Yakın Tarihin Sayfalarını Yeniden Açmak

Şeref Aydın


Evrensel Kültür, "30"lu yılların sonlarında yoğunlaşan ve “50"li yılların ortalarına kadar, SSCB (çeşitli bilim dallarına özgü dergiler aracılığıyla ve kısmen Etudes Sovietique aracılığıyla Fransızca olarak ve Almanca olarak yayınlanan Neue Welt dergisinde ise genişçe yansıtılan), Fransa (esas olarak La Pensee dergisi aracılığıyla), İngiltere (The Modern Ouarterly dergisi) ve ABD'den (Science and Society dergisinde) bilim, felsefe ve edebiyat alanlarının en seçkin temsilcilerinin katıldığı ve belki de o zamana kadar görülmemiş boyutlarda uluslararası bir özellik kazanan tartışmaların önemli belgelerini yayınlamaya başladı.

“30"lu yıllarda yayınlanmaya başlayan La Pensee dergisinin birinci sayısında ilk yazı olarak yer alan Modern Fizik ve Determinizm yazısında, aynı zamanda derginin kurucuları arasında yer alan ünlü bilim adamı Paul Langevin, bu tartışmaların genel kapsamını şu sözlerle özetliyor: Bilimin, gerçeğin ne olduğunu bilme gücü; işte gerçekte, modern fiziğin şimdiden gerçekleştirdiği bütün ilerlemelerin ve şu andan itibaren güncel olarak sürdüğü ilan edilen araştırmaların özellikle parlak bir şekilde ortaya çıkardığı ders budur.

Belirlenen içeriğine bağlı olarak, tartışmaların en önemli özelliklerinden biri; o dönemde, faşizmin ideologları başta olmak üzere emperyalist gericiliğin temsilcilerinin, emekçi yığınların bilincini köreltmek için körüklediği; bilimin çeşitli dallarında sürdürülen tartışmalardan dayanaklar edinmeye çalışarak, bilimin, gerçeğin ne olduğunu bilemeyeceğini iddia eden felsefi idealizme karşı bir mücadele anlamı taşımasıydı. Dolayısıyla da, modern fizikte, genel Miskinlik teorisi, kuvantum ve dalga mekaniğiyle ilgili biyolojide, genetikle ilgili astronomide, evrenin oluşumu ile ilgili psikolojide, Freud'un idealizmine karşı, Pavlov'un bilimsel deneyleriyle ilgili tartışmalara diyalektik materyalizm açısından yeni boyutlar kazandırıyor ve bundan hareketle varoluşçuluk, bilinemezcilik, kuşkuculuk vb. felsefi idealizmin çeşitli biçimlerine ve bunların edebiyat ve sanatın çeşitli alanlarındaki uzantılarına karşı yöneltilen eleştirilerle birleştiriliyordu.

Sözü geçen ülkelerde, seçkin bilim, sanat ve edebiyat çevreleri arasında etkinliği giderek artan tartışmaların bir diğer özelliği de, bilimin yeri sorununa verdiği önemde yatmaktaydı. Gene bu dönemin en seçkin temsilcilerinden Paul Langevin'in sözleriyle: Buradan başlayan (Diderot ve Ansiklopedistlerin materyalist felsefi çizgisinin mutlak materyalizme dönüştürülmesiyle birlikte Ş.A.) romantik umutsuzluktan, bilim ve felsefenin birbirinden ayrılmasına kadar uzanan bir karmaşa değişik belirtilerle bütün 19. yüzyıla egemen oldu; felsefe kendisini, uzun bir süre bilimin iflasının periyodik olarak ilan edilmesiyle veya Bergson sezgiciliğine başvurarak gerçekle ilgisiz, metafizik idealizmle ifade edilen edebiyat yeteneklerimizle sınırlandı; bu durumda, bilim kendi yararcı görüşünden, maddi güç kaynağı olmaktan ve bencil çıkarlardan başka bir amaçla dikkate alınamazdı. Bilim ve adaletin birbirinden ayrılması; biz hala bunun korkunç sonuçlarından acı çekiyoruz. Sonuçta insanlığın krizi, 150 yıldan beri bilim kendi yerini bulmadı; çünkü, mutlak determinizm onu insani niteliğinden uzaklaştırdı ve bilimin öğretimi, bu ada yakışır bir kültür içinde sindirilmek yerine, onun uygulamalarına yöneltildi.

Bundan hareketle savunulan... yeni determinizm anlayışı günlük hayatın deneyiyle birleşiyor ve bu, bizim bilimimizi her gün daha mükemmel ve açık biçime kavuşturuyor. Böylece yeni anlayış, bilimi, insan onuruna yaraşır hale sokuyor kendi düş ve düşüncelerine dalma davranışı yerine; bir anlamda, mutlak determinizmin umutsuzluğu yerine, amaç ve konu sentezini gerçekleştiren ve bu eyleminde, ilerde çaresiz bir yazgıya bağlanmaksam dönüşebileceği aktif bir tutumu geliştiriyor... Bilimlerimizin bütün tarihi benzer diyalektik süreçler tarafından doldurulur. Ben, diyalektik materyalizmin temel düşüncelerini tanıdığım andan başlayarak fizikteki gelişmeleri daha iyi anladığımın bilincindeyim. İnsanlığın felsefi düşüncesinin büyük çizgisini sürdüren bu doktrinin kendisi; yüz yıl önce Kari Marx ve Friedrich Engels tarafından başlatılan, 18. yüzyıl Fransız felsefemizin mekanik materyalizmi ve Hegel'in idealist diyalektiği arasındaki bir sentezin sonucudur. Onun, dünyanın sürekli evrimindeki değişim felsefesinde olduğu gibi; düşünce alanında da, doğanın kendi alanındaki kadar eylemimizin ve bilimimizin yürüyüşüne rehberlik etmek ve açıklamak için genel bir uygulamasının var olduğu görülüyor.

150 yıldan beri, kendisine bir yer bulamayan bilimi, insanlığın felsefi düşüncesinin büyük çizgisine bağlamak için sürdürülen bu mücadele, elbette ki, salt bir 'fikir' mücadelesi değil, toplumsal gelişme ve ilerlemenin temel dinamiği olan sınıflar mücadelesi ile diyalektik bir ilişki içinde gelişti ve kendisine bu alanda bir saf belirledi. Yani, bu aynı zamanda; gerçek bilim adamı, düşünür ve sanatçının burjuvaziye ve her türden gericiliğe karşı, işçi ve emekçi yığınların, ezilen halkların yanında; kapitalizme karşı sosyalizmin yanında; faşist saldırganlığa karşı, özgürlük ve demokrasi güçlerinin yanında saf tutma mücadelesiydi. Bu nedenledir ki, tartışmalara katılan her bilim adamı, edebiyatçı ve yazar; Marksist olsun veya olmasın; komünist olsun veya olmasın; bu gerçeğin yani işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki, ekonomik, siyasi ve ideolojik alanları kapsayan uluslararası ölçekteki mücadelenin bir unsuru olduğunun en ileri derecede bilincinde olduğu gibi; bunu her vesileyle vurgulamaya da özel önem verdi. Onlar, ister İngiliz, ister Fransız, ister Amerikan, ister Alman veya İtalyan olsun; Ekim Devrimi'ni, SSCB ve sosyalizmin başarılarını, özel olarak da U. Dünya Savaşı’nda, SSCB ve birçok ülkede işçi sınıfının, komünist partilerin faşizme karşı mücadelede oynadığı rolü ve elde ettiği başarıları olarak gördüler, bundan ilham ve cesaret aldılar ve bunu koruma ve geliştirme mücadelesine büyük içtenlikle omuz verdiler. Çabalarını, Bilimin insanlığa hizmet etmesi, olarak adlandırdılar.

Gerçekten de, bilimin insanlığın hizmetine verilmesi mücadelesi, insanlığın felsefi düşüncesinin büyük çizgisinde başlangıç olarak kabul edilen ve insanın doğa üzerindeki iktidarını, kendi özgün insanlığını yükseltmek için gerçekleştirdiği atılımla anılan eski Yunan uygarlığında, tanrıların verdiği her türlü cezayı göze alarak, bilgi ışığını insanlara ulaştıran Prometheus efsanesiyle özel bir anlam kazandığı gibi; insanlığın tarihsel ilerleyişinin her aşamasında kendine özgü bir role sahip oldu.

Çünkü, mitolojideki Yunan tanrıları, insanlığın bilimsel bilgiden yararlanması önündeki tek engel olarak kalmadı. İnsanlığın uygarlığa geçişiyle birlikte, bizzat toplumsal gelişmenin zorunlu olarak yol açtığı sınıf farklılıkları temeli üzerinde yükselen ve devlet aygıtını da elinde bulunduran egemen sınıflar, toplumsal gelişmenin de, bilimin insanlığın hizmetine verilmesinin de önündeki, giderek daha sinsi ve giderek insanlığa daha büyük acılara mal olan başlıca engeller olarak ortaya çıktılar. Böylece, insanlığın tarihsel gelişimi ve ilerlemesi; sadece doğa üzerindeki iktidarını yükseltmek için mücadele olmadan öte, esas olarak, egemen sınıflara karşı mücadelede elde ettiği başarılara bağlandı.

İşte, önemli belgeleri yansıtılmaya çalışılan tartışmalar da, Ekim Devrimi'yle yeni bir boyut kazanan burjuvaziyle proletarya arasındaki, egemen sınıflarla ezilen yığınlar arasındaki mücadelenin en önemli yanlarından birini oluşturdu. Bu mücadelenin en ileri noktasında bulunduğu sırada; başta ABD olmak üzere, belli başlı ileri ülkelerin komünist partilerinde, değişik düzey ve biçimlerde uç veren eğilimler, Stalin'in ölümünden sonra yaşanan iktidar çekişmelerinin yol açtığı sonuçlarla birlikte, SSCB de dahil olmak üzere bu partilere, giderek ideolojik planda revizyonizmin, politik planda reformcu ve uzlaşmacı bir çizginin egemen olmasına yol açtı. Dolaysıyla da, tartışmaların, üzerinde yükseldiği ideolojik ve politik mevzilerin terk edilmeye başlanması; karşıdevrimci saldırıları daha da cesaretlendirdi. McCarthycilik olarak adlandırılan ve başta ABD olmak üzere bütün gelişmiş ülkelerde bilim adamlarına, düşünür, yazar, sanatçı ve edebiyatçılara karşı yöneltilen karalama, yıldırma ve tecrit kampanyalarıyla bu tartışmalar giderek söndürüldü. Tartışmaların içeriği, sistematik bir şekilde unutturuldu.

Böylece, yeniden bilim ve felsefenin, bilim ve adaletin birbirinden ayrılmasının yolu açılmış oldu. Bilimin kazanımları, emperyalist tekellerin maddi güç kaynağı olarak, egemen sınıfların bencil çıkarlarının hizmetine sokuldu, idealizmle materyalizmin, metafizikle diyalektiğin sınır çizgileri bulanıklaştırılırken, felsefe, felsefesizliğin edebiyatına dönüştürüldü. Edebiyat, ünlendirilmiş bireylerin, Bulantı ve Hiçlik'ten ibaret olan öznel dünyasına kapandı. Topluma ve insanlığa karşı sorumluluktan koparılan birey özgürlüğü, bu içe kapanmanın yüceltilmesine örtü yapılarak, bencil çıkarlara hizmetkarlık meşru hale getirildi. Düşünce yaşamı, hükümetlerin her yönden ve her türlü yöntemle desteklediği dev basın tekellerinin egemen olduğu ve yönlendirdiği bir piyasanın gölgesine itildi, iletişim araçlarının olağanüstü gelişmesine karşılık, düşünce ve kültür alanında, giderek daha tahrip edici sonuçlara yol açan bir köksüzleşme ve yozlaşma, kırk yılı aşan bu karşıdevrimci saldırıların bir ürünüdür.

Bilindiği gibi, bu sürecin, düşünce hayatına yansıyan tahrip edici bütün sonuçları, 1990 sonrasında SSCB'de revizyonizmin çöküşünden sonra, daha açık bir şekilde ortaya çıktı. 40 yılı aşkın bir süre boyunca, işçi sınıfı ve Marksizmin kazanımları üzerine çöreklenerek, emperyalizmin saldırılarının doğrudan veya dolaylı destekçisi konumuna düşen revizyonist parti ve küçük burjuva akımların da katılımıyla yaratılan her türden bulanık renkle bezenmiş antikomünist bir önyargı üzerine inşa edilen ve temel karakteristiği; belirli bir felsefeden ve düşünce çizgisinden yoksunluk olan bu demagojik kültür; 'kurbanlarının kendini, hala özgür düşünce sahibi olarak görmeye devam ettiği ve belli başlı özellikleriyle, belki de, tarihin tanıdığı en sinsi ve iki yüzlü bir dogma özelliği kazandı. Tarihin hiçbir döneminde, insanlığın ortak ürünü olan bilimsel bilgi ve kültürel birikim üzerindeki egemenliğe dayanılarak, insan bilinciyle, insanlığın umut ve özlemleriyle, düşünce planında bu ölçüde hayasızca oynanmadı.

Bu koşullarda, bugün, insanlığın bilimsel bilgi ve düşünce birikimini ayaklar altına alan bu saldırılara karşı; ancak insanlığın felsefi düşüncesinin büyük çizgisinden güç alan ve ona bağlanan köklü bir hesaplaşmaya girilebildiği ölçüde düşünce alanında güçlü bir mücadele cephesi yaratılabilir. Yakın tarihin, kesintiye uğrayan ve unutturulmaya çalışılan, düşünce alanındaki büyük atılımının kazanmış olduğu mevziler; bugünkü hesaplaşmanın da tarihsel dayanak noktalarıdır. Uluslararası ölçekte, bilim ve düşünce dünyasının en seçkin temsilcileri eliyle sürdürülen bu mücadelenin içeriği ve anlamı, bugün de, her türden bulanıklığa karşı en önemli düşünsel ve moral silahlardan biri olma sıfatını hak etmektedir.

Bu nedenle, Evrensel Kültür, bu dönemin fizik, biyoloji, astronomi, psikoloji gibi, belli başlı alanlarda sürdürülen ve felsefi-ideolojik tartışmalara konu olan temel belgelerini yayınlamaya devam ederken; Georges Politzer ve Henri Mougin gibi, dönemin tanınmış militan materyalistleri tarafından, felsefi idealizmin belli başlı temsilcilerine, özel olarak da varoluşçuluğa karşı sürdürülen tartışmaları yansıtmaya çalışacak. Ayrıca Frederic-Joliot Curie, J. Desmond Bernal gibi, kafa ve yürekleriyle insanlığın geleceğine bağlanmış ünlü bilim adamlarının bilimin yeri konusundaki düşünce ve makaleleri de bu tartışmaların bir parçası olacak. Edebiyat ve sanatın çeşitli alanlarında sürdürülen tartışmalardan ve yapılan değerlendirmelerden en önemli örneklere yer verilirken, bu konularda kitap haline gelmiş eserlerden seçmeler yapılacak.

Elbette ki, şimdiden kestirilemeyecek bir sürece yayılması kaçınılmaz olan ve konuda sorumluluk duyan herkesin katkısını da gerektiren bu çabalar, emekçilerin uyanan ve mücadeleye atılan güçleri ve genç kuşak aydınlar için; özlü ve ileri, ama aynı zamanda sadeleştirilmiş, ayıklanmış, yenilenmiş bir kültür temeli oluşturmayı hedeflediği gibi; özellikle son kırk yıl boyunca önemli ölçüde tahrip edilmesine karşı; ulusal kültürümüzün, ilerici, halkçı öğelerinin yanı sıra, uluslararası düzeyde yer edinen sosyalist özelliklere sahip ürünleriyle de, insanlığın ortak kültürüne bağlanan yöneliş ve birikimin yenilenip geliştirilmesi, her türden çarpıtma ve yozlaşmadan arındırılması, bilimsel ve felsefi temellerini güçlendirilmesi için mücadeleyi de hedeflemektedir.

Doğaldır ki, bu konularda yayınlanan belgeler, yakın tarih konusunda, antikomünist bir önyargı üzerinde oluşmuş olan ve ilerici kesimleri de çeşitli biçimlerde ve ölçülerde etkileyen kültür tahribatına karşı, bilgi eksikliğini giderecek, aynı konular üzerinde güncel tartışmaların yoğunlaşmasının da yolunu açacaktır. Zaten bu belgeleri yayınlamanın esas amacı da, güncel tartışma ve mücadelelerin, önyargısız ve sağlam bir tarihsel temele dayanmasına ve bundan güç almasına hizmet etmesidir. Evrensel Kültür, şimdiden bu tartışmaların derinleşip gelişmesini sınırlayacak belirlenmiş bir çerçeve koyma yerine; insanlığın felsefi düşüncesinin büyük çizgisine bağlanan bir doğrultuyu gözetecek, bunun için mücadele edecektir.

Tartışmaların belli başlı bilimsel alanlardan hareketle gündeme getirilmesi; felsefi idealizme karşı bir güvence oluştururken; var olan sınıflar mücadelesinde saf tutması ise; ideolojik ve politik demagoji alanına kaymayı önleyecek temel bir kıstas olacak.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe