Hegel'den Parçalar

Afşar Timuçin


Çağımızın bir doğuş çağı, yeni bir döneme geçiş çağı olduğunu görmek zor değil. Ruh tam anlamında bir dönüşüm çabası içindedir. Bugüne kadar geçerli olmuş olan şeyler ve fikirler dünyasından koptu ruh; bugüne kadar geçerli olmuş olan şeyleri ve fikirleri geçmişin derinliklerine atmakta. Doğrusu, durmak dinlenmek bilmez o. Durmadan ilerleyen bir devinime kapılmıştır. Bir çocuğun doğumunda görülen şey burada da görülüyor ama. Uzun bir sessiz beslenme döneminden sonra gelen ilk soluma, bir büyümeden başka bir şey olmayan adım adım ilerleyişi birden kesiveriyor; bir niteliksel sıçrama oluyor ve çocuk doğuyor. Bunun gibi, oluşmakta olan Ruh da, yavaş yavaş ve sessizlik içinde yeni biçimini olgunlaştırıyor; sonra, önceki dünyanın yapısında bulunan parçaları birer birer eritiyor. Önceki dünyanın sarsılışı özel belirtilerle kendini gösterir: kurulu düzene yayılan hafiflik ve sıkıntı -bulanık bir sezgidir bu gelmekte olan dünyanın öncü belirtileridir. Bu adım adım parçalanma bütünün görünümünü değiştirmez; ama bu parçalanmakendini bir parıldayışla ve birdenbire ortaya koyan bu yeni dünyanın görünmesiyle bir çırpıda kesilir.

Yalnız, bu yeni gerçeklik, doğan bebeğin durumundan daha ileri bir durum göstermez; bunu gözden uzak tutmamak gerekiyor. Bu gerçekliğin ilk görünümü, onun dolaysızlığı ya da soyut kavramıdır. Temelini atmakla bitmez yapı; bütünün kavramı da bütünün kendisi değildir. Meşe gövdesinin gücünde, meşe dallarının görkeminde, meşe yapraklarının çokluğunda bir meşe ağacı bulmaya kalktık mı, meşe palamudunu bize gösterdikleri zaman eksik iş yaptığımızı anlayıveririz. Bunun gibi, ruhsal dünyanın doruğu olan bilim de başlangıçta gerçekleştirilmiş değildir. Yeni Ruh'un başlangıcı, sayısız kültürel biçimin geniş çapta yıkılmasıyla elde edilmiş bir üründür sayısız çabanın, sayısız gerilimin dolambaçlı yolunu yürüdükten sonra elde edilen bir armağandır. Ruh birbirini izleyen biçimlerden geçtikten sonra yeniden kendini bulan bütündür kendi soyut kavramı durumuna gelmiş bütündür. Bununla birlikte, bubütünün gerçekliği, onun anları durumuna gelmiş olan oluşumların yeniden gelişmesinde ve biçimlenmesinde, ama yeni ögeleri içinde, yeni anlamları içinde biçimlenmesindedir.

(Ruhun olgubilimi)

Felsefe, kendi kurduğu doğrular ülkesinde yaşar, biz felsefeyi geliştirerek bu ülkeye katılırız. Yaşamda doğruyla, büyükle, tanrısalla ilgili ne varsa insan ürünüdür; felsefenin konusu, fikri doğru ve evrensel biçimiyle sezmektir. Doğada aklın ürünü zorunluluğa bağlanmıştır. Ama Ruh ülkesi özgürlüğün ülkesidir. İnsan yaşamının bağını oluşturan her şey,insan için bir değeri olan her şey ruhsal yapılıdır; ve bu ruh ülkesi ancak ve ancak doğrunun ve iyinin bilinciyle vardır, yani fikirlerin bilgisiyle...

Doğruyu sevmek ve ruhun gücüne inanmak felsefi araştırmanın ilk koşuludur. İnsan kendi değerinin duygusuna ermeli ve en üst doğrulara ulaşmaya yetenekli olduğuna inanmalıdır. Ruhun büyüklüğü ve

gücü üzerine ne söylesek azdır. Evrenin gizli özü, doğruyu bulma aşkına direnebilecek güçte değildir. Bu aşkın karşısında evren açınacak ve doğasının zenginliklerini ve derinliklerini ortaya dökecektir.

(22.10.1818 günü yaptığı konuşmadan)

Felsefe ruhun bir gereksinimi üzerine temellenir daha çok; duyarlığı, imgelemi, istemi olan ruh, yalnızca duyulur varlıkları, sunumları, çeşitli sonuçları konu edinir ve kendi varlığının biçimleriyle ve bu nesnelerin biçimleriyle karşıtlaşarak, kendinde en içten olan şeyi yani düşünceyi doyumlu kılma ve onu yalnızca kendi kendisini konu edineceği bir düzeye ulaştırma gereksinimi duymaktadır. Ruh tam olarak işte böyle sezer kendini; çünkü onun ilkesi, varlığının arı ve özdeş temeli düşüncedir. Düşünce ancak çalışması sırasında, evrimi sırasında çelişkiye düşer ve deyim yerindeyse özne ve nesne karşıtlığına sapar, böylece kendisini ilkesinde sezecek yerde karşıtını yükümlenmek durumunda kalır. Ama, bu, anlığın ulaştığı bir sonuçtan başka bir şey değildir, bu sonuç karşısında düşüncenin en büyük gereksinim: kendini gösterir; bu gereksinim, sözü doğru kullanıyorsak, düşüncenin kendi kendini salıvermesi, bilincinde olduğu düşüş durumunda da kendine bağlı kalması, kendinde bu karşıtların çözümünü bulana kadar kendi kendine bağlı kalması gereksinimidir.

Düşünce, bir yandan, olgusal dünyanın evrensel özü (mutlak, Tanrı) fikrinde bulur doyumunu; bu fikir az ya da çok bütünlenmiş bir fikir olabilir. Öte yandan, deneysel bilgi de, doğal olarak, içeriğindeki zenginliğin dolaysız ve dışsal bir varoluş olarak, düzensiz bir biçimde birbirini izleyen bir ögeler topluluğu olarak göründüğü biçimi silmeye ve bu içeriği düşüncenin zorunlu biçimine yükseltmeye itilmiştir. Düşüncenin evrensel öze ulaşmakla duyduğu haz, ona ulaşmakla erdiği doyum, düşünsel ilerlemenin çıkış noktası ve itici gücüdür. Düşüncenin ilerlemesi dediğimiz şey, onun kendi içeriğini ve kendi belirlenimlerini sezmesinden, bunu yaparken de kendi içeriğine ve kendi belirlenimlerine arı düşüncenin özgür biçimini vermesinden başka bir şey değildir; burada sözünü ettiğimiz Özgürlük, onun kendi içeriğinin ve kendi, belirlenimlerinin iç zorunluluğuna uygun olması demektir.

(Küçük mantığa giriş)

Felsefe, her şeyden önce, genel bir biçimde, şeylerin düşünceyle araştırılması diye tanımlanabilir.İnsanı hayvandan ayıran şeyin düşünce olduğu doğruysa, her insan ürünü düşüncenin ürünü olduğu için insan ürünüdür. Ancak, felsefe düşüncenin özel bir biçimini oluşturduğuna göre -bu biçim düşüncenin bilgi olmasını sağlayan bir biçimdir ve bu bilgi de şeylerin özüne ulaşan bir bilgidir felsefi düşünce özel bir özyapıya sahiptir, bu yapı felsefeyi tüm öbür insan etkinliklerinden ayırır, insan düşüncesinin ürünleri bir ve aynı düşüncenin ürünü olsalar da. Çünkü düşünce kendi kendine özdeş kalır ve onun değişiklikleri şuradan gelir: düşünce üzerine temellenen bilinç, başlangıçta düşünce biçiminde değildir, ruhun varoluş durumları diyebileceğimiz ve düşünceden biçimiyle ayrılan duygu, sezgi, sunum biçimindedir.

Sık sık düşülen bir yanılgı vardır bu konuda: düşünülmüş düşünceyi bilginin koşulu ya da daha doğrusu tek kaynağı saymak. Tanrı'nın varoluşuyla ilgili metafizik kanıtlara büyük önem verilmesini şimdilerde daha çok yapılıyor bu buna bağlamak gerekir. Tanrı'nın varlığına inanmak ve bağlanmak için ille de düşünülmüş bilgi gerekmiyor ki. Bu neye benzer? Besinlerin kimyasal, bitkisel, hayvansal bileşimini öğrenmeden yemek yememeli, anatomi ve fizyoloji öğreniminde derinleşmeden sindirim yapmamalı demeye benzer. Böyle olsaydı, bu bilimler kendi alanlarında, felsefe de kendi alanında, yalnız yararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda kesinlikle zorunlu olurdu, ya da bir başka deyişle bunlar öylesine zorunlu olurlardı ki, varolamazlardı.

Duygular, sezgiler, arzular, istekler vb. bilincin sınırlarını aşmadıkları zaman sunum diye adlandırılırlar; buna göre, genellikle, «felsefe sunumların yerine düşünceleri, kategorileri ve özellikle kavramları koyar» denir. Sunumlar, genellikle, düşüncelerin ve kavramların eğretilemeleri olarak alınırlar. Sunumlara sahip olmak, sunumların temelindeki öz düşünceyi yani kavramı kavramak için yeterli değildir. Düşüncelere ve kavramlara sahip olmak başka şeydir, onlara karşılık olan sunumların, sezgilerin ve duyguların neler olduğunu bilmek başka şeydir.

Böylece, felsefe, önce, sıradan bilinç karşısında, kendi özel tanıma biçiminin zorunluluğunu göstermeyi ve ona gereksinme duyurmayı amaçlayacaktır.

Öte yandan, şu ilkeye ulaşmak çok önemlidir: felsefenin içeriği, dünyayı biçimlemek için, bilincin dış dünyasını ve iç dünyasını biçimlemek için canlı ruh alanında ortaya çıkan içerikten başka bir şey değildir; bir başka deyişle, felsefenin içeriği gerçekliğin ta kendisidir. Bu içeriğin doğrudan doğruya bilincine deney diyoruz. Dünyaya yöneltilmiş incelikli bir gözlem, iç ve dış dünyanın geniş alanında, kay

gan ve önemsiz görünümü, kesin gerçekliğe sahip olan şeyden ayırır. Felsefe sıradan bilinçten ve bu bilincin içeriği seziş tarzından biçimiyle ayrıldığı için, gerçeklikle deney arasındaki uyuma göstermekle yükümlüdür. Elbette bu uyum bir felsefi öğretinin dışsal doğrulanışı biçiminde olabilir; ama üst bir düzeyde şu ilkeyi de koyabiliriz: bilimin en büyük amacı, bu uyumun bilgisinden giderek, düşünülmüş aklı sıradan akılla bir de deneyle uzlaştırmaktır.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült