Yanılsamanın Şiddeti

Amartya Sen


Afrikalı Amerikalı yazar Langston Hughes 1940 tarihli özgeçmişinde, Afrika’ya gitmek üzere New York’tan ayrılırken yaşadığı keyfi anlatır. Amerikan kitaplarını kaldırıp denize atmış: “Bu yüreğimdeki milyonlarca tuğlayı boşaltmak gibi bir şeydi." “Zenci insanların anayurduna, onların Afrika’sına" dönüyordu! Çok yakında, “sadece kitaplarda okunmakla kalmayıp, dokunulacak ve görülecek gerçeği" yaşayacaktı."1 Kimlik duygusu sadece onur ve neşeye değil, aynı zamanda güç ve güvene de kaynaklık edebilir. Kimlik fikrinin, insanın komşusunu sevmesi gerektiği gibi sıradan fikirlerden sosyal sermaye ve toplulukların kendini tanımlaması gibi yüksek teorilere kadar, bu kadar yaygın bir hayranlık toplaması şaşırtıcı değildir.

Bununla birlikte, kimlik öldürücü—hem de kendinden geçme derecesinde öldürücü—de olabilir. Bir gruba—ve yalnızca o gruba— güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlanma birçok durumda diğer gruplarla arada mesafe ve uzaklaşma olduğu şeklinde bir algıyı da beraberinde getirebilir. Grup içi dayanışma gruplar arası anlaşmazlığı beslemeye hizmet edebilir. Bize, sadece Ruandalı olmadığımız, özellikle Hutulu olduğumuz (“Tutsilerden nefret ettiğimiz") ya da sadece Yugoslav olmadığımız, aslında Sırp olduğumuz (“Müslümanlardan kesinlikle hoşlanmadığımız”) aniden hatırlatılabilir. 1940’lı yıllardaki bölünme politikalarıyla bağlantılı Hindu-Müslüman ayaklanmalarına ilişkin çocukluk anılarımda, ocak ayındaki geniş yürekli insan yığınlarının nasıl bir anda temmuz ayının acımasız Hintlileri ve azgın Müslümanları haline geldiği yer alıyor. “Kendi halkı” adına başkalarını öldüren ve başını kan dökücülerin çektiği kişilerin elinde, yüz binlerce insan yok olup gitti. Şiddet, terör ustalarının şampiyonluğunu yaptığı tekil ve savaşçı kimliklerin saf insanlara dayatılmasıyla kışkırtılır.

Kimlik duygusunun—komşularımız veya topluluğumuzun üyeleri veya hemşeri ya da dindaşlarımız gibi—başka insanlarla olan ilişkilerimizin gücüne ve sıcaklığına önemli katkısı olabilir. Belirli kimliklere odaklanmamız bağlarımızı zenginleştirip başkaları için pek çok şey yapmamızı sağlayabilir ve kendimize odaklanmış yaşamımızın dışına çıkmamıza yardımcı olabilir. Robert Putnam’ın ve başkalarının büyük bir gayretle araştırdıkları “sosyal sermaye” konusunda son yıllarda yazılmış literatür, insanın kendisini aynı sosyal topluluk içindeki diğer insanlarla özdeşleştirmesinin o toplulukta yaşayan herkesin yaşamını nasıl iyileştirebileceğini yeterince açık bir biçimde gözler önüne sermiştir; bir topluluğa ait olma duygusu, o nedenle—tıpkı sermaye gibi—bir kaynak olarak görülmektedir.2 Bu anlayış önemli olmakla birlikte, kimlik duygusunun aynı zamanda, bazı insanlara kucak açarken, çok sayıda başka insanı da kesinlikle dışlayabileceği olgusunun kabulüyle tamamlanması gerekir. Sakinlerinin, içgüdüsel olarak, büyük bir yakınlık ve dayanışma duygusuyla birbirleri için kesinlikle çok güzel şeyler yaptıkları iyice bütünleşmiş bir toplulukta, o bölgeye başka bir yerden gelmiş göçmenlerin pencereleri taşlanıyor olabilir. Dışlamanın karşıtlığıyla içselleştirmenin nimetlerinin bir arada yaşaması pekala mümkündür.

Kimlik çatışmalarının beslediği şiddetin gittikçe artan bir süreklilikle kendisini dünyanın dört bir yanında tekrarladığı görülüyor.3

Ruanda ve Kongo’daki güçler dengesi değişmiş olsa bile, bir grubun diğerini hedef tahtası haline getirmesi aynı güçle sürmektedir. Saldırgan bir Sudanlı İslam kimliğinin ırksal bölünmeleri de istismar ederek savaş düzenine geçmiş olması, korkunç derecede askerileşmiş olan bu devletin güneyindeki boyun eğdirilmiş kurbanların ırzına geçilmesine ve katledilmesine yol açmıştır. İsrail ile Filistin, karşı tarafı iğrenç cezalara çarptırmaya hazır karşıt kimliklerin öfkesini yaşatmayı sürdürüyor. El Kaide, özellikle Batılı halkları hedefleyen militan İslamcı kimliği öne çıkartmaya ve bundan yararlanmaya bel bağlamış durumda.

Üstelik Abu Garib’den ve başka yerlerden, özgürlük ve demokrasi için savaşmak üzere oraya gönderilmiş olan Amerikan ve İngiliz askerlerinin tutsakları “yumuşatmak" adı altında tamamıyla insanlık dışı yollara başvurmayı da içeren faaliyetlerde bulunduklarına dair raporlar gelmeye devam ediyor. Düşman savaşçıları olmakla itham edilen ya da kötü oldukları varsayılan insanların yaşamları üzerinde sınırsız güç kullanımı, tutsaklarla onların muhafızları arasında bölücü kimliklerin keskin bir çatallanması olarak uzanmaktadır (“onlar bizden ayrı bir türe aitler"). Bunun, ayrışmanın karşı tarafında yer alan öteki insanları—diğer şeyler yanında, insan ırkına ait olma ortak özellikleri de dahil, daha az çatışmacı özelliklerini bile—hiçbir şekilde dikkate almadığı anlaşılıyor.

Rekabet Halindeki Aidiyetlerin Kabul Edilmesi

Madem kimlik temelli düşünce bu tür acımasız manipülasyonlara neden olabiliyor, o zaman bunun çaresi nedir? Bu sorunun yanıtı genel olarak kimlik arayışını bastırmaya ya da boğmaya çalışmak olamaz. Bir kere, kimlik şiddet ve teröre kaynaklık edebileceği gibi, zenginliğe ve içtenliğe de kaynaklık edebilir; o nedenle kimliği genel bir kötülük olarak görmek anlamsızdır. Tersine, savaşçı bir kimliğin karşısına rekabet halindeki kimliklerin gücünün çıkartılabileceği anlayışından yararlanmamız gerekir. Bu elbette, ortak insanlığımızın geniş paylaşılan yanlarını içerebileceği gibi, herkesin aynı anda sahip olduğu çok sayıda başka kimlikleri de içerebilir. Bu, tek bir kategorileştirmenin özellikle saldırgan yönünün istismarını sınırlayabilecek şekilde, insanların farklı biçimlerde sınıflandırılmasını sağlayabilir.

Kigalili bir Hutulu işçi kendisini sadece bir Hutulu olarak görmeye zorlanıp Tutsileri öldürmeye kışkırtılabilir; oysa bu işçi sadece bir Hutulu değil, aynı zamanda bir Kigalilidir, bir Ruandalıdır, bir Afrikalıdır, bir işçidir ve bir insandır. Sahip olduğumuz kimliklerin çoğulluğunu ve bunların ima ettiği farklı şeyleri fark etmenin yanı sıra, kaçınılmaz olarak birbirinden farklı olan belirli kimliklerin inandırıcılığının ve geçerliliğinin belirlenmesinde tercihin rolünü görmek de çok önemlidir.

Bu nokta yeterince açık olsa bile, yanılsamanın çeşitli saygınlık düzeylerine sahip—ve aslında çok saygın olan—entelektüel düşünce okullarının uygulamacılarından gördüğü iyi niyetli ama oldukça yıkıcı desteğin farkında olmak da önemlidir. Bunlar arasında, diğerlerinin yanı sıra, topluluk kimliğini, sanki doğası gereği, hiçbir insan iradesine gerek bırakmayan (daha sevilen bir kavram kullanacak olursak, sadece “kabul etmek” gereken), önceden belirlenmiş, kendine özgü ve yüce bir şey olarak gören adanmış toplulukçular ve dünyadaki insanları birbiriyle bağdaşmaz uygarlık kutucuklarına sokan kararlı kültür teorisyenleri de vardır.

Normal yaşamımızda kendimizi çok çeşitli grupların mensubu olarak görürüz—bunların hepsine birden aidizdir. Bir vatandaşlığımız, ikametgahımız, coğrafi kökenimiz, cinsiyetimiz, sınıfımız, politik tercihimiz, mesleğimiz, çalıştığımız işimiz, yemek alışkanlıklarımız, ilgilendiğimiz spor dalları, müzik zevklerimiz, sosyal taahhütlerimiz vb.—bütün bunlar bizi çok çeşitli grupların üyesi yapar. Aynı anda mensup olduğumuz bütün bu kolektif bütünlükler bize belli bir kimlik kazandırır. Bunlardan hiçbiri bizim tek kimliğimiz ya da tek üyelik kategorimiz olarak görülemez.

Kısıtlar ve Özgürlükler

Çoğu toplulukçu düşünür egemen topluluk kimliğinin bir tercih meselesi değil, sadece bir kendini gerçekleştirme meselesi olduğunu savunma eğilimindedir. Oysa insanın ait olduğu çeşitli gruplara atfettiği göreceli öneme karar verirken aslında hiçbir tercihte bulunmadığına, yapması gereken tek şeyin—sanki bunlar doğal olgularmışçasına (gündüz mü yoksa gece mi olduğuna karar vermek misali)—sahip olduğu kimlikleri “keşfetmekten” ibaret olduğuna inanmak zordur. Aslında hepimiz farklı aidiyetlerimiz ve ortaklıklarımız konusunda, üstü örtülü biçimlerde de olsa, sürekli tercihlerde bulunuruz. Ait olduğumuz bütün farklı gruplara yönelik bağlılıklarımızı ve önceliklerimizi belirleme özgürlüğümüz kabullenme, değer verme ve savunma nedenlerimiz olan özellikle önemli bir özgürlüğümüzdür.

Böyle bir tercihe sahip olmamız elbette o tercihi sınırlayan hiçbir kısıtın bulunmadığı anlamına gelmez. Nitekim, tercihler her zaman mümkün görülen şeylerin sınırları içinde yapılır. Kimlikler söz konusu olduğunda, nelerin mümkün olduğu, önümüzde duran alternatif olasılıkları belirleyen tekil özelliklere ve koşullara bağlıdır. Ne ki, bu hiç de çarpıcı bir olgu değildir. Herhangi bir alandaki bütün tercihler fiilen böyle bir kısıtlamayla karşı karşıyadır. Nitekim, bütün alanlardaki her türlü tercihin her zaman belirli kısıtlar içinde yapıldığı gerçeğinden daha temel ve evrensel bir şey olamaz. Örneğin, alışverişe çıktığımızda ne satın alacağımıza karar verirken, harcayabileceğimiz para miktarının bir sınırı olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. İktisatçıların deyişiyle, bu “bütçe kısıtı” her zaman her yerde vardır. Her satın alıcının birtakım tercihlerde bulunmak zorunda olması onun hiçbir bütçe kısıtlamasıyla karşı karşıya olmadığını değil, yapacağı tercihlerin karşı karşıya olduğu bütçe kısıtları içinde yapılacağını gösterir.

Bu basit iktisat doğrusu karmaşık politik ve sosyal kararlar için de doğrudur. Kişi—ister kendisi isterse başkaları tarafından—bir Fransız, bir Yahudi, bir Brezilyalı, bir Afrikalı Amerikalı ya da (özellikle günümüz hengamesi içinde) bir Arap ya da Müslüman olarak görüldüğünde dahi, ait olduğu bütün diğer geçerli kategoriler karşısında, o kimliğine tamı tamına ne önem atfettiğine dair yine de bir karar vermek durumundadır.

Başkalarını İkna Etmek

Ne ki, kendimizi nasıl görmek istediğimiz konusunu kafamızda netleştirmiş olsak bile, başkalarını da bizi tam öyle görmeye ikna etmekte zorlanabiliriz. Irkçılığın egemen olduğu Güney Afrika’da yaşayan beyaz olmayan bir kişi ırksal özelliklerine rağmen kendisine sadece insan muamelesi yapılmasında ısrarcı olamaz. Bu kişi genellikle devletin ve toplumun egemen unsurlarının ona layık gördüğü kategoriye yerleştirilir. Kendimize hangi gözle bakıyor olursak olalım, kişisel kimliklerimizi başkalarına kabul ettirme özgürlüğümüz bazen o kişilerin gözünde olağanüstü kısıtlanmış olabilir.

Nitekim, başkalarının bize nasıl bir kimlik biçtiğinin tam olarak farkında bile olmayabiliriz—o kimlik bizim kendimizi algılamamızdan farklı olabilir. Faşist politikanın hızla yaygınlaştığı 1920’ler İtalya’sı için anlatılan ilginç bir öykü vardır: Faşist Parti’nin, partiye üye devşirmekten sorumlu kişilerinden biri kırsal bölgeden sosyalist birisini partisinden ayrılıp Faşist Parti'ye üye olmaya ikna etmeye çalışmaktadır. Üye adayı şöyle der: “Sizin partinize nasıl katılayım? Babam bir sosyalistti. Büyük babam bir sosyalistti. Faşist Parti’ye katılmam gerçekten mümkün değil." Faşist örgütçü, “Bu nasıl bir mantık" der, haklı olarak. “Hem baban hem de büyük baban katil olsaydı ne yapacaktın? Evet, o zaman ne yapacaktın?" Üye adayı, “Ha bak, o zaman iş değişirdi" der. “O zaman Faşist Parti’ye elbette katılırdım."

Bu oldukça makul, hatta zararsız bir yakıştırma olabilir, ama bu türden yakıştırmalar çoğu zaman iftiraya uğrayan kişiye karşı şiddet kışkırtması amaçlı kara çalmalarla birlikte yapılır. Yahudi Düşmanının Portresi ’nde JeanPaul Sartre şöyle diyordu: “Yahudi, başkalarının Yahudi olarak gördüğü bir adamdır; ... Yahudi’yi Yahudi yapan Yahudi Düşmanıdır."4 Suçlayıcı yakıştırmalarda iki ayrı ama birbiriyle bağlantılı çarpıtma vardır: hedef tahtası haline getirilen kategoriye dahil insanların yanlış tasvir edilmesi ve yanlış tasvir edilen bu özelliklerin hedef alınan kişinin kimliğinin tek geçerli özelliği olduğunda ısrar edilmesi. İnsan bu dışsal dayatmalara karşı çıkarken hem belirli özellik yakıştırmalarına karşı direnmeye, hem de sahip olduğu diğer kimlikleri hatırlatmaya çalışabilir—tıpkı Shakespeare’nin insanı altüst eden parlak öyküsünde Shylock’un yapmaya çalıştığı gibi: “Yahudi’nin gözleri yok mu? Yahudi’nin elleri, azaları, duyuları, sevgileri, arzuları yok mu? Onun karnı da aynı yemekle doymuyor mu? Ya da aynı silahlardan o da acı duymuyor mu? Aynı hastalıklara o da tutulmuyor mu? Aynı ilaçlardan o da iyilik bulmuyor mu? Bir Hıristiyan kadar aynı kışın soğuğu, aynı yazın sıcağı ona da dokunmuyor mu?"5

İnsanlığın ortak yanlarının öne çıkartılması, farklı kültürlerde, farklı zamanlarda, aşağılayıcı yakıştırmalara direnmenin bir parçası olagelmiştir. İki bin yıl öncesinin Mahabharata adlı Hint destanında, tartışmanın muhataplarından Bharadvaja, kast sistemini savunan Bhrigu’ya (kurulu düzenin temel dayanaklarından biri) şu soruyla karşılık verir: “Tutkunun, öfkenin, korkunun, üzüntünün, endişenin, açlığın ve çalışmanın hepimizi aynı şekilde etkilediği anlaşılıyor; o halde, nasıl oluyor da, kastlara ayrılıyoruz?"

Aşağılamanın temelinde sadece yanlış tasvirler değil, başkalarının küçük düşürülecek kişiye yakıştırmak zorunda oldukları tekil kimlik yanılsaması da vardır. İngiliz aktörü Peter Sellers kendisiyle yapılan ünlü bir röportajda, “Bir zamanlar bir ben vardı, onu ameliyatla aldırttım" diyordu. Bu aldırtma işi her ne kadar kendi başına yeterince meydan okuyucu bir şey olsa da, bizi kendi düşündüğümüzden farklı bir insan haline getirmeye kararlı kişilerce yapılan bir ameliyatla, bize bir “gerçek ben" implantasyonu da bir o kadar radikal bir müdahaledir. Örgütlü yakıştırma zulme ve cenaze merasimine zemin hazırlayabilir.

Dahası, insan belirli koşullarda, kara çalma amacıyla (yakıştırılan kimliğe ilişkin tasvir çarpıtmaları eşliğinde) tertiplenmiş olanlardan farklı olan kimliklerini başkalarına kabul ettirmekte zorlandığında bile, bu durum söz konusu bu öteki kimlikleri koşullar değiştiğinde de görmezden gelmek için yeterli bir neden değildir. Bu örnek 1930’lar Almanya’sındaki Yahudiler için değil, bugünün İsrail'indeki Yahudiler için geçerlidir. 1930’lu yılların barbarlığı Yahudilerin Yahudiliklerinden başka herhangi bir kimlik edinme özgürlük ve güçlerini sonsuza dek yok etmiş olsaydı, bu Nazizm hesabına kalıcı bir zafer olurdu.

Benzer bir biçimde, hedef tahtası haline getirilen kurbanlara tekil kimlikler yakıştırılmasına ve onları terörize etmek amacıyla tertiplenen kanlı kampanyalar için asker devşirilmesine karşı direnmekte akla dayalı tercihin oynadığı role vurgu yapılması gerekir. İnsanların kendi kimlik algılayışlarını değiştirme amaçlı, eski dostları yeni düşmanlar ve iğrenç sekterleri de bir anda güçlü politik liderler haline getiren kampanyalar dünyada yaşanan çoğu canavarlığın nedeni olmuştur. Kimlik temelli düşünmede, aklın ve tercihin rolünü kabullenme ihtiyacı o nedenle hem heyecan verici hem de olağanüstü önemli bir şeydir.

Tercih ve Sorumluluğun İinkarı

Eğer tercihlerin, var oldukları halde var olmadıkları varsayılıyorsa, aklı kullanmanın yerini pekala, ne kadar kabul edilmez bir şey olursa olsun, konformist davranışa eleştirisiz boyun eğeme alabilir. Böyle bir konformizm genellikle muhafazakar sonuçlar doğurur ve eski adet ve uygulamaları akla dayalı sorgulama karşısında koruma işlevini görür. Nitekim, cinsiyetçi toplumlarda kadınların eşitsiz muamelelere (hatta şiddete) maruz kalmaları türünden geleneksel eşitsizlikler ya da diğer ırksal gruplara mensup kişilere karşı uygulanan ayrımcılık varlığını (geleneksel mazlumların itaatkar rolleri de içinde olmak üzere) devralınmış inançların sorgusuz sualsiz kabullenilmesine borçludur. Geçmiş uygulamaların ve varsayılan kimliklerin çoğu sorgulanma ve ince eleyip sık dokuma karşısında dağılıp gitmiştir. Gelenekler tek bir ülke ve kültürde bile değişim gösterebilir. John Stuart Mill’in 1874’te yayımlanmış olan Kadınların Kökleştirilmesi adlı yapıtının İngiliz okuyucularının çoğu tarafından onun eksantrikliğinin kesin kanıtı olarak görüldüğünü ve işin doğrusu, konuya gösterilen ilginin bu kitabı Mill’in tüm kitapları arasında yayımcısına para kaybettiren tek kitap haline getirecek kadar düşük olduğunu anımsamakta yarar olabilir.6

Ne ki, sosyal kimliğin sorgulanmadan kabullenilmesinin her zaman geleneksel sonuçları olmayabilir. Bu kabullenme aynı zamanda kimlikte köklü bir yeni yönelim de yaratabilir ve bu daha sonra, akla dayalı bir tercih olmadan, sözüm ona yeni bir “keşif" diye yutturulabilir. Bu durumun şiddetin kışkırtılmasında dehşet verici bir rolü olabilir. Daha önce sözünü ettiğim 1940’lar Hindistan’ındaki Hindu-Müslüman ayaklanmalarına ilişkin rahatsız edici anılarım arasında, bölücü politikaları izleyen kitlesel kimlik değiştirmelerine—bir çocuğun şaşkın bakışlarıyla—tanık olmak da yer almaktadır.

Çok sayıda insanın Hintli, alt kıtalı, Asyalı ya da insan ırkının üyesi olarak sahip olduğu kimliklerin yerlerini—birden bire—Hindu,

Müslüman ya da Sih gibi sekter aidiyetlere bıraktığı görülüyordu. Bunu izleyen katliamın, süreci eleştirel incelemeden geçirmeden, yeni fark ettikleri savaşçı kimliklerini insanlara “keşfettirten” temel sürü davranışıyla büyük ilgisi vardı. İnsanlar birden bire farklı insanlar haline gelmişlerdi.

Uygarlıklar Hapishanesi

Hayali tekilliğin çarpıcı bir kullanımı, yakınlarda, özellikle de Samuel Huntington’un Uygarlıklar Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Şekillenmesi adlı kitabının yayımlanmasının ardından,7 öne çıkarılan ve çok tartışılan “uygarlıklar çatışması” tezine zihinsel arka planlığı yapan temel sınıflandırıcı fikirde bulunabilir. Bu yaklaşımla ilgili zorluk, böyle bir çatışma var mı—yoksa yok mu—meselesi daha gündeme gelmeden çok önce yaptığı benzersiz kategorileştirmeyle başlamaktadır. Aslında, uygarlıklar çatışması tezi, kavramsal olarak asalak bir şekilde, uygarlıklar arasındaki sözde—ve nasıl oluyorsa sadece dinsel ayrımları yakından izleyen—hatlar boyunca yapılan benzersiz bir kategorileştirmenin baskın gücünden beslenmektedir. Huntington Batı uygarlığını “İslam uygarlığıyla,” “Hindu uygarlığıyla,” “Budist uygarlıkla” vb. karşılaştırıyor. Dinsel farklılıklar arasında var olduğu iddia edilen karşıtlıklar, ağır basan ve katılaştırılmış tek bir bölünmüşlüğe ilişkin, usta bir marangozlukla oluşturulmuş bir vizyon içinde bir araya getiriliyor.

Aslında, dünyadaki insanları elbette, her biri yaşamımızda bir miktar rol oynayan—çoğunlukla geniş kapsamlı—başka bölme sistemlerine göre de sınıflandırmak mümkündür: örneğin milliyetlere, yerleşimlere, sınıflara, mesleklere, sosyal statüye, dillere, politikalara ve daha pek çok şeye göre. Dinsel kategoriler her ne kadar son yıllarda geniş şekilde tartışılır olduysa da, bunların diğer ayrımları yok ettiği düşünülemeyeceği gibi, bu kategoriler hele yerkürenin dört bir yanında yaşayan insanları sınıflandırmanın tek geçerli sistemi olarak hiç görülemez. Dünya nüfusunu “İslam dünyasına" ait olanlar, “Batı dünyasına” ait olanlar, “Hindu dünyasına” ait olanlar, “Budist dünyaya" ait olanlar biçiminde ayrıştırırken, sınıflandırma önceliğinin bölücü gücü, üstü örtük bir biçimde, insanları kendine özgü bir katı kutular kümesi içine sıkı sıkıya yerleştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Diğer bölünmelerin (diyelim zenginler ile yoksullar arasındaki, farklı sınıflardan ve mesleklerden insanlar arasındaki, birbirinden ayrı milliyetler ve yerleşim bölgeleri arasındaki, dil grupları arasındaki vb. bölünmelerin) hepsinin üzeri, insanlar arasındaki farklılıkları ele almanın temel yolu olduğu iddia edilen bu bakış açısıyla örtülmektedir.

Uygarlıklar çatışması tezinin karşılaştığı zorluk kaçınılmaz bir çatışma meselesine gelmemizden çok önce başlamaktadır; söz konusu zorluğun kökeninde tekil bir sınıflandırmanın kendine özgü geçerliliği varsayımı yatmaktadır. Nitekim, “uygarlıklar çatışıyor mu" sorusu, insanlığın her şeyden önce birbirinden ayrı ve ayrıksı uygarlıklar olarak sınıflandırılabileceği ve farklı insanlar arasındaki ilişkilere bir şekilde, ciddi bir kavrayış kaybına uğramadan, farklı uygarlıklar arasındaki ilişkiler olarak bakılabileceği varsayımı üzerine oturtulmuştur. Bu tezin temel sakatlığı, uygarlıkların çatışmak zorunda olup olmadığı sorusu sorulmadan çok önce ortaya çıkmaktadır.

Bu indirgemeci bakış açısı, korkarım, genellikle, birincisi, bu uygarlık kategorilerinin içerdiği içsel çeşitliliklerin boyutunu görmezden gelen, ikincisi, bu sözde uygarlıkların bölgesel sınırlarını çaprazlamasına kesen—zihinsel olduğu kadar cisimsel de olan—karşılıklı etkileşimlerin kapsam ve etkisini (bunu 3. Bölümde daha ayrıntılı olarak ele alacağız) görmezden gelen, oldukça puslu bir dünya tarihi algısıyla birleşmektedir. Üstelik bu bakış açısının kafa karıştırma gücü sadece, bu çatışma tezini (Batılı şovenlerden İslam köktencilere kadar) desteklemek isteyenleri değil, aynı zamanda, karşı çıkmak istedikleri halde, bunu önceden belirlenmiş referans çerçevelerinin deli gömleğini sırtlarına geçirmiş olarak yapmaya çalışanları da tuzağına düşürebilmektedir.

Böyle uygarlık temelli düşüncelerin kısıtlılıkları, uygarlıklar çatışması teorileri kadar, “uygarlıklar arası diyalog" programları için de (bunların bugünlerde çok revaçta olduğu anlaşılıyor) aldatıcı olabilir. İnsanlar arasında dostluk oluşturmaya yönelik o soylu ve yüceltici arayışın uygarlıklar arasında dostluk arayışı olarak görülmesi çok yönlü insanların hepsini çarçabuk tek boyuta indirgemekte ve yüzyıllardır süregelen—sanatı, edebiyatı, bilimi, matematiği, spor karşılaşmalarını, ticareti, politikayı ve insanlığın diğer ortak ilgi alanlarını da kapsayan—sınır aşıcı etkileşimlere zenginlik ve çeşitlilik zemini sunan, değişik ilgi alanlarının sesini boğmaktadır. Küresel barış peşinde koşan iyi niyetli çabalar eğer insanlar dünyasının daha baştan yanıltıcı bir şekilde kavranmasını getiren bir temele oturtulacak olursa, bunun kendi amacına çok zararlı sonuçları olabilir.

Bir Dinler Federasyonundan Daha Fazlası

Kaldı ki, dünyadaki insanların din temelli sınıflandırılmasına gittikçe daha fazla bel bağlanması Batının küresel terörizme ve çatışmaya tepkisini de özellikle hoyratlaştırmaktadır. “Diğer insanlara" saygı, küresel düzeyde karşılıklı etkileşim içinde olan farklı insanların hem dinsel hem de dinsel olmayan alanlardaki çok yönlü etkileşimlerini ve başarılarını dikkate almak yerine, onların kutsal kitaplarına övgüler düzülerek gösterilmektedir. “İslam terörizmi” denilen şeye çağdaş küresel politikanın o karmakarışık sözcük dağarcığıyla karşı konulurken, Batı politikasının zihinsel gücü büyük ölçüde İslamı tanımlamayı—ya da yeniden tanımlamayı—hedeflemektedir.

Oysa, yalnızca muhteşem bir dinsel sınıflandırmaya odaklanmak sadece insanları harekete geçiren diğer önemli ilgi alanlarını ve fikirleri gözden kaçırmak anlamına gelmez, aynı zamanda dinsel otoritenin sesinin genel olarak daha yüksek çıkması sonucunu da doğurur. O zaman, örneğin Müslüman din adamları, bulundukları makam gereği, sözüm ona İslam dünyasının sözcüleri muamelesi görürler—oysa dini inançları gereği Müslüman olan çok sayıda insan şu ya da bu mollanın söyledikleriyle derin görüş ayrılığı içindedir. Çok farklı çeşitliliklerimize rağmen, dünya birden bire bir insanlar topluluğu olarak değil, bir din ve uygarlıklar federasyonu olarak görülmeye başlar. İngiltere’de, çok etnisiteli toplumun ne yapması gerektiğine dair karışık görüşler, var olan devlet destekli Hıristiyan okullarının tamamlayıcısı olarak, devletin finanse ettiği Müslüman, Hindu, Sih vb. okullarının teşvik edilmesi sonucunu doğurmuştur; böylece küçük çocuklar, onların dikkat alanına girebilmek için birbiriyle yarışabilecek farklı özdeşleşme sistemleri hakkında karar verebilecek durumda olmaktan henüz çok uzak oldukları bir yaşta, tekil aidiyetlerin nüfuz alanına terk edilmiş oluyorlar. Daha önce, Kuzey İrlanda’da, devlet yönetimindeki mezhep okulları da, kişi daha bebekken belirlenen tekil bölücü kategorileştirme hattı boyunca, Katolikler ile Protestanlar arasındaki politik uzaklaşmayı pekiştirici bir rol oynamıştı ve “keşfedilmiş” kimliklerin böyle önceden belirlenmesinin nüfusun farklı kesimleri arasındaki yabancılaşmayı daha da artırmasına şimdi İngiltere’de de izin veriliyor, daha doğrusu, teşvik ediliyor.

Din ya da uygarlık sınıflandırması elbette savaşçı çarpıtmalara da kaynaklık edebilir. Örneğin, ABD'li Korgeneral William Boykin'in Müslümanlara karşı verdiği savaşı masumlaştırıcı bir kabalıkla anlatırken avaz avaz haykırarak söylediği—ve artık çok ünlenmiş—sözlerinde çok iyi görüldüğü gibi, bu çarpıtma ilkel inançlar kılığına da bölünebilir: “Benim Tanrımın onunkinden daha büyük olduğunu” ve Hıristiyan Tanrının “gerçek Tanrı olduğunu, Müslümanların tanrısının ise bir put olduğunu biliyordum. ”8 Bu kadar yoğun bir bağnazlığın ahmaklığını teşhis etmek çok kolay olduğu için, bu türden güdümsüz füzelerin hoyratça fırlatılmasının yarattığı tehlikenin görece daha sınırlı olduğuna inanıyorum. Buna karşılık, Batının—İslamı doğru dürüst tanımlamak biçimindeki görünüşte zararsız bir strateji yoluyla, Müslüman eylemcileri muhalefet saflarından koparmak amaçlı, ilk bakışta soylu gibi görünen bir vizyon sunan—kamu politikalarında entelektüel “güdümlü füzeler" kullanılması çok daha ciddi bir sorun yaratmaktadır. İslamın bir barış dini olduğuna ve “gerçek bir Müslüman’ın hoşgörülü olması gerektiğine vurgu yapılarak (“onun için, sen gel, bu işleri bırak, barışçı ol” denilerek), İslam teröristleri şiddetten uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Şu sıralar, çatışmacı İslamcı görüşün reddi kesinlikle yerinde ve olağanüstü önemli olmakla birlikte, “gerçek Müslümanın” ne olması gerektiğini fazlasıyla politik bir terminolojiyle tanımlamaya çalışmanın şart ya da yararlı, hatta mümkün olup olmadığını da sorgulamamız gerekir.9

Müslümanlar ve Entelektüel Çeşitlilik

Dinin, her şeyi kapsayan dışlayıcı bir kimlik olması şart değildir. Özellikle İslam, bir din olarak, Müslümanların yaşamın birçok alanında sorumlu tercihlerde bulunmalarının önünde bir engel oluşturmaz. Aslında, bir Müslüman çatışmacı bir görüşü benimserken, bir başkasının heterodoksluk konusunda tamamıyla hoşgörülü olması mümkündür ve bu iki kişi salt bu nedenle Müslümanlıktan çıkmış olmazlar.

İslam tarihi ile Müslüman halkların tarihi arasında ayrım yapmakta genel bir eksiklik olduğunda, İslam köktenciliğine ve onunla ilintili terörizme gösterilen tepki de özellikle anlaşılmaz bir hal almaktadır. Dünyadaki bütün diğer insanlar gibi Müslümanların da çok farklı ilgi alanları vardır ve bütün önceliklerinin ve sahip oldukları değerlerin tek bir İslam kimliği içine sığdırılması gerekmez. (4. Bölümde bu meseleyi daha derinlemesine ele alacağım). İslam köktenciliğinin savunuculuğunu yapanların Müslümanların bütün öteki kimliklerini İslam kimliği lehine bastırmayı istemelerinin elbette şaşırtıcı bir yanı yoktur. Ama İslam köktenciliğiyle bağlantılı gerilim ve çatışmaları halletmek isteyenlerin de Müslümanları İslam olmak dışında başka bir biçimde görememeleri olağanüstü gariptir. Bunun nedeni, bir şekilde Müslüman olmuş, çeşitlilik gösteren insanların çok boyutluluğunu görmek yerine, İslamı yeniden tanımlama çabalarıyla bağlantılıdır.

İnsanlar kendilerini çok farklı biçimlerde görürler—ve bunun birtakım nedenleri vardır. Örneğin, bir Bangladeşli Müslüman sadece bir Müslüman değil, aynı zamanda bir Bengalli ve Bangladeşlidir, sınıfıyla, cinsiyetiyle, mesleğiyle, politik tercihiyle, estetik zevkleriyle vb. bağlantılı diğer olası kimlikleri bir yana, konuştuğu Bengalceyle, sahip olduğu Bengal edebiyatı ve müziğiyle iftihar etmektedir. Bangladeş’in Pakistan’dan ayrılma nedeninin dinle hiçbir ilgisi yoktu, çünkü bölünmemiş Pakistan nüfusunun her iki yakasındaki insanların ana kitlesi aynı Müslüman kimliğini paylaşıyorlardı. Ayrılmaya neden olan meseleler dille, edebiyatla ve politikayla ilgiliydi.

Benzer bir biçimde, Müslüman geçmişin ve bu bağlamda Arap mirasının savunuculuğunu yapanların, Arap ve Müslüman toplumların büyük katkılarda bulunmuş olduğu ve Müslüman ya da Arap kimliğinin birer parçası olabilecek bilim ve matematiği bir yana bırakıp, sadece dinsel inançlarına yoğunlaşmak zorunda olmalarının hiçbir ampirik nedeni yoktur. Bu mirasın önemine rağmen, kaba sınıflandırmalar, bilim ve matematiği “Batı bilimi” sepetine koyma ve insanları, iftihar vesilelerini dinin derinliklerinde aramak zorunda bırakma eğiliminde olagelmiştir. Eğer günümüzün muhalif Arap eylemcileri Arap tarihinin çok yönlü zenginliklerini bir yana bırakıp övünç kaynağını sadece İslamın saflığında bulabiliyorlarsa, bunun nedeni, her iki taraftan savaşçıların da dine benzersiz bir öncelik vermelerinin insanların tek bir kimliğin sınırları içine hapsedilmesinde büyük bir rol oynamasıdır.

Batıkların içine girdikleri o delice “ılımlı Müslüman" arayışı bile, politik inançların ılımlılaştırılması ile dinsel imanın ılımlılığını birbirine karıştırmaktadır. Kişi, hoşgörülü politik tercihlerinin yanı sıra, ister İslam olsun ister başka bir şey, güçlü bir dinsel imana da sahip olabilir. 12. yüzyıldaki Haçlı Seferleri sırasında İslam uğruna yiğitçe savaşmış olan Sultan Selahaddin hoşgörüsüz Avrupa’dan kaçan ünlü Yahudi filozof Maimonides’e Mısır’daki kraliyet sarayında itibarlı bir yer verebiliyor ve bunu yaparken hiçbir çelişki yaşamıyordu. 16. yüzyıla girilirken, kafir Giordano Bruno Roma’daki Campo dei Fiori’de kazığa bağlanarak yakılırken, Büyük Hint sultanı Akbar (Müslüman olarak doğmuş ve bir Müslüman olarak ölmüştür) Agra’da, herkesin dinsel özgürlüklerini de içerecek biçimde, azınlık haklarını yasal bir çerçeveye kavuşturmaya yönelik büyük projesini henüz bitirmişti.

Akbar kendi liberal politikalarını Müslümanlığına halel getirmeden uygulama özgürlüğünü kullanırken, İslam böyle bir özgürlüğü emretmediği gibi, kesinlikle yasaklamıyordu da—özellikle dikkat edilmesi gereken nokta işte budur. Bir başka Hint sultanı olan Alemgir azınlık haklarını reddedip Müslüman olmayanları cezalandırabilirken nasıl ki salt o nedenle Müslüman olmaktan çıkıyor değildiyse, aynı şekilde Akbar da hoşgörülü çoğulcu politikaları nedeniyle Müslümanlıktan çıkmış olmuyordu.

Kafa Karışıklığının Alevleri

İnsan kimliğinin tercihsiz tekilliğinde—üstü örtülü olarak bile olsa— ısrar etmek sadece hepimizi küçük düşürmekle kalmaz, aynı zamanda dünyayı da alev almaya çok daha hazır bir hale getirir. Tek bir yüce kategorileştirmenin bölücülüğünün alternatifi, herkesin birbirine benzediği yolunda gerçek dışı bir iddia olamaz. Çünkü öyle değiliz. Tersine, sorunlu dünyamızda uyumlu yaşama umudunun dayanağı

kimliklerimizin çoğulluğudur; bu kimlik çoğulluğudur ki, birbirini çaprazlamasına kesmekte ve karşı konulamaz olduğu iddia edilen tek bir katı ve şiddetli bölünme hattının iki tarafı arasındaki keskin bölünmelere karşı koymaktadır. Aramızdaki farklılıklar daraltılarak eşsiz güçte olacak şekilde tasarlanmış tek bir kategorileştirme sistemine sokulunca, ortak insanlığımız vahşice bir meydan okumayla karşı karşıya bırakılmış olur.

Belki de en kötü bozulma, çoğul kimliklerimizin kabulünün sonucu olan aklın ve tercihin rolüne boş verilmesinin—ve inkar edilmesinin—eseri olarak ortaya çıkar. Kendine özgü bir kimlik yanılsaması, içinde fiilen yaşadığımız dünyayı nitelendiren çoğul ve çeşitli sınıflandırmalar evrenine kıyasla çok daha bölücüdür. Tercihlerden yoksun tekilliğin tasvir etmedeki zayıflığı sosyal ve politik aklımızın güç ve kapsamını ciddi şekilde yoksullaştırır. Kader yanılsamasının bedeli olağanüstü yüksektir.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe