşmuş değildir: Doğuştan geldiği varsayılan genel ilkeler bu soyut idelere ilişkin birer keşif ve aynı yolla zihne sokulan gerçeklerdir ki kimsenin doğuştan geldiğini ileri sürmeye kalkışamayacağı diğer önermelerle aynı aşamalar sonunda kazanılırlar. İncelemenin devamında bu noktayı da açıklığa kavuşturmayı umuyorum. Sonuçta, insanların genel hakikatlerin bilgisini edinmeden önce akıllarını kullanıyor olduklarını kabul ediyorum ancak akıl çağına eriş ile bu hakikatlerin keşif zamanının aynı olduğu kanısında değilim.

13.     Diğer Keşfedilen Hakikatlerden Farklılıkları Bu Nedenle Değildir

Bu arada, insanların akıl çağına erdikleri zaman bu ilkeleri bildikleri ve onayladıkları yolundaki ifadeden, aslında, akıllarını kullanmadan önce hiç bilmedikleri ya da ayırdında olmadıkları halde yaşamın bir noktasında bir olasılıkla onaylayabildikleri dışında bir anlam çıkarılamayacağı da görülebilir: Ne zaman onaylandığı da belli değildir. Bunlar kadar tüm diğer bilinebilir doğruluklar için de durum aynı olduğundan, "akıl kullanmaya başlandığında biliniyor olmak”, onları birbirinden ayrı kılmadığı gibi, “doğuştan gelen” tezi de kanıtlanmak bir yana çürütülmüş olmaktadır.

14.     Bunlara Aklını Kullanabilme Zamanında Eriştiğini Bilmek, Onların Doğuştan Olduğunu Kanıtlamaz

İkinci olarak, bilinmeleri ve onaylanmaları ile aklın kullanılmaya başlanması aynı zamana denk gelseydi bile doğuştan oldukları kanıtlanamazdı. Bu tür bir açıklama, varsayımın kendisi kadar saçmadır. Bir kavramın, tamamıyla ayrı bir işlevsel alanı olan bir zihinsel yeti kendini gösterdiğinde gözlemlenmesine ve onaylanmasına dayanarak, varoluşun en başında zihne doğa tarafından işlendiğini söylemek hangi mantığı sığar? Konuşmaya başlanılmasıyla bu ilkelerin ilk onaylanmaları aynı zamana rastlıyor denmesi de (ki bu da, “akıl çağına erişle zamandaştır” denmesi kadar gerçekçi olabilir), “doğuştan gelen tezi”ni, “İnsanlar onları, akıl çağına erdiklerinde onaylar” gerekçesinden daha fazla kanıtlayıcı kılmaz... Aklın kullanılmasına dek zihinde bu genel ve açık ilkelere ilişkin hiçbir bilgi olmadığı konusunda, “doğuştan gelen tezi”ni savunanlarla uzlaşıyorum. Fakat akıl çağına erişle bu ilkelerin ilk ayırdına varışın zamandaşlığı düşüncelerine katılmıyorum; çünkü, bu onların doğuştan gelmesinin göstergesi değildir. “İnsanların onları akıl çağına erdiklerinde onayladıkları” önermesi ile söylenmek istenen yalnızca şudur: Soyut idelerin oluşumu ve genel adların kavranması, akıl yetisi ile bir arada var olduğu ve onunla birlikte geliştiğinden; çocuklar, genellikle daha tikel ve bilindik ideler konusunda akıllarını iyice eğittikten sonra her zamanki konuşma ve hareketleri ile akıllı konuşma yetkinliğinde oldukları kabul edilene kadar ne bu genel ideleri edinir ne de onları simgeleyen adları öğrenirler. İnsanların akıl çağına erdikleri zaman bu ilkeleri onayladıkları başka bir bakış açısıyla doğru olabiliyorsa bunun gösterilebilmesini isterim; ya da en azından şu ya da bu açıdan “doğuştan gelen tezi”nin nasıl kanıtlandığı açıklanabilmelidir.

15.     Zihnin Gerçekleri Bilmesinin Adımları

Duyular öncelikle tikel ideleri alırlar ve henüz boş bir oda olan zihni doldururlar; zihin bir kısmını tanıdıkça, bunlar belleğe yerleşir ve kavramlaştırılır. Sonraları, daha ileri giden zihin, onları soyutlaştırır ve birbirini takip eden aşamalarla onları, genel kavramlarıyla kullanmayı öğrenir. Bu şekilde zihin, konuşma yetisinin malzemeleriyle, yani ideler ve dil ile donanmaya başlar. Çalışma alanı sağlayan bu malzemeler çoğaldıkça aklın kullanımı da günbegün daha belirginleşir. Fakat genel ideler edinme ile genel sözcükler ve aklın kullanımı birlikte gelişse de, yine de bunları, doğuştan geldikleri kanıtlanacak şeyler olarak görmüyorum... Bazı hakikatlerin bilgisi, evet, zihinde çok önce yer almaktadır; fakat bu bir anlamda onların doğuştan olmadıklarının da göstergesidir. Gözlemleyecek olursak, bu bilginin doğuştan değil fakat sonradan kazanılan idelere ilişkin olduğunu görürüz; ve küçük çocukların en erken ilgi kurdukları, onların duyularında en çok izlenim yaratan dış nesnelerin işlediği ilk idelerle ilintili bir bilgidir bu. Edindiği ideler içinde, büyük olasılıkla bellekten bir yardım alır almaz, zihin bir kısmının uyumlu bir kısmınınsa farklı olduğunu keşfeder. Fakat şu kesindir ki, zihin bunu sözcüklerin kullanımına geçmeden çok önce yapar; ya da çok önce bizim “aklın kullanımı” dediğimiz aşamaya geçer. Bir çocuk tatlının acı olmadığını bu ideler arasındaki farkı dile getirebilmesinden çok önce bildiği gibi, konuşmaya başladığı zaman da pelin otu ile şekerlemenin aynı şeyler olmadığını bilir.


[1]  Doğa üzerine çalışmalarını İngiltere'de yürüten Robert Boyle (1627-1692), başlarda simyaya ilgi gösterdi, ancak sonraları ciddi bilimsel araştırmalara yönelerek modern doğa bilimleri üzerine çığır açıcı çalışmalara imza attı. Fizik ve özellikle de kimya alanında yenilikler getirdi. Birçok elementin bulunmasını o sağladı. Gazların hacim ve basınç ilişkisini ortaya koyan doğa yasası onun adını taşımaktadır.

[2]  Thomas Sydenham (1624-1689), İngiliz Hipokrat'ı olarak bilinen ünlü bir hekimdir.

[3]  Christiaan Huygens (1629-1695), Hollandalı astronom, matematikçi ve fizik bilimcisi. 17. yüzyılın en saygın bilim adamlarından biridir. Birçok alanda başarılı projelere imza atmıştır. Işığın dalga teorisi, ilk sarkaç saatler ve geliştirilmiş teleskoplar onun ürünleridir. Astronomide birçok buluş gerçekleştirmiştir.

[4]  Sir Isaac Newton (1642-1727), büyük İngiliz doğa bilimcisi ve bürokratı. Kimya, fizik, felsefe ve ilahiyat alanındaki önermeleriyle ünlüdür. En ünlü buluşu yer çekimi yasasıdır.

[5]  Bunların Mantık Tarafından Keşfedilmesi Bunların Doğuştan Geldiğini Kanıtlamaz

Eğer herhangi biri, söz konusu ilkelerin doğuştan geldiğini kanıtlayabilmek için, onların, mantığımızı kullanarak keşfedilebildiğini ileri sürüyorsa, o zaman da bu, şu sonuca gider: Mantığımızın ortaya çıkardığı ve doğruluklarına kesinkes kanaat getirdiğimiz bütün hakikatler, ruhumuza doğuştan kazınmıştır. Bunların, “genel olarak kabul gördüğüne” dair ifadenin anlamı ise şu olmalıdır: Hem söz konusu gerçekleri mantığımızı kullanarak keşfedebiliriz hem de onlar hakkındaki gerçek bilgiye kesin olarak ulaşabiliriz. Bu anlayıştan hareketle şunu söyleyebiliriz: Matematiğin aksiyomları ile “eğer aklını doğru bir şekilde kullanabilen biri, söz konusu ilkeleri usuyla keşfe- dilebiliyor ve bunlar hakkındaki kesin bilgiye sahip olabiliyorsa, bu durumda bunların tamamının doğuştan gelen ilkeler oldukları kabul edilmelidir” tümcesi arasında herhangi bir fark yoktur.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe