Yeni Çağda Felsefe Ve Avrupa'da Devrimler

Sadık Usta


17. ve 18. yüzyıllar, materyalist felsefe açısından verimli bir dönem oldu ve buna uygun olarak da materyalist bakış açısı, tarihte görülmemiş derecede felsefi gelişmeyi belirledi. Felsefenin genel anlamda bilim ve siyaset üzerindeki etkisi ise zaten bilinmektedir.

Elinizde tuttuğunuz bu eserlerin, daha doğrusu bu türden eserlerin günlük hayat ve siyasetle ilişkisi çoğunlukla sorgulanagelmiştir. Kimi zaman bu eserlerin günlük siyasi hayata yol gösterici olması da beklenir. Bu beklenti bir yönüyle haklı bir beklentidir. Çünkü felsefi kitaplar, derleme ve kılavuzlar, siyasi gelişmelere, daha somut konuşacak olursak, günlük siyasi ve toplumsal hayatımıza anlamlı bir katkıda bulunurlarsa değerli ve yararlı olurlar.

Biz bu eserle söz konusu beklentiye olumlu bir yanıt verme gayretindeyiz. Felsefe salt zihinsel bir etkinlik değildir; o özellikle, biz istesek de istemesek de günlük hayatımıza yön veren, analiz yeteneğimizi keskinleştiren, günlük hengamenin dar pratiği içinde boğulmamızı engelleyen, yaratıcılığımızı geliştiren, siyasi karmaşa içinde yolumuzu bulmamızı sağlayan ve olgulara derinlemesine bakmamızı zorunlu kılan, birbiriyle ilişkisi olmadığı düşünülen olaylar arasındaki ilişki ve bağlantıları, yani yüzeyseli değil, derinde yatanı görmemizi sağlayan bir kılavuzdur.

Felsefe, teorik inşanın pusulasıdır. Felsefemiz düzgün değilse teorimiz de karaya oturur. Eğer felsefemizin biçimlendirdiği teorik derinliğimiz sığsa, o zaman vay halimize; siyasetin teoriyi yediği yerdeyiz demektir. Bu nedenle teorik ve siyasi kitaplar, felsefi eserlerle birlikte ve onların kılavuzluğunda okunmalıdır. Çünkü bu eserler sadece bilim ve felsefe ilişkisini aydınlatmaz, aynı zamanda toplum-siyaset ilişkisini de açıklığa kavuştururlar. Çalışmamızın buna hizmet edebilmesi, en büyük arzu ve beklentilerimizden biridir.

Erken Burjuva Devrimleri

Avrupa'nın 16. ve 17. yüzyılı, sadece erken burjuva devrimleri (siyasi, toplumsal ve ekonomik) açısından değil, aynı zamanda coğrafi keşifler, bilimsel hamleler ve yeni felsefi bakış açıları yönünden de çok başarılı bir dönem oldu.

Tarihin ilk burjuva devrimleri, önce Hollanda’da (1588)[1], ardından İngiltere’de (1640)[2] ve sonra da Avrupa’nın birçok farklı bölgesinde (Fransa, Macaristan, Polonya, İtalya, Almanya ve hatta Rusya’da) görülmüştü. Bazı devrimler ise siyasi ve toplumsal açıdan istenilen başarıya imza atamamakla birlikte, irili ufaklı, kimi zaman soyluların önderliğinde, kimi zaman papaz ve rahiplerin, kimi zaman da aydın ve zanaatkarların önderliğinde yüz binlerce insanı ayaklandırarak onların aydınlanmasını sağlamıştır. [3] Bunlar bazen ulusal olan sınıfların bayrağı altında, bazen papazların önderlik ettiği din bayrağı altında[4] [5] veya doğrudan, burjuva devrimlerini de aşan radikal emekçi program ve taleplerle ortaya çıkmışlardı. 5

Bu dönem, aynı zamanda, feodalizmin toplumsal temeli olan toprak ağalığı sisteminin, onun ideolojik temelini oluşturan dinin (özellikle de Katolik kilisesinin) ve resmi dili olan Latincenin tahtından alaşağı edildiği; kent ve kırsal kesimlerde yaşayan yoksulların kısmen özgürleştiği, örgütlü isyanların yaşandığı ve bu isyanlarda kızıl bayrakların dalgalandığı, ulusal kültürlerin ve bunların ortak ifadesi olan ulusal dillerin, derebeylik ve prensliklerin sınırlarını aşan, birleşik üretimin ve pazar ekonomilerinin ve bunların siyasi biçimi olan merkezi ulusal devletlerin şafakta belirdiği bir dönemdir.[6]

Feodalizm zamanını sadece ekonomik olarak doldurmamıştı, aynı zamanda akla ve doğaya aykırı ideolojik (bilimsel, felsefi ve kültürel) altyapısıyla da toplumsal gelişmenin önünde büyük bir engeldi.

Rönesans’ın Ardından Gelen Felsefi Hamleler

Dönem, Avrupa’nın doğu ve güneyde Osmanlı ablukasını boşa çıkardığı keşifler dönemiydi; keşiflerle birlikte denizaşırı ticaretin ivme kazandığı, Avrupa’nın sadece sermaye birikimi açısından değil, aynı zamanda üretimin yoğunlaşması açısından da dünyanın merkezi olmaya aday olduğu bir dönemdi; korsanların ve maceraperestlerin birbiriyle kıyasıya ve ölümüne bir rekabete girdikleri, Avrupa’nın dünyayı fethettiği bir dönemdi; köylülerin ve kentlerin görece özerkliklerini kazanarak özgürleştikleri ve bütün yaratıcılıklarını ve becerilerini konuşturdukları bir dönemdi; artık kabına sığmayan ilerici düşünürlerin, bilim adamlarının ve dehaların da dönemiydi. Onlar, insanoğlunun “doğal hakları”ndan bahsediyorlardı. Onlar, araştırma ruhunu öldüren skolastik kalıplara değil, “özgür bilim”e vurgu yapıyorlardı. Onlar, hurafe ve putların kerametinden değil yaratıcı “insan iradesi”nden bahsediyorlardı. Dolayısıyla onlar, doğayı açıklayan “akıl ve mantık”tan yola çıkarak, dünyayı ve evreni yeniden keşfetmeyi ve tanımlamayı öneriyorlardı.

Ama kuşkusuz bunların bir öncesi de vardı. Geç Ortaçağ döneminin büyük düşünürü ve din adamı Aquinalı Thomas, Summa Theologiae adlı eserinde deneyim kavramına kısmen vurgu yapmıştı. Eserinin başlattığı tartışma, düşün ve din adamlarını ikiye bölmüştü.

Aquinalı Thomas, eserinde dünyayı Tanrı’nın bir lütfü, takdiri-i ilahi olarak görüyordu. Ona göre dünyayı, daha doğrusu evreni anlamak isteyenler, sadece İncil’in ayetlerine değil ama aynı zamanda deneyime de başvurmalıydı. Sadece küçük bir parçacık özerklik de olsa, işte bu kavramdan 14. yüzyılın büyük evrensel tartışması kopmuştu. Nominalistler, universalia'yı, “sunt nomina" (genel kavramlar), Realistler ise “sunt realia" (maddi olgular) olarak görüyordu.

Bu tartışmanın bu kadar büyümesinin altında canlı varlıklar içinde sadece insanoğlunun bir ayrıcalığı olan deneyim kavramına olan özel bir ilgi yatıyordu. İlk üniversiteler (Padova, Bolonya ve Paris) esas olarak ilahiyat ve hukuk fakülteleriydi; ancak “önyargısız” araştırma yöntemi, önce üretime ve ticaret alanına, sonra da diğer bilimsel alanlara yayılmıştı.

Feodal Sistemin Krizi

Büyük bilim tarihçisi J. D. Bernal, bu süreci (1440-1690) üç dalga halinde gerçekleşen “büyük bilimsel devrim” dönemi olarak adlandırır.

1.   dönem, Rönesans dönemidir ve 1440-1540 yıllarını kapsar. Büyük ressam ve heykeltıraşların yanı sıra, büyük mühendislerin de ortaya çıktığı bu dönemde, doğa bilimlerinde ve tıp alanında çok önemli buluşlar yapılmıştır. Pusulanın ve pompanın bulunuşu, ulaşım ve iletişim alanındaki yenilikler, madencilik ve yeni eritme tekniklerindeki icatlar, yeni metal ve cevherlerin (çinko, bizmut, kobalt) ortaya çıkarılması vb. bilimin altyapısını hazırlamıştır. Astronomideki buluşlar ve özellikle de yön bulma teknikleriyle yıldızların izlenmesi, bu alana da büyük katkı sağlamıştır. Bu da insanoğlunun, Ptolemaios’un [Batlamyus] eski dünya eksenli evren modelinden kopup, büyük bilim adamı Kopernik’in 16. yüzyıldaki yeni dünya modeline geçmesini sağlamıştır. Bunun teknolojik bir sonucu, yeni merceklerin geliştirilmesi ve dolayısıyla artan yeni cam ihtiyacı (Ortaçağ’dan bu yana pek ender de olsa cam, pencere ve gözlük yapımında kullanılıyordu) olmuştur.

2.   dönem, burjuva devrimlerin birbiri peşi sıra sökün ettiği toplumsal devrimler aralığıdır (1540-1650). Bir yandan odun krizi, diğer yandan da demir ihtiyacı insanlığı, yeni bir enerji kaynağına, taş kömürüne sevk etmişti; taş kömürü daha önceleri, Roma döneminde, özellikle de İngiltere’nin bir kısmında ve İskoçya’ da kullanılıyordu. Hollanda’da teleskopun icadı gerçekleşmişti; Galileo, yeni hesaplama teknikleri ve deneylerle gezegenlerin hareketini öngörebiliyordu. Onunla birlikte astronomi, sadece izlemeye dayalı bir bilim olmaktan çıkmış, deney ve matematik bilimine dönüşmüştü. Bu andan itibaren deney ve izleme yöntem ve tekniği, ticaret sermayesinin ihtiyacına göre biçimlenmiş olan eski teknolojiyi tahtından ediyordu. Bunlara, William Harvey’in (1578-1657) kan dolaşımına ilişkin yaptığı buluşu da ekleyebiliriz.

3.   dönem ise, bilim ve felsefe dünyasının başını kaldırdığı ve konuşmaya başladığı özgürlük dönemidir (1650-1690). Böylece bilim, üniversiteler dışında da, “Royal Society of Sciences in London” örneğinde de görüldüğü gibi, kendi başına çalışan ve özerk bir örgütlenme sistemi olan bir alana dönüştü. Astronomi alanındaki teorik gelişme, Newton sistemiyle birlikte geçici olarak tamamlanmıştı. Öte yandan Denis Papin ve Thomas Savery de, buhar gücü teknolojisine yönelik araştırmalarına bu dönemde başlamışlardı.[7]

16. yüzyıl Bruno’nun yakılmasıyla sona ermişti ama devrim esas şimdi başlıyordu. Artık “cin” bir kez şişeden çıkmıştı!

Felsefede Devrim ve Bilimsel Atılımlar

Isaac Newton, bilimsel başarılarının hikayesini doğa bilimci Robert Hooke’a şöyle ifade ediyordu: “Eğer ben, [bilim alanında] biraz daha fazlasını görebilmişsem, bunun nedeni, devlerin [benden önceki bilim insanlarının] omzunda oturuyor olmamdandır.”[8] Newton’dan, bilim alanındaki her küçük gelişmenin, nasıl bir önceki gelişmenin üstüne yeni bir tuğla koymak suretiyle gerçekleştiğini, uygarlığı küçük adımlarla ileriye taşıdığını anlatan müthiş bir betimleme...

17. yüzyılla birlikte bilim adamları, yüzyıllardır özgür düşünceyi yasaklayan skolastik felsefeye meydan okuyorlardı ama attıkları adımlarla henüz sistemin bütününü sorgulayamıyorlardı, çünkü ellerinde doğanın gizemini çözecek bilimsel veriler, olayların nedenini ortaya koyacak mantıklı kanıtlar ve en önemlisi de keşifleri kolaylaştıracak devrimci yöntemler yoktu. Dolayısıyla bu durum, geçmişi sıkı bir eleştiriye tabi tutarak aşmayı sınırlıyordu.

Kapitalizmin gelişmekte olduğu tarihsel momentte, Amerika’nın keşfi, yeni deniz yollarının (Afrika’nın güneyden aşılması) ortaya çıkması, Asya’nın ve Pasifik’in derinliklerine uzanarak elde edilen yeni pazarlar, Avrupa’nın merkezinde kurulan yeni mal dağıtım alanları ve ticaret kentleri, yükselmekte olan burjuva sınıfına hem yeni bir ufuk kazandırmakta hem de yeni olanaklar sunmaktaydı.

Akdeniz’in öneminin azalması, Avrupa’nın gelişmekte olan ülkelerine (İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere) yeni kapılar aralamış, onların sömürgeler edinmelerine ve fetihler gerçekleştirmelerine neden olmuştu. Sömürgelerle birlikte rekabetin ve savaşların çapı da bir kat daha artmıştı.

Amerika’dan gelen altın ve gümüş, Çin ve Hindistan gibi devasa çapta hammadde kaynak ve pazarları, Avrupa merkezli ticaret burjuvazisinin artan gücüne yeni bir güç katmıştı.

Denizcilikle birlikte endüstriyel üretimde de olağanüstü gelişmeler kaydediliyordu. Toprakların daha verimli hale getirilmesi, yolların ve kanalların inşası, kentleşmede atılan adımlar, tıp ve sağlık alanındaki buluşlar feodalizmin temelini ekonomik açıdan aşındırırken, kapitalizme de tam bir hakimiyet gücü sunuyordu.

Manüfaktür alanındaki gelişme, lonca sistemiyle birlikte feodal ilişkilerin krize girmesi, ticaret erbabına büyük olanaklar yaratmıştı. Halklar arasındaki ulaşım, iletişim ve kültürel alışverişler bir anda toplumsal gelişmenin hızını bir kat daha artırmıştı.

Üretim ve ticaretten büyük yarar sağlayan ticaret burjuvazisi, kentleşmeye, dolayısıyla kültüre, bilime ve felsefeye özel bir önem veriyordu. Ayrıca, ekonomik gelişimine uygun siyasi ve hukuki haklara da kavuşmak arzusundaydı. Bu nedenle de yükselen yeni sınıf ile bilim ve felsefe dünyası tarihsel bir blok oluşturuyordu.

Toplumsal ve kültürel alanda devasa boyutta “zelzeleler” yaşanırken bilim adamları ve filozofların da bu gelişmenin dışında kalması mümkün değildi. Onlar da toplumun kültürel, siyasi ve bilimsel değişiminde aktif bir rol üstlenmişlerdi. Üretici güçlerin gelişimine denk gelen bilimsel buluşlar, bir anda toplumların bütün katmanlarını etkilemiş ve devrimcileştirmişti.

Daha önceden Kopernik’in, Ptolemaios sistemine karşı ortaya attığı heliosentrik (güneş merkezli) teori, Galileo’nun teorik mekaniğine anlamlı bir etkide bulunmuş ve ardından yeni buluşların kapısını aralamıştı.

Kepler’in Kopernik’e dayanarak dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkaran yeni evren modeli ve yasaları; teleskop ve mikroskobun bulunması; barutun, matbaanın, pusulanın; değirmenin ve kurmalı saatin icadı, Avrupa toplumlarının ve özellikle de aydınların özgüvenini pekiştirmiş ve ufkunu da olağanüstü genişletmişti.

Kapitalist endüstrinin, yani üretimin, denizciliğin ve ticaretin gelişimi için bilim ve teknoloji alanında yeni buluşlar yapmak, böylece doğanın gizemini çözmek; bilimsel veriler toplamak ve bunları doğrudan hayatın günlük gereksinimlerinin hizmetine sunmak zorunlu hale gelmişti.

Mekanik, astronomi, fizik, anatomi ve doğa bilimlerinin diğer alanlarında yapılan araştırmalar, dini dogmalardan, Bacon’ın ifadesiyle "putlardan”, hurafelerden ve bilimsel gelişmeye ayak bağı olan alışılmış metotlardan kurtulmayı kolaylaştırıyordu. Bu kurtuluşu taçlandırmak için önce dinin prangalarından ve kilisenin düşünsel diktatörlüğünden kurtulmak gerekiyordu. Bu nedenle de bilim dünyası, önce din ve kiliseye isyan etti. Bilimin ürünlerine ihtiyaç duyan burjuvazi de bu savaşa canıgönülden katılarak siyasi devrimlere önderlik etti.

Bilimin önünde ikili bir görev bulunuyordu. Birincisinde eskiye dair ne var ne yok, onları teorik olarak sınıflandırmalı ve sistemleştirmeliydi; ikincisinde ise yeni araştırmalar yapabilmek için daha verimli, daha üretken ve daha yaratıcı yöntemler keşfetmeliydi. Ama tabii ki bunun önce teorik ve felsefi düzlemde ortaya konması gerekiyordu; işte Galileo ve Bacon tam da bu dönemde ortaya çıktılar. Ortaya attıkları tezler ve inşa ettikleri felsefi paradigmalarla hem bilim dünyasını hem de felsefe camiasını temelinden değişikliğe uğrattılar.

Galileo ve Bacon gibi, bilim ve felsefe dünyasının büyük insanlarının başlattıkları köklü dönüşümler (siyasi, felsefi ve bilimsel devrimler), sadece bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki zaferini sağlamadı. Aynı zamanda feodalizme karşı kapitalizmin, toprak baronlarına karşı ticaret erbabının, lonca sistemine karşı endüstriyel rekabetin, batıl inanç ve putlara karşı uyanmanın, miskinliğe karşı çalışkanlığın ve üretkenliğin, düşünsel kabızlığa karşı yaratıcılığın, imtiyazlara karşı hukukunun da zaferiydi.[9] Tabii ki bu, yeni bir çağın ve dolayısıyla yeni bir toplumsal ve siyasi düzenin de mutlak ilanıdır.


[1]    16. yüzyılın sonunda Hollanda’nın Ispanya'ya devredilmesiyle birlikte, Kalvinist ağırlıklı eyaletlerde, koyu Katolik İspanya egemenliğine karşı bir ayaklanma baş göstermişti. Bu ayaklanmanın siyasi, kültürel, dini ve ekonomik nedenleri de vardı. Sonuçta soylu bir kökene sahip olan Wilhelm van Oranien önderliğinde baş gösteren uzun süreli ayaklanma, diğer eyaletlerin de desteğiyle bölgesel bir çehreye büründü. Bunun sonucunda da 1581 yılında 7 eyalet Hollanda olarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bağımsızlığını ilan eden Hollanda, denizcilik başta olmak üzere birçok alanda hızlı bir ilerleme kaydederek birbiri peşi sıra sömürgeler ele geçirdi. 1585-1702 yılları Hollanda’nın Altın Çağı'dır. Bu dönemde Hollanda, bilim, ticaret ve sanat dallarında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri haline gelmiştir. 1585 yılında Anvers'in Ispanya'nın eline geçmesiyle güneydeki zengin Kalvinci-Protestan tüccarların ve aydınların büyük çoğunluğu bağımsızlığını ilan eden kuzeye sığınmaya başladı. Bu gelişmenin ardından, Ispanya'daki Engizisyon'dan kaçan Seferad Yahudiler, Fransa' dan kaçan Protestan Huguenot'lar da Hollanda'ya sığındılar. Böylece Avrupa'nın en zengin ve aydın insanları Hollanda'da toplanmış oldu.

[2]    İngiltere'de birkaç yıldır süren parlamento-kral çatışması 1640 yılında önce kral olan 1. Charles'ın tutuklanması ve ardından da idamıyla sonuçlandı. Bu süreçte ortaya çıkan iç çatışma ve iç savaşta parlamento ordusunun komutanı olan Oliver Crommwell, 1649 yılında hem kraliyeti ortadan kaldırarak cumhuriyeti hem de parlamentoyu feshederek diktatörlüğünü ilan etmişti. Crommwell'in ölümüne (1658) kadar süren bu dönem, aynı zamanda İngiltere’nin bir dünya devleti haline gelmesinin de yolunu açmıştı.

[3]    Bkz, Sadık Usta, “Rönesans ve Aydınlanmanın Halkçı Kökeni", Bilim ve Ütopya, sayı 216, Haziran 2012, sayı 216, s. 10 vd.; Richard van Dülmen, Entstehung des frühzeitlichen Europa 1550- J648, Weltbild Veri., München, 1998, s. 367 vd.

[4]    Bkz, Sadık Usta (haz.), Dünyayı Değiştiren Düşünürler - Cilt 1: Hint Veda'larından Giordano Bruno'ya, Yordam Kitap, İstanbul, 2013, s.20 vd.

[5]    Ernst Piper, Der Aufstand der Ciompi, Wagenbach Verlag, Berlin, 1978.

[6]    Ellen Meiksins Wood-Neal Wood, İsyan Borusu, Kapitalizmin Yükselişi ve Siyasal Teori 15091688, Çev. Fahri Bakırcı, Epos Yay., İstanbul, 2008, s. 10 vd.

[7]    John Desmond Bernal, Sozialgeschichte der Wissenschaften-Die Geburt der modernen Wisserıs- chaft, Rowohlt Verlag, Hamburg, 1970, s.356-471.

[8]    “If 1 have seen further it is by standing on ye sholders of Giants.” 1. Newton'nun Robert Hooke'a 5 Şubat 1675/76 tarihli mektubu için bkz, Richard Westfall, Isaac Newton. Eine Biographie, Spekt- rum Akademischer Verlag, Heidelberg/Berlin/Oxford,1996.

[9]    K. Marx, Die Bourgeoisie und die Konterrevolution, K. Marx-F. Engels, Ausgewaehlte Schriften in zwei Baenden, Dietz Verlag, Berlin, 1953, Bd. I, s. 56-57.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe