Wu-Wei

Alan Watts

 

"Tao hiçbir şey yapmaz, ama yine de hiçbir şey yapılmadan kalmaz."[1]  Açıkçası, Lao-Tzu'nun bu ünlü kelimeleri sözlük anlamlarıyla ele alınmamalıdır çünkü "edimsizlik" (Wu-Wei) prensibi atalet, laissez iaire ("ir.hükümetin sanayi ve ticaret işlerine müdahale etmemesi) veya sırf boyun eğiş olarak düşünülmemelidir. Wei"nin birçok anlamı arasında olmak, yapmak, etmek, uygulamak, eyleme dökmek sayılabilir ve ifa formunda sahte, taklit, yapmacık anlamına gelir. Ama Taocu yazılar bağlamında gayet açık bir şekilde zorlama, burnunu sokma, zoraki anlamlarında kullanılmaktadır. Başka türlü ifade edersek, wei'nin özüne aykırı davranmaya çalışmaktır. Dolayısıyla, "zor kullanmama" olarak Wu-Wei, özüne uygun davranma, suyuna gitme, akıntıya karşı yüzmeme, yelkenleri rüzgara bırakmak, gelgit ile yükselip alçalma, alttan alma kastettiğimiz şeydir. Belki de en iyi Japonların judo ve aikido sanatlarıyla örneklenebilir. Judo ve aikidoda rakip kendi saldırısının kuvvetiyle yenilgiye uğratılır; bu konuda aikidoda öyle beceri seviyelerine ulaşılmıştır ki, ben bir keresinde bir saldırganın hiç dokunulmadan yere fırlatıldığını bile görmüştüm.

Prensip, yoğun kar yağışı altındaki çam ve söğüt meşeliyle tasvir edilir. Çamın dalı sert olduğundan ağırlık altında kırılır, ama söğüt dalı ağırlıkla eğilir, kar kayıp gider üzerinden. Ama söğüdün gevşek değil yay gibi olduğuna dikkat etmeli. Bu yüzden Wu-Wei, Tao'yu izleyenin yaşam tarzıdır ve öncelikle bir zihniyet olarak anlaşılmalıdır, yani prensiplerin, yapıların, insan ve doğal meselelerin eğilimlerinin iyice bilinmesi ve bunlarla başa çıkmada en az enerjinin harcanmasıdır. Ama bu zihniyet yalnızca bilgiye dayanmaz, aynı zamanda tüm organizmaların bilinçaltı zihniyeti ve özellikle sinir sisteminde doğal olarak var olan akıldır. Wu-Wei, bu akıl ile kişinin tüm eylemlerinde en az direnç çizgisinin birleştirilmesidir. Sadece çabadan sakınmak değildir. Mesela judo'da kişi kaslarını kullanır ama yalnızca doğru zamanda, rakip dengesizse veya kendisini aşın derecede uzatmışsa. Ama bu çabada bile ch denilen, garip bir çabasızlık özelliği vardır. Sanskrit prana'nın eşdeğeri olan ch 'i, nefesle alakalı bir enerjidir.

Bu aila'do'daki bükülmez kol egzersizi ile tasvir edilebilir. Sağ kol ileri uzatılır ve rakipten bükmesi istenir. Eğer kol çok sıkı tutulursa güçlü bir hasım kesinlikle onu bükecektir. Ama gözler uzak bir noktaya sabitlenmiş ve kol içinden o noktaya doğru suyun aktığı lastik bir boru olduğu hissiyle rahatça uzatılırsa bükülmesi zor olacaktır. Kişi, zorlamadan her ne olursa olsun sadece ch'inin akışı sayesinde kolun dümdüz duracağını varsayar. Deneme yaparken sanki karnınızdan veriyormuş gibi yavaşça nefes verin ve soluğun kolunuz boyunca ilerlediğini düşünün. Muhtemelen bu bir çeşit kendi kendine hipnoz olarak adlandırılabilir, ama bu yanlış bir adlandırmadır, uykuyla hiçbir alakası yoktur. Ben sıkı bir kavanoz kapağı açmada da benzer bir metodun uygulanabileceğini keşfettim. Ve çok güçsüzmüş gibi göründüğü halde genç erkekleri bile pes ettiren kayaları yalnızca yaslanarak hareket ettirebilen yaşlı bir Zen ustası tanıyorum.

Suyun yerçekimini takip etmesi ve sıkıştırıldığında yeni bir çıkış bulmak için yükselmesi gibi Wu-Wei yerçekiminin enerji olarak görüldüğü bir prensiptir ve Taocu, yerçekiminde aynen rüzgar veya bir akıntı gibi kullanılabilecek bir cereyan bulur. Yerçekimi ile düşmek, kendi ekseninde güneşin etrafında dönen yerkürenin devasa enerjisini oluşturur.

Wu-Wei deyimi Konfüçyüs tarafından bir kez ama yalnız bir kez kullanılmıştır. "Usta şöyle dedi: 'İmparator Shun değil miydi hiçbir şey yapmayıp da (Wu-Wei) gayet iyi yöneten? Ne yapmıştı? Sadece insanlarını düzeltmiş, kendisi de iyi bir idareci olarak uygun konumunu almıştı. "2 Politik anlamda prensip uzun uzadıya ilk defa Shen Puhai tarafından şimdi kayıp olan çalışması Shenrzu'da tartışılmıştır. Bu kitaptan geriye diğer yazarların yaptığı alıntılar kalmıştır ve hem Lao-Tzu hem de Chuang-Tzu'dan eskidir.3 Wu-Wei'yi basitçe iktidar ve yönetsel görevlerin devredilmesi, İmparatorun gereksiz yönetim detaylarına bulaşmaması olarak açıklar. Lao-Tzu ve Chuang-Tzu'da bu anlamının yanında çok daha fazla anlamı vardır. Özellikle Lao-Tzu'da çok farklı düzeylerde yorumlanabilir. Tao Te ching yönetim hakkında öğüt veren bir elkitabı, doğal felsefe kitabı veya metafizik ve mistik bilginin özeti olarak ele alınabilir. Creel'in işaret ettiği gibi ilk Taocular Savaşan Eyaletler Dönemi (400'den 221'e) gibi epey sıkıntılı bir zamanda yazılarını yazmışlardı, politik laissez faire intihar kabilinden bir şeydi ve bu insanlar hiç de aptal değillerdi.

Öyleyse öncelikle Wu-Wei'nin politik yanma bakmalıyız. Lao-Tzu ve Chuang-Tzu'yu zamanlan hakkında bir açıklama olarak okuyacak olursak onların politik güç arzusunu en büyük ahmaklık, elinde tutan kişi için bir yük olduğunu düşündüklerini söyleyebiliriz. Bugün açıkça fark ettiğimiz gibi, aklı başında hiçbir insan herhangi büyük bir ulusun tek-

2          Lunyü 15.4, çev. Creel (1), s.58.

3          Bkz. Creel (1), s.61.

yöneticisi olmayı istemez. Çünkü bundan daha telaşlı, sinir bozucu, endişe kaynağı ve insanı zora sokan bir yaşam biçimi yoktur. Kişi telefondan asla kaçamaz, devamlı korumalar eşliğinde yaşar, her saat acil kararlar (gizli ve kıt enformasyon üzerine) alması gerekir. Böyle bir baskı altında öylesine durup etrafı seyredecek zamanı olan, politik açıdan önemli olmayan bir iki arkadaşıyla ormanda gezinen veya yalnız başına sahilde oturup denizi seyreden bir insan olabilmek olanaksızdır. Fazla güç kaygı vericidir, tam güç sıkıntı kaynağıdır, öyle ki Tanrı bile bu gücünden sıyrılıp insanlarına, balıklarına, böceklerine ve bitkilerine devreder; tebdili kıyafet tebaasının arasında dolanan kralın öyküsü gibi.

Bu yüzden Lao-Tzu (mesel 60) yöneticiye devleti küçük bir balığı pişirir gibi yönetmesini tavsiye eder: balığı tavada devamlı alt üst etmemeli, çünkü parçalanır. Ve ideal bir devleti bir kasabadan büyük olmayacak şekilde tasavvur eder.

Birkaç insanıyla küçük bir devlet olduğunu düşünün buranın
Çeşitli mekanik tertibat olsa ama
Bunlar kullanılmasalar

İnsanlar ölümsüzlüklerinin gayet iyi farkında olsalar ve

Kendilerini uzatmasalar
Kayıkları ve arabaları olsa
Seyahat etmeseler bunlarla
Silahları olsa ama göstermeseler
Tekrar düğümlü sicim kullansalar (kayıt tutmak için)

Yiyecekleri ile tatmin olurlar
Elbiseleri içinde memnun
Evlerinde rahat

Gelenekleriyle mutlu
Yakın olsa komşu devletler

Horozların ötüşü, köpeklerin havlaması duyulsa da insanlar gitmezler tüm yaşamları boyunca yaban ellere.[2]

Bu hem Lao-Tzu'nun hem de Chuang-Tzu 'nun, tesadüfen, durumlarını abartmaktan zevk aldıkları şeklinde anlaşılmalı. Chuang-Tzu bazen bir noktayı tasvir etmek için tamamen akıl almaz örnekler kullanır. Dolayısıyla yukarıdaki meselde Lao-Tzu'yu çok ciddiye almamak lazım; ama insanlar eğer arzularına hakim olur, yaşam tempolarını yavaşlatır, elleriyle çalışmayı küçümsemezlerse çok daha iyi olacağını söyler.

Tüm Taocu yazılarda "eski zamanların doğru insanlarına" duyulan bir özlem vardır. Bu, Rousseasu ve 18. yy.daki Soylu Vahşi idealini akla getirir ki böyle bir nostalji modaya uygun antropoloji tarafından uzunca bir süre beğenilmemiştir. Ama bugün insan merak ediyor. Günlük ölüm korkusunun veya devamlı olarak hiç gelmeyen bir yarında tatmin arayışının sürüp gittiği uzun ömür iyi bir şey midir? Teknolojik ilerleme bir hastalık, merkezde odaklanabilmekten ve şu andan zevk alabilmekten aciz olmanın semptomu mudur? Chuang-Tzu şöyle der:

Eksiksiz erdem sahibi kişi dinlenirken hiçbir düşüncesi yoktur, eylem halindeyken endişesizdir. Ne doğru, ne yanlış, ne de iyi ve kötüyü bilir. Dört Deniz içerisinde her şey kazançlıdır, bu onun dinlencesidir. insanlar ona annesini kaybetmiş çocuklar gibi tutunur, etrafında dolanırlar yolunu kaybetmiş yolcular gibi. Zengindir ama nereden gelir bilmez. Gereğinden çok yiyeceği içeceği vardır, kim sağlar bilmez.

Eksiksiz erdem çağında iyi adamlar takdir edilmez, yetenek dikkat çekmezdi. Yöneticiler sadece yol gösterici, insanlar vahşi bir geyik kadar özgürdü. Komşularına karşı vazifelerinin farkında bile olmadan dürüsttüler. Yardımseverlik nedir bilmeden birbirlerini severlerdi. Sadakat nedir bilmeden sadıktılar. İyi niyet nedir bilmeden namusluydular. Herhangi bir sorumluluğun farkına bile varmadan her şeyde özgürce davranırlardı. Bu yüzden yaptıkları iz bırakmaz, meseleler sonraki nesillere kalmazdı.[3]

Bu akla hemen Thoreau'dan bir pasajı getiriyor:

Batan güneşin heybetli bir çam ağacının öteki yüzünde ışıdığını gördüm. Altından ışınları ormanın geçitlerinde bir asilzade salonundaymışçasına süzülüyordu. Oraya sanki eski, takdire şayan ve parlak bir aile yerleşmiş gibi bir izlenime kapıldım... benim tanımadığım bir aile, güneş ışınları onların hizmetkarıydı, kasabadaki topluma karışmamışlardı, oraya çağrılmamışlardı. Parklarını, mesire yerlerini gördüm ormanın içinden ötelere doğru. Çamlar büyüdükçe onlara çatı olmuştu. Evleri görünmüyordu, ağaçlar büyümüştü aralarından. Bastırılmış bir kahkaha duydum mu bilmiyorum. Güneş ışınlarına yaslanıyorlarmış gibi görünüyordu. Oğulları ve kızları vardı. Gayet iyiydiler. Doğrudan salonlarına giden çiftçinin araba yolu en ufak bir şekilde onları rahatsız etmiyordu, bir havuzun çamurlu dibinin bazen yansıyan gökyüzünde görünmesi gibi. Onlar biliniyorlardı onun komşu olduğunu, bununla birlikte çiftçinin sürüsünü eve doğru sürerken ıslık çaldığını duydum. Hiçbir şey onların yaşamlarındaki sükûnete eş değildir. Armaları sadece bir likendi, çamlarda ve meşelerde resmini gördüm. Mahzenleri ağaçların tepelerindeydi. Politikayla alakaları yoktu. Hiçbir çalışma sesi gelmiyordu. Dokuduklarını veya örgü ördüklerini fark etmedim. Ama rüzgar durup sesler kesildiğinde hayal edilebilecek en hoş müziksel mırıltı dikkatimi çekti. Sanki Mayıs ayında uzaklardan bir arı kovanının sesi gibi. Muhtemelen onların düşünme sesi. Boş düşünceleri yoktu ve dışarıdan kimse onların çalışmasını göremezdi, çünkü onların meşguliyetleri öyle dallanıp budaklanmamıştı.[4]

Böyle bir şey olası mı yoksa bunlar boş hayaller mi? Chuang-Tzu'nun önemli bulduğu noktaları belirtmek için abarttığını hatırlarsak buradaki pratik mesaj sıkıntının dünyayı ve kendilerini zor kullanarak geliştirmeye çabalayanlar tarafından çıkarıldığını söylüyor diyebiliriz. "Ah Özgürlük, ne suçlar işlendi senin adına!" Fransız, Amerikan ve Rus devrimlerinin idealizmi er ya da geç hep özgürlük ya da ezilen insanların refahı için oldukları söylenip haklı çıkarılan aşırı şiddete yol açmıştı.

İnsanoğlunu kendi haline bırakma diye bir şey olmuştu ve insanoğlunu (başarıyla) yönetmek gibi bir şey hiç olmadı. Kendi haline bırakma, insanın doğal eğilimlerinin sapması ve erdemin bir kenara bırakılması korkusundan ortaya çıkar. Ama doğal eğilimlerden sapılmazsa, erdem bir kenara bırakılmazsa hükümete gerek kalır mı?[5]

İş buraya vardığında hükümet basitçe gerçekten şeylerin nasıl yönetileceğini bilen bizim dışımızda birileri olduğu kanısı üzerine sorumluluğun terk edilmesidir. Ama hükümet görünüşte insanların iyiliği için çalışan aslında kendi kendine hizmet eden bir işletme haline gelir. Şeyleri kontrol altında tutmak için gittikçe artan karmaşıklık ve anlamsızlıkta kanunlar çıkarır ve kağıt üzerinde hesaplar tutulmasını talep ederek verimli çalışmayı engeller, böylece tutulan kayıtlar gerçekte yapılandan daha önemli hale gelir. Bu konuda daha çok şey söylenebilir ama halihazırdaki nüfus artışı, çevre kirliliği, ekolojik dengesizlik ve nükleer patlamanın potansiyel felaketleri ile ilgili endişe içinde hükümet edilen ulusların kendi kendine zarar veren, kendi yarattıkları sorunlar içinde felce uğramış, kağıt dağları arasında boğulmuş kurumlar olduklarını belirtmek şart.

Dahası ne birey ne de toplum kendi ayaklarından kendini çekip çıkaramaz, her ne kadar herkes şimdi tam da yapmamız gereken şeyin bu olduğunu söylese de. Kendimizi ve dünyayı daha iyi hale getirmek için fiziksel veya etik güç kullandığımız müddetçe yapılabilecek şeylere kullanacağımız enerjiyi boş yere harcamış oluruz. Burası bu problemlerin ayrıntılarına girme yeri değil. Yalnız şunu söylemek gerekir ki, Taocu görüşte kendimize ve ötekilere itimat etmek gibi vahim bir kumarı oynamak zorunda olduğumuzu söyleyen doğru bir kanı vardır. Ama Lao-Tzu ideal toplumunu tanımlarken çekinceyi koyuyor: "İnsanların silahları olsa ama bunları göstermeseler", çünkü silah bir noktaya kadar dişlerin, çenenin ve kabuğun doğal bir uzantısı. Taocu doğa görüşü duygusal değildir. Şiddetin bazen kullanılması gerektiğini kabul eder ama her zaman pişmanlıkla:

En iyi asker, asker gibi değil En iyi dövüşçü yırtıcı değil.

Bu konuda hem Konfüçyüsçüler hem de Taocular gerçekten aynı fikirdedirler. Çünkü bütün erdemlerin en başına Konfüçyüs doğruluğu (i) değil iyi yürekliliği (jen) koyar ki, bu sık sık tercüme edildiği gibi yardımseverlik değil, tam ve dürüst insan olmaktır. O da Lao-Tzu'nun Taoyu tanımlaması gibi bu özelliği tanımlamaktan kaçınır.

Gerçek insanlık büyük yetenek gerektirir ve oraya giden yol güçtür. Onu ellerinizle kaldıramazsınız ve ona yürüyerek varamazsınız. Ona ötekilerden daha çok yaklaşana doğru bir adam denilebilir. Şimdi bir adamın sırf çabayla bu duruma ulaşmaya gayret etmesi zor bir şey değil mi? Bu yüzden eğer insan doğruluk mutlak standardıyla ölçmeye kalkarsa gerçek bir adam olmak zordur. Ama insaniyet standardıyla ölçerse daha iyi insanlar uyacakları bir standart bulmuş olurlar...

Uzunca bir zaman doğru insana örnek bulmak çok güç oldu. Yalnız üstün insan bu hale erebilirdi. Bu yüzden üstün insan kendi başaramadığı şey için insanları eleştirmez, insanları başaramadıkları şey için utandırmazdı. Doğru bir adam olmayan yoksulluğa uzun zaman dayanamaz, ama zenginliğe de dayanamaz. Doğru adam, doğru adam olmanın prensiplerine uygun yaşamaktan mutluluk duyar ve doğaldır ama az bir erdemi olan bunun avantajlı olduğunu düşünür. Üstün adam önceden belirlenmiş eylem kalıpları veya tabular olmadan yaşar. O an için ne[6]

yin doğru olduğuna nadiren durup karar verir. Erdemin hırsızları sahte sofulardır.[7]

Başka türlü ifade edersek, doğru adam* hakkaniyet timsali, bir tutucu veya aşırı derecede erdemlilik taslayan kimse değildir; yemeğe tuzun gerekmesi gibi birtakım hataların gerçek insan doğası için lüzumlu olduğunu bilir. Sırf doğrucu insanlarla yaşamak zordur. Çünkü bunların mizah duygulan yoktur, gerçek insan doğasına izin vermezler ve tehlikeli bir şekilde kendi gölgelerinin bilincinde değillerdir. Bütün yasa düşkünleri ve işgüzarlar gibi dünyayı Procrusteancı doğrusal yönetmelikler yatağına yerleştirmeye çakşırlar, ki bu yüzden onlarla makul uzlaşma zemini oluşturmak olanaksızdır. Savaş sırasında teslim olmaktansa kayıtsız şartsız ölümüne savaşırlar; yakıp yıkacaklarına bencilce ama daha az yıkıcı bir ruhla zapt ettikleri yerlerden yararlansalar daha iyi ederler. O halde politik Wu-Wei'de kişinin insan doğasına aykırı kanunları dayatmaya çabalamaması ve insanları günah veya zoraki mağdurlar haricindeki suçlar için hapse göndermemesi önemlidir. İnsan doğasına itimat etmek eğrisiyle doğrusuyla onu kabul etmektir ve kendi zayıflıklarını kabul etmeyenlere güvenmek zordur.

Mesela Çin'de 221'de Ch'in Hanedanı başa geçtiğinde neler olduğuna bir bakalım. Politikaları Ch'in'in batı eyaletinde daha 360'da Shang Beyi tarafından formüle edilmişti.

Eyaletin tüm ileri gelenleri askere alınmış, savaşta hizmet etmek üzere yedek kuvvet olarak ayrılmıştı. Kraliyet soyundan gelen asiller bile askerlik hizmeti esasına göre yeniden derecelendirildi. Askeri rütbesi olmayan asiller halk tabakasından sayılıp alçaltılıyordu. Hedef 'savaşa aç bir kurdun ete baktığı gibi bakan bir halk" yaratmaktı. Eğer zenginlik ve şerefe giden tek yol savaşsa insanlar savaş olduğunu duyduklarında birbirlerini kutlayacak, evde, yolda, yerken, içerken söyledikleri bütün şarkılar savaşla ilgili olacaktı. "İnsanların savaştan zevk almasını sağlayabilen yönetici kralların kralı olacak".

Yeni kanunları kuvvetlendirmek için nüfus beş veya on ailelik küçük gruplar halinde örgütlendi ve grubun her üyesinden diğerlerini izlemesi ve haklarında rapor vermesi istendi. Böyle bir casusluk ve rapor verme yoluyla suçların başarılı şekilde ortaya çıkarılması, savaş alanında düşman öldürmekle eşit derecede ödüllendirildi. Suçluya yataklık etmek düşmana teslim olmakla aynı ceza ile cezalandırıldı.1***

Ch'in eyaleti tüm Çin'i zapt edip birleştirdikten sonra 360'dan 221'e kadarki dönemde İmparator Ch'in Shih Huang Ti doğrudan pratik zanaatlarla ilgili kitaplar dışında tüm kitapların yakılmasını emredecek kadar ileri gitmiş ve Hitler gibi bin yıl sürecek bir hanedan kurduğunu ilan etmişti. Ama 210'da öldüğünde halk Liu Pang önderliğinde ayaklandı. Liu Pang, Han imparatorluğunun kurucusu İmparator Han Kao Tsu oldu. Han Hanedanı kısa bir ara dönemle birlikte tam 400 yıl hüküm sürdü (200'den +200'e dek).

Devrim ordusu muzaffer bir şekilde başkente girdiğinde yaşlılarla bir toplantı yapıp onlara Ch'in İmparatorluğunun zorba yönetimi altında uzun süredir acı çektiklerini bildiğini ve Ch'in'e ait tüm baskıcı kanunlarını kaldıracağını bildirdi. Ve "bundan böyle yalnızca üç basit kanun yürürlükte olacak; şöyle ki adam öldürmenin cezası idam ile, gasp ve hırsızlık suçları her durumun özelliğine göre cezalandırılacaktır" diye ilan etti.

Halkı aşırı yönetimin otoriter düzeninden kurtarıp rahatlatmaya yönelik bu tutum Han İmparatorluğu’nun önemli devlet adamlarının bazılarınca bilinçli olarak sürdürüldü.

Sonuçta ne İngilizce yazılmış Hu Shih kitaplarının hiçbirinde, ne de Çin kültürü üzerine yazılmış çeşitli kitap ve dergiler yazdığı makalelerde izine rastlayamadık. Bunu yazmış olduğunu biliyoruz. Bütün Hu Shih uzmanları onu nerede bulacaklarını bileceklerdir. Diğerleri de pek üstünde durmayacaklardır.

İlkokuldayken babam beni Hu Shih ile tanıştırmıştı, kendisi de onu çok beğenir ve takdir ederdi. Ben Çin edebiyatı dersinde bize öğretilen onun yazılarından birini ezbere okuduğumda onaylar bir şekilde sırtımı sıvazladığını hatırlıyorum. Bu kitaba katkılarından dolayı teşekkürler Hu Amca.

sahilindeki yoğun nüfuslu ve ekonomik olarak gelişmiş bir eyalet olan Ch'in'in başına getirildi. Kendisine başdanışmanı olarak yaşlı bir filozofu seçti. Bu yaşlı adam Lao-Tzu'nun izdeşiydi ve valiye yedi ilden oluşan bu büyük eyaleti idare etmenin en iyi yolunun hiçbir şey yapmamak ve insanları rahat bırakmak olduğunu söyledi. Vali 9 yıllık yönetimi boyunca bu öğüdü dinsel bir vazifeymişçesine tuttu. Halk zenginleşti, onun yönetimi ülkenin en iyi yönetimi olarak değerlendirildi.193’de imparatorluğun başbakanlığına getirildiğinde felsefesini ulus çapında uyguladı.11

179'da imparator Wen Ti ve Taocu kraliçe Tou kraliyeti devraldıklarında suçlar için kolektif aile sorumluluğunu, bedenin kısımlarının kesilmesi cezasını ve eyaletler arası ticarete uygulanan vergileri kaldırdılar. Toprak vergisini ürünün yüzde otuzuna uyguladılar ve İmparatorluğun sınırlarında savaşı engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Kraliçe Tou bütün mahkeme üyelerini Lao-Tzu'yu okumaya ikna etti. Öğüdü Çin, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bugünkü otoritelerince izlense gayet iyi olur.

Ülkede kısıtlamalar ve engeller arttıkça
Halk daha da yoksullaşır

Halk daha sert yaptırımlara maruz bırakılınca
Ülkede karmaşa artar

İnsanlar daha çok sanat ve zanaat sahibi oldukça
Üretilen şeyler daha da saçma hale gelir

Kanunlar ve yönetmelikler arttıkça
Soyguncular ve hırsızlar da artar.[8] [9]

Şimdi Wu-Wei ve Taonun izinden gitmek yoga veya ts'ach'an (Japonca zazen) gibi birtakım tinsel veya psikolojik disiplinlerle sezgisel olarak kazanılabilir mi sorusu ortaya çıkar. Bu tip uygulamalar Creel'in Hsien Taocuları dediği insanlar arasında yaygın olarak uygulanmaktadır, bu ikinci kısımda daha uzun anlatılmıştır. Muhtemelen Budizm ve öteki Hint disiplinlerinin etkisi altında bu Taocular nefes kontrolü, cinsel yoga, simya ve ölümsüzlük sağlamaya yönelik ilaçlarla ilgilenmişlerdir ve atanmış papazlarıyla Taocu kiliseler ve manastırlar kurmuşlardır. Ama ne Lao-Tzu'nun ne de Chuang-Tzu'nun ölümsüzlükle hiçbir ilgisi yoktur ve biçimsel meditasyon ve fiziksel güçler elde etme hakkında çok az şey söylemişlerdir.

Eskilerin doğru adamı yaşam aşkı veya ölüm korkusu nedir bilmezdi. Yaşama girmek ona hiçbir şey bahşetmediği gibi yaşamdan çıkmaya da direnç gösterilecek bir şey gibi bakmazdı. Kendi hallerinde sakince gider ve gelirlerdi. Başlangıçlarının ne olduğunu unutmaz ve sonlarının ne olacağını sormazlardı. Yaşamlarını olduğu gibi kabul eder, ondan haz alırlardı. Ölümle ilgili tüm korkuları unutur, yaşamdan önceki hallerine dönerlerdi. Bu yüzden onlarda herhangi bir zihnin Taoya, insanın tüm çabalarının Göksel olana direnmesi yoktu.[10]

Bilakis tinsel güç kazanmaya, yaşamın ve ölümün dönüşümlerini kontrol etme veya onları aşmaya yönelik herhangi bir metot veya beceri uygulamasına karşı Chuang-Tzu yalnızca süreçle uyumlu yaşamayı övmektedir.

İnsan olarak dogma cesaretini gösterdin ve memnunsun. Ama bu beden bir sürü değişimden geçer bir sona ulaşmaksızın, sayısız mutluluğa olanak sağlamaz mı bu? Bu sebeple kutlu kişi bu ayrılığın mümkün olmadığı ve sayesinde her şeyin esirgendiği halde olmaktan zevk alır. Erken ölümü veya uzun yaşamı, başlangıcı ve sonu hep iyi görür ve bu noktada ötekiler onu taklit ederler. Daha ne kadar bütün her şeyin tabi olduğu ve tüm dönüşümlerin sebebi olan Taoya rağmen böyle davranacaklar?14

Yani çoğunlukla darmadağınık, öngörülmemiş, tehlikeli ve hatta düşmanca bir dünya gibi hissedilen kişinin havai duyguları ve iç hisleri de dahil olmak üzere aslında kişinin kendi varlığı ve edimidir. Bunun böyle olmadığı algısı da yine bunun böyle oluşunun bir parçasıdır. Dolayısıyla erken, tefekkürcü Taoculuğun bakış açısından Wu-Wei'yi kazanmaya yönelik herhangi bir kasıtlı çalışma kendi kendisiyle çelişkili görülecektir. Bu, Chuang-Tzu'nun kendi metaforuna göre "kaçağı aramak için davul çalmak" veya daha sonra Ch'an Budacıların dediği gibi "yılana basmak" gibi bir şeydir. Lao-Tzu'ya uygun olarak (mesel 38) şöyle diyebiliriz: "Üstün Wu-Wei, Wu-Wei'yi amaçlamaz ve bu yüzden tamamen Wu-Wei'dir." Bu noktayı sezgisel olarak ulaşma meselesi olarak anlamak bir disiplinin sonucu değildir. Aynı şekilde perspektifte çizilmiş çizgilerle üçüncü bir boyutu temsil etme hilesini anlamak için eğitim almak gerekmez, sadece gösterilmesi yeterlidir ve sözel bir anlayıştan çok fiili bir imgelem olarak deneyimlenir.

O halde Hinduizm, Budizm, Hsien Taoculuğu ve İslam tasavvufunda kozmik bilinci veya normal üstü güçleri görünüşteki hedef haline getiren saygın meditatif egzersiz geleneğini ne yapacağız?

14        Bir önceki eser, s.291.

T'ang Hanedanı ( + 618'den +906'ya kadar) dönemindeki ilk Ch'an yazılarına bakarsak o zamanlar Ch'anın Taoculuk ve Budacılığın bir karışımı olduğunu hatırlayarak, ilk Ch'an ustaları Sengts'an, Hsineng, Shenhui, Matsu ve hatta Linchi'nin meditatif egzersiz üzerinde durmadıklarını, hatta konuyla alakasız bulup müsaade etmediklerini görürüz. Onların tüm vurgusu öğretmenin wenta denilen soru-cevap şeklindeki görüşmelerde öğretmenin "doğrudan işaret etmesi"nden (chih chih) doğan ani sezgisel içgörü üzerineydi. Bu yolla şeylerin gerçeğini görmüş olan görmemiş olana işaret ediyordu; daha çok sözel olmayan yollarla, açıklama yapmaktansa göstererek.15 Bu sebeple 6.Zen

15        Bu noktada Budizmin "sızlayan bacaklar" kolundan Chan (Zen) izdeşlerine göre ben kabul olunmuş inançlara aykırı düşen açması durumda biriyim çünkü onlar için zazen (Zen oturuşu) ve sesshin (uzun süreli oturuş) uyanmanın (veya aydınlanmanın) olmazsa olmaz yolları. Bu görüşüm nedeniyle Kapleau tarafından ağır bir şekilde eleştirildim (s.21-22, 83-84). Ama görüşümü çürütmek için ilk Zen edebiyatından yalnız Huangpo Tuanchi Ch 'anshih Wangling Lu'dan bir alıntı yapıyor (+850'den önce): "Zihin kontrolü çalışması yaparken (tsochan) doğru pozisyonda oturun, tam bir sükûnet içerisinde olup zihninizin en ufak bir şekilde sizi rahatsız etmesine izin vermeyin". Daha sonra zazen üzerindeki aşırı vurguyu göz önünde bulundurduğumuzda Huangpo'nun bu konuda yalnızca bunları söylemiş olması garip kaçıyor. Bu meselenin kökeniyle ilgilenen okuyucu Hui Neng'in T'anching (çev. Chang Wingtsit) ya da Shenhui Hochang Ichi (çev. Gernet) ya da KutsunhsüYülu (çev. Watts) adlı eserlere bakabilir. Daha sonraki tartışmalar için Fang Yulan'a balanız. Bütün bunlar T'ang dönemi Ch'an ustalarının gerçek içgörü (mı, Japonca satoru elde etme yolu olarak meditasyon egzersizlerini beğenmedikleri görüşünü destekler. Sızlayan bacaklar zazenıni modern Zen uygulamasının batıl fetişi olarak gören D.T. Suzuki ve R.H. Blyth'le yaptığım özel sohbetlerde de bu görüşüm daha da pekişti.

Piri Huineng ( + 7113) metoduna "ani okul" adını vermişti, şimdi gizli protestan Budacılar biraz alay ederek "çabuk zen" diyorlar (çabuk kahve gibi). Sanki bir esinin veya sezginin değeri sadece onun için harcanan zaman ve enerjinin miktarı ile değerlendirilebilirmiş gibi. Bir çocuğun ateşin sıcak olduğunu öğrenmesi ne kadar zaman alır?

Öte yandan Tao'yu anlayanlar kediler gibi sırf oturup zihinlerinde herhangi bir amaç veya beklenti olmadan etrafı seyretmekten zevk alırlar. Ama kedi oturmaktan yorulduğunda kalkar ve yürüyüşe çıkar veya fare avlamaya koyulur. Ne kadar süre kımıltısız kalınabileceği gibi bir dayanıklılık testi içinde diğer kedilerle yarışmaz veya kendisini cezalandırmaz. Ama gerçekten sakin olması için bir sebep yoksa, mesela bir kuş yakalamak gibi. Tefekkürcü Taocular yogilerle ve Zen Budacılarla makul ölçülerde ve rahat oldukları müddetçe mutlu bir şekilde otururlar, ama doğa "akıntıya karşı yüzdüklerini" söylediğinde kalkar başka şeyler yapar ya da hatta uyumaya giderler. Bundan daha fazlası tinsel gururdur. Taocular meditasyona uygulama gözüyle bakmaz, bir doktorun ilaç uygulaması haricinde. Güç ve iradeyle evreni fethetme veya değiştirmeye yönelik tasarıları yoktur, çünkü onların sanatı tamamen şeylerin akışıyla zeki bir şekilde uyumlu olmaktır. Meditasyon veya derin düşünme (kuan) bir yan ürün olarak bu zihniyeti geliştirir, doğrudan bir hedef olarak değil.

Derin düşünmenin amacı veya iyiliği yalnızca uzun bir gecede,

Suyun sesi

Düşüncelerimi dile getiriyor.

Onun zihni tüm düşüncelerden bağımsızdır.

Hali tavrı sessiz ve sakindir.

Alnı basitlikle ışıldar.

Sonbahar kadar serin, bahar kadar ılıktır, çünkü onun neşesi ve öfkesi dört mevsim gibi doğaldır.16

Bununla birlikte wuweı nin kasıtlı bir keyfi tavır olmadığı açıkça bilinmelidir. İnsanların yoldan çıkıp kendi kafalarına göre uygunsuz ve tuhaf şeyler yapması anlamına gelmediği gibi dar kafalı bir şekilde gelenek ve göreneklerin izlenmesi de değildir; ki bu durumlarda tam tersini yapmayı insanlar kendilerine rehber edinmişlerdir. Taoculuk ve Zen Batı'da gençler arasında ilk popüler olmaya başladığında yaşanan bir yanlış yorumlamaydı bu. Bu yüzden aslında Tefekkürcü Taocular meditasyon yaparlar ama bunu kendilerini daha iyi bir hale getirme gibi egoist bir amaçla yapmazlar. Daha çok Taonun yolundan başka gidilecek bir yol olmadığının sezgisel olarak anlaşılması üzerine onların "şeylerin kendilerini kaçıramadığı yere yaptığı bir gezinti"dir (Chuang-Tzu) bu veya meditasyon zevki için meditasyon yapmaktır. Nefesin akışı, uzaktaki horozların sesi, yerdeki ışık, rüzgarın hışırtısı, sessizlik ve bunların hepsi. Ki bunları hem Batı'nın hem de Doğu'nun militan eylemcileri korkunç amaç takıntılarıyla hor görmektedirler. Bu, Taocu yaşamın yin unsurudur ve dolayısıyla zamanı geldiğinde kuvvet kullanmaktan da zevk alan yang unsurunu dışlamaz. Böylece tai chi chuan denen bedensel hareket disiplini, kaymak ve sallanmak, oturarak yapılan meditasyon kadar takdir edilir.[11]

Chuang-Tzu'nun "tinsel egzersizlerin" yapaylığına başvurmadan Taoya sezgisel yoldan ulaşma yoluna dikkat çekmesi üzerine bir Hsien Taocu olan eleştirmen Ko Hsing (300) tarafından eleştirilmişti. Ko Hung, Chuang-Tzu'nun yolunun "lafbazanlık"tan başka bir şey olmadığını (ching tian) söyler, ya da onun şimdiki çağdaşları bu yola "safi entellik" veya "beyin jimnastiği" diyeceklerdir.

Ona göre Chuang-Tzu "yaşam ve ölümün aynı şeyler olduğunu söyler, yaşamı koruma çabasını işgüzarca kölelik olarak damgalar ve dinlenme olarak gördüğü ölümü yüceltir, bu doktrin shen hsien ' (kutsal ölümsüzler) doktrininden çok ayrıdır."[12]

Chuang-Tzu Taoya ulaşılmakla ilgili bir metodu anlatmaya en yaklaştığı metninde Nü Chü isimli, bir kadın olduğu sanılan ermişin ağzından şunları anlatır:

Bir zamanlar bir ermişin dehasına sahip ama Taoya ulaşmamış Pu Liang diye biri vardı. Ben Taoya varmıştım ama deham yoktu (kadın olduğunu buradan anlıyoruz). Ona öğretmek istedim, ki böylece gerçekten bir ermiş olacaktı. Bir ermişin Taosunu dehası olan bir erkeğe öğretmek kolay bir mesele gibi görünür. Ama hayır, ona anlattım durdum; üç gün sonra tüm dünyevi meseleleri önemsememeyi başarmaya başladı (mesela statü veya kazanç ve kayıpla ilgili endişeler). Dünyevi meseleleri önemsememeyi başardıktan sonra ona anlatmaya devam ettim, yedi gün sonra tüm dış şeyleri önemsememeyi başarmaya başladı (onları ayrık şeyler olarak görmemeyi). Tüm dış şeyleri önemsememeyi başardıktan sonra anlatmayı sürdürdüm, dokuz gün sonra kendi varlığını (bir ego olarak) önemsememeyi başarmaya başladı. Kendi varlığını önemsemediğinde aydınlandı. Aydınlanınca Bir'in önsezisini kazanabildi. Bir'in önsezisini kazanınca geçmiş ve şimdi arasındaki ayrımı aşabildi ve sonra artık yaşam ve ölümün olmadığı alana girdi. Sonra onun için yaşamın yıkılışı ölüm ya da uzaması varlığının sürmesiymiş gibi görünmez oldu. Herhangi bir şeyi takip edebilirdi, herhangi bir şeyi kabul edebilirdi. Onun için her şey yıkım, her şey oluşum halindeydi. Buna, kargaşa içinde sükûnet denir. Kargaşa içinde sükûnet ise mükemmellik demektir.

Buna koşut bir paragraf Lieh-Tzu'da da var. Ama burada günler yıllara çıkarılmış ve öğretmen pek bir şey söylemiyor, bize Lieh-Tzu'nun nasıl rüzgara binmeyi veya havada yürümeyi öğrendiğini anlatıyor.

Yedi yılın sonunda bir başka değişim oldu. Bıraktım zihnimi neyse onu yansıtsın ama artık yanlış ve doğru ile uğraşmaz oldu. Bıraktım dudaklarım sevdiği şeyleri söylesin ama artık kardan ve zarardan bahsetmez oldular. Beş yılın sonunda zihnim düşüncelerini serbest bıraktı, ağzım konuşmaları için özgür bir geçit oldu. Doğru ve eğri, kar ve zarar nedir hiçbir bilgim yoktu, kendime mi dokunuyordum ötekilere mi? Iç ve Dış Birlik içinde kaynaşmıştı. Bundan sonra göz ve kulak, kulak ve burun, burun ve ağız arasındaki fark kalktı. Hepsi aynıydı. Zihnim donmuş, bedenim neyin üzerinde duruyordu ya da ayağımın altında ne vardı. Beni bu şekilde ve rüzgarın üstünde taşınıyordum, kuru samanlar ya da bir ağaçtan dökülen yapraklar gibi. Aslında rüzgar mı beni sürüyordu ben mi rüzgarı bilmiyordum.

Bu paragraflar, Wu-Wei'nin neredeyse rüya benzeri, yüzer gibi, bir bilinçlilik hali olduğunu ileri sürüyor, böylece normal olarak sağduyuya atfedilen katı gerçeklikten yoksun.

Bir zamanlar ben Chuangchou, bir kelebek olduğumu düşledim, halinden memnun havada süzülen bir kelebek. Onun Chuangchou olduğunu bilmiyordum. Birden uyandım ve kaçınılmaz olarak tekrar Chuangchou oldum. Ama bilmiyorum, ben miydim kelebek olduğunu hayal eden, yoksa ben bir kelebek miydim Chuangchou olduğunu hayal eden.[13] [14] Ve tekrar:

Yaşam aşkının bir düş olmadığını nasıl bilirim? Ölümden korkmanın gençken evinden uzak kalmış da bu yüzden dönmeye hiç niyeti olmayan bir adamın durumu gibi olmadığını nereden bilebilirim? Ölülerin daha önceki yaşam için özlemlerinden pişman olmadıklarını nereden bilebilirim? Geceleyin bir şölenin rüyasını görenler sabah ağlayıp sızlanarak uyanabilirler. Ağlayıp sızlandıklarını düşlerinde görenler sabah ava gidebilirler. Düş gördüklerinde düş gördüklerini bilmezler. Hatta düşlerinde düşlerini yorumlayabilirler. Ancak uyanıkken rüya görmüş olduklarını anlamaya başlarlar. Büyük uyanış böyle böyle gelir ve sonra fark ederiz ki yaşamın kendisi büyük bir rüya imiş. Bu arada aptallar uyanık olduklarını sanırlar, bildiklerini sanırlar. Hoş farklılıklar gözeterek prensler ve seyisler arasında ayrım yaparlar. Ne kadar aptalca! Konfüçyüs ve sen, her ikiniz de bir rüya içindesiniz. Ben sana bir rüya görmekte olduğunu söylediğimde ben de bir rüyanın içindeyim.22

Hinduculuk ve Budacılıktaki dünyanın rüya gibi olması hissi, bilgi ve gerçek, epistemoloji ve ontoloji üzerine spekülasyonlardan çok onun geçiciliğinin ifade edilmesinden gelir,Özellikle kişi yaşlandıkça şeylerin özdeklerinin olmadığı daha da aşikar hale gelir, çünkü zaman daha da hızlı akıyormuş gibi görünür, böylece kişi katı şeylerdeki akışkanlığı fark eder. İnsanlar ve şeyler suyun üstündeki ışıklar ve dalgacıklar gibi olur. Bitki ve çiçeklerin büyümesi hızlı bir şekilde filme alındıklarında sanki toprağın hareketleriymiş gibi gelip gittiklerini görürüz. Eğer medeniyetler ve şehirler, dağlar ve yıldızlar aynı şekilde filme alınırsa onları şekillenip çözülen buz kristalleri ve bir şöminenin gerisindeki kıvılcımlar gibi görürüz. Tempo arttıkça şeylerin birbirlerini takip etmelerinden farklı olarak bize bir tek şeyin hareket ve dönüşümlerini izliyormuşuz gibi görünürler. Okyanustaki dalgaları, bir dansçının hareketlerini izliyormuşuz gibi. Benzer bir şekilde mikroskopla bakıldığında sivri uçlarla kaplı plastik yığınlar kümesi gibi görünen şey çıplak gözle bakıldığında bir genç kızın koludur. Kabaca mistisizm her şeyi yapan bir tek şeyin idrakidir. Taocu bunu daha da soyut olarak ortaya koyar, öyle ki, "yapma"nın bir şey olma, diğer şeyleri zorlama ve onlarla çatışma duygusu yoktur.

Genel olarak ifade edersek, modern Batı'da felsefeciler şeylerin bu şekilde rüya benzeri görünümüne itibar etmezler, belki bunun sebebi eğer bir rüyadaysak önemli sayılmayacağımız ve önemli olmazsak birbirimize saygı göstermemize de gerek olmayacağıdır. Herkes Çin'de insan yaşamının ucuz olduğunu duymuştur. Evet doğru, çünkü çok fazladır ve bizler de nüfus arttıkça ve haber medyasının yıkımlarla ilgili statikleriyle bizi alıştırması sonucu daha da duyarsız hale geliyoruz. Ama hiç kimse insanın metafizik görüşü veya dini inancı ve ahlaki davranışı arasında zorunlu bir ilişkiyi ortaya koymamıştır. Önemli insanlar çok önemli insanlar haline ve sonra başa çıkılması gereken baş belaları haline gelirler. Kutsal Engizisyon'un işkence ve yıkımlarının günahkarın ölümsüz ruhunun yazgısına duyulan derin endişe ile işlendiği unutulmamalıdır.

Genellikle acı bizim gerçeklik ölçütümüzmüş gibi görünür, çünkü rüyalarda bazı fiili fiziksel sebepler dışında herhangi bir fiziksel acı olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden maddenin gerçekdışlığına inananların acının gerçekdışlığına birilerini inandırmada zorluk çekmeleri bilinen bir şeydir.

Bir zamanlar bir lokman hekim vardı

Şöyle derdi: "Acı, gerçek olmasa da iğnenin ucu Derime battığında Hissettiğimi sandığım şeyden hoşlanmıyorum”.

Aynı zamanda insan bedeni o kadar çok boş alan içerir ki, ölçülebilir öğeleri küçük bir iğne başı boyutunda yoğunlaştırılabilir, çünkü görünürdeki katılığı atomik bileşenlerinin çok hızlı hareketinden doğan bir illüzyondur. Mesela dönen bir pervanenin bütün halinde bir disk gibi görünmesinde olduğu gibi. Belki de acı bir şartlanma biçimidir, çünkü hipnoz adı verilen şartlanma tipinin olağandışı ve seçici bir anestetik olduğunu biliyoruz.

Ama acı veya korku diye adlandırılabilecek herhangi bir durumun olmadığı bir evren, bir deneyim alanı hayal etmeye çalışalım. Her ne kadar şanslı bir kişi en hoş ve rahat koşullarda günlerini, aylarını ve yıllarını geçirse de her zaman zihninin gerisinde bir endişe, bir düşünce olacaktır; bu, herhangi bir biçimde acının en azından olası olduğu düşüncesidir. Köşede pusuya yatmıştır ve kişi şanslı olduğunu bilmektedir, çünkü etrafında acı çekenler vardır. Tüm deneyim, tüm farkındalık uç noktalan yin ve yang gibi bir şekilde birlikte gitmek zorunda kalacak şekilde düzenlenmiş türlü türlü tayfına aitmiş gibi görünür. Eğer manyetik bir çubuğu kuzey kutbunu ayırmak için ikiye bölecek olursak, önceki gibi hem kuzey hem de güney kutupları olan iki yarım çubuk elde ederiz. Bu yüzden zevk ve acı kutupsallığı olmayan bir evren aslında hayal edilmesi güç bir şeydir. Çoğu toplumlarda yasal işkence gibi zulümlerden ve tıbbi yollarla hastalık ve ameliyat acılarından kurulmada epey yol alındı. Ne var ki bunların yerini yeni korkular alıyormuş gibi görünüyor ve arka planda her zaman ölümün hayaleti dolaşmakta.

Sonra eğer hissetmenin doğasının derinlerine inersek bu kutupsallığın olmadığı bir evreni istemediğimizi, hatta isteyemediğimizi görmeye başlarız.

Başka türlü ifade edersek, zevk denen deneyimi arzuladığımız müddetçe onun tam tersini işaret eder ve böylece yaratırız. Bu yüzden Budistler ve Taocular hiçbir arzusu olmayan kutlu kişiden aynı şekilde bahsederler. Ama Taocular ondan "neşe ve öfkesi dört mevsim gibi doğal olarak oluşan" kişi diye bahseder ve burada problemin çözümü için bir ipucu yatmaktadır. Çünkü arzu etmemek olası mıdır?[15] Arzuyu bastırmaya yönelik herhangi bir tasan açıkça Wu-Wei ruhuna zıttır ve "Ben"in arzuyu alt edecek veya arzu tarafından alt edilecek bir yetke olduğunu ima eder. Wu-Wei, deneyim ve hisler gelip gittikçe onlarla yuvarlanıp gitmektir. Dağdaki bir ırmakta bulunan top misali. Oysa gerçekte ırmağın dalgaları ve büklümlerinden ayrık bir top bulunmamaktadır. Buna "kuvvetle birlikte akma" denir, ancak yapacak başka bir şey olmadığı açıkça anlaşıldığında cereyan eder, çünkü şimdi dışında hiçbir deneyim yoktur. Bu şimdi-akma, Taonun kendisidir ve bu açığa kavuştuğunda sayısız problem de yok olur. Çünkü Taodan farklı bir şey olarak bir kendimiz fikri olduğu müddetçe bir tarafta "ben" ve öte tarafta "deneyimler" arasında olmak üzere her türlü gerilim de şekillenir. Bilen ve bilinen ikiliğinden kaynaklanan bu gerilimden hiçbir eylem, hiçbir kuvvet kurtulamaz, kişinin karanlığı üfleyip dağıtması gibi. Işık veya sezgisel anlayış ancak karanlığı dağıtabilir. Akıntıdaki topta olduğu gibi yukarı çıkarken çıkışa karşı bir direnç, aşağı inerken aşağıya karşı bir direnç yoktur. Direnirseniz deniz tutar, başınız döner.

Arabadan düşen sarhoş acı çekse de ölmez. Kemikleri öteki insanlarınki gibidir ama kazayı farklı bir şekilde karşılar. Ruhu emniyetli bir vaziyettedir. Ne arabada gittiğinin bilincindedir ne de düştüğünün. Yaşam, ölüm ve korku ile ilgili fikirler onun bedenine nüfuz etmez, bu yüzden nesnel varlıklarla temas ona acı vermez. Ve eğer şarap böyle bir koruma sağlıyorsa Kendiliğindenlikten kim bilir daha ne kadar fazlası elde edilir?[16]

Bu, Chuang-Tzu'nun etkileyici abartmalarından biri. Wu-Wei ve orta yolu tutturma arasındaki ayrımı anlattığı bir başka bölümde bunu açıklıyor.

Ama değerlilik ve değersizlilik arasındaki yan yol her ne kadar iyi bir yolmuş gibi görünse de gerçekte değildir. Orada dertten hiç uzak kalamazsınız.

Oysa Yol'a ve onun Erdemine tırmanmak durumunda olsaydınız, bata çıka ilerlemek durumunda olsaydınız, ne övgü ne de yergi almadan, bir ejderha bir yılan, zamana göre yön değiştiren, hiçbir zaman bir tek akıntıyı tutmaya istekli olmadan çok farklı olurdu. Bir yukarı, bir aşağı kendi ölçütlerine göre uyumlu, bin bir şeyin arasıyla bata çıka ilerleyerek, şeylere şey gibi davranarak ama onların sana şey gibi muamele etmesine izin vermemek. Bu durumda nasıl sıkıntıya düşersin ki?[17]

Daha sonra yine aynı konuya döner:

Söylediğime dikkat et! Söz konusu beden olduğunda en iyisi onun şeylerle uyumlu olmasına izin vermektir. Duygular söz konusu olduğunda en iyisi onların istedikleri yöne gitmelerine izin vermektir. Şeylerle uyumlu olunduğunda onlardan ayrık kalmayı engellersin. Duyguların istedikleri yere gitmelerine izin vererek bağımlılığı engellersin.[18]

Siz ve Tao'nun, bir ve aynı, şu anda akmakta olan Tao olduğu gerçeğini anlamadıkça, "siz" ve "nesnelerin" aynı süreç olamayacağı ilkesini bir kez daha vurgulamakta yarar var. Bir fark olduğu hissi de bu sürecin içindedir. Bu hususta yapılabilecek bir şey yoktur. Bu hususta yapılamayacak bir şey de yoktur. Yalnızca akıntı ve onun binlerce büklümü, dalgası, baloncuğu, serpintisi, burgacı ve köpüğü vardır ve siz de o'sunuz.

Bunu burada kesmek isteyen olabilir. Ama ne var ki böyle bir beyan birçok zihinde bir sürü soruyu harekete geçirir. Şimdi akmakta olanın deneyimlenmesi yerine ki aslında bu her şeyi açıklığa kavuşturacaktır böyle davranmanın emin ve karlı olup olmadığı hususunda her türlü ön garantiyi talep edeceklerdir, sanki bu anlayış bir yaşam felsefesi olarak iş yapar mı gibisinden. Ama eğer anlayış varsa re'nin gücü veya erdemi kendiliğinden doğar veya Hıristiyanların dediği gibi iradeden ayrı olarak tanrının lütfüyle gerçekleşir. Tao olduğunuzu fark ederek otomatik olarak onun sihrini açığa vurursunuz. Ama sihir, bir lütuf olarak hiç kimsenin üzerinde hak iddia edemeyeceği bir şeydir. Lao-Tzu'nun Taodan bahsettiği gibi: "İyi şeyler elde edildiğinde onlar üzerinde hak iddia etmez (ya da onları isimlendirmez)".


 

[1]          Lao-Tzu 37.

[2]          Lao-Tzu 80, çev. Ch'u Ta-kao (1), s.95.

[3]          Çünkü "onlar herkese karşı özgürce davranırlar". Watson şöyle çevirmiş: "Böcekler gibi etrafta dolanıp, birbirlerine hizmetler sunarlar ama nezakette bulunduklarını bilmezler."

[4]          Thoreau (1), s.628-629.

[5]          Chuang-Tzu 11, çev. H. A. Giles (1), s.119.

[6]          Lao-Tzu 68, çev. Ch'u Ta-kao (1), s.83.

[7]          Li Chi 32, çev. Lin Yutang (2), s.830-835.

* Burada kullanılan centilmen, üstün adam, doğru adam gibi terimlerde adam lafı her iki cinsiyeti de kapsar. Çincedejen A. kelimesi insan anlamına gelir ve cinsiyet farklılığı bulunmaz. Gelecekte bütün Çince çevirmenlerin bu bağlamda adamdam bahsederken insan kelimesini kullanmasını öneriyorum. Ne de olsa Konfüçyüs'ün jen iz kelimesini "adam yüreklilik" olarak değil insaniyet olarak tercüme ediyoruz.

[8]          Bir önceki eser, s.44-45.

[9]          Lao-Tzu 57, çev. Ch'u Ta-kao (1), s.72.

[10]        Chuang-Tzu 6, çev. Legge (1), s.286.

[11]        T’ai chi chunn’m Batılı karşılığını bulmak çok zor. Yan dans, yarı fiziksel egzersiz ve yan ağır çekim dövüş, ama yine de hiçbiri değil daha çok "Tai chi Taoculugun Wu-Wei olarak bilinen en soyut prensibinin bir suretini oluşturur... güç kullanmadan eylemde bulunmak yani doğanın seyriyle uyumlu hareket etmek... ve onu anlamanm en iyi yolu suyun dinamiklerini gözlemektir.” (Huang (1), s.2).

[12]        Creel (1), s.22.

[13]        Öyle görünüyor ki Lieh-Tzu psikolojik durumlar için fiziksel metaforlar kullanıyor, dolayısıyla rüzgâra binmek ve çözülmüş beden kelime anlamlarıyla düşünülmemelidir.

[14]        Chuang-Tzu 2, çev. Fung Yu-lan.

[15]        Elbette Budistlerin çok kısa zamanda farkına vardığı gibi. Budizmin bir dizi deneyimin yanında bir diyalog şeklinde bir doktrin olmadığı genellikle anlaşılmıyor. Buda acı çekmekten kurtulmanın yolunun arzunun yok edilmesi olduğunu bir çeşit dogma gibi "öğretmemişti" (trishna). Bunun, insanların arzu etmemeyi arzu ettiklerini ve bu yüzden bir kısırdöngü içinde kaldıklarını görmelerini sağlayacak ön bir deneyim olduğunu belirtmişti.

[16]        Chuang-Tzu 19, çev. H. A. Giles (1), s.232.

[17]        Chuang-Tzu 20, çev. Watson (1), s.209-210.

[18]        Bir önceki eser, s.216.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe