İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Felsefenin Durumu

Nusret Hızır


İkinci Dünya Savaşı sona erer ermez felsefede bir dönüm noktası, hemen ardından da bir yön değiştirme belirmiştir. Bu durum her şeyden önce, o zamana kadar felsefe alanında baş yeri tutmuş olan akımlara karşı takınılan olumsuz durumda kendini göstermektedir.Birinci Dünya Savaşı’nın sonu ile ikincisinin başı olan 1939 yılı arasında gelişmiş yahut ön plana geçmiş olan felsefe öğretilerinden belli başlıları şunlardır (belli başlıları diyorum, hepsi demiyorum): YeniI<.antçılık, Fenomenoloji, türlü yeniHegelci akımlar, türlü pozitivist öğretiler, realizm, neorealizm, neovitalizm, mantıkçı ampirizm, Bergsonculuk...

Demek oluyor ki İkinci Dünya Savaşı’nın bütün felaketlerini yaşamış, kanını akıtmış, boyunduruk altına girip çıkmış, çok kere saldırıcıya umutsuz bir savaş açmış insan, bu öğretileri benimsememekte ve bunların yerine kendisine daha uygun, yani, dertlerine deva vermese de hiç olmazsa dertlerinin neler olduğunu söyleyen felsefeler koymak istemektedir.

Savaştan önceki felsefe akımları yahut öğretilerde onun beğenmediği, onu doyuramayan acaba nelerdir? Bu soruyu cevaplandırabilmek için yukarıda adlarını sıraladığımız öğretilerin en önemlilerini kısaca ele alalım:

1939’da artık ömrünü tamamlamış, başka deyimle güncelliğini yitirmiş olan yeniKantçılığı bir yana bırakarak, Hegelciliği alırsak bunda, ilk bakışta şunu görüyoruz: Her akılca (ratiorınel) olan gerçektir, her gerçek olan da akılca’dır. Demek ki bütün gerçek akla indirgenmiştir. Hegel’in diyalektiğinin kendinden sonra ne ölçüde verimli olduğu sorununu bir yana bırakarak şurada kısaca diyelim ki, Hegelciliğin her türlüsü, varlık yerine aklı koymaktadır.

Pozitivist öğretilere gelince, bunlar varlık sorunundan kaçınmaktadırlar. Pozitivist der ki: Doğrudan doğruya beş duyu yardımı ile birtakım algılar elde ediyorum; benim için var olan, algımdır. Şeyler vardır dediğim zaman, bunu, algımdan şeye bir adama yaparak söylüyorum. O halde, şeylerin varlığı üstüne hiçbir kesin düşünce ileri süremem.

Realizm’e gelince, bu da pozitivizm’in rastladığı bu zorluğun karşısında, dış acundaki şeylerin varlığını, ispat edilemez bir postulat olarak kabul etmektedir.

Mantıkçı ampirist ise, ancak gözlem ve deneyimle görebildiğimi incelenmeye değer bulurum, der ve incelemelerini büyük bir kesinlikle ileri götürmek için, son yıllarda gelişmiş olan Yeni Mantığı (Lojistiği) kullanır. Demek oluyor ki bu akım, bir varlıkbilim değil, olsa olsa bir bilgi teorisidir.

Bütün bu öğreti yahut akımlarda ortak olan bir yön vardır: Bunlar ya varlığı akılla kavrayabileceklerini sanmakta, yahut varlığı kavrayamayacaklarını anlayınca bu sorundan kaçmakta, bununla da kalmayıp, varlık, gerçek gibi problemlerin, birer gerçek problem olmayıp uydurma problem olduğunu öne sürmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’nı, bütün korkunç sarsıntılarıyla yaşamış olan insan işte bu sebeplerle yukarıda adı geçen öğretilerde istediğini bulamıyor. Çünkü, onun istediği, kendisinin ne olduğunun, bu acunun içinde yerinin ne olduğunun felsefe tarafından bildirilmesidir. O artık, kavram oyunlarından bıkmıştır; o istiyor ki felsefe alınyazısı ile doğrudan doğruya ilgili olsun ve ne olduğunu ona söylesin. Oysa, bu öğretiler onun tam istemediği bir karakterdedir. Akılla varlık kavranamaz. Akılla varlık ve gerçek betimlenemez (tasvir edilemez). Bunu yaptıklarını sanan filozoflar, aslında kavrayamadıkları bir şeyi akıla, mantığa, usavurmaya... indirgemektedirler. Sonunda da bütün yaptıkları, mantık oyunundan, kavramlarla cambazlıktan ileriye gitmemektedir. Pozitivistler ise, kendinin acunun, acun içinde yerinin ne olduğunu sorana, bilmem, diyor, daha doğrusu bunu diyemiyor da birtakım mantık oyunlarıyla örtüyor.

Şimdi, Bergsonculuğu, hem kendi için, hem de Neovitalizm gibi yakın akımların temsilcisi olarak alalım: Bergsonculuk, bilindiği gibi, akılcı (rationaliste) ve intellectualiste akımların karşıtı olarak ün salmıştır. Gerçekten de Bergsonculuk, savaş sonrası insanının ağzından saydığımız kınamaları, daha yüzyılımızın başlarında. öne sürmüştür ve ta 1945 dolaylarına kadar süren büyük ününü, bir bakıma buna borçludur. Fakat Bergsonculuk ne yapıyor? Onun için gerçek, her şeyin merkezinde bulunan hayat atılımı (elan vital) ’dır, bununla da her şey ve bu arada ne olduğunu bilmek isteyen insan da tabiatın içinde kaynamış oluyor, yani, Bergsonculuk, insanın ne olduğunu ona söyleyeceği yerde, onu Bütün’ün içinde eritivermekte, başka deyimle, bir türlü mistikliğe gelip dayanmaktadır. Sonra, akılca (rationnel) felsefeyi kabul etmediğinden, bunun insanı hiçbir sonuca vardırmadığına inandığından, düşüncesini ispat edeceği yerde, onu aşılamağa (telkin etmeye) uğraşmakta, yani “edebiyat” yapmaktadır.

1945 ve sonrası insanı ise dediğimiz gibi felsefeden kendisinin ve acundaki yerinin betimlenmesini bekliyor. Bunu da bir yere kadar Husserl’in Fenomenoloji’si başarmıştır. Çünkü fenomenoloji, insan bilincini, her türlü alışkanlıklardan, bilgilerden, sistemlerden... arıklayıp salt bilinç olarak betimlemek istemektedir. Buraya kadar çok iyi. Günümüzün insanı da bunu anlamış ve inceleme metodu olarak Fenomenolojiyi kabul etmiştir. Ancak, Fenemenoloji bu metot görüşünü aşıp, Descartes’a yaklaşan bir akılcı felsefe kurmaya uğraştığında, felsefe olarak bu insana bir şey dememektedir.

Sonra, akılcı ve entelektüalist’ler bir yanda, Bergsonculuk ve ona yakın olanlar öbür yanda, bu iki grup başka bir sebepten ötürü de zamanımızı doyuramamaktadır: Her ikisi de rahat ve tembeldir. Öyle ya, 1.’si dünyayı ve insanı anlayıp betimlemeye uğraşacak yerde hepsini birden kavram oyununa indirgemek (evet, betimlemek yerine matematikte olduğu gibi indirgemek), 2.’si insanı ve bütün dertlerini Büyük Bütünün içinde eritivermek, ancak, problemleri tembelce ele almak ve insanın alın yazısının meydana çıkarılmasıyla birlikte ortaya çıkacak tehlikelerden kaçınmaktır. Bugünün insanı ise, tam tersine, rahattan düşünce tembelliğinden kaçınmak istiyor; bunun için adları geçen bütün bu felsefelere arkasını çeviriyor.

Bu son sözlerle, varoluşçuluk gibi akımların savaş sona erer ermez eriştiği büyük başarıya ve halk arasında büyük ölçüde yayılmasına dokunmuş oluyoruz.

Varoluşçuluk için acun, yani varlık, gerçekten vardır. Ama varlık benim düşündüğüme tıpatıp uygun değildir. Daha doğrusu, onun bir imgesi kafamdadır, diye düşünmek yersizdir. Acun, varlık, hem vardır, hem de bana büsbütün karanlıktır. Onun var olduğunu biliyor, ama neden nasıl olduğunu bilmiyorum. Ben de varım ama ben de kendime karanlıklım. Yaşadığımı biliyorum, ama neden, niçin yaşadığımı bilmiyorum. Benim bu anlamda hayata fışkırmış olmamı ben kavrayamam. İşte varoluşçuluğun varlıktaki saçmalık dediği budur.

Şimdi insan bilincini alalım. Anlaşılır olmayan gerçeğin karşısında benim bilincim, ne bir seyirci ne de bir kayıt aletidir. Batı felsefesinin (İslam felsefesinin de) yüzyıllar boyunca tekerleme haline soktuğu şekliyle şu Özne-Nesne (sujet-objet) ikiliği gerçekle ilgisi olmayan, uydurma bir yapıntıdan başka bir şey değildir. Ben düşünüyorum, fakat düşüncem, benim her şeyimin temeli değildir; hatta önemli hiçbir şeyin temeli değildir. Hayatım, düşüncemden önce gelir. Demek ki, düşüncem, varlığımın, o karanlık, anlaşılmaz hayatımın “fon”u üzerinde belirmektedir ve varlığım, düşüncem ile kavranamaz. Hatta tersine, düşüncemi şartlayan, varlığımdır.

Varoluşçuluğun bir türlü gerçekçilik (realisme) olduğu bu sözlerden anlaşılmaktadır. Fakat bu gerçekçilik, alışmış olduğumuz gerçekçi öğretilerin hiçbirine benzememektedir. Felsefe tarihinden bildiğimiz gerçekçilikler, bilincin dışında var olan gerçeğin, bilinç tarafından, yani düşünce tarafından, kavranmasını şart koşar. Oysa ki varoluşçu öğretilerde bunun tam tersini görüyoruz.

Böyle olunca, bu öğretileri Bergson’a yaklaştırmak isteyenler olabilir. Fakat bu da ağır bir yanlış olur, çünkü Bergsonculukta insanla doğa (tabiat) birbiriyle kaynaşmıştır. Oysa ki, Varoluşçu felsefede insan bir bilinç olarak doğanın karşısındadır ve ona hiçbir zaman indirgenemez. Demek oluyor ki, varlık ile düşünüş arasında hiç aşılamaz bir ikilik vardır. Ama bu ikilik vardır: Bir yandan acun (varlık) öte yanda, varlığı düşünebilmek için ondan belirli bir uzaklıkta duran düşünüş. Bu demektir ki her düşünüşün temelinde bir “uzak durma”, başka deyimle, bir “yok deme” (negation) bulunur. Bu düşünce şöyle de söylenebilir: Bilinç varlığın karşısına yokluğu (hiç’i) koyandır.

“Varoluşçu” felsefeye göre, avunla bilinç arasındaki bu uzaklık bilinçler arasında da vardır. Çünkü bilincim kendini kavradığı vakit başka bilinçler olduğunu da kavradığı gibi, bu bilinçlerin birer özne (sujet) olarak, beni nesne (objet) niteliğinde kavradığını da anlar. Böylece, Varoluş’çu akımların ta başında, Kierkegaard’ın bundan aşağı yukarı yüz on yıl önce söylediği: “varlık, ayırandır”, sözü, çağımızda bu şekli almış ve öğretinin temel önermelerinden biri olmuştur.

Şimdi, Varoluşçuluğun felsefeci olmayanlar tarafından kavranılmasına çok kere engel olan bir noktaya geldik, öz ile varlık (essence ile existence) ikiliği Klasik felsefenin ilkçağdan beri temele koyduğu bir ikiliktir. Bunda, mantık bakımından ilk olarak öz gelir, çünkü varlığı mantık bakımından tasarlarız ama bizim onu tasarlamamız onun var olmasını gerektirmez. Varlık diye tasarlanabilen de ancak içeriği mantık bakımından çelişkili olmayandır. Bundan ötürüdür ki, ancak tasarlanabilen, içinde çelişki bulunmayan, ileride yahut şimdi gerçek varlık olabilir. Demek ki öz, bir bakıma töz’ün varlık şartıdır. Bu, Aristoteles’ten ta 19. yüzyıla kadar, hatta zamanımıza kadar böyle kalmıştır.

Varoluşçu öğretiler, bu durumu tersine çevirmişlerdir: İlkin varlık gelir; bana karanlık olan, benim düşündüğüm gibi olmayan, hatta benim hayatımı da gene bana karanlık olan hayatımı da içine alan varlık. Ancak bundan sonra benim, uzaklık sağlayıp seçim yaparak düşünen bilincim gelir. Bu bilinç, özü karşıladığına göre ilkin varlık sonra öz gelir diyebiliriz.

Bundan yirmi beş-otuz yıl öncesine kadar sıkı bir düşünme metoduna sahip olmayan varoluşçuluk işte bu noktaya dayanan analizleriyle, daha doğrusu, belirli bir öğretiyi kendine düşünüş metodu olarak seçmekle (en çok J. P. Sartre), felsefe metodunu kurabilmiştir. Bahis konusu öğreti, Husserl’in Fenomenolojisidir.

Husserl’e göre her bilinç “bir şey”in bilincidir, yani kendi dışında olarak kavradığı bir şeye yönelmiştir. Demek ki onun “muhteva”sı, sadece, kendinden çıkarak kavradığı’dır, Kendine öz bir “muhteva”sı yoktur. Klasik felsefenin dediği gibi ilinekleri (arazları) olan bir töz (cevher) değildir. O halde bilinç, arka planı da, derinliği de olmayan ve kendi kendisine aydınlık öten bir ilk olaydır. Varoluşçuluk ve bu arada en çok J. P. Sartre, Husserl’in felsefesinden faydalanarak kurduğu bu ikiliğin: İnsan alın yazısının karanlığı ile bilinç “muhteva”larının (bilinç seçimlerinin) aydınlığı ikiliğinin, yardımı ile, insanı betimlemektedir. Burada, karanlık ile aydınlık arasında aşılmaz bir uçurum vardır ve bunlar, hiçbir zaman birbirine indirgenemez.

Bu ikilik, Varoluşçuluğu, felsefeyi her zaman verimsiz kılmış olan iki öğeden kurtardı denmektedir. Bunlardan birinin betimlemek yerine matematikte olduğu gibi indirgemek,

Öbürünün insanı bir bütünün içinde eritivermektir.

Klasik filozof, sistemini gerçeğin dışında bir akıl yapısı olarak kurarken, Bergson’cu, somut olanı akıl için bir sır olarak gösteriyor, ama elinde akıldan başka betimleme aracı bulunmadığından, somutun ne olduğunu birtakım “şairane” araçlarla, okuyanda tasarı şeklinde uyandırmaya uğraşıyor.

Varoluşçuluk ise varlığı indirgemiyor; o şöyle diyor: Varlık bana karanlıktır, kendi varlığım benim için bir anlam taşımaz. Ama öte yandan, bilinç belirli bir şeye yönelerek, kendisine büsbütün aydınlık bir seçim yapıyor. Bu aydınlıktan ötürüdür ki bilinç muhtevasının her türlüsü betimlenebilir. Bilinç, yaptığı seçimlerle, seçtiği “muhteva”larla, acunun ne olduğunu değil, (onu hiçbir zaman yapamaz) fakat benim için ne olduğunu yani içinde etkin olmanı gereken acunun ne olduğunu bana söylemiş oluyor. Demek ki ben bu betimlemeyi başarınca, kendime göre, içinde etkin olacağım bir acunu anlatmış olurum.

Bir örnek: Yirminci yüzyılın ilk yıllarına kadar Heyecan’ın yaşandığı, hatta üstünkörü betimlendiği, ama derinliğine kavranamadığı ileri sürülürdü. Varoluşçuluk buna karşı şöyle demektedir. Heyecan, bir bilinç hali midir, değil midir?

Bilinç hali olduğuna, düşünceden önce gelen bir yahut birkaç tema’nın bilince görünmesi olduğuna göre, onu betimlemek yoluyla kavramamız gerekir. Heyecan kavranamaz demek, gerçek anlayıştan kaçınan tembel bir çözümü seçmektir, yahut da bilinci bilmekten kaçınmanın sonucu olarak, uydurma bir çözüme başvurmaktır, ki aynı kapıya çıkar.

Varoluşçu felsefenin asıl yurdu, Almanya ile Fransa’dır, denebilir.

Almanya’daki etkisi daha akademik kalmış, Fransa’da ise, tersine, büyük halk tabakalarına kadar yayılmıştır. Çünkü Fransa’da onun ileri gelen temsilcileri ye bunlar arasında ikisi: Sartre ile Simone de Beauvoir, öğretiyi roman, hikaye ve piyes yoluyla da yaymaya uğraşmışlardır. Fakat sadece felsefe ve felsefenin doğrudan doğruya uygulanması alanlarına bakarsak görürüz ki, varoluşçuluğun etkisi betim metotları sınırlarını pek aşmamıştır. Bu metotlar en önemlilerinden biri, insanın tarih içinde görünmesini ele alanı, öbürü, ahlak problemlerini inceleyen metottur.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe