Felsefe

 

 

 

Zen Budizmin Anlamı

D.T. Suziki

 

Özet olarak Zen, insanın kendi iç varlığını, iç yapısının derinliğini görebilme sanatıdır; bağımlılıktan özgürlüğe götüren yoldur. Bize doğrudan yaşam çeşmesinden içme olanağı verir, böylece de biz insanların ölümlü yaratıklar olarak hemen hemen kesintisiz, sürekli acı çekmemize neden olan boyunduruklardan bizi kurtarır. Hepimizin içinde yeterli oranda ve doğal olarak var olup da normal koşullar altında etkin olabilmek için uygun bir yol bulamadığından sıkışıp kalmış, yamulmuş olan enerjinin açığa çıkmasını sağladığı söylenebilir.

İçinde gizemli bir gücü saklayan şu gövdemiz, bir akümülatöre benzer. Bu güçten gereği gibi yararlanılmazsa bayatlar, giderek etkinliğini yitirir; ya da bozulur, düzenden çıkar, bozuk düzen çalışır. Bunun için Zen’in amacı aklımızı kaçırmaktan, zihinsel olanaklarını yeterince kullanamayan bir yarım adam, bir kötürüm olmaktan bizi kurtarmasıdır. Özgürlük dediğim zaman anlatmak istediğim şey, içimizde doğal olarak var olan bütün yaratıcılığa, iyiliğe dönük tepilere kendilerini açığa vurmak olanağı tanımak anlamındadır. Mutlu olabilmek, birbirimize sevgi duyabilmek için bütün yeteneklerimiz var da, genellikle bu gerçeğe gözlerimizi kapıyoruz. Çevremizde gördüğümüz bütün bu çekişmeler, bu itiş kakışın kökeninde cahillik yatıyor. İşte bunun için Zen bizden, şimdiye kadar bize kapalı kalmış ve cahilliğimiz yüzünden düşlemeye bile olanak bulamadığımız alanları görmemizi sağlayacak, Budistlerin deyimiyle, «üçüncü gözümüzü» açmamızı istiyor. Cahillik yüzünden oluşmuş bulutlar, sisler bir kere dağılırsa göklerin uçsuz bucaksızlığı gözlerimizin önüne seriliverir. Böylelikle ilk kez kendi varlığımızın iç yapısını görüp tanıyabiliriz. O zaman yaşamın ne olduğunu kavrayabilir, bir kör dövüşü ya da kaba güçlerin rastlantısal bir gösterisi olmadığını anlayabiliriz. Bunun yanında yaşamın asıl gerçek amacını kesin olarak bilemesek de yaşamın içinde bizi son derece mutlandıran, yaşadığımız sürece soru sormadan, kötümser kuşkulara kapılmadan yetinebileceğimiz bir şey olduğunu da farkedebiliriz.

İçimiz yaşamla dopdoluyken de yaşamın bilişine tam olarak uyanmadıkça şu anda ortaya çıkmamış da olsa, şimdilik uykuda da olsa, yaşamın içinde var olan çelişkilerin, çekişmelerin ne denli önemsenmesi gerektiğini anlayamayız. Ama er geç yaşamı göğüslememizin, en zorlu, en karışık bilmecelerini çözmemizin zamanı gelecektir. Konfiçyus «On beş yaşında zihnimiz araştırmaya, incelemeye yönelir, otuz yaşında nerede duracağımızı biliriz» demiş. Bu söz Çinli bilgenin en bilgece sözlerinden biridir. Bütün ruhbilimcilerin onun bu sözlerini onaylayacaklarından hiç kuşkum yok. Gerçekten aşağı yukarı onbeş yaş, gençlerin çevrelerine araştırıcı gözlerle bakmaya başladıkları, yaşamın anlamını anlamaya çalıştıkları yaştır. O zamana kadar zihnin bilinçaltı bölümünde sıkı sıkı korunmakta olan bütün ruhsal güçler hemen hemen bir anda birdenbire boşanıverirler. Bu boşanma ne kadar hızlı, ne kadar bayır aşağı olursa o derece uzun süreli ya da süresiz olarak zihnin dengesini bozabilir. Gerçekten ergenlik çağında ortaya çıkan ruhsal yıkıntı durumlarının o kadar çok oluşu bu nedenlerle zihinsel dengenin yitirilmesine bağlanabilir. Olayların çoğunda bozukluk pek ağır olmayabilir ve bunalım derin izler bırakmadan yok olabilir. Ama bazı kimselerde ya yaradılıştan gelen eğilimler ya da çevresel etkilerin zihinlerini biçimlemiş olması yüzünden ruhsal uyanım sırasında kişiliklerinin en derin yerlerini bile etkileyecek çalkantılar olur. Bu yaşta sizden her zaman için geçerliliğini sürdürecek bir «evet» ya da «hayır» yanıtından birini seçmeniz bekleniyor. Konfiçyus’un araştırma, inceleme diyerek anlatmak istediği şey işte bu seçimdir. Konfiçyus kitaplarda yazılı olanların araştırılıp incelenmesinden değil, derinlemesine yaşamın gizlerinin araştırılıp incelenmesinden söz etmek istiyor.

Genellikle iç çatışma sonunda varılacak sonuç her zaman için geçerliliğini sürdürecek bir «evet» yanıtıdır ya da «olacağın olmasına boyun eğmek, karşı koymamaktır»; yaşam kötümserler için bile olumsuz yanından tutulmuş, değerlendirilmiş bile olsa, ne de olsa bir onama, bir olumlamadır. Ama gene de şu dünyada duygulu kimseleri öbür yöne çevirecek ve Andreyev’in «İnsanın Yaşamı» adlı kitabında yaptığı gibi şöylece bağırtacak bir şeyin de var olduğunu yadsıyamayız. «Bize verdiğin her şeye lanet olsun; doğduğum güne de, öleceğim güne de lanet olsun; ey deli bozuk Yazgı! Her şeyi suratına gerisin geri fırlatıp atıyorum; lanet sana, lanet sana, lanet! Bu lanetlerimle sana üstün geliyorum. Bana daha başka ne yapabilirsin?.. Son anımda da senin o eşek kulaklarına, lanet sana! Lanet, diye haykıracağım.» Bu sözlerle yaşam korkunç bir biçimde suçlanıyor, yaşama tam anlamıyla karşı çıkılıyor. İnsanın bu dünyadaki yazgısının en karamsar biçimde çizilen bir resmi bu... «Hiç bir iz bırakmamak», gerçekten doğru bir söz, geleceğimiz konusunda tek bildiğimiz üzerinde yaşadığımız bu dünya da içinde olmak üzere hepimizin geçip gidip yok olacağımız. Kuşkusuz bunlar karamsarlığı haklı gösterecek nedenler.

Yaşam çoğumuzun yaşadığı biçimiyle acı çekmek, tasalara katlanmaktır. Bu gerçeği yadsıyamayız. Yaşam bir itiş kakış, bir çatışma, bir çekişme olduğu sürece acıdan, tasadan başka bir şey getirmiyor. Çatışma demek iki karşıt gücün ötekine üstün çıkmak için savaşmaları demek değil mi? Savaşta yenik düşmenin sonucu ölüm olabilir; dünyada en korkulacak şeyse ölümdür. Ölüm yenilgiye uğratılsa bile insan yalnız kalır. Yalnızlığa katlanmaksa çatışmayı sürdürmekten bile daha katlanılmaz bir şey... İnsan bunların bilincinde olmayabilir, duyuların sağladığı anlık zevklerin, keyiflerin tadını çıkarmanın peşinde olabilir. Ama bunların bilincinde olup olmamak yaşam gerçeğini değiştirmez. Körler dirençle güneşin varlığını yadsıyabilirler, ama böyle yaparak güneşi yok edemezler. Güneyin kızgın güneşi acımasızca onları kavurabilir, gereken önlemleri almazlarsa bu dünyadan silinip giderler.

Buda, birincisi yaşamın acı çekip tasalara katlanmak olduğunu vurgulayan «Dört soylu gerçeği» ortaya koyduğu zaman çok haklıydı. Hepimiz bu dünyaya bağıra çağıra, bir anlamda karşı koyarak, karşı çıkarak gelmiyor muyuz? Ana karnının sıcak yumuşak ortamından sonra bu soğuk, engellerle dolu çevreye çıkıvermek en azından acılı bir rastlantı. Büyüme, acıyı da yanında getiriyor. Diş çıkarma az ya da çok acılı bir süreç...

Erginlik (buluğ) zihinde de, gövde de birtakım çalkantılara neden oluyor. Toplum adı verilen organizmanın da gelişmesi acılı büyük değişimlerle olabiliyor. Çağımızda da böyle acılı doğum sancılarına tanık oluyoruz. Sakin sakin oturup bunların kaçınılmaz şeyler olduğunu, her yeni yapının eski düzenin yıkılmasını gerektirdiğini, bu acılı işlemlerden kurtulmanın bir yolu olmadığını düşünebiliriz. Ama böyle soğukkanlı, akılcı çözümlemeler bu işlemlerin bizi sürükleyeceği acılı duyguların gücünü azaltmaya yetmez. Sinir dokumuza öylesine acımasızca işlemiş olan acı giderilemez. Bu konuda ne dersek diyelim, yaşam acılı bir itiş kakış, bir boğuşma, çekişmeden başka nedir ki?

Bunun böyle olması, yazgının değiştirilmez çizgisi. Ne kadar çok acı çekilirse karakter de o kadar derinlemesine gelişiyor. Karakteriniz ne kadar derinlemesine gelişirse yaşamın gizemlerine o kadar derinlemesine girebiliyorsunuz. Bütün büyük sanatçılar, bütün büyük din önderleri bütün büyük toplum düzeltimcileri (reformcu) çok defa gözyaşlarıyla, kanayan yürekleriyle, gözüpeklikle sürdürdükleri bu savaşımların en zorlularından başarıyla çıkmışlardır. Ekmeğinizi acıyla, gönül üzüntüsüyle, kaygıyla kazanmadıkça gerçek yaşamın tadına varamazsınız. Mencius, Tanrı bir kimseyi eksiksiz, yetkin bir insan yapmayı aklına koydu mu, sonunda bütün acılı sınavlardan başarıyla çıkabilmesi için onu akla gelebilecek her türlü deneyden geçirir dediği zaman çok haklıydı.

Bana her zaman Oscar Wilde, karşısındakileri etkilemeye çalışan yapmacıklı bir kimseymiş gibi gelir. Büyük bir sanatçı olabilir ama onda benim zevkime uymayan bir şey var. Gene de De Profundis'te «Bu son aylar içinde korkunç güçlüklerle, sıkıntılarla boğuştuktan sonra acının derinliklerinde saklı öğretilerden bazılarını anlamaya başladım. Din adamları ya da sözleri derin anlamına bakmadan kullanan bazı kimseler acı çekmekten sanki bir gizemmiş gibi söz ederler. Gerçekten Tanrısal bir açıklama var acının içinde, insan daha önceleri anlayıp, ayırt edemediği şeyleri ayırıp anlamaya başlıyor, tarihin tümüne başka bir bakış açısından yaklaşıyor.» diye haykırıyordu. Bu sözlerden mahpusluk yaşamının karakteri üzerinde nasıl yüceltici bir etki yapmış olduğunu gözleyebiliyoruz. Eğer yazarlık mesleğinin başında benzer bir deneyden geçmiş olsaydı şimdiki durumda vermiş olduklarından çok daha üstün yapıtlar verebilirdi.

Varlığımız benlik çekirdeğinin çevresinde oluşuyor. İçinde mahpus olduğumuz benlik kabuğunu çatlatıp dışına çıkmak hemen hemen olanaksız. Bizim bu kabuğu çocukluktan, ta bu dünyayı bırakıp gittiğimiz ana kadar sürekli olarak taşıyıp durdurduğumuzda kuşku yok. Gene de bu kabuğu çatlatabilmemiz için birçok fırsatlar var elimizde ve bunların ilki ve en büyüğü de ergenlik çağında... Bu çağda ilk defa ben, kendi dışında bir kimseyle gerçekten ilgilenmeye başlıyor. Bu sözlerimle cinsel sevgiyi söz konusu etmek istiyorum. Benlik bütünlüğünü, birliğini sürdürürken bir yandan da içinde bir bölünme duygusu beliriyor. Şimdiye dek yüreğinde uyur durumda olan sevgi gözlerini açıp doğruluyor, böylece de büyük çalkantılara neden oluyor. Çünkü sevgi hem bencil istekleri hem de benliği silip yok etmek isteğini kışkırtıyor. Sevgi, sevdiği kimsede benliğin yok olup erimesini zorlarken, bir yandan da sevdiği kimsenin yalnız kendisinin olmasında diretiyor. İşte burada büyük bir çelişki var ve bu çelişki yaşamın büyük bir ağlatısı (trajedi). Bu temel duygu insanın yücelmesinde Tanrısal bir araç olmalıydı. Tanrı ağlatıları insanı yetkinleştirip eksiksiz yapmak için düzenler. Bu dünyada edebiyatı oluşturan yapıtların büyük çoğunluğu hep bu sevgi telinden ses çıkarmaya çalışıyor, gene de bu tür yazından usanmıyoruz ama şimdi konumuz bu değil. Burada sırası gelmişken anlatmak istediğim şey içimizde sevgi uyanırken bir göz kırpma süresince göz ucuyla eşyanın ötesindeki sonsuzluğu görüp kaybetmiş olduğumuzdur. Bu bir anlık bakış gençleri yaradılış özelliklerine, çevre ve eğitimin etkisine göre ya coşumculuğa (romantizm) ya da akılcılığa (rasyonalizm) itiyor.

Benlik kabuğu çatlatılıp «başka bir kimse» içeri alındığı zaman benlik kendini yadsımış ya da benlik sonsuza doğru ilk adımlarını atmış oluyor. Dinsel açıdan burada sonluyla sonsuz arasında, akılla daha yüksek yetenekler arasında, ya da daha açıkça gövdeyle ruh arasında zorlu bir kavganın oluştuğu söylenebilir. İşte içtenlikle sürdürülen bu çekişme, bu boğuşma, çabalama, bu zorlanma Konfiçyus’un insanın o yaşta nerede duracağını bilebileceğini söylediği otuz yaşlarına kadar sürüp gidiyor. Artık bu yaşta dinsel bilinç tam olarak uyanmış oluyor, bu çekişme, bu boğuşma, bu çabalamadan kendini kurtarmak, bu zorlamalara bir son verebilmek için insan her yönde her türlü yolu araştırmaya başlıyor. Kitaplar okuyor, bu konulardaki konuşmalara, tartışmalara katılıyor, vaazları büyük bir açlıkla benimsiyor, birçok dinsel uygulamalar ya da sistemler deniyor. Bu arada kuşkusuz başvurulabilecek bir yol olarak Zen de var.

Zen sorunların sorununu nasıl çözüyor? Her şeyden önce Zen, kitaplardan edinilecek bilgilerle değil de kişisel yaşantılardan çıkan gerçeklere dayanarak, doğrudan, dolaysız olarak sorunları çözümlemeyi öneriyor. Sonluyla sonsuz arasındaki çekişmenin sürüp gittiği insan varlığının iç yapısının kavranabilmesi akıldan daha üstün bir yeteneği gerektiriyor. Zen diyor ki, akıl kendisinin yanıt bulamayacağı sorular ortaya atıyor, bu nedenle bu sorulara yanıt bulabilecek akıldan daha üstün daha aydınlatıcı bir yeteneğin ortaya çıkabilmesi için aklı[1] bir yana itmekten başka seçenek yok. Çünkü aklın gönül esenliğini bozan, huzur kaçıran bir özelliği var. Zihnin dirliğini, esenliğini bozacak sorular ortaya koyuyor da çok kez bunlara doyurucu, kandırıcı yanıtlar bulmakta başarılı olamıyor; cahilliğin verdiği o mutlu iç barışı altüst ediyor da onun yerine başka bir şey getirip bozduğu düzeni yeniden sağlayamıyor. Cahillikten gelen yanılgıları meydana çıkardığı için çok kez aydınlatıcı, ışık tutucu olarak niteleniyor. Ama gerçek şu : Zihni içine düşürdüğü çıkmazlardan kurtarabileceği yolu aydınlatması her zaman akıldan beklenemiyor. Kuşkusuz akıl en son, en doğru çözümü gösterecek bir araç değil. Sonuçlarının ne olacağına, bir çözümü olup olmadığına aldırmadan ortaya attığı soruları kendinden daha üstün bir şey çıksın da çözsün diye bekliyor. Eğer ortaya koyduğu açmazları, çıkmazları bir kerede, kesin ve şaşmaz bir çözüme ulaştırabilecek yeni bir düzen getirebilme gücünde olsaydı onları Aristo ya da Hegel gibi bir düşün adamı bir kez bir sisteme bağladıktan sonra bir daha felsefeye gerek kalmayacaktı. Oysaki düşünce tarihi olağan üstü akıl gücü olan kimselerce kurulmuş her düşünce anıtını arkadan gelenlerin yıkmayı başardıklarını kanıtlıyor. Böyle düşünce anıtları kurup sonra onları yıkmaya, konuya salt felsefe açısından bakınca karşı çıkmak için bir nedenimiz olmayabilir; çünkü anladığım kadarıyla aklın yapısı bunu zorluyor. Nasıl nefes alıp vermeyi durdurtamazsak ortaya yeni sorular çıkarmak onlara yanıtlar aramak yollu felsefedeki gelişmeyi de durduranlayız. Ama yaşam konusuna gelince aklın böyle bir şeye gücü yetmiş bile olsa en son ve kesin yanıtı bulsun diye bekleyemeyiz. Yaşamsal eylemleri felsefenin yaşamın gizlerini açığa çıkartmasını bekleyerek bir an bile geciktiremeyiz. Gizler olduğu gibi kalsa da biz yaşamak zorundayız. Aç adam yiyeceklerin tam bir çözümlemesi (analiz) yapılsın, yiyeceğin içindeki her elemanın ayrı ayrı besin değeri anlaşılsın diye bekleyemez. Açlıktan ölmüş bir kimseye besinler konusundaki bilimsel bilgilerin bir yararı dokunmaz. Bunun için de Zen en derin sorunlara çözüm bulmak için akıldan destek aramıyor.

Ortaya çıkabilecek gerçeğin türüne aldırmadan, ilk elden, aracısız, kişisel yaşantıyla gerçeklerin üstüne üstüne yürümeyi amaçlıyor. Pek sevdiği bir örnekseme şöyle; ay’ı göstermek için bir parmağa gerek var, ama parmağı ay sananlara yazıklar olsun! Balığı eve getirmek için bir sepet gerekli; ama bir kere balık sofraya geldi mi niçin sepeti kendimize dert etmeli? İşte gerçek önümüzde durup duruyor onu öylesine doğrudan çıplak ellerimizle yakalamalıyız ki ellerimizin arasından kayıp kaçmasın. Zen’in önerisi bu. Nasıl doğa hava boşluğunu sevmezse Zen de gerçekle aramıza giren hiç bir şeyden hoşlanmaz. Zen’in görüşüne göre gerçek, gerçek olarak ele alınınca sonluyla sonsuz arasında, gövdeyle ruh arasında bir çekişme konusu kalmıyor. Bunlar aklın kendi işini yürütmek için ortaya attığı yararsız, kurgusal ayrımlardan başka şeyler değil. Bunları çok önemseyenler ya da bunları yaşamın asıl gerçekleri sananlar parmağı ayın yerine koyanlardır. Acıkınca yeriz, uykumuz gelince de uyumak için yatağa gireriz. Sonluyla sonsuz burada nereden işin içine giriyor? Biz kendi kendimizle ve hepimiz ayrı ayrı bir bütün değil miyiz? Yaşam yaşandığı biçimiyle de yeterli. Ancak kuşkular yaratan, keyif kaçıran akıl işin içine burnunu sokupta yaşamı öldürme girişiminde bulununca yaşamayı bırakıyoruz hep yaşamaya başlamak için ya kendimizde, ya çevre koşullarımızda bir eksiğimiz varmış gibi kurgulara kaptırıyoruz kendimizi. Aklı bir yana bırakmalıyız. Elbet aklın da yararlı olduğu, işe yaradığı bir alan vardır. Ama bırakalım da akıl yaşam adını verdiğimiz akarsuyun akımını engellemesin. Eğer bu akımı izlemek istiyorsanız onun akışına karşı koymadan izleyin. Yaşamın akım içinde olması olgusu koşullar ne olursa olsun önlenmemeli, bu akışa karşı konulmamalıdır; elinizi içine daldırdığınız anda saydamlığı yok olur, bulanıverir, onun yüzeyinde ta en baştan beri görmekte olduğunuz ve ta zamanın sonu gelene dek göreceğiniz imgenizi görmez olursunuz.

Zen’de de hemen hemen Nichiren Budist Okulundaki dört ana özdeyişe karşılık tutabileceğimiz dört ana bildiri var.

«Yazılara, sözlere bağlanmadan

Kutsal yazıların dışında özel bir iletişim

İnsan ruhuna doğrudan bir yaklaşım

Gerçek yaradılışını tanıyıp Budalığa ulaşmak»

 

Bu sözler bir dinsel sistem olarak Zen’in bütün öğretisini özetliyor. Kuşkusuz bu yürekli sözlerin tarihsel bir tabana oturduklarını gözden kaçırmamak gerekli. Zen’in Çin’e tanıştırıldığı dönemde Budistlerin büyük çoğunluğu fizikötesi sorunları tartışmayı hemen hemen bir tiryakilik durumuna getirmişlerdi; ya da yalnızca Buda'nın ortaya koyduğu ahlaksal kurallara uymakla veya dünyalık şeylerin gelip geçiciliğini gözlemekle geçirilen tembelce bir yaşamla yetinmişlerdi. Ama hiç birisi, aklın ya da zihnin imgeleme gücünün bu boş çabalarının ötesinde akmakta olan asıl büyük yaşam gerçeğini kavramayı başaramamışlardı. Bodhi-Dharma ve ardılları durumun böylesine acıklı olduğunun farkına vardılar. Bu nedenle de yukarda belirttiğimiz Zen’in dört ana bildirisini düzenlediler. Bu sözlerle en kısa yoldan Zen’in insana iç varlığının yapısını tanıtmak için kendine özgü bir yolu yordamı olduğunu göstermeyi amaçlıyorlardı. Ta ki insan iç varlığının yapısını tanıyıp Buda'lığa ulaşabilsin; böylece de aklın neden olduğu çelişkiler ve karmaşa daha üst düzeydeki bir bütünleşme içinde uyum içine girebilsin.

Bu nedenledir ki Zen hiç bir zaman açıklamaz, işaret etmekle yetinir, ne laf ebeliğine başvurur, ne de genellemelere girişir, yalnız ele göze gelir somut gerçeklerle ilgilenir. Mantık açısından bakınca Zen çelişkilerle, gereksiz yinelemelerle dolu gibi görünebilir. Ama Zen her şeyin üstünde kalmayı, kendi yolunda kaygusuzca ilerlemeyi başarır, bir Zen ustasının şu sözlerle çok iyi dile getirdiği gibi «Bohçasını ucuna astığı, kendi yonttuğu sopası omuzunda, ardarda yükselen dağları bir bir aşar gider.» Mantığa karşı çıkmaz, yaptığı tek şey, gerisinde kalan her şeyi kendi yazgısıyla başbaşa bırakıp gerçeklerin yolundan yürümektir. Mantık kendi işlerini bırakıp da Zen’in yürüdüğü yola girmeye kalkacak olursa o zaman kendi ilkelerini açıkça ve sesini yükselterek ortaya koyar ve içeri zorla girmeye kalkan zorbayı da tuttuğu gibi dışarı atar. Zen hiç bir şeye düşman değildir, Zen’in amacına ulaşmasında bazan yardımı dokunabilecek olan akla karşı çıkması için de hiç bir neden yoktur. Zen’in yaşamın temel gerçeklerine doğrudan, dolaysız yaklaşımını, örneklemek için aşağıdaki öyküleri seçtim :

Rinzai[2] (Linchi) bir gün şöyle bir vaaz vermiş: «Duyu organlarınızın kapısından girip çıkan, çıplak etinizin ardında saklanan ünü sanı olmayan gerçek bir adam yaşıyor. Bu olguyu görmemiş olanlar bakın! Bakın!» demiş. Bir keşiş gelip sormuş. «Peki kimmiş o ünü sanı olmayan adam?» Rinzai hasır sandalyesinden fırlamış, keşişin yakasına yapışıp başlamış bağırmaya, «Sen söyle! Sen söyle!» keşiş duraksayıp ne söyleyeceğini bilemeyince usta yakasını bırakmış «Meğer o ünü sanı olmayan adam ne değersiz bir kıtıkmış?» demiş ve doğru odasına gitmiş.

Rinzai öğrencilerine karşı kaba ve açık sözlü tutumuyla ün yapmış bir ustaymış genellikle öyle yumuşak huylu, gevşek ustaların özelliği olan dolaylı, dolambaçlı yöntemleri hiç sevmezmiş. Bu açık sözlülüğünü herhalde Budizm’in temel ilkesi nedir diye soru sorduğu için üç kez dayak yediği ustası Obaku’ya (HuangNieh) borçlu olmalı. Zen’in soru soranlara tokatı basıp tartaklamaktan başka bir şey olmadığını sanmak kuşkusuz büyük bir yanlış olur. Eğer bunları Zen’in temel öğeleri olarak alırsanız ay’ı parmak sanan adamın düştüğü kadar büyük bir yanılgıya düşmüş olursunuz. Her şey için bu böyledir ama özellikle Zen’de dış görünümler, dış gösteriler en son ve kesin gerçek olarak alınmamalıdır. Bütün bunlar gerçekleri arayacağımız yolu parmakla göstermeye yarayan şeylerdir. Onun için bu işaretler önemlidir, onlar olmadan pek ileri gidemeyiz. Gene de bir tuzak ağına benzeyen bu şeylere bir kez takıldınız mı sonunuz geldi demektir; bir daha Zen’i anlamanız olanağı kalmaz. Bazıları Zen’in sizi bir mantık tuzağıyla ya da sözcüklerden kurulmuş bir kapanla yakalamaya çalıştığını sanabilirler. Bir kere ayağınız kaymayacak olsun, sonsuza dek kendinizi kurtaramazsınız, yüreğinizin elde etmek için öylesine çırpındığı özgürlüğünüzü bir daha kazanamazsınız. Rinzai hepimizin önünde durup duran şeyi maşa kullanmadan doğrudan elleriyle yakalamayı başarmış. Eğer sürekli olarak saydamlığını sürdüren bir üçüncü gözümüz açılıvermiş olsa Rinzai’nin bizi nereye götürmek istediğini kesinlikle görüp anlayabileceğiz. Bunun için de her şeyden önce Ustanın benliğine girmeli oradaki adamla tanışıp anlaşmalıyız. Ne kadar söz edilirse edilsin sözlerle yapılacak açıklamalar bize kendi iç varlığımızı tanıtmaya yetmez. Ne kadar açıklamaya çalışırsanız o kadar anlamayı zorlaştırır. Kendi gölgenizi yakalamaya çalışmak gibi bir şey bu. Siz yakalamak için arkasından koştukça o da aynı hızla sizden kaçacaktır. Bir kere bu gerçeği kavrayabildiniz mi o zaman Rinzai’nin, Obaku’nun benliğine girebilir onların. O sert görünümlerinin ardında ne kadar iyi yürekli olduklarını değerlendirebilirsiniz.

T’ang soyu döneminin sonlarına doğru yaşamış bir Zen ustası olan Ummon[3] (Yunmen) kendi önemsiz varlığı da içinde olmak üzere tüm evreni oluşturan yaşamın temel öğelerini öğrenebilmek için bir bacağından olmuştu. Ummon, Rinzai’nin ilk öğrencilerinden biri olan Öğretmeni Bokuju'nun (Muchou) yanına girebilmek için üç kez gitmek zorunda kalmış. Usta «Adın ne?» diye sorunca «Adım Bunyen (Wenyen)» diye yanıt vermiş. (Ummon’un asıl adı Bunyen’miş, Ummon sonraları yaşadığı manastırın adıymış.) Gerçeğin peşinde bir arayış içinde olan keşiş tam içeri girerken usta şöyle bir göğüsleyip yakasına yapışmış. «Konuş! Konuş!» diye diretmiş. Ummon duraksayınca «Seni gidi on para etmez herif!» diyerek kapıdan dışarı itmiş, kapıyı da olanca hızıyla kapayınca Ummon’un bacağı kapının arasında kalıp kırılmış. Bacağının kırılmasından duyduğu şiddetli acı adamcağızın hayatın en büyük gerçeklerine uyanmasını sağlamış. Ondan sonra bir şeyler öğreneceğim diye şunun bunun peşinde dolaşan, kendini acındırmaya çalışan zavallı bir keşiş olmaktan vazgeçmiş; bacağını yitirmek pahasına da olsa gerçeği böylece kavramış olmak kaybını fazlasıyla karşılamış. Ummon bu konudaki tek örnek değildir. Zen’in tarihinde gerçeği bulabilmek için gövdesinin bir parçasını feda etmeye istekli olan pek çok kimseye rastlanıyor. Konfiçyus «Eğer bir adam sabahleyin Tao’yu anlamayı başarırsa aynı günün akşamı ölmüş de olsa bunu kutlanacak bir yaşam diye niteleyebiliriz,» demiş. Bazı kimseler öyle rastgele yaşamakla, bitkisel ya da hayvansal yaşamla karşılaştırınca asıl gerçeği kavrayabilmiş olmanın daha değerli olacağının duyarlılığındadırlar. Ama bu dünyada yazık ki ne kadar çok cahillik ve nefis düşkünlüğü çamurunda yuvarlanan yaşayan cesetler var.

Bu alaylı aşağılatıcı sözler neden? Bu acımasızlık görünümü neden? Zen’in anlaşılması en güç olan yanı burası. Ummon bir bacağından olmayı haketmek için ne gibi bir yanlış yapmıştı? Ummon aydınlanmak için ustasından yardım isteyen, büyük bir içtenlikle gerçeğin peşinde koşan bir keşişti. Öğretmeninin ona Zen’in ne olduğunu öğretebilmesi için üç kez geri çevirmesi, kapıyı araladıktan sonra da insanlığa sığmayacak biçimde, öylesine hızla kapatması mı gerekliydi? Ummonun o kadar istekle öğrenmek istediği Budizm’in asıl gerçeği bu muydu? Ama işin asıl şaşırtıcı yanı, sonucun ikisinin de isteklerine uygun düşmesi. Öğretmen öğrencisinin kendi varlığının gizlerine bir içgörü kazanmış olduğunu görüp kıvanç duyuyor; öğrenciye gelince o da kendisine yapılmış olan her şeyden hoşnutluk duyuyor. Açıkçası Zen dünyanın en akıl almaz, en anlaşılmaz şeyi. Bunun için daha başta Zen’in mantıksal çözümlere, akılcı işlemlere konu yapılamayacağını söylemiştim. Zen’in varlığımızın en iç, en derin yerinde doğrudan, aracısız, kişisel yaşantıya dönüştürülmesi gerekli. Tıpkı karşılıklı konmuş iki lekesiz ayna nasıl birbirlerini yansıtıyorsa bizim iç varlığımızla gerçek de karşı karşıya gelebilmeli. Ancak bu böyle olunca yaşamı yakalayabilmemiz, gerçeğin nabız atışlarını duyabilmemiz olanak içine girer.

Bu sağlanana dek özgürlük boş bir sözcükten ileri bir şey olamaz. İlk hedef bütün sonlu varlıkların kendilerini bağladığını farkettikleri bağlardan, boyunduruklardan kendimizi kurtarmaya çalışmaktır. Eğer elimizi kolumuzu bağlayan cahilliğin zincirlerini koparamazsak kurtuluşu nerede arayabiliriz? Cahilliğin zincirleri akıldan ve nefse düşkünlükten gelen zorunluluklardan oluşuyor. Onun için bu zincirler zihnimizden geçen her düşünceye, içimizde barındırdığımız her duyguya takılıp kalıyor, zincirleniyor. Zen ustalarının pek yerinde yaptıkları bir benzetiyi kullanırsak bunlar ıslak çamaşırlar gibidir, gövdemize yapışıp kaldıklarından kolay kolay çıkarıp atamayız. «Eşit ve özgür doğuyoruz», toplumsal ya da siyasal açıdan bunun anlamı ne olursa olsun, Zen bu sözün insanın ruhsal yapısı konu edildiğinde yüzde yüz doğru olduğunu savunuyor. Elimize ayağımıza dolandığını farkettiğimiz bütün zincirler, kelepçeler yaşamın gerçek koşullarını cahilliğimiz yüzünden anlayamamamız, değerlendiremememiz nedeniyle sonradan elimize ayağımıza dolanmış, takılmış şeyler. Ustaların cömertçesine, iyi yüreklilikle bir çözüm, bir yanıt arayanlara sundukları, ister sözlü olsun, ister uygulama yöntemleri göstermek yoluyla olsun, onları esenliğe çıkarmayı hedef alan önerilerinin amacı başlangıçta varken sonradan kaybetmiş olduğumuz özgürlüklere bizi yeni baştan kavuşturmaktır. Bunun böyle olduğu da özgürlük, ne türden olursa olsun, birtakım ülkü kalıplarına sokulmadan, kişisel yaşantıyla ve salt insanın kendi çabasıyla gerçekleştirmedikçe tam olarak anlaşılamıyor. Zen’in en son ve kesin görüşünü şöyle özetleyebiliriz : Sonluyla sonsuz arasında daha en baştan beri bir çelişkiye gerek yokken, o kadar istekle bulmaya çalıştığımız iç barış hep ortada durup dururken, cahilliğimiz yüzünden ille kendi benliğimizde sonluyla sonsuz arasında bir kesinti bulacağız diye kendimizi çıkmazlara sürüklemekteyiz. Sotoba (So tung p’o) bu düşünceleri aşağıdaki dizelerde şöyle dile getirdi :

Lu dağında sisli bir yağmur yağıyor,

CheChiang’ıysa dalgalar dövüyor;

Orada olup da bunları görmediğinize,

Kuşkusuz acınıp duruyorsunuz özlemle.

Ama bir kez orda olup evin yolunu tuttunuz mu,

Lu dağında yağan sisli yağmur,

ChiChiang’ı döven dalgalar,

Her şey, her şey ne kadar olağan geliyor size.

 

Seigen Ishin’in (Ch’inYuan Weihsin) şu sözleri de aynı görüşü yansıtıyor : «Bir kimse Zen öğrenmeye başlamadan ona dağlar dağ gibi, ırmaklar ırmak gibi görünür; iyi bir ustanın öğretisinden yararlanarak Zen gerçeğine bir içgörü kazanmaya başlayınca ona artık dağlar dağ gibi, ırmaklar ırmak gibi gözükmemeye başlar. Ama en sonunda gerçekten tam aydınlanmaya ulaşınca gene dağlar dağ gibi, ırmaklar ırmak gibi görünür.»

Dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan Bokuju’ya (Muchou) bir kez sormuşlar, «Her gün giysilerimizi giymek ve yemek yemek zorundayız. Bu zorunluluktan nasıl kendimizi kurtarabiliriz?» Usta «Giyiniyoruz, yiyoruz» diye karşılık verince, soruyu soran, «sizi anlayamıyorum», demiş. Muchou’nun öğüdü şöyle : «Öyleyse giysini giy, yemeğini de ye.»

Zen her zaman somut gerçeklerle ilgilenir, genelleştirmelerden zevk almaz. Çizdiğim yılan resmine gereksiz ayaklar takmak istemem ama Bokuju’nun bu sözleri üzerine felsefe yapmaya kalksam şöyle söyleyebilirim : Hepimiz sonlu yaratıklarız, zamanın ve uzayın dışında yaşayamayız; topraktan yaratıldığımızdan sonsuzu kavrayabilmemiz olanağı yok. Kendimizi varoluşun sınırlamalarından nasıl kurtarabiliriz? Her halde soru soran keşişin aklında olan buydu. Usta da bu soruya verdiği yanıtta : Kurtuluşun sonlu olan şeylerde aranması gereğini, sonlu şeylerin dışında bir sonsuz olamayacağını ortaya koymuş oldu. Eğer algılar ötesi, aşkın (transcendental) bir şey arıyorsanız bu sizi göreceli (izafi) dünyadan koparacaktır. Böyle bir şeyse kendinizi yoketmekle aynı şeydir. Her halde varlığınızı yok etmek pahasına kurtuluşu aramıyorsunuzdur. Öyleyse yiyip içiniz, sizi özgürlüğe götürecek yolu yiyip içerek bulunuz. Bu yanıt, soruyu soranın anlayışını aşıyordu. Onun için de ustanın ne demek istediğini anlamadığını gizlemedi. Bunun üzerine usta da sözü şöyle demeye getirdi. «İster anlamış ol, istersen olma, farketmez. Şu sonlu dünyada sonlu şeylerle yaşamını sürdürmeye bak. Eğer yemek içmekten vaz geçer ya da sonsuza erişmek gibi amaçlar güderek kendini soğuktan koruyamazsan ölüp gideceğinden kuşkun olmasın. Ne kadar zorlanırsan zorlan, Nirvana’yı Samsara’nın (doğum ölüm döngüsü) dışında bulamazsın. İster aydınlanmış bir Zen ustası ol ister kara cahil ol hiç kimse doğal adı verilen yasaların zorunluluğundan kendini kurtaramaz. Midesi boş olunca aydınlanmış Zen ustasının da kara cahilin de karnı acıkır. Kar yağınca ikisinin de üzerlerine fazladan bir yün fanila giymeleri gerekir. Onların her ikisinin de salt maddesel bir varlık sürdürdüklerini söylemek istemiyorum. Ama ruhsal gelişimleri ne olursa olsun, olduklarından başka bir şey olamazlar. Budist kutsal yazılarında mağaranın karanlığı ruhsal içgörünün meşalesi yakılınca aydınlığa dönüşür diye yazılıdır. Böylece kuşkusuz karanlık denen bir şey dışarı atılıp da onun yerine aydınlık denen başka bir şey getirilmiş olmuyor. Aslında aydınlık ve karanlık daha en baştan beri özde bir ve aynı şeylerdir. Birinden ötekine değişim içten içe ve öznel olarak oluşur. Sonlu ve sonsuz ya da sonsuz ve sonluda da bu böyledir. Akılcı açıdan bakınca ayrı ayrı şeylermiş gibi onları kavramaya zorlanmış da olsak bu ikisi birbirlerinden ayrı şeyler değildir. Mantık açısından yorumlanınca Bokuju’nun soru soran keşişe verdiği yanıtın arkasındaki düşünceler bunlar olmalı. Bizim yanlışımız gerçekte ve kesinlikle tek olan şeyi ikiye bölmeye çalışmamızda. Yaşam yaşadığımız biçimiyle tek değil mi? Niçin onu aklın acımasız ve öldürücü bıçağıyla parçalara doğruyoruz?

Keşişler Hıya Kujo Nehan’dan (Paichang Nich p’an) bir vaaz vermesini istedikleri zaman şimdi tarlada çalışın sonra size Budizmin en önemli konusundan söz ederim demiş. Keşişler de ustanın dediğini yapmışlar. Sonra vaaz dinlemek için toplandıklarında usta bir şey demeden kollarını açıp ileri doğru uzatmış. Belki de her şey bir yana, Zen’de gizemli bir şey yok. Her şey gözlerinizin önünde. Eğer yemeğinizi yer, temiz temiz giyinir, tarlada çalışıp pirincinizi ya da sebzelerinizi yetiştirirseniz sizden istenen her şeyi gerçekleştirdiniz, sizin kişiliğinizde sonsuz gerçekleşti demektir. Nasıl mı? Bojuku’dan Zen’in ne olduğu sorulduğu zaman bir Sutra’dan Sankskritce bir söz söylemiş, «Mahaprajna paramita!» Soruyu soran bu yabancı sözü anlamaktaki yetersizliğini saklamayınca usta şöyle bir yorum yapmış :

 «Onca yıl giydikten sonra cübbem param parça oldu

Salkım saçak sarkan parçalarını da rüzgar alıp bulutlara götürdü»

 

Sonsuz böylesine fakir bir dilenci mi?

Ne olursa olsun bu konuda gözden kaçırmamanız gereken bir şey var : Kişiliğinizin bütün gücüyle sürdüreceğiniz bir savaşım sonucunda iç barışı ancak fakirlik içinde gerçekleştirebileceğiniz gerçeği. (Çünkü iç barış ancak insan fakirken olabilir.) Aylaklıktan, adam sendeci boşvermişlikten bir hoşnutluk elde etmeye çalışmak aşağılanacak bir davranış olarak bilinmelidir. Bunda Zen yoktur, tembellik vardır, bitkisellik vardır. Savaşım olanca güç harcanarak erkekçe yürütülmelidir.

Bu böyle olmadan elde edilecek iç barış yalancısıdır, taklididir. Köklü, dayanıklı bir temele oturmaz. Çıkacak ilk fırtınada yerle bir olacaktır. Zen’in bu konudaki görüşleri adamakıllı kesindir. Zen’in gizemci tutumunun yanında bir de ahlak açısından da dimdik, eğilmez bir tutumu olmasını yaşam savaşını gözüpeklikle, yüreklilikle göğüslemiş olmasına bağlayabiliriz.

Onun için Zen’e ahlak açısından karakterin yeni baştan yapılmasını amaçlayan bir yol gözüyle bakabiliriz. Bizim günlük yaşamımız ruhumuzun en derin yerlerinde bir kargaşa yaratmadan kişiliğimize ancak kenarından değip geçiyor. Dinsel bilinç uyanmış olduğu zamanda bile, çoğumuz, günlük yaşamımızı ruhumuzda zorlu, acılı bir çekişmenin iz bırakmasına neden olmayacak biçimde hafife alırız. Her şeyin yüzeyinde yaşayabilmek için böyle yaratılmışız. Zeki, parlak ve daha bilmem ne olabiliriz ama yaptığımız, ortaya koyduğumuz şeyler derinlikten, içtenlikten yoksundur. En derin duygularımıza karşılık vermez. Bazı kimseler karakterlerinin derinlikten yoksun olması, derin iç yaşantılardan geçmemiş olmaları yüzünden yarım yamalak, taklit şeyler dışında bir şey yapmaya, yaratmaya bütünüyle yeteneksizdirler. Zen öncelikle dinsel bir yol olmakla beraber bir yandan da bizim ahlaksal karakterimizi yoğurup biçimler. Belki şöyle demek daha uygun olur; derin bir iç yaşantı ister istemez kişiliğimizin ahlaksal yapısında da bir değişimi zorlar.

Bunu nasıl yapar?

Zen’in gerçeği öyle bir gerçek ki onu derinlemesine anlamak istediğimiz zaman çok kez uzun ve sürekli bir uyanıklık isteyen bir çaba, bir çekişme, boğuşmadan geçmeyi göze almalıyız. Zen yolunda eğitim görmüş olmak kolay bir şey değildir. Bir Zen ustası, «Bir keşiş yaşamını ancak güçlü karakter yapısı olan bir kimse başarabilir, devlet yönetimini üstlenmiş bir bakanın bile her zaman başarılı bir keşiş olacağını sanmamalı,» demiş. (Hemen şurasını belirtelim, Çin’de devlet yönetiminde görevli bir bakan olabilmek bir insanın dünyada bekleyebileceği en büyük başarıdır.) Bunun böyle olmasının nedeni keşiş yaşamının sıkı bir çilekeşliği gerektirmesinden değil, bunun için bu kimsenin manevi güçlerini en yüksek noktasına kadar geliştirmesini gerektirmesindendir. İşte Zen ustalarının bütün sözleri, davranışları böyle bir noktadan geliyor. Onların amacı kuşkusuz sözlerini, davranışlarını anlamamızı güçleştirmek, zihnimizi karıştırmak değil. Bütün bu sözler, davranışlar derin yaşantılarla dolup taşmış bir ruhun aşkınlıklarıdır. Onun için bizler de ustaların ulaştıktan yüksek noktalara erişmedikçe yaşam gerçeğine aynı geniş ufuktan, tepeden bakamayız. Ruskin diyor ki: «Hiç kuşkunuz olmasın eğer kitabını okuduğunuz yazarın bir değeri varsa yazdıklarını öyle hemen kolaycacık bir solukta anlayamayacaksınız. Evet bu böyle. Ne yaparsanız yapın uzun bir süre size tam olarak yazdıklarının anlamını açıklamayacaktır. Bunun nedeni anlatmak istediği şeyi güçlü, anlamlı sözcüklerle söyleyememiş olmasından değildir. Onu daha fazla anlatamıyor, daha da şaşırtıcı olan yanı şu; asıl anlatmaya çalıştığı şeyi kapalı bir biçimde, dokundurmalar, benzetmeler yapmak, örneklemek yoluyla açıkça söylemeden anlatıyor. Sanki sizin onu almak istediğinize önce kesin olarak inanmak istiyor. Bilgelerin her zaman en iç, en derin düşüncelerini saklamaktaki bu ağız sıkılıklarının nedenini tam olarak anlayamıyorum. Anlaşılan onlar size bu düşünceleri karşılıksız bir bağış olarak değil de bir ödül olarak veriyorlar, siz ödülü almadan önce de ödülü hak edip etmediğinize güven duymak istiyorlar.» İşte bilgelik denen bu pahasız hazineyi açacak anahtar bize ancak sabırlı ve zorlu bir çaba, bir çekişme sonucunda veriliyor.

Zihin hemen hemen her zaman çeşit çeşit saçma sapan yargılarla, kararlarla, kanılarla birtakım anlamsız duygusallıklarla tıka basa doludur. Kuşkusuz bunlar bizim günlük yaşamımızda yerine göre yararlı ve gerekli olabilirler. Bunun tersini söyleyemeyiz. Ama kendimizi mutsuz, perişan duruma düşürmemizin, bağımlılık duygusu altında ezilip inlememizin başlıca nedeni zihnimizde biriktirdiğimiz bu gibi şeylerdir. Her yapmak istediğimiz harekette bunlar bizi zincirliyor, boğazımızı sıkıyor, ruhsal ufkumuza kalın bir perde çekiyorlar. Hep engellerle çevrelenmişiz gibi bir duygu içinde yaşıyoruz. Özgür olmak doğallıkla, içtenlikle davranmak istiyoruz ama buralara gelebilmek elimizden gelmiyor. Zen ustaları da bir zamanlar bu yaşantılardan kendileri de geçtiklerinden bu durumları biliyorlar. Asıl gerçeğin ayırdında olarak, uyanmış, aydınlanmış bir kimse olarak yaşamımızı yürütebilmemiz için taşımamızda hiç bir gerek olmayan bu ezici, yıpratıcı yüklerden bizleri kurtarmak istiyorlar. Bu amaçla birkaç lakırdı ediyorlar ve davranışlarıyla da destekleyerek eğer bu lakırdılar gereği gibi anlaşılıp değerlendirilirse zihnimizde birikmiş yargıların, kararların, kanıların zorbaca baskısından bizi kurtarabileceklerini göstermek istiyorlar. Ama bunlar kolaylıkla anlaşılabilecek şeyler değil. Yargıların, kararların, kanıların zorbalığı altında yaşamaya o kadar uzun bir süreden beri alışmışız ki zihnimizi tembellikten kurtarıp devinime geçirebilmemiz çok güç. Varlığımızın öyle derinine işlemişler ki bunlar, bütün kişiliğimizi. altüst edip yeni baştan yapmaktan başka seçenek yok elimizde. Bu yeni baştan yapım işlemi de kanlı gözyaşları akıtılmadan olamıyor. Ama büyük ustaların çıktıkları doruklara erişmenin başka yolu da yok. Zen’in gerçeğini kişiliğimizin olanca gücünü harcamadan ele geçiremeyiz. Zen’e götüren geçitin her bir yanı dikenli çalılarla, devedikenleriyle örtülü, bayırlarsa son derece kaygan. Bu iş öyle boş vakit doldurmak için bir eğlence değil, yaşamda en önemli, en önde gelen ciddi bir iş bu. Aylakların, boş vakit harcayanların gözlerinin kesebileceği bir iş değil. Bu öyle bir örs ki üstünde karakterimiz balyozlana balyozlana biçimleniyor. «Zen nedir?» sorusuna bir usta «Kızgın ateş üstünde kaynar yağ», diye yanıt vermiş. Kızgın yağlarla gövdemiz dağlanmadan Zen bize güler yüzünü gösterip «Hoşgeldin, işte burası senin evin» demiyor.

Zihnimizde bir dönüşüm oluşturabilecek Zen ustalarından birinin ünlü lakırdılarından işte birisi: Önceleri bir Konfiçyuscu olan Hokoji (P’angyun) Baso’ya (Matsu 788) «Hiç bir şeye gereksinme duymayan adam ne tür bir adamdır?» diye sormuş, «Sen bir yudumda Batı Irmağının bütün suyunu içtiğinde sana söylerim» diye usta soruyu karşılıklandırmış. Düşünce tarihinde ortaya konabilecek en önemli bir soruya ne tutarsız bir karşılık bu! Bu sorunun ağırlığı altından kalkamamış, altında ezilip kalmış ne çok insan olabileceğini düşününce bu yanıt kutsal şeyleri aşağılatıcı, saygısız bir sövgü gibi bile görünebilir. Ama Baso’nun konuyu önemsediğinde, amacının hafife almak olmadığında Zen’i uğraş konusu yapmış olan hiç kimsenin kuşkusu yok. Tartışmasız altıncı pir Huineng’den sonraki dönemde Zen’in yükselişini sürdürmesinde bir Zen ustası olarak Baso’nun parlak kişiliğinin büyük katkısı olmuştur. En azından seksen tane tam anlamıyla yetenekli usta yetiştirmiştir. Onların en önde gelenlerinden biri olan Hokoji haklı olarak Çin Budizminin Vimalakirti’si diye ün yapmıştır. Böylesine Zen’de dirsek çürütmüş, çarık eskitmiş iki Zen ustası arasındaki bu konuşma elbette boş bir gevezelik olarak nitelendirilemez. Kolay söylenmiş rastgele lakırdılar gibi görünse de Zen yazınının en değerli inci taneleri bu lakırdılar içinde saklıdır. Kimbilir ne çok Zen öğrencisi Baso’nun bu sözlerini anlamaya çaba harcarken ter ve gözyaşı içinde kalmıştır.

İşte bir başka örnek daha : Chosa’lı Shin ustaya (Changsha Chingch’en) bir keşiş, «Nansen (Nanch’uan) ölünce nereye gitti?» diye sormuş. Ustanın verdiği yanıt şöyle : «Sekito (Shihtou) daha öğrencilik döneminin ilk çağlarındayken altıncı piri tanımış». «Yok ben Sekito’nun ilk öğrencilik yıllarını sormuyorum. Benim öğrenmek istediğim Nansen’in ölünce nereye gitmiş olduğudur». «Bu konuya gelince», demiş usta, «insanı iyice düşündürüyor.»

Ruhun ölmezliği, işte gene zorlu bir sorun. Dinler tarihi bir tek bu sorun üzerine kurulmuştur dense yeridir. Herkes öldükten sonra başına ne geleceğini bilmek istiyor. Bu dünyayı bırakınca nereye gideceğiz? Gerçekten başka bir yaşam daha var mı? Yoksa burada her şey bitiyor mu? Bir başına «yapayalnız» varlığını sürdüren Bir’in asıl anlamı konusunda kafasını yoranların sayısı pek çok olmayabilir ama belki de hiç olmazsa bir defa olsun öldükten sonraki yazgısı konusunda hiç düşünmemiş bir tek insan bile çıkmaz. Sekito’nun gençliğinde altıncı piri görmüş olup olmamasında Nansen’in bu dünyadan ayrılmasıyla ilgili bir şey olmadığı açık. Nansen Chosa’nın öğretmeniymiş, onun için keşiş, Nansen’in ölünce nereye gitmiş olabileceğini sormuş olmalı. Chosa’nın yanıtı mantığın alışıla gelmiş kuralları açısından bakılınca bir yanıt sayılamaz. Onun için keşiş ikinci soruyu soruyor ama ustanın ağzından gene anlaşılmaz bir lakırdı çıkıyor. «İnsanı iyice düşündürüyor», sözüyle usta neyi açıklamış oluyor? Burdan da anlaşıldığı gibi Zen başka şey, mantıksa daha başka bir şey. Bu farkı anlayamaz da Zen’den mantıksal açıdan tutarlı, akılcı açıdan da aydınlatıcı olmasını beklersek Zen’in anlamını bütünüyle yanlış yorumlamış oluruz. Daha başlardayken Zen’in gerçeklerle uğraştığını genelleştirmelerle, soyut kavramlarla ilgilenmediğini söylememiş iniydim? İşte Zen’in dosdoğru kişiliğimizin temeline indiği nokta da tam burası. Akıl genellikle bizi oraya kadar götürmez. Çünkü biz aklımızla değil istencimizle yaşarız. Keşiş Lawrence (Tanrı varlığının yaşama uygulanması) adlı yapıtında «Bir şeyi anlamakla o şeyi istence dönüştürmek arasında büyük fark vardır. Birinciyi İkinciyle karşılaştırınca birinci değersiz kalır» diyor.

Zen edebiyatı ağza geldiği gibi, düşünmeden rastgele safçasınaymış gibi söylenmiş bu tür sözlerle doludur. Ama Zen’in ne olduğunu gerçekten bilenler ustaların ağzından o kadar doğal olarak çıkan bu sözlerin öldürücü zehirlere benzediğini bilirler. Bir kere onları yuttunuz mu öylesine acı verirler ki Çinlilerin deyimiyle bağırsaklarınız dokuz kez ya da daha çok kıvrım kıvrım sizi kıvrandırır. Ama ancak bu acılar çekildikten, insan allak bulak olduktan sonra içimizdeki bütün pisliklerden temizleniriz, bambaşka görünümde yeni bir yaşama doğarız. İşin şaşılacak yanı insanın bu iç çatışmalardan geçmedikçe Zen’i anlayamaması. Gerçek şu :

Zen kişisel olarak yaşanarak varılacak bir yaşantı, yoksa karşılaştırmalar, çözümlemeler (analiz) yapılarak elde edilecek bir bilgi değil. «Şair olmayana şiirden söz etmeyin, hasta olmayan hastanın halinden anlamaz.» Bu sözler durumu tam olarak açıklıyor. Zihnimiz öylesine olgunlaşmalı ki ustalarınkilerle bir uyum, bir ayar içine gelebilsin. Böyle olabilmesine fırsat verin, bir tele dokundunuz mu öteki teller de ses verir. Uyumlu ezgiler her zaman iki ya da daha çok telin birbirlerine yankı yapmasından oluşur. Zen’in de yapmak istediği zihinlerimizi eski ustaların verdiklerini değerlendirmeye ve almaya hazır duruma getirmektir. Ya da başka bir deyişle Zen içimizde var olup da günlük yaşamımız içinde, olağan koşullar atında bilincinde olamadığımız ruhsal güçlerin açığa çıkmasına olanak sağlamaktır.

Bazıları Zen’in kendi kendine telkin yapmak olduğunu söylerler. Ama bu tanım bir şey açıklamış olmuyor. «Yamatodamashi» sözü pek çok Japon’da son derece ateşli bir yurtseverlik duygusu uyandırır. Çocuklara doğan güneşli bayrağa saygı duymaları öğretilir. Askerler alay sancaklarının renkleriyle karşılaşınca hiç düşünmeden hemen selam dururlar. Bir çocuğa küçük bir samurai gibi davranmadığı, atalarını küçük düşürdüğü söylenince hemen kendini toplar, yüreklenerek korkaklığı, gevşekliği yener. Bütün bu kavramlar Japonların içlerindeki ruhsal güçlerin açığa çıkmasına olanak verir. Bazı ruhbilimciler ruhsal güçlerin bu yolla açığa çıkarılmasına kendi kendine telkin adını koymuşlar. Toplumsal alışkanlıklara ve taklit içgüdüsüne de kendi kendine telkin gözüyle bakılabilir. Ahlaksal kurallara uyum konusu için de aynı şeyler söylenebilir. Öğrencilere izlemeleri ve bezemeleri için bir örnek gösterilir. Bu kavramlar giderek telkin yoluyla derinlere kök salar, en sonunda öyle bir noktaya gelinir ki insan sanki o kavram kendi yapıtıymış, kendi özmalıymış gibi davranmaya başlar. Kendi kendine telkin verimsiz bir kuram, hiç bir şeyi açıklamaya yetmiyor. Zen kendi kendine telkindir dendiği zaman Zen’in ne olduğu konusunda daha açık, daha aydınlatıcı bir bilgi edinmiş olmuyoruz. Bazıları bazı olayları açıklayabilmek için yeni moda olmuş deyimleri kullanmayı daha bilimsel bir tutum sayıyorlar, böylece de bu olayları aydınlatıcı bir yol buldukları kanısıyla mutlu oluyorlar. Bence Zen’i incelemeyi derinlik ruhbilimcileri (psikanalistler) üstlenmelidir.

Bazı kimseler bilincimizde daha tam olarak ve sistemli bir biçimde araştırılıp bulunmamış, bilinmeyen bölgelerin bulunduğu kanısındadırlar. Bu bölgelere bilinçdışı diyenler de, bilinçaltı diyenler de var. Bu bölgeler korkulu karanlık imgelerle dolu, bu nedenle de bilim adamlarının çoğu bu bölgelerle uğraşmaktan korkuyorlar. Ama böyle olması bu bölgelerin varlığını yadsıma anlamına alınmamalıdır. Nasıl bizim normal bilincimiz akla gelebilecek her türlü yararlı ya da zararlı sistemli ya da karmaşık, açıklıkla belirli ya da dumanlı ve belirsiz, güçlü bir biçimde kendini ortaya vuran ya da soluk ve giderek silinip giden imgelerle dopdoluysa : Eğer bilinçaltı sözcüğünden gizlenmiş olan, anormal olan, ruhsal yada manevi olarak bilinen şeylerin tümünü anlıyorsak, gizli bilimlerin (occultism) ve gizemciliğin gereç ambarı olarak niteleyebileceğimiz bilinçaltı da tıpkı böyledir. İnsanın kendi iç yapısını, iç varlığını görebilmesi yetisi de orada saklı olabilir. Zen’in uyandırdığı söylenen bilinç de bu olabilir. İster öyle olsun ister böyle, ustalar simgesel olarak üçüncü gözümüzü açmaktan söz ediyorlar, bu uyanışa ya da üçüncü gözün açılışına halk dilinde verilen ad satori’dir.

Bu nasıl gerçekleştirilir?

Cahillik ve yanılgıdan gelen kargaşayı yok etmenin yolları iyice araştırılarak ve aklın ve imgeleme (hayal) gücünün etkisi dışında kalan en derin alanlardan doğrudan yukarıya gelen sözler ve eylemler üzerinde meditasyon yaparak gerçekleştirilebilir[4].

Bu konuda okuyucuyu, ustaların öğrencilerinin gözlerini açabilmek için uyguladıkları yol ve yöntemlerle tanıştırmakta yarar var. Çok defa ustaların meditasyon salonuna giderken yanlarında taşıdıkları ustalığın simgesel belirtisi olan gereçlerden yararlanmış olmaları doğal karşılanabilir. Bunlar genellikle (hossu»[5], «shippe»[6], «nyoi»[7] ya da «shujva» dur (asa ya da sopa). Anlaşıldığına göre son adı geçen gereç Zen gerçeğini göstermek için en çok kullanılan gereçti. İşte asa’dan nasıl yararlanıldığını gösteren birkaç örnek :

Chokei’li (Changch’ing) Yeryo’ya (Huileng) göre «İnsan bir kere asa’nın ne olduğunu öğrenecek olsa yaşam boyu süren Zen öğrenciliği sona ererdi.» Bu bize Terınyson’un duvar çatlağındaki çiçek adlı şiirini anımsatıyor. Biz bu asa’nın varoluş nedenini anladığımız zaman «Tanrı nedir, insanoğlu nedir?» onları da anlamış olacağız. Sözün kısası kendi iç yapımıza, iç benliğimize de bir içgörü kazanmış olacağız, bu içgörü de zihnimizin dirliğini altüst eden kuşkularımızın özlemlerimizin, yakınmalarımızın sona ermesini sağlayacaktır. Böylece de asa’nın Zen için taşımakta olduğu önem kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır.

Büyük bir olasılıkla onuncu yüzyılda yaşamış olan Basho’lu (Pachiao) Yesei (Huich’ing) şöyle bir lakırdı etmiş. «Bir asa’nız varsa size bir tane daha veririm, eğer yoksa onu sizden alırım.» Tam Zen’e yaraşır bir lakırdı. Sonraları Daiyi’li (Tawei) Bokitsu (Muchi) bu sözlere karşı çıkacak yükrekliliği göstermiş «Benim yolum başkadır. Ben asa’sı olandan asa’yı alır olmayana veririm. Ben de böyle söylüyorum. Asa’yı kullanmayı becerebilir misiniz, beceremez misiniz? Eğer becerebilirseniz Tokusan (Teshan) arkadan, Rinzai’yse (Linchi) önden sizi destekler. Ama kullanmayı beceremezseniz eski sahibi olan ustaya geri verin.» demiş.

Bir keşiş Bokuju’nun yanına gelip «(Bilgelikte) Budaların, pirlerin sözlerine üstün çıkabilecek bir şey var mıdır?» demiş. Usta hemen oradaki öğrencilerine doğru asasını uzatıp «Ben buna asa derim, siz ne dersiniz?» diye sormuş. İlk soruyu soran keşişten hiç bir ses çıkmayınca usta gene asayı öne uzatmış «(Bilgelikte) Budaların, pirlerin sözlerine üstün çıkabilecek şey işte budur. Yoksa senin sorun bu değil miydi keşiş efendi?» demiş.

Bokuju’nunkiler gibi sözler gereken önemi vererek ilgiyle izlemeyenlere baştan aşağı saçma gibi görünebilir. Eğer bilgimizin sınırlarını aşan evreni yöneten bilgelik söz konusuysa sopaya asa denmiş olması ya da başka bir şey denmiş olması konuya ışık tutabilecek bir sorun gibi görünmeyebilir. Belki başka ünlü bir Zen ustasının, Ummon'un sözleri konuyu anlamamızı kolaylaştırır. Ummon da bir kez kendisini dinlemek için toplanan kalabalığa karşı asasını havaya kaldırıp şöyle demiş : «Kutsal yazılarda okuduğumuza göre cahiller bunu gerçek bir şey sanıyorlar, Hinayanistler[8] bunun yokluk olduğunu savunurlar, Pratyekabuddha’ların[9] gözünde bu bir sanrıdır (hallucination), Bodhisattva’larsa[10] bunun görünürdeki gerçekliğini yadsımazlar, aslında bu görünümün ardındaki de boşluktur.» «Ama», diye usta sözünü sürdürmüş, «Siz bunu gördüğünüzde asa demekle yetinin. Ya yürüyün ya oturun. Kararsız kararsız bir o yana bir bu yana sallanmayın» demiş.

Gene aynı önemsiz asa üzerine Ummon’dan daha da gizemli birkaç lakırdı. Bir gün Ummon şöyle demiş : «Benim asam ejderha oldu ve bir solukta bütün evreni yuttu; dağlarıyla, ırmaklarıyla benim koca dünyam şimdi nerede acaba?» Başka bir defasında da eski bir Budist filozofun sözlerini aktararak demiş ki, «uzayın boşluğuna hele bir dokunun hemen ses verecektir ama bir odun parçasına vursanız da ses vermez.» Sonra asasını şöyle bir havada savurmuş ve «Uf! Nasıl da acıtıyor!» demiş. Ardından da asasıyla masaya birkaç kez vurmuş. «Bir ses duydunuz mu?» diye sormuş. Bir keşiş atılıp «Evet duydum» deyince de kendini tutamayıp «Hey, koca cahil!» diye bağırmış.

Bunlara benzer örnekleri sıralamayı sürdürürsem sonu gelmeyecek. Onun için burada kesiyorum. Ama içinizden birinin «Bütün bu lakırdıların insanın iç varlığını, iç yapısını tanımasıyla ne ilgisi var? Asa konusunda insana saçma sapan gelen bütün bu lakırdılarla her şeyden daha önemli olan yaşamın gerçeği sorunu arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?» diye sormasını bekliyorum. '

Yanıt olarak biri Jimyo’dan (T’zuming), öteki Yengo’dan (Yuanwu) aldığım iki parçayı aktarıyorum. Bir vaazda Jimyo, «Yerden bir toz parçacığı kalkacak olsa o toz paçacığında bütün yeryüzü kendini açıklamış olur. Bir aslan milyonlarca aslanı, milyonlarca aslan da bir aslanı açıklar. Kuşkusuz binlerce binlerce aslan vardır. Ama siz bir tanesini tanıyın yeter», dedikten sonra asasını şöyle bir havaya kaldırmış «İşte benim asam bu, peki bu bir aslan nerede?» deyip asasını indirmiş sonra da kürsüden inip gitmiş.

Yengo da aynı düşünceyi Gutei’nin «Bir Parmakçık Zen» (Chuhchih Chih T’en ch’an) adlı yapıtına önsöz niteliğinde görüşlerini açıkladığı Hekigan’da şöyle anlatıyor :

«Yerden bir toz parçacığı kalkıyor ve bütün yeryüzü onun içinde; bir çiçek açıyor, bütün evren de onunla birlikte açıyor. Ama yerden toz kalkmamışsa, çiçek açmamışsa gözlerimi nereye yönelteyim? Onun için derler ki bir yumak ipliği kesince bir kesişte hepsini ikiye bölmüş olursun, yumağı boyaya batıracak olsan bütün iplikleri birden aynı renge boyarsın. Bunun gibi seni bağlayan bütün bağlardan sıyır kendini, onları kopar, param parça et. Ama kendi içindeki zenginliklerle ilişkini koparma. Ancak bu yolla yüksekle alçak evrensel bir uyum içinde ve ilerdekiyle gerideki arasında bir ayırım olmadan her biri tam bir yetkinlik, eksiksizlikle, kendilerini açıklamış olurlar.


 

 

[1] «Akıl» sözcüğü burada «Intellect» kavramını karşılamak için kullanılmıştır. «Intellect» aklın işlevlerinden biri olan akla vurup, yargılama sonucu anlama sürecini belirleyen bir sözcük. TDK Ruh­bilim sözlüğünün önerdiği karşılık «anlık». Gene de bu bağlam için­de dilimizdeki yaygın kullanımı öne alarak «akıl» sözcüğünün uygun bir karşılık olduğunu sanıyorum (Çevirenin notu).

[2] Zen Budizm Rinzai Okulunun kurucusu (ölümü 867).

[3] Zen Budizm Ummon Okulunun kurucusu (ölümü 996).

[4] Zen’in kendine özgü bir meditasyon uygulaması vardır. Zen meditasyonu salt bir durgunlaşma, gevşeme yolu olmadığı gibi bir kendinden geçme (trance) durumu da değildir

[5] Hindistan’da önceleri sinek kovacağı olarak kullanılan bir gereç.

[6] Yüz santim kadar uzunlukta bir bambu değnek.

[7] Gene herhangi bir ağaçtan yapılmış üstüne değişik, düşsel süsler kazınmış bir değnek ya da sopa. Sözcük olarak «istediğim ya da düşündüğüm şey» anlamındadır (Sankskritcesi: cinta).

[8] Hinayanist deyimi Mahayana Budizminin yolundan gidenler­ce Theravada adı verilen Budizm Okulunu küçültücü bir ad olarak kullanılır. Mahayana’nın «büyük yol» anlamında olmasına karşın «küçük yol» anlamındadır (çevirenin notu).

[9] Yalnız kendi kurtuluşuyla ilgilenip bu konuda başarıya ulaş­mış olan Buda’lar' (çevirenin notu).

[10] Bodhisattva yalnız kendi aydınlanmasıyla yetinmeyip canlı cansız bütün varlıkları Nirvana’ya ulaştırmak için kendini adamış, bu uğurda and içmiş ve bu amaca erişilmedikçe kendi için de Nir­vana’yı geri çevirmiş bir ulu kişi (çevirenin notu).

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült