Zihin Felsefesi Ve Tarihsel Seyri

Şeref Günday


1.1.    Zihin Felsefesi Nedir?

Varlığı anlamlandırabilmemiz için elimizde iki unsur vardır. Birincisi insan İkincisi bizzat evrenin (varlığın) kendisi. Yani insan-doğa İkilisi elimizdeki en iyi malzemeymiş gibi duruyor. Doğanın kendini anlamlandırması, en azından bizim için, olası görünmüyor. O halde, insan kendini anlamlandırırken diğer varoluş alanlarını da anlamlandırmak zorunda kalıyor.

Demek ki varlığa veya varoluş biçimlerine bir anlam vermek istiyorsak insanı temele almak zorundayız. Bu çok zor bir yaklaşımdır; çünkü, insan dediğimiz biziz, bizzat kendimizdir. Ancak tüm zorluklarına rağmen insanı veya kendimizi analiz etmekten başka pek uygun bir yol görünmüyor.

İnsanı tanımlamaya kalkıştığımızda en belirgin yol, onu diğer varoluş biçimlerinden ayırmak veya ayıran özellikleri bulmaktır. Bu noktada ilk akla gelen, düşünme, zihin, akıl, ruh gibi kavramlar oluyor.

Aslında bu kavramlar net bir biçimde birbirlerinden ayrılmış değillerdir. Araştırdığım kadarıyla böyle net bir ayrım girişimine de rastlamadım.

Düşünme zihnin bir aktivitesidir.[1] Önermesel bir çıkarım yapmak üzere belli bir objeye yönelmedir. Başka bir deyişle, bir karar veya davranışa götüren zihinsel bir aktivitedir. Descartes ve Locke için düşünme, kavramların veya ideaların zihinde işlem görmesidir. Daha doğrusu, düşünme, işlemin bizzat kendisidir. Berkeley ve Hume da buna benzer düşünür. Onlara göre de düşünce, idea ve imgelerin zihinde bir düzen oluşturmasıdır. Hobbes’un yaklaşımı biraz daha modern düşünceye yakındır. Hobbes için düşünce dilsel imgeleri içeren bir proses, bir içsel konuşmadır. Yani, düşünce, Hobbes’ta içsel ve bilinçli zihinsel aktivitedir.

Günümüzde de dil ve düşünce arasında yakın bir bağ kurulmaktadır. Dil de dünyadaki eşyaların sırasıyla veya konumuyla yakından ilgilidir.

Düşünce ele alındığında üzerinde durulan bir başka özellik düşüncedeki bir şeye yönelmişliktir (intentionality). Demek ki, düşünce, zihnin bizzat kendisi değil, onun bir aktivitesi gibi duruyor.

Akıl, düşüncenin bir metodu gibi geliyor bize. Her düşünce akıllı olmayabilir. Burada, elbette, “doğru” kavramı ile akıl arasında bir ilişki akla geliyor, ancak, konumuz epistemoloji olmadığı için bu aşamada üzerinde fazla duramayacağız.

Akıl çoğu kez zihinle de aynı anlamda kullanılmaktadır. Ancak bize göre zihin akıldan daha çok kaplamı olan bir kavramdır. Zihin tüm insani fonksiyonları (algı dahil) içerirken akıl bu fonksiyonların belli bir kesimini oluşturmakta.

Zihin kavramının içine şuur (consciousness), duygu (emotion), hayal (imagination), içe bakış (introspection), yönelim (intention), düşünme (thinking) ve irade (will) kavramları da girmekte.

Demek ki zihin, mental fonksiyonlarımızın tümünü içine alan bir kavram.

Ruh kavramı, kullanım olarak, zihin kavramından da daha kapsamlıymış gibi duruyor. Platon ve Aristoteles için zihinsel aktivite ruhun birçok fonksiyonundan biridir. Ruh kavramının daha çok dini bir terminoloji ile ilgili olduğunu belirtmek gerekir. Belki de ruh kavramı yerine felsefi terminolojide zihin kavramını kullanabiliriz.

Açıktır ki, bu kavramların tam bir tanımını yapmak oldukça zordur. Ancak bizim üzerinde durduğumuz zihin kavramının tüm mental fonksiyonlarımızı içerdiğini söyleyebiliriz. Bu fonksiyonları yukarıda belirtmeye çalıştık.

Demiştik ki, evreni veya varlığı anlamlandırabilecek tek unsur insanmış gibi durmaktadır. Varlık hakkında, evren ve insan hakkında nasıl bir açıklama getirirsek getirelim, bu insan tarafından yapılmış bir açıklama olmak zorundadır.

Bu durumda ifanın insani nitelikleri büyük önem arzetmeye başlıyor. Biz kimiz? Yetkimiz, gücümüz ne? Elimizde daha iyi bir alternatif var mı? Böyle bir alternatif olsa bile bunu anlayıp yorumlayacak yine insan değil mi?

Sonuçta evreni ve varlığı anlamlandırmak için elimizdeki tek kriterin biz, kendimiz olduğunu anlamak zorundayız. Böyle bir sonuca Descartes’ın ulaştığını hatırlamak faydalı olacaktır. Aşırı bir sav mıdır bilmiyorum ama, diyebiliriz ki “evrende insandan bağımsız hiçbir problem yoktur.” Burada amacımız insanı evrenin merkezine yerleştirmek değil elbette; ancak felsefe açısından böyle bir sonuç kaçınılmazmış gibi duruyor.

Böyle önemli bir fonksiyon yüklediğimiz insan nedir? İlk verebileceğimiz cevap: Zihin sahibi bir varlık veya zihinsel fonksiyonları gelişmiş bir varlık, diyebiliriz.

İnsanı, zihniyle tanımlamaktan başka bir çıkar yol görünmüyor.

Aslında daha ciddi sorular bu noktadan sonra başlıyor: Zihin nedir? Evrende kaç çeşit töz vardır? Maddeyi de bir töz olarak kabul edersek zihinle ilişkisi nedir? Bir başka deyişle, eğer bedenim zihnimden farklı bir töz ise bu iki ayrı tözün ilişkisini nasıl açıklayabiliriz? (Bodymind problem)

Biz zihinli bir beden miyiz, yoksa bedenli bir zihin mi?

Şu anda bedenime bakıyorum, hatta onu kullanıyorum, “ben” onun neresindeyim? Yoksa ben bedenimin bir uzantısı mıyım?

“Ben” dediğimiz şeyin ölümsüz bir ruhla ilişkisi nedir? Gerçekten ölümsüz (immateryal) bir unsuru modern bilim göz ardı mı etmiştir?

Ben, benim beynim miyim? Gri bir madde olan beyin, bu yaşadığımız duygu ve düşünceleri nasıl üretebiliyor?

Görüldüğü gibi bizim kendimiz hakkında bilmediğimiz çok şey var. Belki de bizim en ilginç yönümüz, ne olduğumuzu tam olarak bilmeyişimizdir.

Sorunun en ciddi problem yaratan yönlerinden biri ontolojiktir. Yani, evrende gerçekte kaç çeşit töz vardır? Gerçekte, söylendiği gibi, madde ve ruh diye iki ayrı töz mü vardır?

Bu noktada da problem bir başka boyut alır: Mental ve fiziksel (madde ve ruh veya zihin) iki ayrı töz ise, iki ayrı unsurun ilişkisini nasıl açıklayabiliriz?

Elbette felsefe bu tür problemleri çözmek için bir girişimdir. Ancak, sanıldığı kadar da basit değildir.

Bazı felsefecilere göre biz sadece karmaşık bir fiziki objeyiz. Bazılarına göre, siz ve ben, ölümsüz birer ruhuz. Bazılarına göre ise bizde, hem fiziki hem de fiziki olmayan bir yön vardır.

Bazı felsefeciler dinden, bazı felsefeciler bilimden ilham alırlar. Bazıları ise bikarardır.

Zihin felsefesi tüm sorduğumuz sorulara ve ortaya koyduğumuz problemlere cevap arayan felsefi bir girişimdir.

Günümüzde aynı soruları konu alan veya benzer problemlerle uğraşan başka, felsefe dışı girişim alanları da vardır. Bunlar, psikoloji felsefesi, biliş bilimi (cognitive Science) ve yapay zeka (artifıcal intelligence) çalışmalarıdır.

Ancak zihin felsefesinin sorularının felsefeye daha yakın bir yönü vardır. Bu yön, soruların uçlarının bir şekilde metafizik bir alana ulaşmasıdır. Yani, konuyu salt empirik çalışmalarla tam bir açıklığa kavuşturmak oldukça zor görünmektedir. Böyle bakıldığında, zihin felsefesinin tezleri çoğu kez bilimsel araştırmalara açık değildir. Bu açıdan, konunun içlemi bilim felsefesinden de farklıdır.

Örnek verecek olursak, yönelmişlik (intentionality) kavramını ele alalım. Bazı felsefeciler için bu kavram zihnin en karakteristik özelliğidir. Bu kavramın, zihni, diğer varlık alanlarından ayırdığı söylenir. Bu oldukça ciddi, felsefi bir iddiadır. Ancak ne kadar bilimsel bir iddia olduğu tartışılabilir.

Zihin felsefesindeki problemlerin veya bunlara verilen cevapların doğrudan bilimsel araştırmalarla ilişkilendirilememesi konunun önemini ve anlamını azaltmaz elbette.

Felsefeciler a priori (empirik araştırma olmadan keşfedilebilir) ve a posteriori (empirik sonuçlara dayanan) bilgi arasında ayrım yaparlar. Birçok felsefeciye göre zihin hakkındaki birçok bilgi a prioridir. Bu felsefecilere göre, eğer zihin hakkında konuşacaksak öncelikle düşünme sistemimizi ve dilimizin yapısını analiz etmeliyiz.[2]

Bazı felsefecilere göre ise zihin ve zihnin bilgisine empirik yolla ulaşılabilir. Bu araştırmaya yardım edebilecek başka empirik çalışma alanları vardır.

Zihin felsefesi felsefenin iki alt dalı olan epistemoloji ve metafizikle yakından ilgilidir.

Epistemoloji, bilginin ne olduğunu belirlemeye ve bilginin nasıl elde edildiğini araştırmaya çalışır. Epistemoloji, zihin felsefesiyle yakından ilgilidir. Çünkü, bilgi edinme sürecinde zihnin nasıl bir işlem yürüttüğü zihin felsefesinin de konusudur.

Metafizik bir felsefi disiplin olarak evrenin temel prensiplerini ve orijinini tartışır. Ontoloji metafiziğin bir alt dalıdır. Ontoloji, evrendeki varoluş biçimlerini ve türlerini belirlemeye bulmaya çalışır.

Zihin felsefesi ontoloji ile de yakından ilgilidir. Çünkü, zihnin karakteri ve varlık statüsü zihin felsefesinin önemli bir sorusudur ve bu soru ontoloji içinde tartışılabilir.

Çağdaş, ontoloji çalışan felsefeciler, çalışmalarını, yakından bilimsel çalışma sonuçları ile ilgilendirmektedirler. Bu felsefeciler bilimsel çalışmaların neyi “var” kabul ettiklerini yakından takip ederler.

Felsefeciler, quark, zihni ifade (mental States) gibi bilimde geçen teorik kavramların, gerçekten var mı, yoksa faydalı birer açıklama biçimleri mi olup olmadıklarını, son zamanlarda daha sık olmak üzere, genelde tartışırlar. Quine’a göre, “bizim var dediğimiz şey bilimsel teorimize bağlıdır.”[3]

Quine yaklaşımında, metafiziksel kavramlarda doğrudan bilimsel yaklaşımlarla ilgilendirilebilir. Hatta, deneysel bilimlerle dahi ilgilendirilebilir. Quine der ki, “doğanın iyi bir açıklamasını yapabilen bilimsel teoriyi kabul etmeliyiz.” Ancak, Quine ilave eder, “salt zihinsel ifadelerle bir bilimsel teori oluşturulamaz.”4

Bu açıklamalardan şu sonucu çıkarabiliriz: Tümüyle empirik olmasa bile iyi bir açıklama gücüne sahip zihin teorilerini dikkate almamak için hiçbir sebebimiz yoktur. Yani, zihin felsefesi çalışmaları salt spekülatif çalışmalar değildir. Bu alanı empirik çalışmalardan ayıran en önemli nokta, zihin felsefesi içinde bazı a priori kavramları da barındırmasıdır.

Bugün birçok bilim adamı düşünmektedir ki, deneysel bilimler, zihnin, hem ontolojisi hem de epistemolojisi ile ilgilidir. Elbette bu bilim adamları bilmektedirler ki, felsefi sorunlar veya yaklaşımlar doğası gereği cognitive (bilişsel) bilimlerin empirik problemlerinden oldukça farklıdır.

Felsefe, genelde, temel kavramsal problemlerle ilgilenir. Örneğin, intentionality (yönelmişlik) ve onun niteliklerini düşünelim. Bu kavramın ne dışlanması ne de tamamıyla empirik bir yolla açıklanması mümkündür. İşte, bu yüzdendir ki, felsefi çalışmalar ve yaklaşımlar büyük tartışmalar içerirler. Elbette, tartışmaların çokluğu, araştırılan konunun anlamsızlığım akla getirmez.

Felsefi problemler karmaşık düşünce zincirlerini içinde barındırırlar. Bu yüzdendir ki, problemler, çoğu kez uzlaşmayla sonuçlanmaz. Bu noktayı işaret eden birçok kişi felsefi problemlerin gerçek bir çözüme ulaşamayacağını iddia ederler. İki bin beş yüz yıllık felsefi problemleri de bu yaklaşıma kanıt olarak gösterirler.

Ben de, bu çalışmada, elbette bir çözüme yaklaştığımızı iddia etmiyorum. Ancak, bu alanda yapılan çalışmaların oldukça açıklama gücüne sahip noktalara ulaştığını göstermek istiyorum.

Zihin kavramına, günümüzde sadece felsefe ve cognitive bilimler açısından değil nöroloji açısından da yaklaşılmaktadır. Çünkü, zihni proses aynı zamanda, beyin seviyesinde, neural bir prosestir de. Bihevyorist yaklaşım biçimi oldukça önemsenmektedir.

Cognitive yaklaşım mental (zihni) ifadeleri biyolojik veya kimyasal bir prosesten çok fonksiyonel ifadeler olarak ele alır. Mental ifadelerin birbirleriyle olan nedensel ilişkileri çok daha önemlidir.

1.2.    Zihin Felsefesinin Tarihsel Seyri

M.Ö. 4. ve 6.yy’larda yaşayan filozoflar günümüzde konuşulan birçok felsefi problemin altını çizmişlerdi. Buna zihin alanı da dahildir.

Sokrates sürekli soru sorardı.

Platon Sokrates’in öğrencisi ve Aristoteles’in hocası idi. Ancak Platon ve Aristoteles’in Sokrates’in sorularına verdiği cevaplar farklıydı.

Sokrates (M.Ö. 470-399) çoğunlukla ilk temel filozof olarak kabul edilir. Aslında, Sokrates, hiçbir felsefi tez savunmaz. Sokrates, bir araştırma metodu geliştirdi. Bu metod, “Sokratik Metod” olarak da bilinir. Metod bir diyalogu içerir. Metod, önce bir belirleme (definition) ricasıyla başlar. Örneğin, bilgi nedir? Güzellik nedir? gibi. Bir tanım önerildikten sonra, soruyu soran ilave sorular sorarak cevabı geliştirir. Genellikle, sorular başlangıçtaki belirlemenin yanlış olduğunu gösterir. Soruyu soran yeni bir belirlemeye doğru götürür.

Sokrates için bir metodun amacı, kavramların evrensel, doğru tanımlarını bulmaktı. Bu yöntemle Sokrates, sofistlerin karşısında duruyordu. Sofistlere göre doğru bir tanım bulmak imkansızdı. Çünkü kavramların farklı kontekstlerde farklı anlamları vardı.

Sokrates’e göre biz, hiçbir alanda doğru tanımlara ulaşamazsak, doğru bilgiye de ulaşamayız. (Son zamanlarda, özellikle Wittgenstein’dan sonra bu tür belirlemelerin ne kadar zor olduğu görülmeye başlandı.) Sokrates hiçbir zaman tam bir tanımlamada bulunamadı.

Sorunu, Platon (M.Ö. 428-347) irdelemeyi sürdürdü. Sokrates’in sorularına cevap vererek bir yol arıyordu. Platon’a göre “kendimizi fiziki dünya ile sınırlandırdığımız sürece kesin bir tanıma ulaşamayız”. Bu yüzden Platon ideaları ya da formları önerdi. Bu unsurlar, kavramlarımızın mükemmel örnekleriydi. Bu dünyadaki olguları ideaların taklitleri olarak değerlendirebilirdik.

Bu durumda, bir Sokratik tanımlama için, bu dünyadaki örneklere değil, örneklerin idealarına yönelmemiz gerekiyordu. Ancak bu yönelim pek de kolay değildi. Çünkü, insanoğlunun tüm yaşantıları fiziki dünyadaki mükemmel olmayan yaşantılardı. Örneğin, biz içinde yaşadığımız fiziki dünyada, hiçbir zaman, tam doğru bir çizgi görmeyiz. Bu durumda, Platon’a göre, tam bir doğru çizgi düşünebilmek için, düşüncemizi fiziki dünyaya değil bizzat ideaların kendisine yöneltmeliyiz. İdealarla temasa gelmek için, bunları doğmadan önce bildiğimize göre, ilgimizi doğrudan hafızamıza yöneltmemiz gerekir.

Chomsky (1959) de dilin söz dizimsel (syntactic) kurallarının içsel (innate) olması gerektiğini savunmaktadır. Çünkü, Chomsky’ye göre hiçbir çocuğun bu kuralları tümevarımla öğrenecek kadar vakti yoktur.

Aynı şekilde, Fodor (1975) da kavramların içsel olması gerektiğini ileri sürdü. Çünkü, onları öğrenmenin akla uygun bir yolu yoktur.

Platon’un en tartışmalı iddiası bilgimizin, dünyadaki şeylerle değil, soyut idealarla ilgili olduğunu söylemesiydi. Bu yaklaşım matematik için çok önemliydi ve ilgi de uyandırdı. Matematikteki rakamlarda (numbers) sayılar (numerals) arasındaki ilişki, kendinde objelerle bizim onları temsil edişimiz arasındaki ilişkiye benzer.

Aristoteles (M.Ö. 384-322) sorunu devam ettirdi ve ilgisini başka bir aleme değil bu dünyadaki şeyler üzerinde yoğunlaştırdı. Aristoteles “idea” kavramıyla “form” kavramı arasında bir ilişki kurdu. Ancak, Aristoteles için formlar bizim yaşantımıza giren objelerdedir, soyut bir uzayda değil.

Aristoteles objeyi madde + form olarak belirledi. Form objelerin niteliklerini garantiliyordu. Aristoteles’te bir objeyi tanımak için onun formunu bilmek gerekir.

Birço cognitive bilimci gibi, Aristoteles’in temel problemi de “biz dış dünyadaki bir objeyi zihnimizde nasıl temsil ederiz?” idi.5 Bu problemi açıklamak için Aristoteles bir algı teorisi geliştirdi. Bu teoriye göre, biz algıda, objeyi belirleyen formu zihnimize transfer ederiz. Bu teori aslında günümüzde savunulan “Representationel” (temsil etme) teorinin ilk şeklidir.

Aristoteles’in Form teorisi bilimsel teoriler içinde çok önemlidir, özellikle 17. yy periyodunda form teorisine göre, objeyi belirleyen form değiştirilebilir. Örneğin, bir marangoz, ağacı masaya dönüştürebilir. Diğer yandan, Formlar doğal objelerin nasıl ve ne yönde hareket edeceklerini de belirlemektedir. Çünkü, objeler, formlarına uygun olarak hareket etmektedirler. Özellikle canlı organizmalarda, organizmanın formu onun gelişim yönünü belirlemektedir.

Aristoteles için doğa teleological veya goal directed’dir. Yani, doğadaki olaylar belli bir amaca doğrudur veya belli bir sona ulaşmak için olmaktadır.

Bu yaklaşım bazı açılardan bugünkü bilim anlayışı ile çelişmektedir. Çünkü, günümüz bilimi, objeleri pasif olarak görmektedir. Oysa, Aristoteles’te objeler formlarının gerektirdiği pozisyon veya durumu aramaktadırlar.

Aristoteles, doğadaki değişmeyi araştırırken, sadece değişmenin nedeni üzerinde durmadı.

Aristoteles değişmeye etki eden 4 faktör üzerinde de durdu. Bu faktörler şunlardır:

1. Değişmenin altındaki Madde,

2. Değişmeyi teşvik eden Olay,

3. Değişmenin almak istediği Form,

4. Değişmenin yöneldiği Amaç.

Doğada her obje doğal yerini aramaktadır. Örneğin, ateş yükselir; dünya, evrenin merkezine doğru gitmeye çalışır. Tüm yaşayan şeyler formlarının gerektirdiği amacı yerine getirmek isterler.

Bu evren anlayışı özellikle 17. yy’dan itibaren ciddi bir şekilde değişime uğramaya başladı. 17. yy’dan beri gelişen modem bilim “amaçlı” evren anlayışı yerine “mekanistik” bir evren anlayışı geliştirmeye başladı. Ancak mekanik evren anlayışı biyolojik alanda oldukça ciddi problemler yarattı.

Bahsettiğimiz bu üç filozof, orijinal şekilleriyle kabul edilmeseler bile, cognitive bilimcileri hala etkilemektedirler.

Copernicus, Galileo ve Newton’la oluşan mekanik evren anlayışında “zihnin” yerini tayin etmek oldukça zordur.

Yine bu dönemlerde tartışılan felsefe için de gelişen “rasyonalizm” ve “empirizim” evrende zihne bir yer bulmaya çalışır.

1.2.1. Rasyonalizm

Rasyonalizm, 17. ve 18. yy’larda kıta Avrupa’sında ön plana çıktı. En önemli temsilcileri:

Descartes (1596-1650)

Leibniz (1646-1716)

Spinoza (1632-1677) dır.

Bu filozofları anlayabilmek için dönemlerinin bilimsel anlayışıyla yakından ilgilendiklerini bilmek gerekir. Dönemlerinin bilimsel anlayışının tutarlı bir açıklamasını vermek bu filozofların ilgi alanlarındaydı.

Maalesef, bugün, bu filozoflar hep bilimsel katkılarından bağımsız olarak düşünülmektedir. Bu durum onların felsefelerini tam olarak temsil etmemektedir.

Rasyonalistler için akıl (reason) doğayı araştırmada çok güçlü bir alettir. Rasyonalizmde duyumlar (sense) da dikkate alınırlar; ancak akla oranla ikinci plandadırlar.

Rasyonalistler için aklın önemi şu noktadan kaynaklanmaktadır: “Doğa, bir aklın ürünüdür ve akılla kavranılabilir.”6

Bu yaklaşım doğruysa, temel doğruları bulmak için dikkatli mantıksal çıkarımlar yapmak gerekir. Böyle bir mantıksal analiz Descartes’ta görülebilir.

Descartes, var eden bilgilerden köklü bir şüphe ile başlar. Sonra, bu şüpheyi maksimize eder. Descartes’ın bu metodu geliştirmekteki temel amacı tüm şüphelerden kurtulmaktı. Ona göre, hatalarımızın kaynağında dikkatle analiz edilmemiş ve kabul edilmiş fikirler yatar.

Zemin, şüphelerden kurtulduktan sonra, üzerine bir bina inşa edilebilir hale gelebilirdi. Yani, zemindeki hatalı yaklaşımlar veya kabullenimler ortadan kaldırılmalıydı.

Descartes’ın ilk bulduğu doğru kendi varlığı idi. Çünkü, zorunlu olarak, düşündüğüne göre var olması gerekirdi. Bu gerçeği bir şeytan dahi değiştiremezdi. Ben, hem düşünüyor olacağım, hem de var olmayacağım, böyle bir durumu şeytan dahi düzenleyemez.

Bu bulguyla birlikte, Descartes bir de metod geliştirmişti. Kesin bir iddianın bir kriteri olmalıydı, bu kriter de o iddianın açık ve seçik (clear and distinct) olmasıydı.

Descartes için bir iddianın açık olması demek o iddianın özünün ortaya konması demektir. Bir iddianın seçik olması demek onun diğer ilgili durumlardan ayrılması demektir.

Descartes daha sonra Tanrının varlığını ortaya koydu. Tanrı hem Descartes’ın zihnine etki ediyordu hem de onun fiziğinin temelindeydi. Descartes’ın fiziğine göre, doğa Corpuscularean bir sistemdi. Yani, tüm fiziki objeler küçük parçacıklardan meydana gelmiştir. Bu parçacıkların temel nitelikleri, onların bir şekli, bir boyutu ve bir hareketi olmasıdır. Bu nitelikler objenin eylemlerini belirler. Hareketin nedeni parçacıkların birbirine uyguladıkları kuvvettir. Parçacıklar tarafından işgal edilmemiş bir uzay yoktur.

Descartes’a göre canlı veya cansız tüm fiziki fenomenler parçacık ilişkileri cinsinden açıklanabilir. Ancak, bu prensibin uygulanamadığı bir alan vardır. Bu da insan zihnidir.

İşte kartezyen düalizminin kaynağı bu noktadır ki üzerinde daha sonra biraz daha ayrıntılı durulacaktır. Bu sonuca göre zihin bedenden tamamen farklıdır.

1.2.2. Empirizm

Rasyonalizm kıta Avrupa’sında gelişirken tamamen farklı bir bakış açısı olan empirizm de 17. ve 18. yy boyunca Britanya’da gelişiyordu.

Empirizmde, bilginin elde edilişinde, temel rol akılda değil duyumlardadır.

Bacon (1561-1636), Aristoteles’i eleştirerek bilimin duyumlara dayandırılması gerektiğini iddia etti. Yeni bir bilim anlayışı ancak bu şekilde geliştirilebilirdi. Bacon, genel doğrulara ulaşmada, duyumların yanı sıra tümevarımı da öneriyordu (Bacon 1620).

Empirizim, Locke (1632-1704) ile birlikte çok daha olgunlaştı. Locke’da zihin, temelde, çağrışım esasına göre işlem yapar. Bu yaklaşım Cogrıitive bilimde “Associationism” olarak bilinir.

Locke, Newton bilimine yakından bağlıydı. Amacı, Newtoncu yaklaşımı kendi felsefesiyle temellendirmekti. Locke, Newton’dan esinlenerek, evrenin mekanik bir şekilde, bir saat gibi çalıştığına inanıyordu. Locke’un aksine Berkeley ve Hume, Newtoncu yaklaşımı oldukça zorladılar.

Berkeley’e (1685-1753) göre Newtoncu mekanizm evrende Tanrı’ya yer bırakmamaktadır. Berkeley’in Newtoncu yaklaşıma tepkisi aşırı oldu ve düşünceden bağımsız olarak, fiziki dünyanın varlığını reddetti. Berkeley’e göre, fiziki objeler hakkındaki fikirlerimizin zihinden bağımsız olması tutarsızlıktır. Bizim fikirlerimiz bize fikir dışında bir fikir veremez. Eğer varsa bile, bu yüzden, biz hiçbir zaman fiziki dünyayı bilemeyiz.

Berkeley’e göre bilimin doğrularının dış dünyanın fiziki olup olmaması ile ilgisi yoktur. Dünyayı anlamak için, fikirler (ideas) ve onları düşünen zihin yeterlidir. Tek ihtiyaç duyduğumuz objeler idealardır. Fikirlerimizin kaynağı dış dünyadaki maddi objeler değil, Tanrı zihnidir. Berkeley için bilim, Tanrı’nın bize verdiği fikirlerin düzeni hakkındadır.

Kant (1724-1804) modem cognitive bilim ile yakından ilgili görüşler ileri sürdü. Elbette, Kant’ın böyle bir yaklaşımdan haberi yoktu.

Kant, bir anlamda, rasyonalist ve empirist geleneğin bir sentezini yapmıştır.

Kant’a göre de, empiristlerde olduğu gibi, fiziki dünyanın bilgisi deneyime bağlıdır. Dış dünyanın bilgisi sadece içsel bir yönelimle bulunamaz. Ancak, Kant, empirist Hume’un işaret ettiği noktayı da görmüştü. Tüm bilgiyi yaşantıya indirgemek, “nedensellikle olduğu gibi, bazı problemlere neden oluyordu.

Kant’ın çözümü felsefedeki “Kopemik Devrimi” idi. Kant, “insan-dış dünya” ilişkisini tersine çevirmişti: Kant’tan önceki tüm filozoflar, önce, insandan bağımsız dış dünyayı kabul ediyor, sonra da, onun bilgisinin nasıl elde edilebileceğini soruyorlardı.

Kant5a göre, bizim bilişsel (cognitive) aktivitelerimizin tümü yaşantımızdaki objelerle ilgili değildir. Bizim zihnimizin bir içsel yapısı vardır. Bu içsel yapı hem bilginin oluşmasına hem de algılama şekline etki etmektedir.

Kant, rasyonalistleri doğrularcasına, iddia etti ki, bizim dış dünyayı algılama ve düşünme yetimiz bizdeki kavram veya kategorilerle ilgilidir. Bu kavram veya kategoriler anlayış yetimizin (understanding) temel unsurlarıdır. Kategoriler tamamıyla içsel (innate) oluşumlardır ve deneyime etki ederler. Kategoriler objeleri sınıflamazlar, objelerin ilişkilerini belirlerler. Bu yüzden Kant, “neden ve sonuç”u bir kategori olarak ele alır. Dahası, bu kategoriler, zihinde bir kavram olarak temsil edilmezler. Yani, zihin içinde, sadece kategorilere yönelinerek dış dünyanın bilgisi elde edilemez. (Bu tavır rasyonalizm karşıtıdır.) Aksine, bu kategorileri duyum girdilerine uygulamak gerekir. Bir dünya deneyimi oluşturmak, ancak, bu şekilde olasıdır. Bizim bir objeyi algılamamız kategorilerin ham duyum girdilerine uygulanması ile mümkündür. Zaten bilgimiz de bu olgu ile sınırlıdır.

Kant’a göre, kategorilerin içine konmayan bir duyu yaşantısı bizim için bilinemezdir.»Kant, şeylerin kategoriler uygulanmadan bulunduğu konuma “kendinde şeyler”dir (things in themselves). Açıktır ki, kendinde şeylerin oldukları gibi araştırılması mümkün değildir.

Elbette ki, kategorilerimizi uygulayabildiğimiz duyu girdileri bilgi sahamız içindedir. Biz, bilgilerimizi nedensellik kategorisi ile oluşturuyorsak, elbette, her olayın bir nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaklaşımla, Newton fiziği de doğru olabilir.

Kant, kategorilerin deneyime uygulanması ile elde edilen bilgilere “synthetic a priori” bilgiler dedi.

Bu noktada analitik-sentetik kavramlarına da değinmek gerekir. Analitik ifadeler kelimenin anlamı nedeniyle doğru olan ifadelerdir. Örneğin: “Bekar, evlenmemiş kişidir.” Bu önerme “bekar” kavramının anlamı yüzünden doğrudur. Sentetik ifadeler içinde duyum verisi de barındıran ifadelerdir ve kavram anlamlarıyla doğrulanamaz. Örneğin: “Şu kitap kırmızıdır”. Bu önermenin yanlış olma ihtimali de vardır.

Sadece sentetik ifadeler dünya hakkında tözsel iddialarda bulunabilir.7

Genelde, analitik önermeler a priori, sentetik önermeler a posteriori kabul edilirler. Çünkü, sentetik önermelerin doğruluğu bir yaşantıyı gerektirir. Kant’a göre, bazı sentetik ifadeler a priori olarak bilinebilir. Bu durum kategorilerin oynadığı rol ile mümkündür. Ancak, kategorilerin bilgi üzerinde oynadığı rol empirik olarak araştırılamaz. Böyle bir araştırma transendentaldır (aşkın).

Kant’ta bir anlamda, bildiğimiz dünya oluşturduğumuz dünyadır. Bizden bağımsız bir dış dünya yoktur.

Kant’ın yaklaşımından farklı etkilenmeler ortaya çıktı. Uzun zaman dilimi içinde batıda felsefeciler iki gruba ayrıldı:

a. Analitik gelenek,

b. Kontinental gelenek.

Analitik gelenek İngilizce konuşulan ülkelerde, Kontinental gelenek Kıta Avrupa’sında etkili oldu.

Zihin felsefesi çalışmaları daha çok analitik gelenekten gelmektedir. Özellikle, mantık çalışmaları analizin aleti olarak kabul edildi. Analitik gelenekte mantık kadar dil de önemlidir. Analitik felsefecilere göre birçok felsefi problemin kaynağında dil vardır ve bu problemler yine dil analizleri aracılığıyla aşılabilir. Bu nedenle, bu filozoflar, kavram analizleri ile çok uğraştılar. Örneğin: inanış (belief), özgürlük (freedom), doğruluk (truth). Analitik felsefeciler için kelimelerin anlamları nasıl taşıdığı, cümlelerin nasıl olup da bir şey söylediği büyük önem arzediyordu.

Kontinental gelenekte dilin mantıksal analizi ile uğraştı, ancak, insan varlığı sanki daha ciddi ilgi alanlarıydı. Kontinental gelenekte insan ve yaşantısı konusunda iki okul oluştu:

1. Fenomenoloji

2. Varoluşçuluk

Fenomenoloji 19. yy’da Husserl ile ortaya çıktı ve Marleau-Ponty ile sürdü. Bu yaklaşımda insan yaşantısının muhtevası ön plana çıkarılıyordu.

Varoluşçuluğun Heidegger ve Sartre kanadında, insan dünyaya atılmıştır ve kendini yaratmalıdır.

Daha çok yakınlarda “Hermeneutik Okul” var. Derrida öncülüğünü yaptı. Kültür ve tekst (metin) yorumlarına önem verdiler.

Konuya, özet olarak, terimsel bir altyapı oluşturmaya çalıştık. Ancak, tarihi bağlantılarımız daha sonra da yeri geldikçe devam edecektir. Çünkü, günümüz çalışmalarında tarihten alınmış ciddi etkiler vardır. Hatta, konunun bir kısmı geçmişte açık veya örtülü olarak tartışılmıştır.

1.3.    Çağdaş Zihin Felsefesi

Zihin felsefesi, teknik terim olarak, 18. yy ve 19. yy’ın başlarında gündeme gelmeye başladı. İçinde metafizik, epistemoloji ve etik vardı.

Zihin felsefesine, bazen, “felsefi psikoloji” de dendi.

Günümüzde yapılan zihin felsefesi çalışmalarının temelinde iki önemli felsefeci vardır:

1. Ludwig Wittgenstein,

2. Gilbert Ryle.

Wittgenstein 1947’ye kadar Cambridge’de felsefe profesörlüğü yapmıştır. Ryle Oxford’da felsefe profesörüdür ve etkileyici kitabı Concept of Mind (Zihin Kavramı) 1949 da yayımlandı. Wittgenstein’ın konumuzu ilgilendiren eseri Philosophical İnvestigations (Felsefi Araştırmalar) 1953’te yayımlandı.

Wittgenstein ve Ryle sadece zihin felsefesi problemlerini çözmeye çalışmadılar, aynı zamanda, çözüm için bir metod da geliştirdiler.

Bazı felsefeciler Wittgenstein’ı felsefede bir devrim olarak görmektedirler. Çünkü, çalışmaları, Anglo-Amerikan felsefesinde önemli gelişmelere neden oldu. Wittgenstein’ın İngiltere, Avusturalya ve A.B.D.’de çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu ülkelere İskandinav ülkelerini de dahil edebiliriz.

Bu filozoflardan sonra, analitik ve linguistik felsefe mercek altına alındı. Geleneksel felsefi problemlerin çözümünde yol alındı.

Zihin felsefesinde de farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Önce, zihin bir bütün olarak ele alındı. Örneğin: Zihin var mıdır? Sonra, zihnin nitelikleri analiz edildi. Örneğin: Zihnin bedenle ilişkisi nedir?

Zihinle, vücut, kişi, makine, doğa, hayvan arasında ilişki kurulmaya başlandı. Güç (powers), yatkınlık (dispositions), kapasite (ıcopacities), eylem (actions), ifade (States), proses (processes) gibi kavramlar ortaya çıktı.

Zihnin çalışması hakkında çeşitli yaklaşımlar ortaya konuldu. Bunlar:

1. Zihin, mekanik prensiplerle çalışıyor.

2. Zihin, teleolojik prensiplerle çalışıyor.

3. Zihin, özel prensiplerle çalışıyor.

4. Zihnin hiçbir prensibi yoktur.

“Kendi zihnimiz” ve “diğerlerinin zihni” problemi gündeme geldi. Ayrıca ahlaki psikoloji gündeme geldi ve zihin felsefesi ile ahlak arasında bir köprü oluştu.

Bunlara ilave olarak, cognitive kavramlar ortaya çıktı. Bu kavramlar; anlayış (understanding), düşünme (thinking), inanış (belief), hafıza (memory), algı (perception) hayal (imagination) ve irade (will) gibi kavramlardır.

Duyumlarla ilgili kavramlar tartışıldı.

Bunlara ilave olarak, “şuur” kavramı önemli olmaya başladı.

Elbette kavramlarla birlikte sorular ve düşünme biçimleri de değişti.

Diğer insanların zihni hayatının bizden gizli olduğunu biliyoruz. Diğer zihinlere atfettiğimiz nitelikler algılarımıza dayanmaktadır. Acaba algılanabilen, dışsal kriterler içsel ifadelerin (zihni) bir işareti midir? Acaba başkaları da, gerçekten, bizim gibi mi düşünüyor?

Düşünme, bir beni, bir zihni veya bir ruhu gerektirir gibi duruyor. Böyleyse insanda ruh ve beden olmak üzere iki unsur olması gerekiyor. Eğer zihin ve beden ayrı iki unsur ise, birisi diğeri olmadan da var olabilir. Bu nedenle, birçok insan, bedenin ölümünden sonra, var olmaya devam edecek olan şuur cinsinden bir unsurun varolduğuna inanır.

Smith ve Jones’a göre, “insanın iki unsurlu düşünülmesi, insanın modern bilimdeki görünümüne ters düşmektedir.[4] Bu yazarlara göre, modern bilimde, insan doğal dünyanın bir uzantısıdır. Doğada olmayan bir şeyin insanda olması pek olası görünmüyor, diyorlar.

Yine bu felsefecilere göre, insan davranışları, salt bilimi kullanarak, fiziki olmayan bir unsura başvurmadan da açıklanabilir.

Elbette, bu yaklaşımda ciddi problemler vardır. Eğer insan, tamamıyla doğal dünyanın bir parçası ise, fiziksel ve kimyasal proseslerin toplamı ise, hür irade dediğimiz şey tamamen bir yanılsamadır. Bu durum da, ahlaken, yaptıkları hiçbir şeyden sorumlu değillerdir.

Yukarıda bahsettiğimiz üç problem de tamamıyla zihnin yapısıyla ilgilidir. Elbette, bu problemlerin felsefi olmadığını söylemek pek doğru olmaz. O halde, zihin kavramı felsefenin içinde önemli bir yer işgal etmeye başlamıştır.

Biz de, zihnin fonksiyonları olarak düşünme, planlama, kavrama, algılama, hissetme vb yetiler var.

Tüm bu olguları nasıl açıklayabiliriz?

Bizim zihinsel hayatımızın bu derece zenginliğinin altında ne var? Bizim üst derecede karmaşık bir organizma oluşumumuz mu, yani beynimiz mi?

Bizim cerebral cortex’imiz 10 milyar nörondan oluşmaktadır. Her nöron yaklaşık 10 bin bağla diğerine bağlanmaktadır.

Acaba zihinsel hayatımızın zenginliği bu üst düzeydeki karmaşıklık ile mi ilgilidir?

Aynen, gerçekte, suyun H20 olması gibi, zihni ifadelerimiz de beyinsel ifadelerimiz midir?

Zihin-beyin ilişkisi, bilgisayarla onun programı arasındaki ilişkiye benzetilebilir mi?

Tamamen fiziki niteliklerle donatılmış bir şey zihni fonksiyonlara sahip olabilir mi?

Şuur dediğimiz niteliğin temelinde fiziki bir karmaşa mı vardır?

Şuur’un hala gizemli bir olgu olduğu açıktır. Nerede yer aldığı ve zihnin işleyişiyle ilişkisi oldukça ilgi çeken bir sorudur.

Jermy Campbell şöyle diyor: “Popüler bir mit der ki, bilgisayarın icadı bizim kendimiz hakkındaki görüşlerimizi altüst etmiştir. Çünkü, o gösteriyor ki rasyonel düşünce sadece bize özgü değildir.”[5]

Bu yaklaşım, insanın zihin yapısı ile bilgisayar programları arasında bir benzerlik görmektedir. Elbette, bu yaklaşım, makineler de akıllıdır, demek istemiyor. Ancak, sanki bilgisayarlar bihevyorizmin kaybettiği gücü geri vermiştir. Çünkü, bazı felsefecilere göre, zihnin dış dünyayı nasıl temsil ettiği sorusu bilgisayarlar yardımıyla açıklanabilir. Yine bu felsefecilere göre, bu anlamda, zihin mistik bir unsur değildir.

Bir başka yaklaşım da şudur: Aslında, bilgisayarlar, bihevyorizm aracılığıyla kaybolan zihni statüyü, tekrar geri vermişlerdir.

Beyin ve bilgisayar benzetmesinin günümüzde sıkça kullanıldığı bir gerçektir. Elbette beyin kadar yetkin bir bilgisayar yoktur. Bilgisayardaki bir chip 6’dan az bağlantıya sahiptir. Beyin 1 saniyede 200 trilyon işlem yapabilmektedir.

Bu çalışmalardan zorunlu olarak zihin=beyin sonucu çıkmaz. Ancak, beynin zihne giden en iyi yol olduğu da söylenebilir.

Zihnin nasıl çalıştığı felsefe için oldukça önemlidir. Çünkü felsefenin kendisi bile zihinlerin ürünüdür.

Ayrıca “yönelmişlik” (intentionality) ve “zihin muhtevası” {mental content) gibi kavramlar felsefi problemlerin temel konuları arasındadır.

Modern felsefe Descartes’ın “subjektivite”yi keşfetmesiyle başlar. Bu dikkat çekmeden sonra, zihni olgu evrenin en ilginç fenomenlerinden biri olarak görülmeye başlandı.

Zihnin çalışmasında felsefenin yeri nedir? Bu konuda oldukça çok tartışma vardır. Acaba zihin konusundaki çalışmaların, metafizikle, etikle, bilim felsefesi ve dil felsefesi ile ilgisi kurulabilir mi?

Bir başka önemli soru şudur: Zihin araştırmalarında felsefenin kredibilitesi var mıdır? Bu soruya cevap verebilmek için zihin felsefesini tanımlamak gerekir: En genel anlamıyla, zihin felsefesi, zihin özünün araştırılmasıdır veya “zihin aracılığı ile zihnin çalışılmasıdır.”[6] Zihin felsefesi, zihinsel kavramların, zihinsel dilin araştırılması, bir zihin teorisinin oluşturulması, zihinsel problemlerin ortaya konulması, bilimsel verilerin ötesine geçilmesi, zihin hakkında a priori tartışmaların ortaya konması, bir zihin biliminin oluşturulması, zihin teorileri ile diğer teoriler arasında bağ kurulması, insanın kendi ve diğerlerinin yaşantılarına eğilmesi, bilimin yarattığı kavram kargaşasından bir çıkış yolu bulması, çalışmalarının tümünü içine alır.

Bu çalışmada bu konuların tümü olmasa bile, gerekli bilgilerin verilmesine çalışılacaktır.

Elbette bu çalışma, felsefi bir çalışmadır. Ancak, bilimsel veriler göz ardı edilmemiştir. Bazı felsefeciler der ki: Zihin hakkındaki koltuk konuşmaları bir kenara atılmıştır. Biz, bu noktaya geldiğimizi sanmıyoruz, gelebileceğimize dair de ciddi şüphelerimiz var. Bu demek midir ki, konu çözümsüzdür! Elbette, doğrudan böyle bir sonuca da ulaşılamaz. Kanaatimizce konunun metafizikle oldukça yakın ilişkisi vardır. Böyle olunca, salt empirik verilerle tümel bir zihin teorisine ulaşabilir miyiz, bilmiyoruz.

Konu, mutlaka, felsefe-bilim ilişkisini akla getirmektedir, Quine’a göre, felsefe bilimsiz yapamaz. İlave eder; bilim, sağ duyudan daha önemlidir. Paul Churchland’a göre ise, zihin ve şuur problemi, sonunda, teorik bilimler tarafından çözülecektir.

Felsefenin Galileo ve Newton üzerinde oynadığı rol hala tartışılmaktadır. Ancak, bazı felsefecilere göre, bilim bir daha felsefeyi yardıma çağırmayacaktır.

Biz bu yaklaşımı biraz aşırı iddialı buluyoruz. Sanıyoruz ki, bilimsel çalışmalar hangi noktaya ulaşırsa ulaşsın, her zaman, evrende felsefenin ilgi alanına giren bir boşluk kalacaktır.

Felsefi tartışmaların, tarih boyunca, insanın zihinsel gelişim yönüne etki ettiğini düşünüyoruz. Bundan sonra da etki edeceğine inanıyoruz. Eğer bir gün evrende hiçbir felsefi tartışma kalmayacaksa zihin ve madde özdeşleşmiş demektir. Böyle bir evrende zaten insan problemi olmayacaktır. Bu aşamada bir zihinsel teoriye ulaşmak istemiyoruz, ancak, inandığımız bir şey var ki, evrenin anlamı, neyle bağlantılı olursa olsun, insan zihninden geçmektedir. İnsan zihnini araştıracak tek enstrüman da yine insan zihnidir. Dahası gelecekteki felsefenin, insan zihnine ve tüm zihinlere (eğer varsa) geniş biçimde yer ayıracağını düşünüyorum.

Bu konuda daha fazla bir şeyler söyleyebilmek için, felsefede, zihne verilen statüleri veya zihin teorilerini ele almak gerekir. Daha sonraki aşamalarda bu yönde bilgi vermeye çalışacağım.


[1]  A Dictionary of Philosophy, Edited by Antony Flew, Londra 1979, s. 232.

[2]  Bechtel William, Philosophy of Mind, New Jersey, 1988, s.l.

[3]  Bechtel William, a.g.es. 2.

[4]  Smith and Jones, The Philosoph of Mind, Cambridge, 1986, s.3.

[5]  Campbell Jermy, The Improbable Machine, Londra, 1989, s. 10.

[6]  Michael M., Philosophy in Mind, Londra, 1994, s.5.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe