Yasaların Ruhu Üzerine

Montesquieu


1. Kitap

Genel Anlamda Yasalar Üzerine

1. Bölüm

Yasaların, Birbirinden Farklı Varlıklarla İlişkisi Üzerine

Kavramın geniş anlamında yasalar, şeylerin doğasına uygun zorunlu ilişkilerin ifadesidir. Hal böyle olunca, her varlığın da kendine göre bir yasası olmaktadır. Tanrısallığın[1] kendi yasaları vardır, maddi dünyanın yasaları vardır, insanların üstünde yer alan zeki varlıklar yasalara sahiplerdir, hayvanların kendi yasaları vardır, tabii ki insanların da kendi yasaları olacaktır.

Her kim ki yeryüzünde saptanan her etkinin, kör bir zorunluluktan kaynaklandığını ileri sürüyor, o bir nevi saçmalıyordur...

Her şeyin en başında akıl gelir. Yasalar, hem birbirinden farklı varlıkların birbiriyle olan hem de bunların hep birlikte yasalarla olan ilişkisinin ifadesidir...

Madem ki maddenin hareketini şekillendirerek kendi mantığından soyutlayan yerküre hala sorunsuz bir şekilde varlık göstermektedir, o halde onun hareketinin de istenildiği anda değiştirilemeyen yasalara tabi olması gerekir. Bu dünyanın yerine sabit kuralları olan bir başka dünyayı düşündüğümüzde, onun, bu kurallar nedeniyle yıkıma uğradığını görürsünüz.

2. Bölüm

Doğanın Yasaları Üzerine

Doğanın yasaları, diğer bütün yasalardan önce gelir. Bunlar, esas olarak varlığımızın niteliklerinden kaynaklandıkları için böyle adlandırılırlar. Bu yasaların kavranabilmesi için ilk önce insanoğlunun toplumsallaşmadan önceki durumuna da bir göz atmamız gerekir. Doğanın yasaları, eğer böylesi bir doğal durumda yasa olarak varlık gösterebiliyorsa, ancak o zaman böyle adlandırılmayı hak edebilirler.

Bizzat her yasa bize, onun yaratıcısını düşündürtür ve dikkatimizi de oraya çeker. Onun, zaman sırası açısından değil fakat önem sırasına göre belirlenmesi de doğal yasaların ilkidir. Doğal şartlardaki insanların ayırt edici özelliği, bilgiye değil ama bilgi edinme yeteneğine sahip olmalarıdır. Haliyle, onların ilk düşüncelerine baktığımızda da müthiş spekülatif fikirler içeremediğini görürüz: Onlar varlığının kaynağını araştırmaktansa, önce varlıklarını ayakta tutmayı esas iş edinmişlerdir. Bu türden bir insan, kuşkusuz önce zayıflıklarını keşfederdi ve bu nedenle de aşırı ürkek biri olurdu. Hatta bu özelliği, yaşadığı deneyimlerle daha da katmerleşirdi, ki ormanda yakalanan bazı yabani insanlar bunu kanıtladılar[2]: Onlar sürekli titriyor ve gördükleri her şeyden de kaçıyorlardı.

Bu şartlarda herkes kendisini zayıf, belki en fazla yanındakine eşit görürdü. Bu nedenle de o insanlar hemen birbirilerine saldırmazlardı. Dolayısıyla barış, ilk doğal yasa olarak ortaya çıktı.

Bundan dolayı Hobbes’un, daha baştan itibaren insanların birbirilerini ezme ve baskı altına alma eğilimi içinde olduklarını söylemesi hata olmuştur. Egemenlik ve baskı altına almak kavramları öylesine çok katmanlı ve ayrıca başka kavramlara bağımlıdırlar ki bunları ilk andan itibaren geçerli saymak mümkün değildir.

Hobbes, “İnsanlar, eğer daha ilk doğal şartlarda savaş durumunda yaşamıyorlarsa neden sürekli silahlı dolaşmış ve kapılarını kilitlemek için bir anahtara ihtiyaç duymuşlardır ki?” diye sormaktadır. Buradaki iddialarla, insanoğlunun toplumsal kurumlaşmadan sonraki konumu ile henüz toplumsallaşmadan önceki konumu birbirine karıştırılmıyor mu? İnsanoğlu bu kurumların ortaya çıkmasından sonra saldırı ve savunmanın nedenlerini keşfetmektedir.

İnsanoğlu ilk anda zayıflık hissini, gereksinme hissiyle birleştirmeyi bilmiştir. Bununla da o yeni bir doğa yasasına daha, yani besin aramaya girişmiş olur.

Korku insanı, iddia ediyorum ki birbirinden kaçmaya teşvik ederdi. Ancak kısa bir süre sonra, karşısındakinin davranışlarından onun da aynı şekilde korku ve endişe içinde olduğunu fark ettiğinde de karşılıklı yakınlaşma başlamıştır. Ayrıca her canlı türde görüldüğü gibi insanoğlu da kendi türünü gördüğü anda içinde bir mutluluk duygusu yükselmektedir. Bu his karşı cinse olan özel ilgiyle birleşince daha da bir artmaktadır. Ortaya çıkan karşılıklı doğal istekler, üçüncü yasamız olmaktadır.

Başlarda, insanoğlunun niteliği duyumsama yeteneğiyle sınırlıydı. Sonra o, bilgiye sahip olmaya başladı. Ardından da başka canlı varlıklarda olmayan ikinci bir bağ ortaya çıkmıştı. Toplaşmak için yeni bir unsur daha ortaya çıkmıştı. Ortak yaşamı toplum halinde sürdürme arzusu, bu da, dördüncü doğa yasası olmaktadır.

3.   Bölüm

Pozitif Yasalar Üzerine

Toplumsallaşan insanoğlu zayıflık hissini gün geçtikçe kaybetmektedir. İnsanlar arasındaki eşitlik kaybolurken, savaş koşulları da ufukta belirmektedir.

Giderek her toplum kendi ayırt edici gücünün farkına varmaktadır. Bu durum, halklar arasında bir savaşın da koşullarını oluşturur. Aynı topluma ait insanlar da artık kendi bireysel güçlerinin farkına varmaktadırlar. Ardından da hemen toplumsallaşmanın yararlarını kendi lehlerine çevirmenin arayışı içine girerler. Bu da insanlar arasındaki savaş koşullarının zeminini yaratır.

Bu her iki savaş koşulu, insanlar arasında yasaların oluşmasına yol açmaktadır. İnsanların belirli bir gezegende yaşıyor olmaları, gezegenin büyüklüğü ve üzerinde çok sayıda farklı kavimin yan yana yaşıyor olması, halklar arasındaki ilişkileri düzenleyecek yasalara olan ihtiyacı da ortaya çıkarmıştır: Uluslararası yasalar. Aynı ülkenin insanları olmaktan kaynaklanan koşullar, insanları bir toplum içinde tutma zorunluluğu, haliyle yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiyi de düzenleme ihtiyacı doğurmuştur: Devlet anayasası. Bu yasaların bir de aynı toplumda yaşayan insanların birbiriyle olan ilişkilerini düzenleyen bölümlerinin olması gerekir ki buna da medeni yasalar diyoruz.

Uluslararası yasalar doğal zorunluluk nedeniyle şu unsurları içerir: Halklar, barış döneminde mümkün olduğunca güçlerine güç katan fırsatları değerlendirirken, savaş dönemindeyse çok az zararla çıkmanın yollarını ararlar. Savaşın amacı zaferdir. Zaferin amacı ise fetih. Fetihin amacı ise toprakları elde tutmaktır. Bu ve bundan önceki ilkeler de uluslararası yasaları oluşturan yasalara kaynaklık eder.

Bütün halklarınki bunlara düşmanlarını yiyen İrokualar[3] [4] da dahildir uluslararası yasaları bulunur. Onlar da elçi gönderir, elçi kabul ederler; onlar da savaş ve barış yasalarını tanırlar. Kötü olansa bu yasaların gerçek ilkeler üzerinde inşa edilmemiş olmasıdır.

Nasıl ki bahse konu toplumların ilişkilerini düzenleyen uluslararası yasalar vardır, haliyle bunların kendi içlerini düzenleyen devlet hukuku da olacaktır. Hükümeti olmayan herhangi bir toplumun ayakta kalma şansı bulunmaz. Tek tek insanları birbirine bağlayan şeye, Gravina’nın8 büyük bir isabetle belirttiği gibi, “Devletleşme durumu diyoruz.”

Bütün erki bir kişinin ya da birçok kişinin yetkisine bırakmak mümkündür. Bazıları bunu bir kişinin egemenliğine bırakmanın doğala en yakın durum olduğunu düşünmüşlerdi, çünkü doğa da baba otoritesini yaratmıştı. Tabii ki baba otoritesi hiçbir şekilde bunun kanıtı olmaz. Ancak nasıl ki tek adamlı yönetim, baba otoritesini örnek alıyorsa, çoklu yönetim modeli de, kardeşler ya da onların ölmesi durumunda kuzenler birliğini emsal almaktadır. Devlet hukuku düşüncesinin arka planını çoklu aileler birliğinin mantığı oluşturur.

En doğrusu ise şudur: Doğal olarak her hükümet modeli yönetmek durumunda kalınan halkın özelliklerine uygun olarak biçimlenir.

Eğer tek tek bireylerin birleşme iradesi ortaya çıkmazsa, onları bir toplumda birleştirmek de mümkün olmaz. Aynı şekilde Gravina büyük bir isabetle şu saptamada bulunmaktadır: “Herkesin birleşme iradesine, toplumsallaşma durumu denir.”

Genel olarak yasaların, dünya halklarını yönetebildikleri oranda mantığa uygunluğundan bahsedebiliriz. Halkların devlet anayasası ya da medeni yasaları, söz konusu halkların özel konumunun mantığına uygun olmalıdır.

Bu yasalar hangi halklar için düşünülmüşlerse o halkların nitelikleriyle uygunluk içinde olurlar; ancak bunların bazen başka halklar için de geçerli olmaları büyük bir tesadüften başka bir şey değildir.

Bu yasalar, yerleşik olan hükümetlerin doğası ve ilkelerine uygun olmak zorundadır; hem anayasanın zorunlu kıldığı biçimle uyumlu olması, hem de medeni yasaların güvence altına alınması açısından.

Bunların hem ilişkilendirildikleri ülkelerin fiziki konumuyla, yani sert, sıcak ve yumuşak iklimleriyle, arazilerinin verimliliğiyle, ülkenin konumu ve hacmiyle hem de halkların toplumsal ekonomik konumlarıyla, yani tarım, hayvancılık ya da avcılıkla beslenip beslenmedikleriyle vb. de uyumlu olmalıdır. Ayrıca bunlar, devlet yapısıyla çelişmeyen özgürlüklerle de uyumlu olmalıdır; aynı şekilde söz konusu halkın dini yapısı, eğilimleri, mal varlıkları, nüfus oranı, ticari hacmi, gelenek ve görenekleriyle de uyumlu olmalıdır. Ve aynı zamanda bunların birbiriyle olan ilişkileri de uyum içinde olmalıdır; seçimler, yasa koyucunun amaçları, şeylerin düzeni vb. de gözetilmelidir.

İşte gördüğünüz gibi kitapta bu konular söz konusu edilecektir. Daha doğrusu, bütün bu ilişkileri ve bir bütün olarak yasaların ruhu denen bu konuyu, incelemeyi planlıyorum

XI. Kitap

Özgür Siyasal Yaşamı Düzenleyen Yasalar ve Bunların Anayasayla İlişkileri Üzerine

A. Özgür Siyasal Yaşamın Özü; Kuvvetler Ayrılığı

1.   Bölüm

Temel Anlayış

Özgür siyasal yaşamı düzenleyen yasalarla, tek tek yurttaşların yaşamlarındaki özgürlüğü güvence altına alan yasalar arasında farklar görüyorum. Birinci konuyu bu kitapta, ikincisini ise diğer kitaplarda ele alacağım.

2.   Bölüm

Özgürlük Kavramına Yüklenen Farklı Anlamlar Üzerine

Sanırım “özgürlük” kavramı kadar, bu denli çok anlamda kullanılan ama bir o kadar da hiddetli tartışmalara neden olan başka bir kavram yoktur. Bazıları bu kavramı, iktidar koltuğuna iyice yerleşmesine yardımcı oldukları bir tiranı yeniden o tahttan indirebilmenin olanağını vurgulamak için kullanırken; diğerleri ise biat etmek istedikleri birinin seçilebilmesi için kullanmaktadırlar. Bazıları bunu silah taşımak ve şiddete başvurmak için kullanırken; diğerleri bu kavramı kendilerini, kendi halkından birinin, kendi yasalarıyla yönetmesinin önceliğini vurgulamak için kullanmaktadır. Nitekim bazıları da bu kavramı, belirli bir devlette belirli bir yönetim sistemini hayata geçirmek ama diğer yönetim sistemlerini ise tümden kapı dışarı etmek için kullanmaktadır. Cumhuriyet yönetimini beğenenlere göre bu yönetim şekli, özgürlüğü en iyi uygulayan sistemken; monarşi yönetimini ziyadesiyle yaşamış olanlar da söz konusu kavramın o yönetim şeklinde en iyi uygulandığını görüp söylemektedir. Sonuçta herkes özgürlük kavramının, onun en çok beğendiği ve yatkın olduğu yönetim biçiminde en iyi şekilde hayata geçirileceğini düşünmektedir. Bazıları cumhuriyet yönetiminde zararları ve etkilerinden dolayı şikayet edilen şeylerin nedenlerini her zaman göz önünde bulundurmamaktan dolayı özgürlüğün en çok bu yönetim biçiminde uygulanacağını düşünmekte ve dolayısıyla monarşiyi de bu nedenle uygulanamaz bulmaktadır. Özellikle de demokraside halkın istediği her şeyi yapabilmesi nedeniyle, özgürlüğü çoğunlukla bu yönetim biçimiyle ilişkilendirdiler. Bu arada halkın şiddetiyle halkın özgürlüğü de sıklıkla birbirine karıştırıldı.

3.   Bölüm

Özgürlük Nasıl Sağlanır?

Kabul ediyorum: Sanki halk, demokrasilerde istediğini yapabilmektedir. Ancak siyasal özgürlük, insanın canının istediğini yapması değildir. Bir devlette, yani yasaları olan toplumsal bir sistemde özgürlük, hem insanın istediğini yapma hakkına sahip olması hem de ama neyi istememeye hakkı olduğuna da zorlanmaması demektir.

İnsanın bütün ilişkilerin ortadan kalkmasıyla özgürlüğün ne olduğunu idrak etmesi gerekir. Özgürlük, yasaların izin verdiği her şeyi yapabilmektir; ancak eğer bir yurttaş yasak olan bir şeye yelteniyorsa, bu durumda o özgür olamaz, çünkü öylesi bir durumda öbürleri de aynı hakka sahip olur.

4.   Bölüm

Aynı Konunun Devamı

Ne demokrasi ne de aristokrasiyle yönetilen ülkeler öz itibarıyla özgür devletlerdir. Siyasal özgürlük, sadece ılımlı bir devlet yönetiminde mümkündür. Hatta bu, ılımlı yönetimlerde bile her zaman bulunmayabilir. O sadece, insanın şiddeti istismar edemediği dönemde bulunur. Ancak insanoğlunun ezelden beri, yönetime geldiği anda gücü istismar ettiği görülmektedir. O, kendi sınırlarını keşfedinceye kadar gider. Hatta bazıları, erdemin bile sınırlara ihtiyacı olduğunu söyler.

Güç istismar edilmesin diye, onu, eşyanın tabiatına uygun bir kuralla, yani gücü güçle dengelemek suretiyle dizginlemek gerekir. Öyle bir anayasa yapılmalıdır ki hiçbir yurttaş, yasanın onu görevlendirmediği bir şey nedeniyle cezalandırılmamalı ve aynı şekilde yasanın ona izin verdiği şeyi yapmamaya zorlanmamalıdır.

5.   Bölüm

Farklı Ülkelerin Farklı Hedefleri Üzerine

Bütün devletlerin amacı varlıklarını korumaktır, ancak bir de her devletin sadece kendi yararını gözettiği amaçları vardır...

Peki özgür siyasal yaşamı, doğrudan anayasasının amacı haline getirmiş olan bir halk var mıdır? Şimdi, böylesi bir anayasanın hangi temel ilkeler üzerinde inşa edilmesi gerektiği, bu kitabımızın esas konusudur. Eğer bunlar iyiyse, o zaman özgürlük de bunların arasından, bir nesnenin aynada yansıması gibi ortaya çıkar.

6.   Bölüm

İngiltere’nin Anayasası Üzerine

Her devlette üç farklı yetki vardır; yasama yetkisi; uluslararası ilişkilerden sorumlu olan yürütme ve ayrıca içişlerine ait işlerden sorumlu yetkili yürütme organları.

Bahse konu birinci yetkiye sahip devlet başkanı ya da bu işlerden sorumlu olan kurum, belirli bir süre için ya da süresiz olarak yasalar çıkarabilir ya da eski yasaları değiştirebilir veya onları temelli kaldırabilir. İkinci yetkiye sahip olan kurum, savaş ve barış işlerinden sorumludur; elçileri ve temsilcileri atar veya yabancı ülke elçi ve temsilcilerini kabul eder; hem dış güvenlikten sorumludur hem de ülkeyi düşman saldırılarına karşı korur. Üçüncü kurum ise ülke içindeki muhtemel şiddeti önlemenin yanı sıra hem suçluları cezalandırır hem de yurttaşlar arasındaki sorunları görüşerek giderir. En son bahsi geçen kurumsa yargı organıdır ikincisini ise kısaca devletin yürütme organı olarak adlandıralım.

Bir ülkede siyasal özgürlük, eğer her yurttaş ülke içindeki huzur ortamından memnunsa ve yaşamını da güvencede hissediyorsa, var demektir. Özgürlük, eğer devlet yönetimi, hiç kimsesin başka bir kimseden korkmadığı bir toplumsal ortamı hazırlamışsa vardır.

Eğer yasama işleri ile yürütme işleri tek bir şahısta ya da organda birleştirilmişse, o ülkede özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Çünkü bu durumda, yönetim organlarını elinde tutan herhangi bir monark ya da senato, zorba bir yasayı zorbaca uygulamak isteyecektir.

Aynı şekilde, eğer yargı, yasama ya da yürütme organından ayrılmamışsa, gene özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Eğer o, yasama organıyla birleştirilmişse bu durumda, keyfiyet söz konusu olur ve yurttaşların yaşam ve ölüm hakkı üzerinde söz sahibi olunurdu; çünkü yargıç aynı zamanda yasa yapan olurdu. Eğer yargı, yürütme organıyla birleştirilmiş olsaydı bu durumda o, bütün yetkiyi tek elde toplamış ve bir baskı rejimi kurmuş olurdu.

Eğer aynı şahıs ya da kodamanlardan, soylulardan veya halkın temsilcilerinden oluşan bir kurum, her üç yetkiyi birden kullansaydı, o ülkede her şey bitmiş olurdu. Bu durumda o, istediği yasayı çıkarır, başka ülkelerle istediği antlaşmaları yapar ve aynı zamanda yurttaşlar arasındaki bütün sulh konuları ile tartışmalı işler hakkında karar vermiş olurdu...

Bu nedenle ülkeyi despotik bir tarzda yönetmek isteyen devlet başkanları her daim devletin bütün yetkilerini tek elde toplamayı amaçlamışlardır...

Hakkında konuştuğumuz devletin anayasasının temel düşünceleri az önce bahsettiğim gibidir. Yasama organı iki parçadan oluştuğunda, birinin diğerini veto hakkı nedeniyle birbirlerini anayasaya bağlı kalmaya zorlayacaktır; ayrıca her ikisi birden yürütme organı tarafından dengelenecektir. Aynı şekilde o da diğer ikisi (yasama organları çev.) tarafından dengelenecektir.

Söz konusu üç kuvvet kendi aralarında öylesine bir denge kurmalıdır ki hiçbiri tek başına hareket edemesin. Eşyanın tabiatı nedeniyle her üç kuvvetin de davranışı kontrol altına alınacak ve yönetim işlerinde birlikte hareket etmeye zorlanacaklardır.

Yürütme, yasama işlerine sadece veto hakkıyla karışabileceği için yasama işlerinin görüşüldüğü toplantılara müdahil olamayacaktır. Öneri bile yapmasına gerek yoktur, çünkü zaten onun, karşı olduğunu düşündüğü önerilerin karar altına alınmasını reddetmeye hakkı olacaktır...

Eğer yürütme organının, devlet bütçesini reddetmenin dışında bir de onun nasıl oluşturulmasına dair öneride bulunma hakkı olsaydı, orada özgürlükten bahsetmek mümkün olmazdı. Çünkü o, yasamanın en önemli görev alanı olan görüşmelere, öneri yapma hakkıyla müdahale etmiş olurdu.

Eğer yasama organı, bütçe yapma hakkını bir yıllığına değil de süresiz olarak kullansaydı, özgürlüğünü anında kaybetmekle karşı karşıya kalırdı. Çünkü bu durumda yürütme organı, ondan bağımsız hale gelirdi; nitekim böylesi bir hakkı elde ettikten sonra bunun başka bir organ tarafından mı verildiği yoksa kendisinin mi bu hakkı elde ettiğinin hiçbir anlamı kalmazdı. Aynı tehlike, yasama organının deniz ve kara kuvvetlerini ilgilendiren kararları bir yıllığına değil de süresiz olarak vermesinde de meydana gelirdi.

Yürütme organının diktatörlüğe yönelmemesi için ona teslim edilen orduyu, halkın evlatlarından oluşturmak ve o askerleri de halkçı bir ruhla eğitmek gerekir... Bunu hayata geçirmek için de iki yöntem vardır: Birincisi askerler öylesine gelir sahibi olmalıdırlar ki halka karşı bir zaaf içinde olmasınlar (yazar burada rüşvet, yağma veya haraçtan bahsetmektedir çev.) ve ikincisi onlar, orduya sadece bir yıllığına alınmalıdırlar (bunun nedeni de, askerlerin uzun süre kendi işlerinden ayrı düştüklerinde mali açıdan zarara uğrayacakları düşüncesidir çev.)... ya da bu özel bir ordu olmalıdır ki bu durumda da askerler, halkın en alt kesiminden oluşturulur ve yürütme organı, onları terhis etmek istediğinde onların sadece maaşlarını kesmesi yeterli olacaktır. Tabii ki bu durumda da askerler halkla iç içe yaşamalı (milis kuvveti gibi çev.), herhangi bir şekilde ayrı karargahlara, garnizonlara ve askeri kışlalara sahip olmamalıdır.

Ordu bir kez kurulduktan sonra da yasama organına değil, yürütme organına bağlı olmalıdır. Bu da eşyanın tabiatına uygundur, çünkü burada görüşme ve danışma değil, iş yapılacaktır.

Ne yazık ki insanoğlunun düşünce yapısı, cesareti ihtiyattan, atılganlığı akıldan ve şiddeti görüşmelerden daha çok önemsemektedir. Bir ordunun askerleri, senatoyu her daim subaylarından ve komutanlarından daha hakir görür. Bir ordu, görüşlerini çok fazla önemsemediği ve hatta ihtiyatlı bulduğu insanlardan oluşan bir kurumdan aldığı harekat emrini pek fazla önemsemez. Eğer bir ordu yasama organına bağlıysa, bu durumda devlet yönetimi hızla ordunun denetimine geçer. Eğer bu olmamışsa, o zaman bu büyük ihtimalle olağanüstü durumlar nedeniyle şans eseri olmamıştır...

Diyelim ki bir şekilde yasama organı, ordu üzerindeki denetimini talihsiz gelişmeler neticesinde kaybetti ve ordu devlet yönetime el koydu, bu durumda çok daha büyük tehlikelerle karşı karşıya kalınır. Çünkü böylesi şartlarda ya ordu devlet yönetimini kırıp geçirir ya da devlet yönetimi orduyu zayıflatmak durumunda kalır.

Bir ordunun zayıflamış olması ise bir başka zaafa işaret eder ki bu da sonuçta mevcut devlet yönetiminin içinde bulunduğu zayıflığın bir göstergesidir. Eğer Tacitus’un Germania[5] üzerine olan eserini okursanız, İngiltere’de siyasal yönetimin esasına dair düşüncelerin oradan alındığını görürsünüz. Demek ki bu kadar güzel bir yönetim modeli ormanın derinliklerinde keşfedilebilmiş.

İnsan eliyle yapılmış her şey gibi, bir gün bu devlet de siyasal özgürlüğünü kaybederek mahvolur gider... Yıkılması özellikle de, yasama organının yürütme organından daha fazla zaaf göstermesi neticesinde olur.

Şu anda İngilizlerin bu özgürlüğü tadıp tatmadıklarını araştırmak benim görev alanıma girmiyor; ancak onların yasalarının bu temel üzerinde kurulmuş olduğunu söylemem şu anda yeterli, gerisini araştırmama gerek yoktur.

Bu incelemeyle ne diğer yönetim modellerini kötülemek ne de aşırı özgürlük vurgusuyla, onları ölçülü bir şekilde uygulayanları incitmek gibi bir niyetim var. Zaten fazla mantıklı düşünmeyi uygun bulmayan ama aynı zamanda aşırı uçta yer almaktansa orta yolu tercih etmeyi tavsiye eden biri olan ben, nasıl olur da böyle bir amaç taşıyabilirim ki?

7.   Bölüm

Bildiğimiz Monarşiler Üzerine

Bildiğimiz monarşilerden hiçbiri, şu anda söz konusu ettiklerimiz gibi özgürlüğü doğrudan hedeflemediler. Onlar sadece yurttaşların, devletin ve prenslerin itibarı için çabaladılar. Ancak bu itibar saplantısından fışkıran özgürlük arzusu, sanki özgürlük varmış gibi büyük gelişmelere neden olabilir ve söz konusu ülkelerin insanlarına mutlu bir hayat getirebilir.

Söz konusu kuvvetler ayrılığı, az önce konuştuğumuz anayasaya göre ayrıştırılmış ve gerekçelendirilmiş değildir: Her devlet yönetimi, şu veya bu şekilde siyasal özgürlüğe yakınlaşarak kendine has bir kuvvetler ayrılığı uygulamaktadır; bu yakınlaşmayı sağlayamadıkları anda da monarşiler hızla despotizme dönüşürler.

9.   Bölüm

Aristoteles’in Düşünce Tarzı Üzerine

...Tek bir şahsın yönetimi altında uygulanan kuvvetler ayrılığını (üçlü) tanımayan antikçağ, monarşinin de ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

11. Bölüm

Antik Yunan’ın Kahramanlar Çağındaki Krallar

... Antikçağdaki krallıklar döneminde ise kuvvetler ayrılığının durumu içler acısıydı. Bu monarşilerin fazla yaşama şansı olmadı; çünkü yasama hakkını elinde tutan halk, keyfe göre duruma müdahale ederek hanedanlıkları bir kenara atabiliyordu ki sonuçta her yerde böyle oldu...

13. Bölüm

Genel Olarak Roma Devleti Üzerine Düşünceler ve Kralların

Tahttan İndirilmesi

... Çoğunlukla bir devletin başarısının nedeni, hissettirmeden bir anayasadan bir başka anayasaya geçiş yapabilmesidir; tek bir anayasada ısrar etmek ise genelde sorunlara neden olur. Bu durumda devlet yönetiminin bütün mekanizması spiral bir yay gibi gergin olur; yurttaşların talepleri günbegün artar; bu durumda ya sert tedbirlere başvurulur ya da hemen tavizler verilir;

taviz vermekten yana olanlar ile anayasayla yönetime gelmiş olanlar arasında soylu bir rekabet ortaya çıkar...

20. Bölüm

Bu Kitabın Sonuç Bölümü

Aslında bu kitabı yazmaktaki amacım, üçlü kuvvetler ayrılığını, bildiğimiz ölçülü yönetimlerin deneyimleri ışığında incelemekti. Bu yolla özgürlükten ne oranda yararlanıldığını ortaya koymak istiyordum. Ancak insan bir konuyu, okura hiçbir şey bırakmamacasına didik didik etmemelidir. Amaç onun sadece okumasını değil aynı zamanda düşünmesini de sağlamaktır.

XII. Kitap

Siyasal Özgürlüğü Yurttaşlara Göre Düzenleyen Yasalar Üzerine

25. Bölüm

Monarşi Döneminde Yönetim Şekli

Kralın otoritesi, sessizce ve zorlanmadan hareket etmesini bilen büyük bir spiral yaya benzer.

Halkın bir monarşiyi benimsemesi, yönetimin kabul edilebilir olmasına bağlıdır: Tek bir bakanın yürürlüğe soktuğu bir uygulamayla bir çuval incir berbat edilebilir!


[1]    Plutarkhos şöyle der: "Yasa her şeyin üzerinde yer alır; yani o, ölümlülerin ve ölümsüzlerin üzerinde yer alan hükümdardır." (bkz., Hükümdarın eğitimli olması gerekir adlı inceleme).

[2]    Hannover yakınlarında ele geçirilen ve İngiliz Kralı 1. George'un hükümdarlık döneminde teşhir edilen insanları görmek mümkündü.

[3]    İrokualar ya da trokua Konfederasyonu, İrokua Birliği (kendilerince Haudenosaunee; İngilizce Iroquois): Kanada'da güney Quebec ile Ontario’da, ABD'de New York, Wisconsin, Oklahoma ve Kuzey Karolina eyaletlerinde İrokua dillerini konuşan 6 kabilenin (Mohavklar, Oneydalar, Onondagalar, Tuskaroralar vb.) 16. yüzyılda ya da daha önce oluşturduğu Kızılderili birliği.

[4]    Giovanni Vincenzo Gravina, 1664-1718 yılları arasında yaşamış İtalyan yazar ve hukukçu. Ünlü akademilerden biri olan Accademia dell'Arcadia'nın kurucusudur. Birçok yazar ve düşünürü etkilemiş, çok sayıda esere imza atmıştır. Sivil Yasaların Kökeni ile Roma İmparatorluğu Üzerine adlı eserleri onun, aynı zamanda Montesquieu'yü derinden etkilemiş en önemli eserleridir.

[5] Gaius Tacitus (veya genel bilinen adıyla Cornelius), MS 56-117 yılları arasında Roma'da yaşamış hatip, avukat, senatör ve tarihçidir. Tacitus, Roma tarihi ve imparatorluğun kuzeyindeki Germanialılar üzerine yazdığı eserleriyle tanınır. Tacitus, MS 98 yılında kaleme aldığı Germania adlı eserinde Germania kavimlerinin toplumsal yaşam tarzını ve siyasal yönetim anlayışlarını etraflıca anlatır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe