Felsefe

 

 

 

Zenginler Ve Yoksullar

Charles Percy Snow


Ama bu bizim kendi yerel sorunumuz ve onunla mücadele etmek de bize düşer. İşin aslı, bazen Venedik’in gölgesinin bütün Batının üzerine düştüğünü hissediyorum. Bunu Mississippi’nin öte yakasındayken de hissettim. Daha esnek anlarımda, kendimi, Amerikalıların bizim 1850 ile 1914 arasındaki halimize benzemeleriyle avuturum. Yapmadıkları ne varsa, bunu bilip ona göre hareket ediyorlar. Bilimsel devrime Ruslar kadar iyi hazırlanmaları için uzun ve şiddetli bir uğraş vermeleri gerekecek, ama çok büyük olasılıkla bunu yapacaklar.

Yine de, bilimsel devrimin asıl meselesi bu değil. Asıl mesele, sanayileşmiş ülkelerdeki insanlar zenginleşirken, sanayileşmemiş ülkelerdekilerin en iyi durumda yerlerinde saymalarıdır: Bu yüzden sanayileşmiş ülkeler ile geri kalanlar arasındaki mesafe her geçen gün artmaktadır. Dünya ölçeğinde, zenginler ile yoksullar arasındaki mesafedir bu.

Zenginler arasında ABD, İngiliz Uluslar Topluluğu’nun beyaz ülkeleri, Büyük Britanya, Avrupa'nın büyük kısmı ve SSCB var. Çin arada bir yerde, henüz sanayinin zirvesine çıkmış değil, ama muhtemelen çıkacak. Yoksullarsa geri kalan bütün ülkeler. Zengin ülkelerde insanlar daha uzun yaşıyor, daha iyi şeyler yiyor, daha az çalışıyorlar. Hindistan gibi yoksul bir ülkede, ortalama ömür İngiltere'dekinin yarısı. Hintlilerin ve diğer Asyalıların, salt nicelik açısından, bir kuşak öncekinden daha az yemek yediklerine dair kanıtlar var. İstatistikler güvenilir sayılmaz, FAO’daki* görevliler bunlara pek güvenmememi söylediler. Ama sanayileşmemiş bütün ülkelerde, insanların ancak hayatta kalabilecek düzeyde yemek yedikleri kabul ediliyor. Ve insanların Neolitik çağdan günümüze kadar hep çalışmak zorunda oldukları şekilde çalışmaktalar. İnsanlığın ezici çoğunluğunun hayatı her zaman berbat, acımasız ve kısa olmuştur. Yoksul ülkelerde hala öyle.

Zenginlerle yoksullar arasındaki bu eşitsizlik dikkatleri çekti. Doğal olarak en keskin biçimde de

* Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, (ç.n.)

yoksulların dikkatini çekti. Bu durum, sırf onların dikkatini çekmiş olduğu için de, çok uzun sürmeyecektir. Dünyada olduğunu bildiğimiz başka her şey 2000 yılına kadar devam etse bile, bu etmeyecektir. Zenginleşmenin sırrı bir kere öğrenildikten sonra, dünya yarısı zengin yarısı yoksul bir halde yoluna devam edemez. Bu olacak şey değildir.

Batı bu dönüşüme yardım etmek zorundadır. Mesele şuradadır ki, bölünmüş kültürüyle Batı, bu dönüşümün ne kadar büyük ve her şeyden önce de ne kadar hızlı olması gerektiğini anlamakta zorlanmaktadır.

Daha önce, bilimsel hız kavramını bilim adamı olmayan çok az kişinin gerçekten anladığını söylemiştim. Bunda bir istihza vardı. Ama toplumsal açıdan bakıldığında, istihzanın biraz ötesine geçen bir şey bu. Bu yüzyıla kadar bütün insanlık tarihinde, toplumsal değişmenin hızı çok yavaştı. Öyle yavaştı ki, bir kişinin ömrü içinde farkına varılamayabiliyordu. Artık durum böyle değil. Değişim hızı öyle arttı ki, hayal gücümüz ona yetişemiyor. İleriki on yıl içinde, şimdiye kadar olduğundan daha fazla insanı etkileyecek daha fazla değişim olması gerekiyor. 1970’lerde, daha da fazla olması gerekir. Yoksul ülkelerde, insanlar bu yalın kavrayışa sarılmış durumdalar. Oradaki insanlar artık bir insanın ömrünü aşan süreler boyunca beklemek istemiyor.

Belki yüz belki iki yüzyıl sonra durumlarının biraz daha iyi olabileceğini bildiren tepeden inme teselliler onları çıldırtmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bir zamanlar Asya ya da Afrika’da bulunmuş insanlardan hala duyulan bazı laflar bu halkların bizim standartlarımıza ulaşabilmeleri için daha beş yüz yıl geçmesi lazım!hem düpedüz intihar kabilindendir hem de teknolojik cehaleti yansıtmaktadır. Özellikle de Neanderthal Adamı’nın onlara yetişmesi için beş yıl geçse yetermiş gibi görünen binleri tarafından söylendiklerindeki her zaman da bunlar tarafından söyleniyormuş gibidir.

İşin aslı şu ki bu değişim hızını yakalamanın mümkün olduğu çoktan görülmüştür. İlk atom bombası patladığında, adamın biri “tek önemli sır artık açığa çıktı: alet işe yarıyor” demişti. Bundan sonra, kararlı her ülke bombayı birkaç yılda yapabilirdi. Aynı şekilde, Rus ve Çin sanayileşmesinin tek sırrı da bunu yapmalarıydı. Asyalılarla Afrikalılar da bunun farkına vardı. Zaten belli bir sanayi altyapısı olanlar dönemindeki sanayi ihmal edilemeyecek boyutlardaydı Rusya’nın bunu yapması kırk yılını aldı, ama araya bir iç savaş, sonra da bütün savaşların en büyüğü girmişti. Çinliler’in sanayi altyapısı çok daha zayıftı, ama onlarda araya giren bir şey olmadı ve öyle görünüyor ki, aynı süreç onlarda Ruslarınkinin yarısından biraz daha fazla zaman aldı.

Bu dönüşümler aşırı bir gayret gösterilerek ve çok acı çekilerek gerçekleştirildi. Çekilen acıların çoğu gereksizdi: İnsanın bu dönüşümlerle aynı yıllarda yaşanan dehşete gözlerini kırpmadan bakması çok zordur. Yine de bu çekilenler, sıradan insanların gelecekte çekilecek zorluklardan kurtulmak adına bugün şaşırtıcı bir tahammül gösterebileceklerini kanıtladı, insanlar bugün yaşanan zorlukları halletme konusunda çok başarılı olamasalar da, yarma dönük olarak yaptıkları onları soylulaştırır. Bu dönüşümleri yalnızca bilimsel kültürün kolayca yapabileceği de kanıtlanmıştır. Ama bunu biz yapamazsak, herkes sersem olduğumuzu düşünür.

Demek istediğim şu ki, teknoloji oldukça basit bir şeydir. Daha doğrusu, teknoloji insanın öngörülebilir sonuçlarla öğrenebileceği bir insan deneyimi dalıdır. Uzun bir süre, Batı bunu fena halde yanlış anladı. Beş altı kuşaktır birçok İngiliz mekanik zanaatlar konusunda becerikli olduğunu göstermiş olmasına rağmen, biz her nasılsa kendi kendimizi teknolojinin tamamının neredeyse nakledilemez bir sanat olduğuna inandırmış durumdayız. Halbuki aslında biz işe belli bir avantajla başlıyoruz. Gelenek yüzünden falan değil, bütün çocuklarımız mekanik oyuncaklarla oynadıkları için. Çocuklarımız daha okumayı öğrenmeden uygulamalı bilimin ürünlerini ellerine alıyorlar. Bu yeterince değerlendirmediğimiz bir avantaj. Tıpkı Amerikalıların da, on yetişkinden dokuzunun araba kullanabilmesi ve bir ölçüde tamircilikten anlaması avantajlarına sahip olmaları gibi. Küçük makinelerin savaşı olan son savaşta, bu gerçek bir askeri fayda sağlamıştı. Rusya büyük sanayide ABD’ye yetişiyor, ama arabanız bozulduğunda işinizi en rahat gördüreceğiniz ülke hala ABD; Rusya'nın bu hale gelmesi için daha çok zaman geçmesi gerek.25

İşin ilginç tarafı, bunların hiçbirinin çok da önemli görünmemesidir. Bugün Çin’de olduğu gibi, büyük bir ülkeyi bütünüyle sanayileştirme işi için tek gereken şey yeterli sayıda bilim adamı, mühendis ve teknisyen yetiştirme iradesidir. İrade ve birkaç yıl. Herhangi bir ülke ya da ırkın bilimsel öğrenme yeteneği açısından diğerlerinden daha iyi olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur; Hepsinin birbirine benzediğini gösteren birçok kanıt var. Gelenek ve teknik arka plan şaşılacak ölçüde az önem taşıyor gibi görünmektedir.

Bütün bunları kendi gözlerimizle gördük. Ben şahsen, Roma Üniversitesi’nde Fizik dersindeki çok zor bir dersten yüksek notları Sicilyalı kızların aldığını gördüm: Daha otuz yıl önce neredeyse tesettürlü denecek kadar kapalı bir hayat yaşayabilirlerdi. John Cockcroft’un 1930ların başlarında Moskova’dan dönüşünü hatırlıyorum. Onun oradaki laboratuarları, hatta fabrikaları ve fabrikalardaki makine ustalarını da gördüğü haberleri yayılmıştı. Ne duymayı bekliyorduk, bilmiyorum: Ama bir değirmen makinesinin önünde yerlere kapanan ya da matkapları elleriyle kırıveren mujiklerle ilgili, batılı insanın gönlünü okşayan hikayeler duymayı keyifle bekleyenler olduğu kesindi. Birisi Cockcroft’a vasıflı işçilerin nasıl olduklarını sordu. Cockroft hiçbir zaman boşa konuşmazdı. Bir şey neyse oydu onun için. "Metrovick'tekilerden hiçbir farkları yok” dedi. Hepsi bu kadar. Her zaman olduğu gibi, haklıydı.

Bundan kaçış yok. Elli yıl içinde bilimsel devrimi Hindistan’da, Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Latin Amerika’da, Ortadoğu’da gerçekleştirmek teknik olarak mümkündür. Batılı insanın bunu bilmemesinin mazereti olamaz. Bugün yolumuzda duran üç tehlikeden Hidrojen bombası savaşı, aşırı nüfus, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum tek kurtuluş yolunun bu olduğunu bilmemesinin mazereti olamaz. Bu en kötü suçun bilgisizlik olduğu durumlardan biridir.

Zengin ülkeler ile yoksullar arasındaki uçurum ortadan kaldırılabilecek durumda olduğuna göre, kaldırılacaktır. Eğer biz basiretsizlik ve beceriksizlik edip de bir iyi niyet göstermeyi ya da kendi çıkarlarımızın farkına varmayı başaramazsak, savaş ve açlığın eşlik etmesiyle kalkacaktır bu uçurum: ama kalkacaktır. Soru, nasıl ve kimin tarafından ortadan kaldırılacağıdır. Bu sorulara ancak kısmi cevaplar verilebilir, ama bu bile bizi düşündürmeye yetebilir. Dünya çapında bilimsel devrim her şeyden önce sermaye gerektirir: makine sermayesi de dahil her türlü sermaye. Yoksul ülkeler, sanayi eğrisinde belli bir noktayı geçene kadar bu sermayeyi biriktiremezler. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun genişlemesinin nedeni de budur. Sermaye dışarıdan gelmelidir.

Yalnızca iki olası kaynak var. Biri Batı, ki bu da aslen ABD demektir, diğeri ise SSCB. ABD'nin bile bu alanda sonsuz sermayesi yoktur. Eğer ABD ya da Rusya bunu tek başlarına yapmaya kalksalardı, her birinin savaşta sanayi açısından harcamak zorunda kaldıkları çabadan daha fazla çaba harcamaları gerekirdi. İkisi birden kalkışsalardı da o kadar büyük bir fedakarlık yapmış sayılmazlardı gerçi bence, bazı aklı evvellerin yaptığı gibi, bunun hiçbir şekilde bir fedakarlık olmayacağını düşünmek de iyimserlik olur. Yapılacak işlemin çapı, ulusal bir işlem olmasını gerektirir. Özel sektör sanayi, hatta en büyük olanları dahi bu işe girişemez, bu onlar için hiçbir şekilde göze alınabilecek bir iş riski değildir. Duponts’dan ya da I.C.I.’den 1940 yılına dönüp atom bombası geliştirme çalışmalarının tümünü finanse etmelerini istemek gibi bir şeydir bu.

Sermayeden sonra gelen ve onun kadar önemli ikinci şart, insanlardır. Yani, hayatlarının en az on yılını yabancı bir ülkenin sanayileşmesine adayabilecek uyumu gösterecek yetişmiş bilim adamları ve mühendislerdir. Bu konuda, Amerikalılar ve bizler kendimizi hem duyarlılık hem de hayal gücü açısından eğitmedikçe ya da eğitene kadar, Ruslar açıkça üstün durumdadırlar, izledikleri eğitim politikasının yararları işte burada açığa çıkmıştır.

Onlar gerektiğinde bu tür işlerde kullanılabilecek insanlara sahiptir. Bizse değiliz, Amerikalılar da bizden daha iyi durumda değil. Mesela, ABD hükümeti ile bizim hükümetimizin, Çinlilerinki ölçeğinde büyük bir sanayileşme hamlesini yürütmesi için Hintlilere yardım etmek konusunda anlaştıklarını varsayalım. Sermaye de bulunmuş olsun. Yine de bu işin yapılabilmesi için ABD’den ve buradan on bin ya da yirmi bin kadar mühendise ihtiyaç vardır. Şu anda bu sayıyı bulmamız imkansız.

Henüz sahip olmadığımız bu insanlara sadece bilimsel değil insani eğitim de verilmesi gerekir. Vesayetçilikten (Paternalism) * bütünüyle kurtulamazlarsa işlerini yapamazlar. Aziz Francis Xavier’den Schweitzer’e kadar birçok Avrupalı hayatlarını, soylu ama vesayetçi bir tutumla Asyalılara ve Afrikalılara adamışlardır. Asyalılarla Afrikalıların bugün hoşgeldiniz diyeceği Avrupalılar bu tip kişiler değildir. Onlar meslektaş olarak çalışacak, bildiklerini aktaracak, dürüst, teknik bir iş yapacak ve sonra da çekip gidecek insanlar istiyorlar. Neyse ki, bilim adamlarının hiç zorlanmayacakları bir egemen durumda olan partnerin, kendi astlarıyla arasındaki ihtiyatlı bir gözetici ilişki kurmasını yansıtan tutum ve pratiklerini (anlatan) bir terim. Vesayetçilik kavramı, egemen olan tarafın, astı konumundaki kişilerin yaşamına istenmedik biçimlerde burnunu sokması durumunu anlatır”, G. Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev: O. AkınhayD. Kömürcü. Ankara: Bilim ve Sanat Yay, 1999, s. 778. "Çağdaş kullanımıyla paternalizm terimi, bireylerin çıkarları adına özgürlüklerini kısıtlayan yasa ve kamu siyasalarını imler”, Blackwell'in Siyasal Düşünce Ansiklopedisi, çev: B. Peker N. Kıraç. Ankara: Ümit Yayıncılık, 1995, s. 199. (ç.n.) tavırdır bu. Onlar ırksal kaygılardan çoğu insana göre daha çok kurtulmuşlardır; kendi kültürleri insani ilişkiler bakımından demokratik bir kültürdür. Bilim adamlarının iç iklimine girdiğinizde, insanların eşitliğini fısıldayan bir rüzgar çarpar yüzünüze, hatta bazen Norveç’teki rüzgarlar gibi biraz sertçe.

Bu yüzden bilim adamlarının Asya ve Afrika’da çalışmaları bizim için iyi olacaktır. Ayrıca, bilimsel devrimin üçüncü şartım yerine getirmekte de rol oynayacaklardır ki Hindistan gibi bir ülkede, bu şartın sermaye yatırımı ve başlangıçtaki bu yardımla paralel gitmesi gerekir. On yılda üniversitelerini dönüştürmüş ve artık dışarıdan gelen bilim adamları ve mühendislerden neredeyse bağımsız olacak düzeyde birçok yeni üniversite açmış olan Çin'deki kadar bütünlüklü bir eğitim programından bahsediyoruz. On yıl. Öbür yoksul ülkeler, bizim ülkemizden ve ABD’den gidecek bilim öğretmenleri ve İngilizce öğretmenleri (bu da kesinlikle zorunludur) sayesinde aynı şeyi yirmi yılda yapabilir.

Sorun işte bu kadar büyüktür. Muazzam bir sermaye harcaması, Batı'nın henüz sahip bile olmadığı bilim adamları ve dilcilere yapılacak muazzam bir yatırım. Üstelik kısa vadede işi gerçekleştirmenin kendisinden başka kayda değer bir ödülü yoktur, uzun vadede ise fena halde belirsizlik taşır.

insanlar şunu soracaktır ki aslında özel sohbetlerimizde soranlar oldu bile: "Bütün bunlar iyi, hoş. Ama sen gerçekçi bir adam diye bilinirsin. Siyasetin hassas yapısıyla da ilgilenirsin; insanların kendi çıkarlarını gözetirken nasıl davrandıklarını da inceledin bir süre. İnsanların, davranmaları gerektiğini söylediğin gibi davranacaklarına nasıl inanabiliyorsun? ABD ya da bizimki gibi parlamenter toplumlarda, bu tür bir planın gerçekleşmesini sağlayacak siyasi bir teknik düşünebiliyor musun? Bunlardan herhangi birinin olacağına onda bir ihtimal veriyor musun gerçekten ? ”

Bu yerinde bir yorum. Sadece bilmiyorum diye cevap verebilirim. Bir yanda, insanların bencillikleri, zaafları, kibirleri, iktidar istekleri hakkında bir şey söylediğimizde her şeyi söylemiş olduğumuzu düşünmek bir hatadır; gerçekçi denen insanların yapmaya özelikle eğilimli oldukları bir hatadır şüphesiz. Evet, insanlar böyledir. Bir şeyler inşa etmek için kullanmak zorunda olduğumuz tuğlalar bunlar ki bunu kendi bencilliğimiz sayesinde de görebiliriz. Ama insanlar bazen bundan daha fazlasını da yapabilirler ve bunu kabul etmeyen herhangi bir “gerçekçilik” ciddi sayılmaz.

Öte yandan, Batı’daki insanların iyicil kapasitelerinin harekete geçirilmesini sağlayacak siyasi tekniklerin neler olduğunu bilmediğimi itiraf ediyorum, itiraf etmezsem dürüst davranmış olmam. Yapılacak en iyi şey, ki bu da pek zavallı bir “en iyi", sürekli bundan bahsederek rahatsızlık yaratmaktır. Bu, hissettiğimiz huzursuzluğu pek teskin etmeyebilir belki de. Çünkü, yapmamız gerekenleri nasıl yapabileceğimizi ya da herhangi bir şey yapıp yapamayacağımızı bilmesem de, şunu biliyorum: Eğer bunu biz yapmazsak, Komünist ülkeler zamanla yapacaklar. Bunu yapmanın maliyeti hem onlar için hem de başkaları için çok yüksek olacak, ama yapacaklar. Eğer böyle olursa da, hem pratik açıdan hem de ahlaki açıdan başarısız olmuş olacağız. En iyi olasılıkla, Batı farklı bir dünyanın içindeki bir kuşatılmış bölge olacak İngiltere de bir kuşatılmış bölgenin içindeki bir kuşatılmış bölge. Bunu kabulleniyor muyuz? Tarih başarısızlık karşısında acımasızdır. Zaten, bu olursa, tarihi yazan da biz olmayacağız.

Bu arada, düşünceli insanların güçlerini aşmayan adımlar atılabilir. Eğitim bu sorunun tam çözümü değildir: Ama eğitim olmadan Batı meseleyi ele almaya bile başlayamaz. Bütün oklar aynı yönü işaret ediyor. Kültürlerimiz arasındaki uçurumu kapatmak, hem en pratik anlamda hem de en soyut düşünsel anlamda bir zorunluluk. Bu iki anlam birbirinden ayrıldığı zaman, hiçbir toplum bilgece düşünemez. Düşünce hayatı adına, bu ülkenin karşı karşıya olduğu özel tehlike adına, yoksullar arasında tehlikeli bir zengin hayatı yaşayan batı toplumu adına, dünyada yeterince akıl olsaydı yoksul olmaları gerekmeyecek yoksullar adına, bizim, Amerikaların ve bütün Batı'nın eğitimimize yeni gözlerle bakmamız elzemdir. Bizim ve Amerikalıların birbirimizden en çok şeyi öğrenebileceğimiz durumlardan biridir bu. Her birimiz, aşırı gururlu davranmazsak, Ruslardan da çok şey öğrenebilir. Bu arada, Ruslar da bizden çok şey öğrenebilirler.

Başlama zamanı gelmedi mi? Bizler dünya kadar zamanımız varmış gibi yetiştirilmiş insanlarız ki bu da tehlikeli bir yanılgı. Çok az zamanımız var. Öyle az ki bir tahminde bulunmaya bile cüret edemiyorum.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült