Yönetim Ve Yönetenin Batıl İnançlarla Şekillenmesi

James G. Frazer


Birçok halk arasında var olan, yöneticilerin daha üstün bir varlık düzenine ait olduğu ve yönetilenlerin bir hak iddia edemeyeceği ve karşı koyamayacağı kimi doğaüstü ya da büyülü güçlere sahip oldukları şeklindeki bir batıl inançla yönetimin işi kolaylaştırılmıştır. Dr. Codrington, Melanezyalılar arasında "şimdiye kadar şeflerin gücünün ilişkide bulundukları ruhlardan ya da hayaletlerden aldıkları doğaüstü güçten kaynaklandığını; örneğin bir süre önce Banks Adalarında bu inancın ortadan kalkmasıyla birlikte şefin konumunun muğlak bir hal aldığını; bu inancın günümüzde artık fazla itibar görmemesi nedeniyle doğabilecek bir karışıklığa karşı yeni bir tür şefin ortaya çıkmak durumunda kaldığım," söyler.[1] Bir Melanezya yerlisinin anlattığına göre şeflerin otoritesi tamamen, güçlü hayaletlerle iletişim halinde olmaları ve doğaüstü güce ya da onların deyişiyle mana'ya sahip oldukları ve hayaletlerin bu etkisinden yararlanabildikleri inancından kaynaklanır. Bir şef bir ceza verirse kimse buna karşı çıkmazdı, çünkü halk şefin karşı koyanlara hastalık ve felaket saçabileceğine inanırdı. Tebaasının ha tın sayılır bir kısmı şefin hayaletlerden kaynaklanan etkisine olan inancını yitirir yitirmez ceza verme gücü sarsılırdı.1 Dolayısıyla Melanezya'da dini kuşkuculuk sivil toplumun temellerini baltalama eğilimi göstermektedir.

Aynı şekilde Basil Thomson da "Melanezya yönetim sisteminin püf noktasının Atalara tapma olduğunu; bir Fijilinin her davranışının Görünmeyen Güçlere karşı duyduğu korku tarafından kontrol edildiğini, dolayısıyla insani otorite anlayışının dine dayandığını" belirtmektedir. Ölmüş şefin halkını kıskançlıkla gözlediği ve mezarına armağanlar getirip ruhunu hoşnut etmedikleri takdirde onları kıtlıkla, fırtınalar ve sellerle cezalandırdığı düşünülmekteydi. Onun soyundan gelen kişi, yani yaşayan şef de kutsaldı; büyülü bir tabu çemberiyle kuşatılır ve Görünmeyenin gazabını çekmeden kendisine dokunmak bile mümkün olmazdı. "Şeflerin gücüne ilk darbe farkından olmadan misyonerler tarafından indirildi. Ne misyonerler ne de şefler Fijililerin yönetiminin dinleriyle bu kadar yakından bağlantılı olduğunun farkındaydılar. Misyonerin önemli bir köyde tutunmasıyla birlikte tabu, yani halkın yarısının makama duyduğu saygının temeli olan tabu da çökerdi. Bu tür kurumlar gibi tabular da kolay ölmezdi. İlk mahsul hala şefe sunulurdu gerçi, ama meyveler artık mezardan tapınağa taşınmazdı, çünkü ataları daha fazla bolluk vermeye ikna etmek için verilen armağanlara gerek kalmamıştı. Artık rahipler tarafından desteklenmeyen Kutsal Şefi kötü günler bekliyordu"; çünkü başka yerlerde olduğu gibi Fiji'de de rahip ve şef tek ve aynı kişi olmadıklarında birbirlerinin ekmeğine yağ sürüyorlardı, çünkü birbirlerine destek olmadan ayakta kalamayacaklarını biliyorlardı.[2] [3]

Polinezya'da da benzer bir durum vardı. Orada da şeflerin gücü, büyük ölçüde doğaüstü güçlerine, ataların ruhlarıyla ilişki kurduklarına ve kişiliklerini saran ve onlarla sıradan halkın arasında, görünmeyen ama aşılması güç bir engel oluşturan tabunun büyüsüne duyulan inançtan kaynaklanmaktaydı. Yeni Zelanda'da Maori şefleri, yaşayan atualar yani tanrılar olarak görülmekteydi. Yeni Zelanda'da otuz yıldan uzun bir süre misyonerlik yapan Rahip Richard Taylor, bir Maori şefinin "adeta bir saray diline benzeyen, doğal olmayan bir ses tonu takındığını; astlarından uzak durduğunu, onlardan ayrı yemek yediğini; kişiliğinin kutsal olduğunu, tanrılarla iletişim kurma gücüne sahip olduğunu, hatta kendisinin de tanrı olduğunu iddia ederek, halkının ve onların malları üzerinde kontrol sağlayabilmek için tapu'dan güçlü destek aldığım; bu saygınlığı korumak adına her türlü aracın kullanıldığını; şişmanlığın bir önem sembolü olduğunu; şefin çocuğunu şişmanlatmak için birçok süt anne kullanıldığını, süt annelerin şefin çocuğunu beslemek adına kendi çocuklarını sütten mahrum ettiğini; bu yüzden kendi çocukları yarı aç ve sefil görünümlü küçük yaratıklara dönüşürken, şefin çocuğunun aksine palazlandığını ve iyi görünümü sayesinde erken yaşlardan itibaren dikkat çektiğini; bu duygunun sadece bedenle sınırlı olmadığını; şefin bir atua olduğunu, ancak güçlü ve güçsüz tanrılar bulunduğunu; doğal olarak hepsinin de güç kazanmaya çalıştığını; dolayısıyla diğerlerinin ruhlarım kendilerininkiyle birleştirdiklerini; böylece bir savaşçı bir şefi öldürdüğünde hemen gözlerim çıkartıp yuttuğunu, çünkü atuanın ya da saygınlığın o organda bulunduğunun düşünüldüğünü; dolayısıyla düşmanının sadece bedenini öldürmüş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ruhunu da ele geçirdiğini ve bu yüzden ne kadar çok şef öldürürse o kadar çok saygın olduğunu.... Şefliğin diğer bir önemli işaretinin hitabet olduğunu iyi bir hatibin korimako'ya, yani Yeni Zelanda'da yaşayan güzel ötüşlü bir kuşa benzetildiğini; genç bir şefi iyi bir hatip yapmak için bu kuşla beslenerek özelliklerinin ona geçmesinin sağlandığım ve iyi bir hatibe korimako dendiğini" aktarır.1 Yine, başka bir yazar Maori şeflerinin fikirlerinin "başkalarının fikirlerinden daha fazla itibar gördüğünü çünkü bunların tanrılaştırılan kişilerin düşüncelerinin ifadesi olduğuna inanıldığını, baş döndürücü bir şatafatla kuşatılmış olmamakla birlikte kişiliklerinin kutsal olduğunu.... çoğunun kendisini esinlenmiş olarak gördüğünü; bu yüzden büyük Taupo şefi ve büyücüsü Te Heu Heu'nun bir toprak kayması tarafından yutulmadan kısa bir süre önce Avrupalı bir misyonere: 'Benim bir insan olduğumu sanmayın, topraktan geldiğimi düşünmeyin. Ben gökten geldim; bütün atalarım orada; hepsi de tanrı ve ben de onların yanına döneceğim/ dediğini" anlatmaktadır.[4] [5] Bir Maori şefi o kadar kutsal görülüyordu ki, ona dokunmak hatta hayatım kurtarmak bile suçtu. Bir şef boğazına takılan balık kılçığı nedeniyle boğulma noktasına gelmiş, can çekişmeye başlamıştı, ama çevresinde feryat figan dövünen insanlardan biri bile ona dokunmaya hatta yaklaşmaya cesaret edememişti, çünkü böyle bir şey hayatlarına mal olabilirdi. Neyse ki, oradan geçmekte olan bir misyoner imdada yetişmiş ve kılçığı çıkararak şefin hayatını kurtarmıştı. Kurtarılan adam yarım saat sonra kendine gelip konuşma gücüne tekrar kavuşunca yaptığı ilk iş, kılçığın çıkarılması sırasında kutsal kanının akıtılmasına yol açarak kendisine zarar verildiği ve kutsal başına dokunulduğu gerekçesiyle, kılçığın çıkarılmasında kullanılan cerrahi aletlerin tazminat olarak kendisine verilmesini talep etmek olmuştu.[6]

Bir Maori şefinin sadece kendisi değil, bedeniyle dokunduğu her şey de kutsaldı ve Maoriler o şeyi kurcalamaya cüret eden her günahkarın öleceğini düşünüyordu. Akılsızlık ederek şefin yemek artıklarını yediklerini ya da ona ait olan bir şeyi ellediklerini öğrenen bazı Maorilerin korkudan öldükleri bilinmektedir. Örneğin bir sepetten birkaç şeftali alan bir kadına bunların tabu olan bir yerden geldiği söylenmişti. Kadının elindeki şeftaliler bir anda yere düşmüş ve kadın kutsallığına saygısızlık edilenin yani tanrı şefin kendisini öldüreceğini söyleyerek acı acı bağırmaya başlamıştı. Bu olay öğleden sonra olmuş, kadın ertesi gün saat on ikide ölmüştü.1 Yine bir şefin çakmak taşı birkaç kişinin ölümüne yol açmıştı; çünkü buldukları çakmak taşıyla tütün çubuklarını yakan adamlar taşın kime ait olduğunu öğrenince dehşete kapılarak can vermişlerdi.[7] [8] O yüzden düşünceli bir şef artık kullanmadığı bir malzemeyi ya da hasırı tebaası bulup da içindeki kutsallığın şokuyla çarpılarak ölmesin diye kimsenin bulamayacağı bir yere atardı. Aynı gerekçeyle asla dudağıyla bir ateşe üflemezdi; çünkü o zaman soluğunun kutsallığı ateşe, oradan ateşin üstünde pişen ete, etten de onu yiyen kişinin midesine geçer ve o kişiyi öldürürdü.[9] Dolayısıyla bir Maori şefini kuşatan kutsallık, dokunduğu şeyi büzüp yok eden silip süpürücü bir alevdi. Bu tür insanlara kayıtsız bir şekilde itaat edilmesinde garip bir yan yoktu yani.

Polinezya'nın diğer bölgelerinde de durum farklı değildi. Örneğin Tonga yerlileri de aynı şekilde, yüce bir şefin kutsal bedenine dokunduktan sonra o elleriyle yemek yiyecek olursa şişer ve ölürdü; şefin kutsallığı tıpkı öldürücü bir zehir gibi tebaasının ellerine bulaşır ve o kişi belli bir şekilde şefin ayağına dokunarak ellerini arındırmadığı takdirde zehir bu ellerden de dokunduğu yiyeceğe geçerdi.1 Tahiti kralı tahta çıktığında kendisine kırmızı tüylerden kutsal bir kuşak takılırdı ve bu onu en yüksek dünyevi konuma yükselttiği gibi, ayrıca tanrılarla da özdeşleştirirdi.[10] [11] [12] O andan itibaren "kral veya kraliçeyle bağlantılı en önemsiz bir şey giydikleri kıyafetler, oturdukları evler, bindikleri kanolar, karadan yolculuk sırasında kendilerini taşıyan adamlarbile kutsallık kazanır, hatta onların adlarında geçen sesler bile artık sıradan bir anlam yüklenmezdi.... Kazara bastıkları toprak parçası dahi kutsal hale gelir; içine girdikleri yapının sahipleri bir daha orada oturamaz ve burası artık sadece bu kutsal kişiler tarafından kullanılabilirdi. Hiç kimse kral ya da kraliçenin bedenine dokunamazdı; onların başında dikilen yahut elini başlarının üstünden geçiren kişi bu saygısızlığını hayatıyla öderdi. Bu yüzden kral ve kraliçe özel olarak kendilerine tahsis edilmiş ve başka herkese yasaklanmış binalardan başka bir binaya giremezdi; yine kendi bölgeleri dışında adanın hiçbir yerinde toprağa basamazlardı/73 Aynı şekilde, Angola'nın iç kesimlerinde yaşayan Cazembeler krallarını o kadar kutsal sayarlardı ki, krala dokunan kişi onun kutsal kişiliğinden kaynaklanan büyü gücüyle hayatını kaybederdi; ancak Majestelerine kazara ya da zorunluluktan dokunan kişi kralın eline özel bir şekilde dokunmak suretiyle canını kurtarabilirdi.[13] Benzer inanışlara Kutsal bir İnsan olarak kral kuramının dünyanın başka herhangi bir yerinde olduğu kadar güçlü olduğu Malay bölgesinde de rastlanır. "Kralın sadece kendisi kutsal değildir, bu kutsallık giydiği kıyafetlere de geçer ve kraliyet tabularını kıranların canına mal olur. Dolayısıyla biri kralı kızdıracak, (bir an için bile) onun kıyafetlerinin herhangi bir yerine değecek ya da kraliyet ayrıcalıklarını veya sembollerini kullanacak olsa, kem daulat olacağına, yani Malayların kralın kişiliğinde bulunduğunu düşündüğü, daulat ya da Kraliyet Kutsallığı denen Kutsal Güçten çıkan yarıelektrik akımıyla çarpılarak öleceğine inanılır/'1 Ayrıca Malaylar kralın, ekinlerin büyümesi ve meyve ağaçlarının meyve vermesi gibi doğal olaylar üstünde de etkili olduğuna inanırlar.[14] [15] Saravvak'taki Hill Dyakları tohumluk pirinçlerini döllemesi için Racah Brooke'ye getirirlerdi. Bir defasında bir kabilenin pirinç hasadı kötü gidince kabile reisi bunun nedeninin Racahın kendilerini ziyaret etmemesi olduğunu söylemişti.[16]

Yine, Afrika'da genellikle kralların yağmur yağdırma ve ekinleri büyütme gibi sihirli bir güçlerinin olduğu kabul edilir: Kuraklık ve açlık kralın zayıflığına ya da kötü niyetine bağlanır ve bunun sonucunda kral ya cezalandırılır, ya tahtından indirilir ya da öldürülür.[17] Meydana gelen birçok olaydan birkaç örnek veren bir 18. yüzyıl yazan Batı Afrika'daki Loango krallığı için şöyle demektedir: "Halkın başında tam bir zorba yönetim var. Yaşamlarının ve mallarının krala ait olduğunu; istediği zaman, hiçbir ön uyarıda bulunmaksızın ve itiraz hakkı tanımaksızın bunları alabileceğini söylüyorlar. Kendisine tapınmaya benzer bir saygı gösterilir. Alt sınıftan olanlara kralın gücünün toprakla sınırlı olmayıp gökten yağmur da yağdırabileceği söylenir; dolayısıyla kuraklık nedeniyle kıtlık tehlikesi baş gösterecek olursa ona başvurarak, krallığının topraklarını sulamazsa açlıktan öleceklerini ve kendisine her zamanki armağanları sunamayacaklarını söylerler. Kral halkı tatmin etmek için, göklerle anlaşmak yerine işi bakanlarından birine devrederek gecikmeden ovalara yeteri kadar yağmur yağdırmasını emreder. Bakan bir yağmur bulutu görünce halkın önüne çıkarak hükümdarın emrini yerine getiriyormuş gibi yapar. Kadınlar ve çocuklar etrafında toplanıp avazları çıktığı kadar, yağmur ver, bize yağmur ver, diye bağırır: Bakan da onlara yağmur sözü verir."1 Başka bir eski yazar, Loango kralının "bir Tanrı olarak görüldüğünü; Tanrı anlamına gelen Sambee ve Pango olarak adlandırıldığını; halkın, kralın istediği zaman yağmur yağdırabildiğine inandığını; ve yılda bir, yağmura ihtiyaç duyulan Aralık ayında halkın krala giderek yağmur yağdırması için yalvardığını, bunun için kendisine armağanlar verdiğini, kimsenin eli boş gelmediğini," belirtmektedir. Belirlenen günde şefler askerleriyle birlikte savaşa benzer bir düzende toplanır, davullar çalınıp borular öttürülür ve kral havaya ok atardı; okun yağmuru aşağı indireceğine inanılırdı.[18] [19] Portekizli tarihçi Dos Santos Afrika'nın öteki tarafında da benzer şeylerin yaşandığını anlatmaktadır. Şöyle der Dos Santos: "Bütün bu iç toprakların ve Sofala nehrinin kralı, hiçbir şeye inanmayan ve Tanrı nedir bilmeyen, aksine, kendini bütün topraklarının tanrısı olarak gören ve tebaasının da öyle görüp ona göre saygı gösterdiği arapsaçlı bir Kaffirdir." "Halk bir sıkıntı veya kıtlık durumunda, her türlü istek veya ihtiyaçlarım karşılayabileceğine, iletişim halinde olduğunu düşündükleri ölü atalarından istediğini alabileceğine inandığı krala gider. Bu nedenle, gerektiğinde kraldan yağmur yağdırmasını, ekinleri için uygun hava koşulları vermesini isterler. Kraldan bir şey istemeye gelirken yanlarında değerli armağanlar getirirler, kral da bunları kabul eder ve dileklerini yerine getireceğini söyleyip evlerine dönmelerini ister. Bunlar öyle barbardır ki, çoğu kez kralın istediklerini vermediğini görmelerine rağmen gene de uyanmazlar, aksine, ona daha çok armağanlar getirirler; kralın armağanlardan memnun olmadığına ve kendisine yeterince ısrar etmediklerine inandıkları ve kendisi de onlara yaptıkları bu hatalarını sık sık hatırlattığı için, ta ki sonunda yağmur yağana ve Kaffirler tatmin olana dek defalarca gidip gelirler."1 Bununla birlikte, "bu toprakların krallarının, bir felaket veya iktidarsızlık, enfeksiyon hastalığı, ön dişlerin kaybedilmesi ya da başka bir bedensel şekil bozukluğu gibi bir doğal fiziksel sorun halinde kendilerini zehirleyerek intihar etmek gibi bir gelenekleri de vardı. Kralın böyle bir özrü olamayacağını söyleyerek, bu bozuklukları yok etmek için kendilerini öldürürlerdi." Ancak Dos Santos'un zamanında Sofala kralı bir ön dişini kaybettiği halde öncekilerden farklı davranarak yaşamakta ve tahtından inmemekte ısrar etmişti; hatta daha da ileri giderek kendinden önceki kralları, çürük diş ya da azıcık beyaz saç gibi basit şeylerden dolayı tahtı bırakarak aptallık etmekle suçlamış ve sadık tebaasının çıkarı için yaşayabildiği kadar fazla yaşamaya kararlı olduğunu ilan etmişti.[20] [21] Günümüzde Britanya Doğu Afrikasındaki Nandi kabilesinin baş şifacısı aynı zamanda bütün halkın şefidir. O bir kahin olup gelecekten haber verir: Kadınlarla sığırlara bereket verir; kıtlık zamanında doğrudan veya yağmurcular aracılığıyla yağmur yağdırır. Nandiler şeflerinin olağanüstü güçlerine derinden inanırlar. Kendisi genellikle mutlak biçimde kutsal kabul edilir. Kimse elinde silahla yanına yanaşamaz ya da o konuşmadan konuşamaz; en önemlisi de, kimse şefin başına dokunamaz, yoksa kutsallıktan gelen gücü kaybolur.[22] Afrika'da yaygın olarak görülen bu kralın kutsallığı anlayışı, kralların hem yaşarken hem de öldükten sonra tanrı kabul edildiği, bunlara tapınmak üzere tapınakların yapıldığı ve orada rahiplerin görevlendirildiği eski Mısır'da doruk noktasına ulaşmıştı.1 Eski Mısırlılar tıpkı modem siyahlar gibi kıtlığı iktidardaki hükümdarın beceriksizliğine bağlardı.[23] [24] [25]

İnkalar ya da antik Peru'daki yönetici sınıf da batıl inançtan kaynaklanan bir saygı halesiyle kuşatılmıştı. Kendisi de bir İnka prensesinin oğlu olan eski tarihçi Garcilasso de la Vega bize şöyle demektedir: "Kraliyet kanından olan bir İnka'nın en azından halkın önünde cezalandırıldığı hiç görülmemiştir. Yerliler böyle bir şeyi asla kabul etmezdi; bir İnka düzeltme gerektiren bir hata yapmazdı; çünkü gerek anne babasından gördüğü eğitim, gerek genel inanışa göre Güneş'in oğlu olduğu için insanoğlunu eğitmek, onları kontrol altında tutmak ve faydalı şeyler yapmak üzere dünyaya gelmesi nedeniyle topluluk için bir rezalet yaratmaktansa bir örnek oluştururdu. Yerliler ayrıca İnkaların, kadın tutkusu, kıskançlık, açgözlülük veya intikam hırsı gibi suça yol açabilecek ayartmalara kapılmayacağını düşünürdü; çünkü onlar güzel bir kadını arzuluyorsa istedikleri kadar kadın alabilirlerdi; hem onlar güzel bir kızdan hoşlanmışsa, bırakın reddetmeyi, aksine, kızın babası bir İnka'nın kızını hizmetkar olarak almasından dolayı ona derin bir minnettarlık duyardı. Aynı şey İnkaların malları için de geçerliydi; çünkü onlar hiçbir şeyin eksikliğini hissedemeyeceklerine göre, başkalarının mallarına göz dikmek için bir nedenleri de olmazdı; yönetici olarak Güneş'in ve İnka'nın bütün toprakları onların emri altındaydı; sorumluluk mevkiinde bulunanlar Güneş'in çocukları ve İnka'nın biraderleri olarak istedikleri her şeyi vermekle yükümlüydü. Aynı şekilde, bunlar ister intikam, ister hırs için olsun, kimseyi öldürme veya yaralama arzusuna kapılmazdı; çünkü kimse onları kızdırmazdı. Aksine, kraliyet ailesinden olanlardan sonra en büyük saygıyı onlar görürdü; rütbesi ne kadar yüksek olursa olsun, herhangi biri bir İnka'yı öfkelendirecek olursa, bu büyük saygısızlık olarak görülür ve çok sert bir şekilde cezalandırılırdı. Buna karşılık bir İnka'nın başka bir İnka'nın kişiliğine, onuruna veya mülkiyetine saygısızlık ettiği için cezalandırıldığı hiç görülmemişti, çünkü İnkalar tanrı gibi görüldüğünden böyle bir saygısızlık olmazdı."1

Bu tür batıl inançlar sadece yabanlarla ya da dünyanın ücra köşelerindeki farklı ırklardan öteki halklarla sınırlı değildi. Görünüşe göre Hindistan'dan İrlanda'ya kadar bütün Ari halkların ataları da benzer inançları paylaşmaktaydı. Eski Hindistan'ın yasa kitabı olan Manu Yasalarında şunları görmekteyiz: "Bir kral tanrıların parçalarından meydana geldiğine göre bütün yaratıklardan üstündür; ve tıpkı güneş gibi gözleri ve kalpleri yakar; dünya üzerinde hiç kimse ona göz ucuyla dahi bakamaz. (Doğaüstü) Gücüyle o Ateş ve Rüzgardır, Güneş ve Ay'dır, adalet Tanrısıdır (Yama), Kubera'dır, Varuna'dır, yüce İndra'dır. Bir çocuk kral bile (sadece) bir ölümlü diye küçümsenemez; çünkü o insan şekline girmiş yüce bir tanrıdır."[26] [27] Yine aynı yasa kitabında iyi bir krallık saltanatının etkileri şöyle tarif edilir: "Kralın (ölümlü) günahkarların mallarını almaktan kaçındığı ülkede insanlar zamanında doğar (ve) uzun yaşar. Ve kocanın dölleri nasıl ekildiyse öyle büyür, çocuklar ölmez ve bozuk (çocuk) doğmaz."[28]

Aynı şekilde Homeros döneminin Yunanistan'ında krallar ve şefler kutsal ya da tanrısal kabul edilirdi; evleri de kutsaldı, arabaları da;1 iyi bir kralın saltanatının, kara toprağın buğday ve arpa vermesini, ağaçların meyveyle dolmasını, sürülerin çoğalmasını ve denizin bol balık vermesini sağladığına inanılırdı.[29] [30] Burgondiyalılar kıtlıktan krallarını sorumlu tutar ve tahttan indirirlerdi.[31] Yine, İsveçliler kıtlığı da bolluğu da krallarının iyiliğine veya kötülüğüne bağlarlardı. Kıtlık zamanında, ürünün bollaşması için krallarını tanrılara kurban ettikleri bilinmektedir.[32] Eski İrlanda'da kralın, atalarının geleneklerine uyması halinde mevsimlerin ılımlı geçtiğine, hasadın bol olduğuna, sığırların verimlerinin arttığına, suların balıkla dolduğuna ve meyve ağaçlarının desteksiz ayakta duramayacak kadar meyveyle dolu olduğuna inanılırdı. Aziz Patrick'e atfedilen bir sözde, adil bir kralın saltanatına eşlik eden nimetler arasında "güzel hava, durgun deniz, bol mahsul ve meyve dolu ağaçlar da" sayılmaktadır.[33] Yüzyıllar önce İrlandalı Keltler arasında da yaygın olan bu türden batıl inançlar, İskoçya Keltleri arasında Dr. Johnson'ın zamanına kadar yaşamış görünmektedir; çünkü Dr. Johnson'ın Skye'ye yaptığı yolculuk sırasında hala Macleodların şefinin Dunvegan'a dönmesiyle, uzun zamandır yaşanan ringa balığı kıtlığının sona erdiği;[34] daha sonra patates kıtlığı baş gösterince Macleod klanının, patates hasadını artıracağına inanılan şefin elindeki bir peri sancağının açılmasını istediği[35] anlatılmaktadır.

Britanya krallarının etrafında dolaşan belki de son batıl inanç kalıntısı, kralın bir dokunuşla sıraca hastalığını iyileştirebildiği inancıdır. O yüzden bu hastalığın bir adı da Kralın Musibetidir;1 sözünü ettiğim Polinezya batıl inançlarından yola çıkarak, belki de sıraca deri hastalığının kaynağının da tedavisinin de kralın dokunması olduğunu düşünebiliriz. Tonga yerlilerinin sık sık karşılaştığı bazı sıraca türleriyle karaciğer sertleşmesi vakalarına şefin temasının yol açtığına ve çivi çiviyi söker ilkesine göre yine şefin dokunuşuyla iyileştiğine inanıldığı kesindir.[36] [37] [38] Benzer biçimde, Loango felci kralın laneti olarak adlandırılmaktadır, çünkü siyahlar bu hastalığın, krala ihanetin gökler tarafından cezalandırılması olduğunu düşünmektedir.[39] İngiltere'de sıracanın, kralın dokunuşuyla iyileşebileceği inancı 18. yüzyıla kadar yaşamıştır. Çocukluğunda sıraca hastalığına yakalanan Dr. Johnson'a Kraliçe Anne tarafından dokunulmuştu.[40] Dr. Johnson gibi güçlü bir sağduyu sembolünün çocukluğunda ve ileri yaşlarında İngiltere ve İskoçya'daki bu kraliyet batıl inançlarıyla karşı karşıya kalmış olması ilginçtir.

Yukarıda özet olarak verilen kanıtlar, birçok halkın batıl bir korkuyla, ister şef olsun ister kral, hükümdarlarım sıradan halktan daha büyük güçlerle donatılmış, daha üstün bir düzene ait varlıklar olarak gördüğünü kanıtlamaya yeterlidir. Yöneticilerine karşı derin bir saygı duygusuyla ve abartılı bir güç anlayışıyla şartlanan halk, onların da kendisi gibi olduğunu bilseydi böylesine kayıtsız şartsız bir itaat göstermezdi. Bu durumda, belli ırklarda ve belli dönemlerde batıl inanan yönetime, özellikle de monarşik yönetime olan saygıyı güçlendirdiği ve dolayısıyla kamu düzeninin oluşmasına ve korunmasına katkıda bulunduğu şeklindeki ilk önermemi kanıtlamış olduğumu iddia edebilirim.


[1] R. H. Codrington, The Melanesians (Oxford, 1891), s. 46.

[2] R. H. Codrington, a.g.e, s. 52.

[3] Basil Thomson, The Fijians, a Study ofthe ofCustom (Londra, 1908), s. 57-59, 64,158.

[4] Rahip Richard Taylor, Te ika A Maui, or New Zealand and its Inhabitants, 2. Baskı (Londra, 1870), s. 352 vd.; atualar ya da tanrılar için bkz. a.g.e., s. 134 vd.

[5] A. S. Thomson, M.D., The Story ofNew Zealand (Londra, 1859), i. 95 vd.

[6] Rahip W. Yate, An Account of Neıv Zealand (Londra, 1835), s. 104 vd., not.

[7] W. Brown, Nem Zealand and its Aborigines (Londra, 1845), s. 67. Krş. Old Nem Zealand Pakeha Maori (Londra, 1884), s. 96 vd.

[8] Rahip R. Taylor, a.g.e. s. 164.

[9] Rahip R. Taylor, a.g.e. s. 164 ve 165.

[10]      W. Mariner, Account of the Natives of the Tonga Islands, 2. Baskı (Londra, 1818), i. 141 vd. not, 434, not, ii. 82 vd„ 222 vd.

[11] W. Ellis,   Polynesian Researchers, 2. Baskı (Londra, 1836), iii. 108.

[12]      W. Ellis, a.g.e. iii. 101 vd.; J. VVilson,   Voyage to the Southern

Pacific Ocean (Londra, 1799), s. 329 vd.

[13]      Zeitschrift für allgemeine Erdkunde (Berlin), vi. (1856) s. 398 vd.; F. T. Valdez, Six Years of a Traveller’s Life in Western Africa (Londra, 1861), ii. 251 vd.

[14]      W. W. Skeat, Malay Magic (Londra, 1900), s. 23 vd.

[15]      W. W. Skeat, a.g.e., s. 36.

[16]      Hugh Low, Saraıvak (Londra, 1848), s. 259 vd.

[17]      Örnek için bkz. The Golden Bough, 2. Baskı (Londra, 1900), i. 154 vd., 157 vd.; Lectures on the Early History ofthe Kingship (Londra, 1905), s. 112 vd.

[18]      Proyart, "History of Loango, Kakongo, and other Kingdoms in Africa,"

Voyages and Travels (ed. Pinkerton), xvi. 577. Bkz. Dapper, de l'Afrique (Amsterdam, 1686), s. 335 vd.

[19]      "The Strange Adventures of Andrew Battel," Pinkenton'un Voyages and Travels adlı kitabı içinde (xvi. 330).

[20]      J. Dos Santos, "Eastem Ethiopia," böl. v. ve ix., G. McCall Theal'in Records of South-Eastern Africa, adlı kitabı içinde (vii. (1901), s. 190 vd., 199).

[21]      J. Dos Santos, a.g.e., s. 194 vd.

[22]      A. C. Hollis, The Nandi, their Language and Folk-lore (Oxford, 1909), s. 49

vd.

[24] C. P. Tiele, History of the Egyptian Religion (Londra, 1882), s. 103 vd. Daha fazla ayrıntı için bkz. A. Moret, Du caractere religieux de la royaute pharaonique (Paris, 1902); The Golden Bough, 2. Baskı, i. 161; Lectures on the Early History of the Kingship (Londra, 1905), s. 148 vd.

[25]      Ammianus Marcellinus, xxviii. 5,14.

[26]      Garcilasso de la Vega, First Part of the Royal Commentaries of the Ytıcas, İng. çev. C. R. Markham (Londra, 1859), i. 154 vd.

[27] The Laws of Manu, vii. 5-8, îng. çev. G. Bühler, s. 217 ( Books of the East, cilt. xxv.).

[28]      The Laws of Manu, ix. 246 vd., İng. çev. G. Bühler, s. 385.

[29]      Homeros, Odysseia, ii. 409, iv. 43, 691, vii. 167, viii. 2, xviii. 405; ii.

335, xvii. 464, vs.

[30] Homeros, Odysseia, xix, 109-114.

[31]      Ammianus Marcellinus, xxviii. 5,14.

[32]      Snorro Starleson, Chrotıicle ofthe Kings o/Norıvay, İng. çev. S. Laing, sağa i. böl. 18 ve 47.

[33]      P. W. Joyce, Social History of Ancierıl Ireland (Londra, 1903), i. 56 vd.; J. O'Donovan, The Book ofRights (Dublin, 1847), s. 8, not.

[34]      S. Johnson, Journey to the Western Islands (Baltimore, 1810), s. 115.

[35]      J. G. Campbell, Superstitions of the Highlands and Islands of Scotland

(Glasgow, 1900), s. 5.

[37] W. G. Black, Folk-Medicine (Londra, 1883), s. 140 vd. Ayrıca bkz. bana ait olan Lectures on the Early History ofthe Kingship, s. 125-127.

[38]      W. Mariner, An Account of the Natives of the Tonga Islands, 2. Baskı (Londra, 1818), i. 434, not.

[39]      Proyart, "History of Loango, Kakongo, and other Kingdoms in Africa," Voyages and Travels (ed. Pinkerton), xvi. 573.

[40]      J. Boswell, Life of Samuel Johnson, 9. Baskı (Londra, 1822), i. 18 vd.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe