Felsefe

 

 

 

‘Yararsız’ Bilgi

Bertrand Russell


Arkadaşlarını ele vermek suretiyle yükselerek kalburüstü bir adam haline gelmiş olan Francis Bacon, ‘bilginin kudret olduğunu’ iddia etmişti; bu, hiç şüphesiz, olgunluğa ulaşmış bulunanların tecrübeyle edindikleri bir derstir. Ne var ki, bu BÜTÜN bilgiler için doğru değildir. Thomas Browne, sirenlerin ne türküsü çağırdıklarını bilmek istiyordu, ama sirenlerin türküsünü tespit edebilseydi, bu ona yargıçlıktan ilinin Yüksek Şerif’lik makamına terfi edebilmek imkanını kazandırmayacaktı. Bacon’ın sözünü ettiği bilgi, bilimsel adını verdiğimiz bilgidir. Bacon bilimin önemi üzerinde kuvvetle dururken, Arapların ve Orta Çağ geleneğini bir gecikmeyle sürdürmüş oluyordu, zira Arapların geleneğine, Orta Çağ geleneğine göre bilgi başlıca, hepsi de fennin kollan olan astroloji, simya ve farmakolojiden ibaretti. Bilgili adam demek, bu dallar üzerindeki çalışmalarını tamamlayarak sihirli güçler kazanmış olan adam demekti. On birinci yüzyıl başlarında Papa V. Silvester’in bir sihirbaz olduğuna, şeytanla dost olduğuna herkesin inanmasının biricik sebebi, Papa’nın kitap okuyan bir insan oluşuydu. Shakespeare zamanında sadece bir fanteziden ibaret olan Prospero, hiç değilse büyücülük kudreti bakımından, yüzyıllardan beri herkesin kabul edegelmiş bulunduğu bilgili adam kavramını temsil ediyordu. Bacon, fennin, önceki çağlarda yaşayan büyücü, falcı ve sihirbazların rüyalarında bile göremeyecekleri kadar kudretli bir sihirbaz değneği sağlayacağına — şimdi anlıyoruz ki, haklı olarak — inanıyordu.

Ingiltere’de Bacon döneminde en yüksek noktasına ulaşmış olan Rönesans içinde, yalnızca yarar gözeten bilgi kavramına karşı bir başkaldırış vardır. Yunanlılar Homer’den zevk aldıkları için, tıpkı bizim müzikhol şarkılarını belleyişimiz gibi, b;r şey öğrenmekte olduklarını hissetmeksizin Homer’i çok iyi bellemişlerdi. Ne var ki, on altıncı yüzyıl insanları önce dil konusunda derin bir bilgi edinmeden Homer’i anlamağa başlayamazdı. On altıncı yüzyıl insanları Yunanlılar’a hayrandılar ve Yunanlıların zevk aldığı şeylerden yoksun kalmak istemiyorlardı; bundan dolayı, gerek klasikleri okuma yönünden, gerek bunun kadar makbul tutulamayacak bakımlardan Yunanlılar’ı kopya ettiler. Rönesansta bilgi, en aşağı içki ve sevişmek kadar, ‘joie de vivre’in ([1]) bir parçasıydı. Ve bu, yalnız edebiyat alanında değil, daha katı incelemelerde de böyleydi. Hobbes’un Euclid’le, ilk temasmm hikayesini herkes bil:r: kitabı açıp da bir rastlantı eseri Pithagor teoremiyle' karşılaşan Hobbes, ‘Yahu bu imkansız,’ diye bağırmış ve delilleri geriye doğru okuyarak en sonunda aksiyoma varınca, aklı yatmış. Bunun Hobbes için şehevi hazla dolu bir an olduğundan ve Hobbes’un o anda geometrinin alan ölçmekteki faydası düşüncesini akimın köşesinden bile geçirmediğinden kimse şüphe edemez.

Antik dillerin uygulama alanında kullanılabilme olanağını, teolojiyle ilgili olarak rönesansm bulduğu bir gerçektir,. Klasik Latinceye duyulan yeni ilginin ilk sonuçlarından biri, Papalık makamından verilen düzmece buyrukların itibarının sıfıra indirilişi ve Konstantin’in Hıristiyanlığa kazandırılışı olmuştu. Vulgate ve Septuagint’de ([2]) keşfedilen yanlışlar, Yunanca ve İbraniceyi protestan ilahiyatçılarının polemik araçları arasında zorunlu öğeler haline getirdi. Puritanların Stuartlara, Cizvitlerin de Papayla ittifaka sırt çeviren hükümdarlara karşı direnişlerini haklı göstermek için, Yunanın ve Roma’nın cumhuriyetçi ruh taşıyan özdeyişleri canlandırıldı. Ne var ki, bütün bunlar, Luther’den hemen hemen bir yüzyıl önce İtalya’da tam anlamıyla hızını almış bulunan klasik bilginin canlandırılışı hareketinin nedeni olmaktan çok, sonucuydu. Rönesansı doğuran bellibaşlı güdü (saik), cahillik ve kör inançlar akim gözlerine at gözlüğü taktığı sürece kaybedilmiş olan bir zenginliğin, sanatta ve düşünüşte özgürlüğün, kafa zevkinin tekrar kazanılması arzusuydu.

Yunanlıların, dikkatlerinin bir bölümünü, felsefe, geometri ve astronomi gibi salt edebi ya da artistik olmayan konulara ayırdıkları anlaşıldı. Bundan dolayı, bu çalışmalara saygı gösterildi, öbür bilimlere karşı ise daha kuşkulu bir tutum takınıldı. Gerçi Hippocrates ve Galen adlan tıbba bir onur katıyordu; ama araya giren dönem içinde tıp hemen hemen sadece Araplarla Yahudilerin uğraştıkları bir konu olmuş ve ayrılmaz bir biçimde sihirle karışmıştı. Paracelsus gibi adamların güvenilmez ünleri de buradan geliyordu. Rengi tıbbınkinden de bulanık olan kimya ta on sekizinci yüzyıla kadar saygıdeğer bir nitelik kazanamadı.

Bir beyefendinin entellektüel araçlarının Yunanca, Latince ve bir parçacık geometriyle onun yanısıra azıcık da astronomi bilgisi olduğu düşüncesi işte bu yoldan yerleşmiştir. Yunanlılar geometriyi uygulama alanında kullanmadık yer bırakmadılar, astronomi için ise, o da astroloji kılığı içinde olmak üzere, ancak çöküş dönemlerinde bir kullanma alanı buldular. On altıncı ve on yedinci yüzyıllarda, matematik, esas itibariyle Helenlerde olduğu gibi hiç bir çıkar gözetilmeksizin, bir uygulama alanı düşünülmeksizin incelendi ve büyücülükle ilişkileri dolayısıyla itibarlarını kaybetmiş bilimlere pek iltifat edilmedi. Daha geniş ve daha pratik bir bilgi kavramına doğru yönelmiş ve on sekizinci yüzyıl boyunca sürmüş olan tedrici değişikliği, bu dönemin sonunda, Fransız İhtilali ile makineleşmedeki gelişim birdenbire hızlandırdı ve Fransız ihtilali beyefendilere yakışır kültüre bir darbe indirirken, makineleşmedeki gelişim de beyefendilere yakışmaz marifetlere yepyeni ve olağanüstü derecede geniş bir uygulama alanı açtı. Geçen yüz elli yıl boyunca insanlar «yararsız bilgi»nin değerinin ne olduğu sorusunu gittikçe daha çok kurcalamışlar ve gittikçe daha çok, sahip olmağa değer biricik bilginin, toplu İktisadi hayatının şu ya da bu bölümüne uygulanabilir bilgi olduğu inancına varmışlardır.

Faydacı bilgi görüşü varlığını yalnız Fransa ve İngiltere gibi geleneksel eğitim sistemleri olan ülkelerde, o da ancak kısmen koruyabilmiştir. Mesela üniversitelerde, Çin klasiklerini okumuş, ama Modern Çin’in yaratıcısı Sun Yat sen’i yakından tanımayan profesörler hala bulunmaktadır. Hala bazıları vardır ki, tarihi sadece arı üslûp sahibi yazarların naklettiği kadarıyla, yani Yunanistan’da İskender’e, Roma’da da Neron’a kadar olan kadim tarihi bilirler de, kadim tarihten çok daha önemli olan daha yakın tarihi, sırf bu tarihi nakleden tarihçilerin edebi yanlan güçlü olmadığı için öğrenmek istemezler. Bununla birlikte Fransa ve İngiltere’de bile eski gelenek can çekişmektedir, Rusya ve Birleşik Devletler gibi çağlarına daha ayak uyduran ülkelerde ise tamamıyla ortadan kalkmıştır. Mesela Amerika’da eğitim komisyonları, çoğu insanın iş yazışmalarında kullandığı kelimelerin topu topu bin beş yüz tane olduğuna işaret eder ve buna göre bütün geri kalan kelimelerin okulların ders programlarından çıkarılması gerektiğini bildirir. Bir İngiliz icadı olan ‘Basic Englişh’ ([3]) daha da ileri gider ve kelime dağarcığında bulunması zorunlu kelime sayısını sekiz yüze indirir. Konuşmanın estetik değer ortaya koyabilme yeteneğine sahip bir şey olduğu kavramı ölmekte, bunun yerini, kelimelerin bütün amacının pratik bilgi aktarmak olduğu düşüncesi almaktadır. Rusya’da pratik amaçlar peşinde koşanlar bu işi Amerika’dakine oranla daha candan yürekten yapmaktadırlar: buradaki eğitim kuramlarında her öğretilenin, eğitim ya da yönetim alanında birtakım açık amaçlara hizmet etmesine çalışılır. Bundan paçasını kurtaran biricik konu teolojidir: Diyalektik materyalizmi burjuva metafiziğinin eleştirmesine karşı savunabilmek için bazı kimseler kutsal yazıları Almanca aslından okumak, bazı nrofesörler de felsefe öğrenmek zorundadırlar. Ne var ki, ortodoks zihniyet daha güçlü bir biçimde yerleşmekte olduğundan, bu ufacık gedik de tıkanacaktır.

Bilgi her yerde, iyiliği kendi içinde bulunan bir şey, ya da genellikle daha geniş, daha insancıl bir hayat görüşü yaratma aracı değil, sadece, teknik ustalığın ayrılmaz bir parçası sayılır hale gelmektedir. Bunun bir sebebi de, bilimsel teknik ve askeri zorunluluk yüzünden toplumun eskisine oranla daha bir bütünleşmiş hale gelişidir.. Eskisine oranla şimdi toplum içinde daha büyük bir karşılıklı bağımlılık ve dolayısıyla bir insanı komşularının faydalı bulduğu biçimde yaşamağa zorlayan daha büyük bir toplumsal baskı vardır. Çok zengin ailelere mensup olanlar, ya da (İngiltere’de) eskilikleri yüzünden birer yadigar sayıldıkları için dokunulmazlık kazananlar dışında, eğitim kurumlan, paralarını diledikleri gibi harcamağa mezun olmayıp, hüner kazandırmak ve bağlılık aşılamak suretiyle faydalı bir amaca hizmet ettikleri konusunda Devlet’i tatmin etmek zorundadırlar.. Bu, mecburi askerliğe, izci teşkilatına, siyasal partilerin kuruluşuna ve siyasal tutkunun Basın tarafından herkese bulaştırılmasına yol açan aynı akımın temelli bir parçasıdır. Hepimiz eskisine oranla yurttaşlarımızla daha yakından ilgiliyizdir, eğer erdem sahibiysek onlara iyilikte bulunmak, ve her halde onların bize iyilik etmelerini sağlamak isteriz. Aldığı zevk nitelik bakımından ne kadar incelmiş olursa olsun, kimsenin tembel tembel hayattan zevk alması hoşumuza gitmez. Herkesin büyük davaya (bu büyük dava her ne ise) yardım konusunda, bir şeyler yapması, hele kötü adamlar bu büyük davaya karşı çalıştıkları için, mutlaka bir şeyler yapması ve bu karşı çalışmaların durdurulması gerektiğine inanırız. Kafamızın boş zamanı, dolayısıyla da, bizce önemli sayılacak her hangi bir şeyle savaşmamızda yardımcımız olacak niteliktekiler dışında bilgi edinmeğe yetecek zamanı yoktur.

Dar çerçeveli faydacı eğitim görüşünden yana söylenebilecek pek çok şey vardır. Geçimi sağlamağa başlamadan her şeyi öğrenmeğe vakit yoktur, ‘yararlı’ bilgi de hiç şüphesiz çok yararlıdır. Modern dünyayı yapan bu yararlı bilgidir. Bu bilgi olmasa, makinelerimiz, otomobillerimiz, demiryollarımız ya da uçaklarımız olmazdı; şurasını eklemek gerekir ki, modern reklamcılık ve modem propaganda da olmazdı. Modem bilgi, sağlık alanında büyük gelişmeler doğurmuş, aynı zamanda da koca bir şehir halkını zehirli gazlarla imha etme yolunu bulmuştur. Dünyamızı eski zamanlardan ayıran belirgin nitelik her ne ise, bunun kaynağı ‘yararlı bilgi’ dedir. Hiç bir toplum henüz buna yeteri kadar sahip değildir ve eğitimin bunu sağlama yolunda çalışmağa devam etmesi gerektiğine hiç şüphe yoktur.

Ayrıca şurasını da kabul etmek gerekir ki, geleneksel kültür eğitiminin büyük bölümü budalaca şeylerden ibaretti.. Okul öğrencileri yıllar boyu Latin ya da Yunan dil grameri öğrenmeğe çalışırlar, sonunda ise (bir kaç istisna dışında) bir Latin ya da Yunan yazarını okumalarını sağlayacak ne yetenek ne de isteği elde edebilirlerdi. Modem diller her bakımdan, Latince ve Yunanca’ya tercih edilir,. Modem diller sadece daha faydalı değildirler, aynı zamanda çok daha kısa zaman içinde çok daha fazla kültür verirler. On beşinci yüzyılda, okunmağa değer ne varsa hepsi, eğer İtalyanca değilse, ya Latince ya da Yunanca olduğundan, bu yüzyılda yaşayan bir İtalyan için Latince ve Yunanca kültür kapısını açan biricik anahtardı. Ne var ki, on beşinci yüzyıldan zamanımıza kadar çeşitli modem dillerde büyük edebiyatlar boy vermiş ve uygarlığın gelişmesi o derece hızlı olmuştur ki, sorunlarımızı anlayabilmek bakımından modem ulusları ve onların nispeten yeni tarihlerini bilmenin sağladığı fayda yanında, antikiteyi bilmenin sağlayacağı fayda devede kulak kalır. Geleneksel eğitim yapan okul öğretmeninin, bilgide canlanış döneminde hayranlıkla karşılanan görüşü, on beşinci yüzyıldan bu yana dünyanın yaptıklarım görmezlikten geldiği için, aşın derecede daralmıştır. Doğru düşünülecek olursa, gerçekten de. kültüre yalnız tarih ve modem diller değil, bilim de hizmet eder. Bundan dolayı, geleneksel öğretim programlarım savunmaksızın, eğitimin doğrudan doğruya yarar gütmekten başka amaçları da olması gerektiği tezini öne sürmek mümkündür. Yararlılığı da, kültürü de daha geniş bir görüşle düşündüğümüz zaman görülecektir ki, bunların uyuşmazlığı, her birinin fanatik savunucularının sandığından daha azdır.

Bir de, kültürün ve dolaysız yararlılığın birleştirilebildiği hallerden ayrı olarak, teknik yeterliliğe hizmeti dokunmayan cinsten bilgiye sahip olmanın sağladığı dolaylı yarar vardır ki, bu da çeşit çeşittir. Bu cins bilgi edinme yolunda atılan adımların daha çok teşvik görmesi ve mesleki hedeflerden başka amaç gütmeyen uzmanlık çalışmalarının amansızca temposunun yavaşlatılması yoluyla, modern dünyanın en kötü yanlarından bazılarının düzeltilebileceği kanısındayım ben.

Bilinçli faaliyet bütünüyle bir tek belirli amaç üzerinde toplandığı zaman, pek çok insanda bunun kesin sonucu olarak bir dengesizlik ve bu dengesizliğin yanısıra sinir bozukluğu başgösterir. İkinci dünya savaşında Alman politikasını yöneten adamlar birtakım hatalar işlediler; mesela bunlardan bir tanesi, Amerika’yı müttefikler safına iten denizaltı saldırılarıdır. Bu konu üzerine ilk defa eğilen her hangi bir kimse, bunun hata olduğunu görebilir, ne var ki, Alman politikasının yöneticileri, kafalarını hep bir noktaya vermelerinin ve hiç tatil yapmamalarının bir sonucu olarak sıhhatli yargıda bulunamadıklarından, bunu göremediler,. insan gruplarının, doğal dürtüleri uzun süre baskı altında tutan işlere giriştikleri her yerde aynı durum görülebilir. Japon" emperyalistlerinde de, Rus Komünistlerinde de, Alman Nazilerinde de hep gergin bir fanatizm vardır ki, bu, başarılmayı bekleyen birtakım büyük işlerden ibaret bir zihin dünyası dışında yaşantıları olmamasından ileri gelmektedir» Bu büyük işler, fanatiklerin sandıkları kadar önemli ve iyi olduğu zaman bunların sonuçları da muhteşem olabilir; ne var ki, bir çok örneklerde görüş darlığı, çok büyük bazı karşı güçleri göze ya hiç göstermemekte, ya da cezalandırılması, terörle karşılanması gereken şeytan işi olarak göstermektedir. En aşağı çocuklar kadar büyüklerin de oyuna, yani, zaman zaman, o anda vereceği zevkten başka hiç bir amaç taşımayan faaliyete ihtiyaçları vardır. Ama eğer oyun kendi amaçlarına hizmet edecekse, çalışmayla bağlı olmayan hususlara ilgi duymak ve bunlardan zevk almak şarttır.

Şehirli modern insanların eğlenceleri git gide daha pasif, g:t gide daha kollektif olma ve başkalarının ustalıklı faaliyetine pasif bir şekilde seyirci kalmaktan ibaret hale gelmektedir. Şüphesiz eğlencenin böylesi bile hiç yoktan iyidir; ama eğitim sayesinde, işle bağlı olmayan cinsten çok daha zengin ve zekice meraklar edinmiş bir toplumun zevkini çıkarabileceği eğlenceler kadar iyi değildir, insanlığın makinelerin verimliliğinden yararlanabilmesini sağlıyacak daha iyi bir İktisadi örgütlenme, daha çok boş zaman kalmasına yol açardı; boş zamanın çoğu ise, hatırı sayılır zihni faaliyeti ve merakı olanlar dışında, insanlara sıkıcı gelir. Boş zamanı bulunan bir toplumun mutlu olabilmesi için bu toplumun eğitilmiş, hem de, teknik bilginin dolaysız yararı kadar, zihni zevk de gözönünde bulundurularak eğitilmiş bir tonlum olması gerektir.

Başarılı bir şekilde sindirilmiş bilgi içindeki kültür öğesi, bir insanın düşünce ve isteklerinin karakterine biçim verir, bu düşünce ve isteklere sadece o insanın en yakın ihtiyaçları bakımından önem t acıyan konulara değil, hiç değilse kısmen, o insanın yakın çıkarları dışında kalan geniş konulara da yönelmesini sağlar. Bilgi sayesinde belirli birtakım yetenekler kazanınca, insanın bu yeteneklerini topluma yararlı olacak yolda kullanacağı düşüncesi şimdiye dek rahatlıkla kabul edilegelmiştir. Dar görüşlü yararcı eğitim kavramı, bir insanın yetenekleri kadar amaçlarını da eğitmek zorunluğu bulunduğunu gözden kaçırır. Büyük küçük, insan tabiatında, çeşitli biçimlerde kendini gösteren hatırı sayılır bir zalimlik öğesi vardır. Okulda oğlanlar yeni gelen bir öğrenciye, ya da elbiseleri pek alışılmamış biçimde olan birine kötü davranma eğilimindedirler. Pek çok kadın (epeyce de erkek) kötü niyetli dedikodularla, ellerinden geldiği kadar acı verirler hemcinslerine. İspanyollar boğa güreşine bayılırlar; İngilizler avcılık ve atıcılıktan zevk alırlar,. Aynı zalimlik dürtüleri, Almanya’da Yahudi, Rusya’da da kulak ([4]) avı ile çok daha ciddi biçimler almaktadır. Emperyalizmin her türlüsü, zalimlik dürtülerinin rahatça boşalacağı alanlar yaratır ve savaşta bu dürtüler en yüce kamu görevi olarak kutsanır.

Gerçi çok yüksek eğitim görmüş kişilerin de bazen zalim olduklarını kabul etmek gerekir, ama hiç şüphe yok ki, bunlar arasından zalim, kafaları işlenmemiş insanlar arasındakine oranla pek seyrek çıkar. Okulda herkese çatan oğlanlar arasında zihinsel yeteneği ortalama bir düzeyde olanına pek seyrek rastlanır. Bir linç olayında gözü dönmüşlerin başını çekenler çok kere son derece cahil adamlardır. Bunun sebebi, kafaların eğitilmesinin mutlaka olumlu insancıl duygular uyandırabilmesinde değildir; gerçi öyle de olabilir, ama asıl sebep, eğitilmiş kafaların, komşulara kötülük etmekten daha başka şeylere merak duymasında, kendine güveni insanlar üzerinde egemenlik kurmaktan başka kaynaklarda arayıp bulmasındadır. Genellikle insanlar tarafından en çok arzulanan iki şeyden birincisi iktidar sahibi olmak, İkincisi de hayranlık uyandırmaktır. Cahil kişiler bir kural olarak bunların her birini, fiziksel üstünlük elde etmek suretiyle gaddarca yollardan başarır. Kültür ise insana iktidarı daha az zararlı biçimlerde kazandırdığı gibi, hayranlığı da, hayranlığa daha layık yollardan uyandırma olanağını sağlar. Galile, dünyayı değiştirmek bakımından her hangi bir hükümdardan çok fazlasını yapmıştır; Galile’nin iktidarı ise, kendisine eza, cefa edenlerin iktidarını çok aştı. Bundan dolayı da Galile, karşılık olarak kendisine eza, cefa edenlere aynı şeyi yapmağı amaç edinmedi.

‘Yararsız bilgi’nin en önemli üstünlüğü belki de, derin düşünme alışkanlığı yaratmağa yardımcı oluşundadır. Dünyada her hangi bir eyleme girmeden önce düşünmek ihtiyacını duyan çok azdır, hem de sadece , eyleme girmeden önce gerektiği kadar düşünmeği gerektiren durumlarda değil, aynı zamanda, düşünüldüğü takdirde belki de düşüncenin bize o eyleme hiç girmemeği salık vereceği bazı durumlarda da bu böyledir,. insanlar bu hususta tarafgirliklerini çeşitli tuhaf biçimlerde gösterirler. Mefistoteles genç öğrenciye kuramın kurşuni, ama hayat ağacının yeşil olduğunu söyler ve herkes de bu lafı, sanki Goethe’nin toy bir öğrenciye hitaben ancak şeytanın ağzına yakıştırdığı fikir değilmiş de, Geothe’nin kendi fikriymiş gibi alır kullanır. Hamlet eylemsiz düşünceye karşı korkunç bir uyarma olarak kabul edilir de, Otello’yu kimse düşüncesiz eyleme karşı bir uyarma saymaz. Bergson gibi profesörler, pratik insanlara olan bir çeşit züppece hayranlıkları yüzünden, felsefeyi yerin dibine batırarak, hayatın en üstün anlarının bir süvari hücumunu andırması gerektiğini ileri sürerler. Ben kendi hesabıma eylemin en üstününü, evrenin ve insan kaderinin derinliğine idrakinden doğan eylem olarak kabul ederim, yoksa, insanın kendi kendini romantik, ama oransız bir biçimde kabul ettirmesi amacına yönelmiş tutkulu bir içtepiden doğan eylem olarak değil. Zevki eylemden çok düşüncede arama alışkanlığı, bilgece olmayan davranışlara ve aşırı iktidar aşkına karşı bir koruyucu olduğu kadar, insanın talihsizlik anlarında vakar ve sükunetini, tasalar arasında kafa huzurunu muhafaza etmesine yarayan araçtır da. Yalnız kişisel nitelikleri amaçlara yönelmiş bir hayat büyük ihtimalle, er ya da geç, çekilmez derecede ıstırap verici olacaktır; hayatın trajik yanlarına ancak, daha geniş ve daha az korkunç dünyalara açılan pencereler sayesinde dayanılabilir.

Derin düşünme alışkanlığına sahip bir kafanın, en hafifinden en ciddisine kadar çeşitli üstünlükleri vardır. Pireler, treni kaçırmak, iş alanında karşılaşılan terslikler gibi ufak tefek can sıkıcı olaylarla başlayalım. Bu gibi tasalar, kahramanlık üzerine, ya da bütün insan sıkıntılarının geçici olduğu üzerine derin derin düşünmeyi hiç gerektirmese bile, yine de bunların yol açtığı sinirlilik pek çok insanın neşesini kaçırmakta, yaşama zevkini bozmaktadır. Bu gibi durumlarda, o anın tasasıyla gerçek ya da hayali bağlantısı bulunan, kenara köşeye sıkışmış bilgi kırıntılarında pek çok teselli bulunabilir; bulunmasa bile, hiç değilse bu bilgiler, içinde bulunulan tasalı anı insana unutturmağa yarayabilir. Öfkeden gözü dönmüş kimselerin saldırısına uğranıldığı zaman, Descartes’ın ‘Tutkular Üzerine Risale’ adlı eserindeki «Öfkeden kıpkırmızı kesilenlerden çok niye öfkeden bembeyaz kesilenlerden korkulmalıdır?» başlıklı bölümü hatırlamak hoş olur. Bir kimse uluslararası işbirliğini sağlamakta karşılaştığı güçlüklerden ötürü sabırsızlığa kapıldığı zaman eğer azizlik mertebesine yükselmiş Kral IX. Louis’yi; bu Kralın, haçlı seferine çıkmadan önce, Binbir Gece Masallarında görülen, dünyadaki kötülüklerin yarısını kendinde toplamış Dağların İhtiyarı ile nasıl işbirliği ettiğini hatırına getirirse, sabırsızlığı kalmaz,. Kapitalistlerin açgözlülükleri ezici bir hal aldığı zaman, insan, cumhuriyetçilik erdeminin timsali Brutus’ün bir site halkına nasıl yüzde kırk faizle ödünç para verdiğini ve site halkı faizi ödeyemeyince sırf bu siteyi kuşatmak için nasıl özel bir ordu kiraladığını hatırlayarak, bir anda teselli bulabilir.

Meraklı bilgiler sadece tatsız şeyleri daha tatsız hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda tatlı şeyleri de daha tatlı kılar.. Şeftali ile kaysının ilk olarak Çin’de, Han sülalesinin ilk dönemlerinde yetiştirildiğini; Büyük Kral Kaniska’nın tuttuğu Çinli rehinelerin bunları Hindistan’a soktuğunu, şeftali ile kayısının oradan da İran’a yayılarak, İsa’dan sonra birinci yüzyılda Roma İmparatorluğu’na ulaştığını,' kaysı erken olgunlaşan bir meyve olduğu için ‘apricot’ (kaysı, zerdali) kelimesinin ‘çrecocious’ (erken gelişmiş) kelimesi ile aynı Latince kökten geldiğini; ‘apricot’ kelimesinin başındaki ‘A’ harfinin yanlışlıkla, bir etimoloji hatası olarak eklendiğini öğrendiğimden beri kaysı ve zerdaliden daha çok zevk alıyorum. Bütün bu bildiklerim bu meyveyi benim için daha lezzetli hale getiriyor.

Yüzyıl kadar önce birtakım iyi niyetli insan-severler, ‘yararlı bilginin yayılması’ amacıyla demekler kurdular, bunun sonucunda ise ‘yararsız’ bilginin lezzetini değerlendiremez oldular.. Melankoliye düşecek gibi olduğum bir gün tamamıyla rastlantı eseri, Burton’un ‘Melankolinin Anatomisi’ adlı eserini açmış ve ‘melankoli maddesi’ diye bir sevin var olduğunu, ama bazıları bunun dört haletten doğabileceğini düşünürken, ‘Galen’in, melankoliyi sadece üç haletin yarattığı, soğuk mizacın bunların dışında kaldığı fikrinde olduğunu ve Valerus ile Menardus’un da Montanus, Fuscius ve Montaltus gibi Galen’in bu fikrini doğru bulup desteklediklerini öğrendim. ‘Beyaz nasıl siyah olabilir?’ diyor onlar. Cevapsız kalan bu soruya rağmen, Saksonya Kralı Hercules’ün, Cardan’m, Guianerius’un ve Laurentius’un karşıt fikirde olduklarını söylüyor bize Burton. Bu tarihsel düşünceler arasında yatışan melankolim, ister üç haletten, ister dört haletten doğmuş olsun, geçti gitti.

Ne var ki, kültürün sağladığı hafif karakterdeki zevkler pratik hayatın hafif karakterdeki tasalarından bir kurtuluş olarak yer tutarken, derin düşünüşün daha önemli olan erdemleri de, ölüm gibi, acı ve zulüm gibi, ulusların gereksiz felaketlere körü körüne kendilerini atışları gibi, hayatın daha büyük kötülükleriyle ilişkilidir. Dogmatik dinde artık teselli bulamayanlar eğer hayatın tozlu, haşin ve kendini kabul ettirme yolunda atılan gülünç adımlarla dolu olmasını istemiyorlarsa, bunlar için dinin yerini alacak başka bir şey gereklidir. Şimdiki halde dünya, her biri kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, her biri bir santim gerilemektense medeniyeti mahvetmeğe razı, hiç biri insan hayatına bir bütün olarak bakamayan öfkeli gruplarla dolu bulunuyor. Bu dar görüşlülüğe hiçbir teknik eğitim panzehir sağlayamaz. Meselenin birey psikolojisi oluşu oranında, bu dar görüşlülüğün panzehiri de tarihte, biyolojide, astronomide ve insanın kendine saygısını mahvetmeksizin bireyin kendini uygun perspektiften görmesini sağlayacak bütün öteki inceleme konularındadır. Gerekli olan ve aranılan, şu ya da bu belli bilgi parçasında değil, bir bütün olarak insan hayatının amaçları kavramını ilham edecek cinsten bilgidedir; yani, sanat ve tarihtedir, kahraman bireylerin hayatlarını bilmektedir, ve insanoğlunun kosmos içindeki tuhaf denecek kadar tesadüfi ve geiip geçici durumunu az çok anlayabilmektedir — insancıl niteliği belirgin olan şeylerden duyulan gururun doyurulmasını mümkün kılan bu şeylerin tümündedir; görebilme ve bilebilme gücünde, yüce ruhlulukla duyabilme, anlayışla düşünebilme gücündedir. Bilgeliğin en rahat bir şekilde gelişip boy vermesine elverişli ortam, kişilik dışı duygu ile birleşmiş geniş algılardır.

Her zaman acılarla dolu olan hayat zamanımızda, bundan iki yüzyıl öncekine oranla çok daha büyük acılarla doludur» Acıdan kaçmak için atılan adımlar insanları yüzeyselliğe, kendi kendini aldatışa, sınırsız kollektif efsaneler icat etmeğe sürüklüyor. Ne var ki, bu bir anlık gelip geçici hafiflemeler son duruşmada ıstırap kaynaklarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Gerek bireysel talihsizliğin, gerek kamunun uğradığı talihsizliğin üstesinden ancak, irade ve zekanın karşılıklı olarak birbirini etkilediği bir süreçle gelinebilir: iradenin rolü kötülükten ya da gerçek olmayan bir çözümü kabul etmekten sakınmak, zekanın rolü ise kötülüğü anlamak, eğer tedavisi varsa tedavi yolunu bulmak, eğer yoksa, kötülüğü ilişkileri içinde görerek, kaçınılmaz kabul ederek ve başka diyarlarda, başka çağlarda ve yıldızlararası uzayın dipsiz uçurumunda, kötülüğün ötesinde ne bulunduğunu hatırlayarak kötülüğü katlanılır hale getirmektir.

 

 

[1] Fr. Yaşama sevinci.

[2] încil’in iki çevirisi. Ç. Notu.

[3] Bir çeşit basit İngilizce öğretme yönetimi.

[4] Çarlık Rusyasmda toprak ağası. Ç. Notu.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült