Wittgenstein'in Felsefesi

Maurice Cornforth


1. Düşünmeye sınır getirme

Wittgenstein’in, Russel'ın mantık teorisinin gelişimine yaptığı bazı katkıları daha önce belirtmiştim; özellikle de ayrıntılı bir şekilde ele aldığı “resimli" önermeler teorisini, olguların “resimleri" olarak kabul edilen temel önermeleri.

Ancak Wittgenstein, Tractatus LogcoPhilosophicus adlı eserinde, Russel'ın mantığında kullanılan önermenin temel mantıksal kavrayışını geliştirme, keskinleştirme ve rafine etmenin yanı sıra, Russel'ın mantık teorisinin uygulamalarını, felsefenin sorunlarının çözümü noktasında çok daha ileriye taşıyabileceğini de düşünmüştür.

Örneğin “maddi dış dünya sorunu"nu ele alalım. Maddi dış dünya diye bir şey var mıdır ve eğer varsa neyi kapsamakta, hangi temel bileşenlerden oluşmaktadır? Russell, maddi dış dünyayla ilgili önermelerin mantıksal analizini yaparak, bu sorunun cevaplanabileceğin! düşünüyordu. Ancak daha önce de gösterdiğim gibi, ne Russel'ın kendisi ne de meslektaşları ve takipçileri, bu sorunu kesin bir şekilde çözecek herhangi bir analiz üzerinde anlaşmayı becerebilmiştir.

Önermelerin temel mantığını daha ileri bir düzeyde analiz eden Wittgenstein, bu gibi “sorun"lara tamamen farklı bir şekilde yaklaşılabileceğini düşünüyordu. Örneğin, filozoflar maddi dünyanın nesnelerine ait önermelerin duyuların veya “duyuverilerinin" yansımaları mı olduğu, yoksa insan bilincinden ve deneyiminden bağımsız bir dış dünyanın mı yansımaları olduğu konusunda sürekli tartışmışlardır.

Russell bu sorunu, "maddi dünyanın nesneleriyle ilgili önermeleri analiz etmenin doğru yolu nedir?" sorusuyla ifade etmişti. Wittgenstein’in bu soruya cevabı, “Önermelerin mantığını anlıyorsanız, böyle bir soru soramazsınız” şeklinde olmuştu. Anlamlı bir önerme, olguların resmidir ve doğruluğunun ve yanlışlığının test edilebilmesi için olgularla kıyaslanabilmelidir. Bu yüzden, bir filozof, “Bu maddi nesne bir duyuveri bileşimidir" ve bir başka filozof da “Bu maddi nesne bir duyuveri bileşimi değildir, aksine tüm duyuverilerinden bağımsız olarak vardır" dediğinde, bu iki iddia hangi olguları resmetmekte ve hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu kontrol etmek için olgularla nasıl bir kıyaslama yapılmalıdır? Her iki iddianın da sahte iddialar, sahte önermeler oldukları açığa çıkmıştır ki, bunlar mantıktan anlamayan kişiler için önemli, anlayanlar içinse önemsizdir.

Russell ve diğer filozofların ortaya koyduğu şekliyle “dış dünya sorunu" bu nedenle, dış nesneler hakkındaki önermelerin şu veya bu “analizi" üzerinde çalışılarak, bir çözüme kavuşturulamaz. Çözüme ancak, sorunu ortaya koyarken önermelerin mantığının yanlış anlaşıldığını ya da Wittgenstein'ın deyimiyle, “dilimizin mantığı”nın yanlış kavrandığını göstererek ulaşılabilir.

Bu yüzden, Tractatus LogicaPhilosophicus’un önsözünde Wittgenstein, felsefi amacını şu şekilde özetliyor: "Bu kitap, felsefenin sorunlarını irdelemekte ve bu sorunları formüle etme yönteminin, dilimizin mantığının yanlış şekilde kavranmasına dayandığını göstermektedir..."

Dolaysıyla Wittgenstein'a göre felsefenin amacı, dilimizin mantığını analiz etmektir. Ve bu, hangi sözcük biçimlerinin önemli ve hangilerinin önemsiz olduğunu ve hangi soru biçimlerinin sorulmaya ve cevaplanmaya değer olduğunu belirleyen mantık ilkelerini ortaya koymak anlamına gelmektedir.

Bu yüzdendir ki Wittgenstein, "Felsefenin sorunları, en nihayetinde temelden çözülmüştür” iddiasında bulunmuştur. Ancak bu sorunlar, "dilimizin mantığının yanlış kavranmasına dayandıklarından” aslında gerçekten sorun olmadıkları söylenerek, çözülmüştür. Wittgenstein'a göre sorunların formüle ediliş biçimi saçmadır ve işte tüm sorunların cevabı da budur.

Wittgenstein, bu nedenle önsöz'de kitabıyla ilgili şunları söyler: “Bu kitap, bu yüzden, düşünmeye ya da daha doğrusu düşüncenin ifade edilişine bir sınırlama getirecektir. Çünkü düşünmeye sınır getirmek için, sınırın her iki yanını da düşünebilme yeteneği göstermeliyiz (Bu nedenle düşünülemeyeni düşünebilir hale gelmeliyiz). Bu yüzden, sadece dilde bu sınır çizilebilir ve bu yapıldığında sınırın öbür tarafında kalan her ne varsa tamamen saçma olacaktır." [1] bizzat kendini önermelerde yansıtır. Kendini dilde yansıtan şeyleri de dilin kendisi temsil edemez. Kendini dilde ifade eden şeyleri, biz dille ifade edemeyiz, önermeler, gerçeğin mantıksal biçimini gösterirler. Onu sergilerler. Gösterilebilen şey, söylenemez."1

Bu şu demektir; (felsefi anlamda) "metafizik bir şey” söylemek istediğimizde, onu “söyleyemeyecek” olsak bile o şey "gösterilebilir”. Düşüncemizde resmettiğimiz “gerçeğin" "en üst doğasının" ne olduğunu, anlamlı önermelerle "söyleyemeyiz". Ancak "dilimizin mantığını" ve "söylenebilir olanın sınırını" kavrayabiliyorsak, boş yere zihnimizde aradığımız ve "söylenemeyen" metafizik “kendini gösterecektir". "Gerçeğin mantıksal biçimi" “söylenemez" ve "ifade edilemez", fakat o "kendini gösterebilir".

Bir önerme tarafından "söylenen" ile "gösterilen" arasındaki bu ayrım ki bu ayrım Wittgenstein’ın gerçeğin resimleri olarak kabul ettiği önermeler teorisine dayanır ilerde daha net olarak görüleceği üzere, Wittgenstein'ın felsefesinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu ayrım, Wittgenstein tarafından oldukça gizemli bir biçimde ele alınmaktadır. Ne kadar gerçekçi ve bilimsel görünse de Wittgenstein’ın felsefi düşüncesi, Gerçek’e ilişkin gizemli bir iddiayla sonlanmaktadır.

“Söylenebilen"ler, yalnızca olgunun ifadeleridir, bilimsel ifadelerdir. Ancak: "Mümkün olan bütün bilimsel sorular cevaplansa da yaşamın sorunlarına yine de değinilmediğini hissederiz. Şüphesiz artık cevaplanacak bir sorun kalmamıştır ve işte bu cevaptır. Yaşam sorunu, bu sorunun ortadan kalkmasıyla çözülür. (Bu yüzden değil midir ki insan uzun bir şüphecilikten sonra yaşamın anlamını kavradığında, bu anlamın nerede olduğunu bir türlü söyleyemez.) Gerçekten de ifade edilemez bir şey vardır. Bu kendini gösterir, bu gizemli olandır".2

Şimdi Wittgenstein’ın, neyin söylenip söylenemeyeceğini belirleme ve düşüncenin ifade edilişine sınır getirme yöntemini ele alacağım; ayrıca bu arada, bunun neyi gösterdiğini de inceleyeceğim.

3. Doğrulama İlkesi

Wittgenstein’in Trocfofus'unda ‘söylenebilen’ veya ‘söylenemeyeni’ belirleyen ilke ya da ölçüt, iki aşamada ele alınmıştır. Her şeyden önce, bir önermenin anlamlı olabilmesi için mantık kurallarına uygun olması gerekir. Ve ikinci olarak da doğrulanabilir olmak zorundadır. Bir önerme olguların resmidir ve bir resim, resim ve resmedilen arasında bir kıyaslama yapmayı mümkün kılacak bazı temelleri ifade etmelidir. Bu nedenle, resmi olgularla kıyaslamayı mümkün kılacak bir yöntem tasarlanmalıdır.

Bu mantıksal taraf, Tractatus’un başlangıcında geliştirilmiştir.

“Mantıkta” demiştir Wittgenstein, "hiçbir şey tesadüfi değildir. Bir şey eğer atomik bir gerçek olabiliyorsa, bu atomik gerçek olasılığı önceden sezilebilmelidir. Nasıl ki uzamsal bir nesneyi uzaydan, zamansal bir nesneyi zamandan bağımsız düşünemezsek, hiçbir nesneyi de diğer şeylerle olası ilişkilerinden ayrı düşünemeyiz... Uzamsal bir nesne sonsuz uzayda uzanmalıdır. Görsel olarak bir nokta, kırmızı olmak zorunda değildir ama mutlaka bir rengi olmalıdır; Başka bir değişle, çevresinde renkli bir boşluk vardır. Bir ton ağırlığı olan bir nesnenin de o ağırlığa neden olan ve dokunma duyumuzla algılayabileceğimiz bir sertliği vardır."3

Bu yüzden, bazı kavramlar birleştirilebilir, çünkü onların mantıksal doğası ya da mantıksal biçimi birleşmelerini mümkün kılmaktadır; ancak öte taraftan, bazı kavramlar birleştirilemez. Bir şeyin birleştirilebilmesi için anlamlı bir kombinasyon oluşturması gerekir.

Bu oldukça basit bir mantıksal kavrayıştır. Örneğin, “Bu nokta kırmızı renktedir" diyebilirim ve bu noktanın bir rengi olmak zorundadır; kırmızı değilse de, mavi, sarı, yeşil vs. Ancak "Bu noktanın sesi çok yüksek" diyemem, çünkü mantıksal olarak noktaların sesi yoktur. Benzer bir şekilde “bu gürültü çok yüksek" diyebilirim, fakat "bu gürültü kırmızıdır" diyemem. "Bu noktanın sesi çok yüksek" ve "bu gürültü kırmızıdır" ifadeleri yanlış önermeler değildir; aslında önerme bile değillerdir, anlamsız birer sözcük kombinasyonudur; saçmadır.

Bu nedenle ilk olarak, kavramların mantıksal doğası, mantıksal olarak belli kombinasyonlara olanak tanırken, bazıları böyle bir kombinasyona olanak tanımaz. Dil, mantıksal olarak birbiriyle çelişen kavramları birleştirmeye başladığında, anlamsızlasın

Burada kavramların mantıksal doğası şüphesiz, bu kavramların anlamlı olarak nasıl birleştirilebileceğini ve nasıl birleştirilemeyeceğini belirleyen mantık yasaları ya da mantık kurallarıyla gösterilmektedir. Mantığın bu yasaları, dilin anlamlı kullanımını sağlayan sözdizimsel kurallardır. Ancak bu kurallar keyfi değildir, çünkü dünyanın mantıksal biçimini gösterirler.

Bu yüzden, Wittgenstein “bir noktanın" bir “renk boşluğunda" var olduğunu söylemiştir. Bu şu anlama gelir; noktasözcüğü, renksözcüğüyle anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde birleşebilir, fakat örneğin, bir sessözcüğüyle anlamlı bir bütün oluşturmaz. Bu sözdizimsel kural, noktanın mantıksal doğasını göstermektedir.

Özet olarak Wittgenstein şöyle demiştir: “Düşünülebilen her şey aynı zamanda mümkün olandır... Mantık dışı bir şeyi düşünemeyiz. Eskiden Tanrı'nın mantık kurallarıyla çelişenler dışında her şeyi yaratabileceği söylenirdi. Gerçek şu ki, “mantık dışı" bir dünyanın neye benzediğini söyleyemeyiz. Dilde “mantık kurallarıyla çelişen" bir şeyi ifade etmek, geometride uzam kurallarıyla çelişen bir seklin ya da olmayan bir noktanın ölçülerini vermek kadar imkansızdır. Fizik kurallarıyla çelişen bir atomik gerçeği uzamsal olarak sunabiliriz, ancak geometrinin kurallarıyla çelişen bir şeyi uzamsal olarak sunamayız".4

Bu örneğin ne ifade ettiği, geometriyi “uzam mantığı" veya "uzamsal dilin sözcük dizimi"olarak algıladığımızda anlaşılabilir. Geometrinin kurallarıyla çelişen uzamsal bir nesneden bahsetmek, yanlış bir şey söylemek anlamına gelmez, ama anlamsız bir sey söylemek demektir.

Burada, o zaman, neyin söylenip neyin söylenemeyeceğini belirleyen ilkenin birinci aşamasını irdeledik. Bir önermenin anlamlı olabilmesi için, mantık kurallarına uyması gerekir. Doğrulama düşüncesini tanıtan ikinci aşama ise bizi çok daha farklı sonuçlara götürüyor. Wittgenstein, “doğrulama" ile ilgili görüşlerini “bir önermenin anlamı, onun doğrulama yöntemidir" "ilkesini" ilk kez ortaya atan Viyanalı filozof Moritz Schlick’in düşüncelerinden türetmiştir.

Wittgenstein, mantık yasalarından sonra, bir önermeyi anlamak için nelerin gerekli olduğuyla ilgilenmeye başlamıştır. Doğal olarak, mantık yasalarına uyan her şey anlaşılabilir ve anlaşılabilen her şey de mantık yasalarına uymak zorundadır. Ancak, Wittgenstein'ın felsefesinde, anlamanın öznel ya da kişisel yanını ortaya koymak, anlam kriterlerine yeni özellikler katmıştır.

"Bir önermeyi anlamak” demiştir Wittgenstein, "durumun, eğer gerçekse, ne olduğunu bilmek anlamına gelir”.5

Başka bir yerde ise Wittgenstein, "nasıl görünecek idiyse” ifadesini kullanmıştır. Sonuç olarak o zaman, bir önermeyi anlamak, eğer bu önerme gerçekse, “nasıl görüneceğini" ve “neye benzeyeceğini" hayal edebilmek anlamına gelir.

Wittgenstein şöyle devam etmiştir: “Bir resmin (yani önermenin) doğru ya da yanlış olduğunu saptamak için onu gerçeklikle kıyaslamamız gerekir.”6

Bu sözleri bir araya getirdiğimizde, oldukça kesin sonuçlar çıkmaya başlar.

İlk olarak, bir önermeyi anlamak için “gerçek olsaydı nasıl görüneceğini” hayal edebilmemiz gerekiyor. Bunu hayal edemiyorsak, o zaman bu önermeyi anlamıyoruz demektir. Daha da ileri gidersek, “onu gerçeklikle kıyaslayabileceğimiz yöntemi" hayal edemezsek, "gerçek olsaydı nasıl görüneceğini" de hayal edemeyiz. Eğer “nasıl görüneceğini” biliyorsak, o zaman, fiziksel sınırlamalar “onu gerçeklikle kıyaslamamıza" engel teşkil etse bile her durumda, kıyaslama yapabileceğimiz bir yöntemi, başka bir değişle bir doğrulama yöntemi hayal edebilmemiz gerekir; çünkü bir önermeyi doğrulamak, onu “gerçeklikle kıyaslamak" anlamına gelir.

Eğer hiçbir doğrulama yöntemi verilmemişse o zaman önerme anlaşılamaz, yani anlamlı değildir. Bu yüzden bir önermenin anlamlı olabilmesi için, doğrulanabilir olması, bir doğrulama yöntemine sahip olabilmesi gerekir.

Simdi artık, bu doğrulama ilkesinin bir bütün olarak söylenebilen ve söylenemeyeni belirleyen ilkeyi ihtiva ettiğinin, daha açık bir şekilde görülebileceğini düşünüyorum. Bir önermeye anlam kazandırmak için onun nasıl doğrulanabileceğim gösterebilmemiz gerekir. Söylediğimiz bir şeyi doğrulayacak bir yöntem gösteremiyorsak, o zaman gerçekte hiçbir şey söylememişiz demektir. Sözcükleri anlamsız bir şekilde bir araya getirmişiz demektir. Saçma sapan konuşuyoruz demektir. Bu doğrulama ilkesi, söylediğimiz her şeyin mantık kurallarına uyması gerektiği ilkesini de içinde barındırır. Çünkü çok açık bir şekilde ifade edersek, mantık kurallarına uymayan bir şey doğrulanamaz da. Wittgenstein'ın açık bir şekilde ifade ettiği gibi, “mantık dışı" bir dünyanın nasıl göründüğünü söyleyemeyiz.

Bazı örnekler, doğrulama ilkesini kapsam ve uygulama açısından daha anlaşılır kılabilir:

“Parlamento şimdi Londra'dadır”. Doğrulama yöntemi: Avam Kamarası'na git, içeri bak ve gör. Alternatif olarak: Telefonla ara ve sor; B.B.C’deki haberleri dinle; gazetedeki parlamento haberlerini oku.

"Su 100 C°’de kaynar." Doğrulama yöntemi: Biraz suyun içine bir termometre koy, suyu ısıt ve su kaynadığında ısısını ölç.

“Yıldızların konumu insan ilişkilerini tayin eder." Doğrulama yöntemi: The People, The New of the World, Old Moore’s Almanac, vs’nin eski sayılarındaki astrolojik tahminlere bak ve bu tahminleri gerçekleşen şeylerle karşılaştır.

“Eşit olmayan ağırlıklar, merkezden eşit uzaklıktaki iki kefede karşı karşıya konulunca, büyük olan ağır basar." Doğrulama yöntemi: Eşit olmayan ağırlıklarla deneyler yap.

Öte taraftan, hiçbir doğrulama yönteminin verilemeyeceği "metafizik" örnekler de ele alınabilir.

“Şeylerin oluşmasının arkasında, son tahlilde gerekli bir öz olmalıdır... ve bu öze Tanrı diyoruz.” (Leibniz). Bu ifadeyi doğrulayacak yöntemimiz yok. Böyle değil de şöyle olsaydı nasıl görüneceğini belirlemek için kafamızda hiçbir yöntem canlandıramıyoruz. Bu nedenle, bu ifade anlamsızdır.

“Duyularımızla algıladığımız şeylerin, bizim algılarımız dışında bir varlığı yoktur." (Berkeley). Bu ifadeyi doğrulayacak bir yöntem yok. Farklı şeylerin algılanma durumu olmadan nasıl “göründükleriyle" algıdan ayrı varlıkları olmadığında nasıl "göründükleri"ni belirleyecek bir yöntem verilmemiştir. Bu yüzden bu ifade de anlamsızdır.

"Bilincimiz, ondan bağımsız bir şekilde varolan dış dünyanın yansımasından başka bir şey değildir." (Lenin). Bu ifade de, Berkeley'in tam tersini söylediği ifadesi için söylenen aynı nedenden dolayı anlamsızdır, çünkü bir doğrulama yöntemi yoktur.

Bu örnekler (ki filozofların yazılarını irdelemek isteyen biri, bunları sonsuz bir şekilde çoğaltabilir), “düşünceye sınır getirme" amacıyla tamamen uyumlu bir şekilde, Wittgenstein’ın Schlick'ten ödünç aldığı doğrulama ilkesinin, teolojinin yanı sıra, idealizm ya da materyalizm ayrımı yapmaksızın tarihte ortaya çıkmış bütün felsefeleri kökten reddetmek için kullanılabileceğini göstermektedir. Doğrulama ilkesi, ayrım gözetmeyen olağandışı bir eleştiri silahıdır. Ayakta hiçbir şey bırakmamakta, yıkıp geçmektedir. Büyük bir hınçla “düşünceye sınır getirmekte" ve pratik olarak felsefenin bütün gelişimini bir hiç olarak, saçma sapan bir gelişim olarak yansıtmaktadır.

Bu arada, bilimin yanında ve teolojiyi ve idealizmi yıkar gibi göründüğü için bu ilkeye yakınlık duyanlar, bu ilkenin, aynı zamanda materyalizmi de yok etmeye çalıştığını ve böylece aslında idealizmi ve teolojiyi oldukları yerde dimdik ayakta bıraktığını unutmamalıdır. Bundan sonraki bölümde, sözde “doğrulama ilkesi” denen şeyin, nasıl doğrudan öznel idealizme, yani tekbenciliğe (solipsizm) vardığını göstereceğim.

4. Önermelerin Anlamı ve Doğrulama Yöntemi

Simdi, bir önermeyi doğrulama yöntemi ve bu yöntemden yola çıkarak önermelerin anlamıyla ilgili bazı sonuçları daha yakından irdelemek gerekiyor.

Doğrulama yöntemi neyi içeriyor?

Burada Wittgenstein'ın önermelere ilişkin mantık teorisi ve önermelerin olgularla “resimsel ilişkisine tekrar dönmek gerekiyor. Doğrulanacak bir önerme, “ilişki halindeki nesne kümelerine" denk düşen bir “işaretler kümesidir" ve resmin doğru ya da yanlış olduğunu bulmak için (yani onu doğrulamak için), onu gerçeklikle kıyaslamalıyız. Bu yüzden doğrulama süreci, bir önermeyi olgularla ya da bir işaretler kümesini işaret edilen nesneler kümesiyle kıyaslamayı içeren bir süreçten başka bir şey değildir. Herhangi bir önermeye uygun bir doğrulama süreci, böyle bir kıyaslamanın yapılabildiği bir yöntemdir.

Fakat böyle bir kıyaslama nasıl yapılabilir?

Böyle bir kıyaslama, önermenin resmettiği "olgular "ya da “gerçeklik", deneylerle ortaya konulabildiği zaman yapılabilir ki böylece olguların ve resmin uygunluğu ya da uygunsuzluğu algılanabilir. Gerçeklik deneyle ortaya konmadıkça, kıyaslama yapılamaz. Bir resmi göremediğim bir şeyle kıyaslayamam. Benim deneyimimle ortaya konan olgulara başvurmadan bir önermeyi doğrulayamam.

Bir örnek verelim: “Avam Kamarası bugün Londra'da toplanıyor." Bu önermeyi, Londra'ya gidip onlara bakarak doğrulayabilirim. Resmi neyle kıyaslarım? Deneyimimle, parlamentoyu ziyaretimde gördüklerim, duyduklarım ve (eğer aşırı şüpheciysem) dokunduklarımla kıyaslarım.

Bu doğrulamayı yaptığım sırada, eğer felsefi bir materyalist olan bir komünist milletvekilinin “Tabii ki bu parlamentonun, deneyimden tamamen bağımsız objektif maddi bir varlığı vardır” dediğini duyarsam, bu sözleri, hiçbir şekilde doğrulanamaz ve anlamsız olduğu için, duymazdan gelirim.

“Deneyim" kaçınılmaz bir şekilde özel ve kişisel (felsefi dilde “sübjektif') olduğu için bu doğrulama teorisinden çıkan sonuçlar en iyi, “biz" ve “bizim" yerine “ben" ve “benim" sözcükleriyle ifade edilebilecektir, örneğin Wittgenstein, "Resmin doğru mu yanlış mı olduğunu bulmak için biz onu gerçeklikle kıyaslamalıyız" dediğinde ne anlatmak istediği aslında şöyle daha iyi ifade edilebilir: "Resmin doğru mu yanlış mı olduğunu bulmak için ben onu kendi deneyimimle kıyaslamalıyım."

Ancak Wittgenstein, bu eleştiriden şunları söyleyerek kurtulmaya çalışacaktır: Bir önermeyi kendi deneyimim dışında doğrulayabileceğim bir doğrulama türü düşünülemeyeceği ve “benim” deneyimim dışında bir deneyim hayal edemeyeceğim için, bu durumda, kullanılan “ben" ve "benim deneyimim" ifadeleri gereksiz ve anlamsızdır ve bu nedenle de rahatlıkla bırakılabilir.

Genel olarak, Wittgenstein'ın öznelciliğini ve tekbenciliğini, tartışmada belli bir kalıba oturtmak çok zordur, çünkü onun teorisi sadece "realizm" ve "materyalizm”in ifadelerinin anlamsız olduklarını savunmakla kalmamış, bunlara tamamen zıt olan öznelcilerin ve tekbencilerin felsefi ifadelerinin de aynı derecede anlamsız olduklarını ısrarla savunmuştur. Fakat bu durum, Wittgenstein’ın deyişiyle, “söylenemez" olsa da “kendini gösteriyor".

Ancak daha anlaşılır olması için, gereksiz işaretler kullanmak ve sadece "gösterilen" şeyleri "söyleme"ye çalışmakla suçlanmak pahasına da olsa ben gene de burada, "ben" “benim” ve "benimki" gibi sözcükleri kullanmaya devam edeceğim, öyleyse şu anda varılan sonuç şudur: Bir önermeye anlam yüklemek istiyorsam, bu önermeyi doğrulayacak bana ait olası bir deneyimi hayal edebilmeliyim. Bu bana ait öyle bir deneyim olmalı ki eğer bu deneyimi yaşamışsam önermeyi onunla kıyaslayabilmeliyim ve bu deneyimin bu önermeyi doğruladığını ya da çürüttüğünü söyleyebilmeliyim.

Bu nedenle, bir önermenin anlamını anlamak ve bana ait ne gibi olası bir deneyimin onu doğruladığını bilmekle birdir ve aynı şeydir.

Bir önermenin anlamı, (benim) deneyimimdeki doğrulama yöntemi tarafından ortaya konur. Bir önerme, eğer doğruysa, durumun ne olacağı anlamına gelir.

Bunun neleri içerdiği, birkaç örnekle kabaca izah edilebilir.

Örnek: “Parlamento Londra'dadır." Önermenin doğrulanması yani anlamı: Parlamentodaki tartışmaları görmek ve duymak. “Londra’ya gidiyorum ve parlamentoya giriyorum" önermesini doğrulayacak deneyimler zincirini takip etmek. Anlamın metafizik yanlış yorumu: Avam Kamarası, deneyimden bağımsız gerçek, maddi bir varlığa sahiptir ve bilince ve akla sahip (en azından bazıları) gerçek birer maddi organizma olan parlamento üyeleri orada oturmaktadır.

Burada “gerçek maddi” ve “deneyimden bağımsız" gibi “metafizik" ifadelerin hiçbir anlamı yoktur. Bir önermeyi “deneyimden bağımsız" ve “gerçek maddi” olgularla nasıl kıyaslayabilirim?

Ancak, Wittgenstein’ın doğrulama ilkesinin sonuçları, (a) geçmişe ve (b) diğer insanların deneyimine ilişkin önerme örnekleriyle daha çarpıcı bir biçimde ortaya konulabilir.

Örnek: “Dinozorlar yeryüzünde, Mezozoik dönemde yaşamışlardı."

Doğrulama yani anlam: “Bunlar fosildir" önermesini doğrulayacak belli nesneleri görmek veya onlara dokunmak; bu nesnelerin, paleontologların “dinozor fosili" diye üzerinde anlaştıkları fosil sınıfına giren nesneler olduğunu doğrulamak; bu tür fosillerin bulunduğu yer katmanının görünümünün, jeologların üzerinde anlaştıkları Mezozoik döneme ait yer katmanı tanımına uyduğunu doğrulamak.

Metafizik yanlış yorum: Yerküre, benim ya da herhangi bir paleontolog veya jeologun varlığından ve deneyimlerinden çok uzun bir zaman önce gerçek maddi bir varlığa sahipti; ve yerkürenin gerçek maddi tarihinin Mezozoik döneminde, dinozorlar yaşamıştı.

Bu doğrulanamayacak metafizik bir saçmalıktır. Çünkü benim ve ya herhangi birinin deneyimi "dışında" milyonlarca yıl önce olmuş bir şeyle, bu önermeyi nasıl kıyaslayabilirim?

Örnek: "Mr. Drury diş ağrısı çekiyor."7

Doğrulama yani anlam: Onun şişmiş yüzüne bakmak, onun şikayetlerini ve sızlanmalarını dinlemek; ağzının içine bakıp çürük dişini görmek, vs.

Metafizik yanlış yorum: Gerçekten var olan bir diğer insanın yani Mr. Drury’nin, çürük dişimiz olduğunda benim ve diğer insanların yaşadığı deneyime benzer bir diş ağrısı deneyimi vardır.

Bu gene, doğrulanamayacak metafizik bir saçmalıktır. Çünkü bir önermeyi, benim için mutlak ulaşılamaz olan başka birinin deneyimiyle nasıl kıyaslayabilirim? (Eğer “Diş ağrısı çekiyorum" ve “Mr. Drury diş ağrısı çekiyor” dersem, buradaki her iki önermenin doğrulanması yani anlamları birbirinden çok farklıdır. Kendi diş ağrımı, ağrı deneyimiyle doğrularım. Fakat eğer hem benim hem de Mr. Drury'in diş ağrısı varsa, birbirine benzer iki ağrı deneyiminin var olduğunu söylemek, metafizik bir saçmalık olur: Ne İkincisinin Mr. Drury'nin ağrı deneyiminin varlığını doğrulayabilirim ne de benzerliklerini ortaya koymak için iki deneyimi kıyaslayabilirim.)

Bu örnekler, tartışmayı daha eğitici veya eğlenceli kılmak isteyen biri tarafından, sonsuza kadar çoğaltılabilir. Bunlar, Wittgenstein’ın mantıksal doğrulama ilkesinin neleri içerdiğini "gösterdiği" için önemlidir.

Böylece, Wittgenstein'ın önermelerin anlamlı olabilmesinin koşullarını belirlerken kullandığı kriter, onu dosdoğru tekbenciliğe vardırmaktadır. Ona göre, kendi deneyimlerimin ve öznel dünyamın sınırları dışındaki hiçbir konuyla ilgili bir şey söyleyemem ya da aynı anlama gelmek üzere, anlamlı şekilde düşünemem. Bizim deyimimizle nesnel dünya, Wittgenstein’a göre, bir bütün olarak kendi kendine, diğer şeylerden bağımsız bir biçimde var olan şu anki deneyimimin “dar pusulasında” yatmaktadır.

Fakat Wittgenstein'ın “söylemek" ve “göstermek” ilkelerine göre, bu tekbencilik söylenemez; bu daha çok “dilimizin mantığının" ilkelerini anladığımızda gösterilebilir. Bu yüzden, Wittgenstein'ın tekbenciliği bir dizi muammalı söylemde ifadesini bulur:

“Bu dünya benim dünyamdır."

“Tekbenciliğin anlamı tamamen doğrudur, yalnız bu söylenemez."

“Mutluların dünyası mutsuzların dünyasından çok farklıdır."

“Ölümde dünya değişmez, fakat sona erer."

Burada, "düşünmeye" gerçekten de bir “sınır" getirilmektedir. Kimileri burada "düşünmenin", saçmalığın en yüksek mertebesine ulaştığını da söyleyebilir.

5. Bilimin Yorumu

Wittgenstein’ın doğrulama ilkesi, çoğu “felsefi soru"nun ve bu sorulara verilen cevapların saçma olduğunu söyleyerek tüm felsefeyi bir saçmalığa indirgerken, bilimi ise görünüşte göklere çıkarır. "Dilimizin mantığı"nın incelenmesi, bütün “metafizik önermeleri" dışarda bırakır ve yalnızca olgusal ve bilimsel ifadelere izin verir.

Metafizikçilerin ifadelerinin aksine, bilimsel ifadeler doğrulanabilir ve bu nedenle, Wittgenstein'ın felsefesi, felsefenin "metafizik" teorilerini anlamsız diye reddederken, bilimi kabul etmemiz gerektiğini söyler. Bilim gerçekten, dünyayla ilgili doğrulanabilir, dolayısıyla da anlamlı tek bir yol sunar.

Ancak doğrulama ilkesi, bir yandan bilimi, insan bilgisinin toplamını birleştiren ayrıcalıklı bir pozisyona yükseltirken, bir yandan da onu rahat bırakmaz. Doğrulama ilkesi, bilimin yorumlanmasında da etkili bir şekilde kullanılır. Her önermenin anlamı, onun doğrulanması olarak tanımlanırken, her bilimsel genellemenin anlamı da bu anlamı doğrulayacak olan bir dizi deneyim seklinde yorumlanır.

Buna göre, herhangi bir bilimsel teori, belli koşullar altında belli deneyimlerin yaşanacağını söyleyen özlü bir ifade olarak algılanır.

Örneğin Kopernik teorisi, güneşin, ayın ve yıldızların konumları hakkında neleri gözlemeyi bekleyebileceğimi söyleyen özlü bir ifadedir.

Darwin'in evrim teorisi, canlı organizmalar hakkında neleri gözlemeyi bekleyebileceğimi söyleyen özlü bir ifadeden başka bir şey değildir.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Doğrulama ilkesine göre, Kopernik teorisi, güneşin, ayın ve yıldızların, kendi deneyimim ve gözlemlenenden ayrı bir varlıkları olduğundan bahsetmez. Evrim teorisi de canlı organizmaların, kendi deneyimimden ve gözlemlenenden ayrı bir varlığı ve tarihi olduğuna dair hiçbir şey söylemez. Aynı şekilde, atom teorisi de insan deneyiminin dışında ve objektif olarak var olan maddenin yapısına ilişkin tek kelime etmez.

Bütün bu tür bilimsel teoriler, geçmiş gözlemlerle oluşmuş deneyimlere dayanmakta ve çok karmaşık dilbilimsel kurallar kullanılarak bilimsel teoriler haline getirilmektedir. Gelecekteki deneyimlerin bilimsel teorinin gerçekleşeceğini söylediği şeylerle uyuşmaması halinde, o bilimsel teori değişmelidir.

6. Wittgenstein Bizi Nereye Götürüyor?

Wittgenstein felsefesinin sonuçlarını incelerken, insan bu felsefede yeni hiçbir şey olmadığını görerek hayrete düşüyor. Wittgenstein'ın teorize ettiklerinin tamamı öz itibariyle, Berkeley'in eski öznelciliğine dönüşü ifade etmektedir.

Wittgenstein ve Berkeley arasında gerçekten çok yakın bir paralellik vardır. Berkeley'den Wittgenstein'a kadar geçen iki yüz yıl boyunca, bu felsefe tarzı, aynı şeyi farklı şekillerde söylemenin yeni yollarını bulmaktan öteye gidememiştir.

Berkeley, "Algıladığım dünyanın, benim algılarım dışında bir varlığı yoktur” demişti. Wittgenstein da “Önermelerin benim deneyimimle doğrulanmaları dışında bir anlamı yoktur ve bu dünya benim dünyamdır" demektedir.

Berkeley, “Deneyimin dışında var olan maddi bir varlıktan bahsetmek, sözcükleri, onlara hiçbir anlam yüklemeden kullanmaktır" demişti.

İnsan deneyiminin tüm maddi varlıktan niçin ve ne sebepten ayrı olduğu sorusuna cevap vermek için Berkeley, Tanrı'yı yardıma çağırır. Wittgenstein da Tractatus'un sonunda, aynı amaçla "gizemli olan"a sığınmıştır.

Sonuç olarak, her iki felsefenin de aynı türden iç tutarsızlıkları vardır.

Bu tutarsızlık Berkeley'de, ampirik olmayan düşüncelerin imkansızlığını ısrarla savunduktan sonra Tanrı, Ruh, Nedensellik ve ona uyan başka “fikirlerden bahsetmeye başlamasıyla ve ampirik olmayan içerikleriyle "fikir"leri, ampirik olan "düşüncelerden ayırmasıyla kendini göstermektedir.

Wittgenstein’a gelince, onun Tractatus Logico Philosophicus’taki hemen hemen bütün felsefi önermelerinin kenefi doğrulanabilirlik ilkesiyle çeliştiğini ve bu yüzden kendi gösterdiği gibi anlamsız olmaları gerektiğini görebiliriz. Berkeley’in "fikir" yaklaşımındaki gibi, Wittgenstein kendini bu zor durumdan bütün felsefi gerçeklerin “söylenemediklerini", sadece kendilerini “gösterdiklerini" söyleyerek çıkmaya çalışır. Ancak bu, onun, onları söylemiş olduğu gerçeğini değiştirmez.

Wittgenstein, Tractatus’un sonunda, Önermelerim bu yolla açıklayıcı olurlar" der. "Beni anlayan bir kişi önermelerimi, onların içine, üzerlerine ve üstlerinde tırmandığında, anlamsız bulabilir. Sözün kısası, bu kişi merdiveni tırmandığında, artık o merdiveni atmalıdır."8

Bu, bütün felsefenin iç tutarsızlığının kabulü değil de nedir? (Bu yazının ileriki bölümlerine baktığınızda, nasıl Hume Berkeley’in tutarsızlığını açığa çıkarıp onu çürütmeye çalışmışsa, Carnap'ın da Wittgenstein’ın tutarsızlığını gösterip onu nasıl çürütmeye çalıştığını göstereceğim). Buna bakarak, tarihin kendini tekrar ettiğini ve dolayısıyla son tahlilde bir fars (ilkel komedi) olduğunu söyleyebilir miyiz?

O halde, Wittgenstein'ın öğretileri, Berkeley öğretilerinin tekrarından başka bir şey değildir. Onun teorisinde yeni sözcükler vardır, “dilimizin mantığıyla" ilgili bir çok ilke sunulmuştur; ama ondan çıkardığımız sonuçlar özünde Berkeley’inkiyle aynıdır.

Bu felsefe, bilime getirdiği yorumla şimdi artık yok olmuş olan önemini kazanmıştır. Bilim bize, bizim dışımızdaki insan eylemi ya da diğer ruhsal veya akılsal aktivitelerden önce ve onlardan bağımsız olan nesnel maddi bir dünyayla ilgili mi bilgi verir? Wittgenstein felsefesinin bu soruya yanıtı hayırdır. Ona göre bilim sadece öznel deneyimin içeriklerine hitap eder. Bu felsefe, objektif dünyanın yasalarıyla değil, felsefi açıdan algı sonuçlarıyla ilgilenerek, bilimsel doğruyu yorumlamaya ve analiz etmeye çalışır.

Mantıksal analizin “yeni metodu"yla ilintili olarak, Wittgenstein'ın "dilin mantıksal analizi", önermelerin yorumunu ve analizini Berkeleyci öznel idealizmin sınırlarına hapsetmeyi amaçlamaktadır. Moore ve Wisdom'da ise, referans aldıkları nesneleri açığa çıkaracak bir önerme "analizi” bulmaya çalıştıklarından az da olsa materyalist bir yön görebiliyoruz.

Sonuç olarak, her ne kadar bilimsel araştırma yolunu değil de metafizik spekülasyonları kullanmış olsalar da objektif bir dünyanın var olabileceğini düşünüyorlardı. Fakat Wittgenstein, doğrulama ilkesiyle, her "analiz"in duyudeneyimin içerikleri bağlamında yapılması gerektiğinde ısrarcıdır. Bir önermenin anlamı, doğrulama yönteminde yatar. Herhangi bir önermenin anlamı, gerçeğin basit bir ifadesi de olsa, bilimsel bir önerme de olsa, insan deneyiminde gizlidir. Çünkü bir nesneye insan deneyiminden ayrı ve insan bilincinin dışında bir anlam yüklemek imkansızdır.

Bu nedenle, bu felsefe, bilimi silahsızlandıran ve bilimsel bilginin objektif maddi dünyanın ürünü olduğunu reddeden eski hikayenin devamından başka bir şey değildir.

Fakat, sonuçta, bilimin silahsızlandırılması zordur; ama bu silahsızlandırma girişimi Wittgenstein’la son derece sinsi ve yanıltıcı olmuştur. Bu sinsiliği ve yanıltıcılığı anlamak çok önemlidir. Berkeley'in ne demek istediğini anlamak çok kolaydır; ama Wittgenstein'ınkini anlamak çok zordur. Ve bu yüzden, Wittgenstein'ın felsefesi, insanları, doğrulama ilkesi diye bir dogmayı, onun gerçekte ne anlama geldiğini sorgulamadan kabul edebildikleri için kolayca yanıltabilir.

Yukarıda belirtmek istediğim gerçek şudur ki, doğrulama ilkesi açıkça, önermenin anlamını kendi deneyimime dayanan doğrulama yönteminde aramam gerektiğini ima ederken, Wittgenstein "benim deneyimim" gibi ifadelerin kullanımına izin vermez. Peki neden? Çünkü, önermenin başka nasıl bir anlamı olabilir ki? Ona göre, bir önermeyi nasıl kendi deneyimimin veya başkasının deneyiminin dışında doğrularım demenin bir anlamı yoksa, onu kendi deneyimimle doğrularım demenin de bir anlamı yoktur. "Kendi deneyimimde" ifadesi gereksiz ve bu yüzden, anlamsızdır. Çünkü “bir gösterge gerekli değilse o zaman anlamsızdır."

Bu yüzden, Wittgenstein'ın mantık ilkeleri çok açık bir şekilde bütün önermelerin anlamını ve yorumunu insanın kendi deneyimine dayanan doğrulama yöntemiyle sınırlarken, bilinç dışındaki objektif maddi dünyayı irdeleyecek değerde görmemiş, bilgimizi gizemli bir öznel dünyanın “dar pusulası"yla sınırlamıştır. Ancak, yine de, aynı mantıksal ilkeler bunun böyle olduğunu açıkça söylememizi engellemektedir. Diğer bir deyişle böyle söylemek gereksizdir ve bu yüzden de anlamsızdır.

Wittgenstein'ın dediği gibi: "Beni anlayan kişi... sözün kısası, merdiveni tırmandıktan sonra, onu atmalıdır." Bunu daha kaba bir şekilde ifade edecek olursak, bu kişi suçu işledikten sonra suçunun bütün izlerinin üstünü örtmelidir. Çünkü, objektif doğru hunharca katledilmiş ve yerine sübjektivizm konulmuştur; fakat cinayet yerinin üzeri örtülmelidir. Bu işlem buna işaret eden bütün ifadeler yok edilerek yapılmıştır.

Ancak, bu işlem sübjektif idealist çevrelerdeki insanları büsbütün etkilese de, bu çevrelerin dışındakileri aldatamamıştır. Ve Wittgenstein'ın Tractatus’taki kendi ifadesi tarafımızdan tekrar kullanılmak üzere kanıt olarak hazır beklemektedir: “Tekbenciliğin ve öznelciliğin demek istediği doğrudur, ama söylenemez." Onun öznel idealizmi "söylenememekte" ancak çok açık bir biçimde “kendini göstermekte"dir.

7. Doğrulama Nedir?

Wittgenstein'ın felsefesi, özünde öznel idealizmi en aşırı tekbenci şekliyle savunurken, bir yandan da onu savunmadığını söylemektedir. Bu tuzak, daha önce de gösterildiği üzere, Schlick’in "doğrulama ilkesi" kullanılarak kurulmaktadır. Öznel sonuçlar bizi, önermelerin yalnızca insan eylemiyle doğrulanabileceğim savunmak noktasına götürmeye çalışır. Böyle bir şeyi kim savunmaz! Bu, bilimsel düşünen bütün insanların kabul etmesi gereken bir şey değil midir! Evet. Ancak Wittgenstein felsefesinin kurduğu tuzak "doğrulama" sözcüğüyle oynamakta ve onu gerçekte öznel bir mantık ve tekbenci bir bilgi teorisine göre tanımlamaktadır.

Hadi, o zaman, bir önermenin olguların resmi olduğunu ve onu, resmettiği olgularla kıyaslayarak doğrulayabileceğimiz teorisini bir tarafa bırakalım ve doğrulama düşüncesine, mantık teorisini temel almadan, yalın gerçekliklerin ve bilimsel deneyimin ışığında farklı bir yaklaşım uygulayalım.

Doğrulama nedir?

Bilimsel yöntem teorisinin hiçbir ayrıntısına girmeden, ilk olarak, doğrulamanın pratik bir eylem olduğu söylenebilir. Bir başka deyişle, doğrulama insanın çevresini kendi bilinçli eylemiyle bir şekilde değiştirip dönüştürdüğü, kendisiyle çevre arasındaki karşılıklı bir etkileşim sürecidir. Herhangi bir önerme doğrulandığında ve deneyim süzgecinden geçirildiğinde, doğrulama yöntemi, her zaman doğrulayan insanın, ilgilendiği bir önermenin doğruluğunu ve yanlışlığını test eder şekilde bir şeyleri düzenleyip değiştirdiği bir veya bir dizi eylemini içerir.

Dünyayla ilgili düşüncelerimizi yani önermeleri düşünerek değil, eylemle doğrularız. Dünyayla ilgili düşüncelerimizin doğru olup olmadıklarını, dünyayı bizzat dünyayla ilgili düşüncelerimizden hareketle değiştirerek doğrulayabiliriz.

Bir önerme, o zaman, “saf deneyim’le gerçekleşen bir dizi olayla değil de bir dizi eylemle doğrulanır. Yalnız şu görülmelidir ki eylem, son tahlilde öznel deneyimi farklı bir şekilde ifade etmekten başka bir şey değildir.

Örneğin: “Kömür kovasının içinde kömür vardır” cümlesini nasıl doğrularım? ilk önce kovanın içindekinin kömür tanımına uyup uymadığını anlamak için kovanın içine bakarak, içindekilerden alarak, onu kırıp ateşe atarak vb. doğrularım.

Doğrulama, o zaman, her şeyden önce pratik bir eylemdir.

ikinci olarak, doğrulama yöntemi daima birkaç kişilik bir insan grubunun işbirliğine dayanan dayanışmacı bir toplumsal eylemi içerir.

Bir kişi kendi düşüncelerini çok sık bir biçimde kendi kendine doğrulayabilir. Bu, genelde, tanıdık nesnelerle ilgili düşünceleri doğrulama durumunda geçerlidir. Bu nesnelere örnek olarak, kömür kovasında kömür var; Mrs. Brown No: 32’de oturur; bugün yağmur yağacak vs. gibi ifadeleri verebiliriz. Ancak, bu nesneleri tanımamızın nedeni, gördüğümüzde onları ve özelliklerini hemen tanımamızı sağlayacak toplumsal yaşamda elde ettiğimiz büyük ölçekli deney ve bilgi birikiminin hizmetimizde olmasıdır. Belli durumlarda, düşüncelerimizi doğrularken diğerlerinin işbirliğini arzu ederiz.

Doğrulama yönteminin toplumsal karakteri en çok bilimde kendini göstermektedir. Bir bilimsel önermenin doğrulaması daima toplumsaldır ve öyle olmalıdır. Çünkü, bir gözlemcinin gözlemleri diğerlerinin gözlemleriyle sınanmadan kabul edilemez; bir çok bilimsel önermenin doğrulanması tek bir gözlemcinin doğrulamasıyla mümkün olmaz. Bu nedenle doğrulama yönteminin bir çok gözlemcinin işbirliğiyle oluşan toplumsal bir yöntem olması gerekir.

Örneğin, Einstein’ın çekim kuvveti teorisinin vardığı sonuçlardan biri, güneşin çekim kütlesi m ise, güneş merkezinden r uzaklıkta geçen bir ışının yansıma oranı 4m/r olacaktır. Daha önce de kabul gören Newton teorisine göre, yansıma 2m/r olacaktır. Hangi teorinin, Einstein'ınkinin mi yoksa Newton’unkinin mi doğru olduğunu, hangi doğrulama yöntemiyle elde edebiliriz?

Bunu doğrulayacak yöntem, güneşe ve dünyaya eşit uzaklıkta konumlanan ve kameraya doğru gelirken ışınları güneşin çok yakınından geçen bir yıldızın fotoğraflarını çekmektir. Bunun gibi fotoğraflar sadece güneş tutulması anında çekilebilir ve ancak o zaman fotoğraftaki ışık çizgisinin konumu, yansıma oranının hesaplanmasını mümkün kılabilir.

Bu doğrulama yöntemi, Mayıs 1919'daki güneş tutulması sırasında altı astronom tarafından uygulanmıştır. Bunların üçü, ellerinde teleskoplarla Brezilya'ya diğer üçü de Gine Körfezi'ne gitmiştir. Ellerindeki cihazlar, yola çıkmadan önce "Joint Committe of the Royal Society" ve "The Royal Astronomical Society" tarafından hazırlanmış ve test edilmiştir. Fotoğraf çekme süreci zor ve zahmetli bir işti ve her gözlem noktasında, gözlem yapılırken, gözlemcilerden her biri başka bir işle meşgul oluyordu. Çalışma bitip, çekilen bütün fotoğraflardan ölçümler yapıldığında, sonuç olarak Einstein’ın tahmini doğrulanmıştır.

Bu, bilimsel yöntemin toplumsal karakterini ve doğrulama yönteminin dayanışmacı toplumsal eylemci yönünü ortaya koymaktadır. Bu tarz bir çalışma “Joint Committee"yi, altı astronomu, dünyanın yarısının dolaşıldığı gidiş geliş seyahatlerini, teleskopların yerleştirilmesini, fotoğrafların çekimini, fotoğraf levhalarının oluşumunu, bu levhalarda görülen ışık çizgilerinin konumlarının ölçülmesini vb. şeyleri içermektedir.

Doğrulama, o zaman, birçok insan tarafından işbirliği halinde yürütülen pratik bir eylemdir. Doğrulama süreci tek bir kişi tarafından yürütülse de, toplumsal birleşik bir eylemin sonucudur.

Buna göre doğrulamanın, toplumsal olarak örgütlenmiş insanların işbirliğiyle yürütüldüğü düşünüldüğünde, hangi sonuç ortaya çıkmaktadır? Ortaya çıkan sonuç, doğrulamanın, nesneler ve objektif maddi dünyanın özellikleri hakkındaki bilgimizi ölçmeyle ilgili olduğudur. Objektif ve maddi yanı şudur; bütün insanlar aynı dünyayı yaşayıp bilmekte ve bu dünyada belli deneyimlerini birleştirip belli eylemlerde bulunmaktadırlar.

O zaman, doğrulama sürecinde, Wittgenstein'ın bir önermenin anlamının deneyime dayanan doğrulama yönteminde yattığı ve “bu dünya benim kendi dünyamdır" gibi çıkarsamalarına olanak sağlayacak şeyler nelerdir?

Doğrulama birçok insan tarafından işbirliğiyle yürütülen pratik bir eylemse, nasıl tek bir insanın tekbenci dünyasının ürünü olabiliyor?

Eğer doğrulama, düşüncelerimizle dünya arasındaki ilişkiyi dünyayı dönüştürmek için sınayan bir eylemse, o zaman nasıl tek bir kişinin öznel deneyimiyle sınırlanmış bir süreç olabilir?

Doğrulama, kendi deneyimimde vuku bulan önermenin "olgularla" “kıyaslanması” değildir. Doğrulama, önermenin, objektif gerçeklerde ve dünyayı dönüştürme gibi bir pratik eylemde sınanmasıdır.

"Parlamento Londra’dır” dediğimde, bu, ben onu görmek için Londra'ya gitsem de gitmesen de parlamentonun Londra’da olduğu anlamına gelmektedir.

"Dinozorlar yeryüzünde yaşarlardı" dediğimde, bu, ben onların fosillerine ulaşmak için kazı yapsam da yapmasam da dinozorların eskiden yaşamış olduğunu söylemek istiyorum, anlamına gelir.

"Arkadaşımın dişi ağrıyor" dediğimde, bu, ben hissetmesem de arkadaşımın diş ağrısından acı çektiği anlamına gelir.

Işığın çekim gücü dolayısıyla 4m/r formülüne göre yansıdığını söylediğimde, demek istediğim şey, bir fotoğraf levhası üzerinde herhangi ışın noktaları yerine belli ışın noktalarının belli konumlarda yer aldıkları değildir; bu ışığın uzayda nasıl gezdiğidir.

Simdi artık Wittgenstein’ın doğrulama ilkesini nasıl tersyüz ederek kullandığını görmek çok zor değil.

Wittgenstein, diğer bütün öznel idealistler gibi aynı, tersyüz edip kullanma suçunu işlemiştir. Bütün öznel idealistler, bilgiyi varsayımsal atomik bireyin kendi duygularına dayanarak oluşturduğu bir şey olarak algılarlar. Oysa gerçekte bilgi, kendilerinden ve bilinçlerinden bağımsız, maddi dünyanın etkisiyle hareket eden bir çok bireyin işbirliğine dayanan toplumsal bir eylemin ürününden başka bir şey değildir.

Witgenstein, doğrulamayı kendine ait ölümlü bir “dünyası" olan varsayımlı atomik birey bilincinin yürüttüğü bir süreç olarak algılar. Ve bu doğrulamada önermeler, basitçe, saf deneyimin öznel ‘dünyası’nda vuku bulan “olgular"la "kıyaslanırlar." Ancak bu, doğrulama sürecinin tamamıyla yanlış bir şekilde ele alınmasıdır. Doğrulamanın en temel iki yönünü, yani pratik ve toplumsal yönlerini dıştalamaktadır. Doğrulama yönteminin pratik ve toplumsal yönleri üzerine düşünürsek, o zaman doğrulamayı öznelciliğin ve tekbenciliğin argümanı olarak kullanmanın, tamamıyla abesle iştigal etmek anlamına geldiğini görürüz.

Peki, o zaman doğrulamanın, insanın düşünce sistemindeki önemi nedir?

Bunun önemi, bir önermenin nasıl doğrulanacağını söylerken onun ne anlama geldiğini göstermek değildir. Asıl önemi, bir önermeyi doğrularken onu nasıl tanıyacağımızı göstermektir. Doğrulama, anlamın sınanması ya da tanımı değildir; çok daha önemli olan bilginin sınanmasıdır. Doğrulama, düşüncelerimizin işe yaramaz akıl yürütmelerden ibaret olmadığını, aksine, kısmen veya tamamen, objektif dünyanın ürünü olan bilgiden meydana geldiklerini göstermemize yarayan bir sınama yöntemidir.

Doğrulama, kendisini öncelikle düşüncelerin anlamının eleştirisiyle ilişkilendiren içe dönük ve fikri yaratımı merkeze alan bir felsefedir. İnsan yaşamının ilerlemesinde asıl önemli olan şey, düşünce sistemimizin bilgiye dayalı olması gerektiğidir. Ve bilginin ilerlemesinde, doğrulanamayanın ne yararı ne de değeri vardır. Hiçbir doğrulama yöntemi ortaya koymayan bir önerme veya teori olsa olsa sağlam temellere dayanmayan bir fikir beyanı veya tahmin olabilir. Bilimin öneminin büyüklüğü, doğrulanabilecek teoriler formüle etmesinden gelir. Çünkü, Bacon’ın dediği gibi, "Doğa hakkında bilgi sahibi olma, doğaya egemen olmakla aynı anlama gelmektedir."

Wittgenstein'ın doğrulama ilkesindeki ısrarının, materyalizmin bazı temel düşünceleriyle benzerlik taşıdığı söylenebilir. Modern materyalizmin kurucusu Bacon, bildiğimizi iddia ettiğimiz şeyin doğrulanabilme özelliğine sahip olması gerektiği anlayışı ile işe başlamamış mıydı?

Fakat Wittgenstein’ın yaklaşımı, Bacon'ınkinden farklıdır. Bacon, objektif dünyayla ilgili bilgimizin sonsuz genişleme durumunu inceleyerek işe başlamıştı; doğrulanamaz dar, skolastik ve dogmatik bir felsefeden farklı olarak, böyle bir bilgi kriterinin doğrulanabilir olması gerektiğine işaret etmişti. Fakat Wittgenstein işe, tamamıyla farklı bir yönden girişti. Bu da "düşünmeye sınır getirme" anlayışıydı. Hareket noktası olarak objektif dünyayı, onun hakkında artan bilgimizi ve onu dönüştürme gücünü seçmedi; bunun yerine hareket noktası olarak düşünme sürecinin bu süreci “sınırlama" yaklaşımıyla içe dönük eleştirisini seçti. Bu yüzden, bu iki felsefe birbirine zıt iki ayrı kutup gibidir.

Wittgenstein felsefesinin, bütün önermelere anlam yükleyecek bir doğrulama yönteminin olması gerektiği konusunda ısrar etme erdemine sahip olduğu söylenebilir. Nasıl bir erdemdir bu? Bir kere böyle bir bakış açısı, materyalist felsefe tarafından geçen 300 yıl boyunca savunulmuş ve geliştirilmiştir. Wittgenstein’a bir erdem atfedilecekse bu sadece, doğrulama yönteminin ele alınışına getirdiği karmaşa ve bu karmaşayı “mantık felsefesi" gibi katı bir şekilde sistemleştirmesidir. Fakat bu, yalnızca bilim kavramını bulandırmaya meraklı olanlar için bir erdemdir. Ancak böyle bir bakış açısının kökleri, eskiden olduğu gibi günümüzde de sınıflı toplum karakterinin derinliklerinde gizlidir.

“Düşünmeye sınır getirme"nin, yani Wittgenstein felsefesinin amacı aslında, objektif dünyanın ürünü ve bu nedenle doğa üzerindeki egemenliğin gücü olan, sahip olduğu bu güçle de toplumsal örgütlenmenin gereğine işaret eden ve toplumsal ilerlemenin ihtiyaçları için kullanılan bilimsel bilginin ele alınıp düşünülmesine “sınır getirmeye" çalışanların amaçlarıyla aynıdır.

8. Çözülmekte Olan Bir Felsefe

Hayatının sonlarına doğru Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus'ia savunduğu felsefenin birçok yönünü tekrar ele almıştır. Wittgenstein, 1945'te "Bu ilk kitabımda yazdıklarımda önemli hatalar buldum" diyordu. Ölmeden önce, 1953’te, tekrar ele aldığı kimi konuları bir araya getirdiği Philosophical Investigations (Felsefi İncelemeler) adlı bir kitap yayınlandı. Bu kitap bir felsefenin nasıl büsbütün çözüldüğüne mükemmel bir örnektir. Çünkü, Wittgenstein daha önceki pek çok iddiasını hatalı görmüş, ancak bu iddiaların neden hatalı olduklarına açıklık getirememiştir. Mantıksal bütünlüğü olan bir sistemde birleştirdiği önceki görüşlerinin temeli saydığı açık ve sistematik düşüncelerini terk etmiş, ancak onların yerine getireceği net bir şeyi de hiçbir zaman bulamamıştır. Bu nedenle, "Felsefi İncelemeler"inin sonucu şudur: Wittgenstein'ın daha önceki felsefesi paramparça olmuştur ve o, bu parçalanmış felsefenin yerine koyacak hiçbir şeye sahip değildir.

Wittgenstein'ın önceki "incelemeleri"ni içine soktuğu katı tekbenci çemberden çıkış yolu aramaya çalışması, sonraki düşüncelerinin temel özelliğini oluşturur.

Tekbencilik, her öznel idealist felsefenin girdiği yolun mantıksal bir sonucudur. Tekbenciliği bütün felsefenin gelip dayandığı nokta olarak görmek, bir filozof için gülünç bir durumdur. Çünkü, sadece kitaplarında yazdıklarının başkaları tarafından okuması, öğrencilerine verdiği dersler ve arkadaş çevresinde yaptığı felsefe tartışmaları, sonuç olarak, tekbenciliği bütün felsefenin başlangıcı olarak gören bir filozofun kendi söylediklerine kendisinin bile inanmadığını gösterir. Bu nedenle, dikkatle incelendiğinde, burjuva filozoflarına yararlı ve inandırıcı gelen öznel idealizmin dezavantajı görülecektir; kimsenin kabul edemediği ve onu ortaya atanları bile hayal kırıklığına uğratacak bir sonuca götüren bir dezavantaj. Bundan çıkan sonuç şudur: Düşüncelerini mantıksal bir sonuca vardıran ve tekbenci bir noktaya varan her öznel idealist, daha sonra bu durumdan çıkmaya çabalayacaktır.

Wittgenstein’daki durum da budur. Tekbenci bir noktaya varınca, talihsiz durumunun sorumlusu olarak gördüğü eski katı “ilkeleri"ni, elinden geldiğince hızlı bir şekilde terk etmiştir.

Aynı zamanda, Witgenstein, tekbenci sonuçlarıyla öznel idealizmi bertaraf edebilecek o temel sorunla, yani insanın öznel deneyimindeki yansımasından bağımsız olarak var olan dış dünyanın objektif varlığı sorunuyla yüzleşmekten kaçınmıştır. Bu yüzden, onun yeni “incelemeleri" karanlıkta el yordamıyla ilerlemekten başka bir şey değildir. Onun teorisini ayakta tutan, önermelerin “resimselliği” teorisiyle “doğrulama ilkesi" gibi bağlar gevşemiş ve sonuç olarak felsefesinin bütün iç bütünlüğü yiterek gelişi güzel söylenmiş sözlerden oluşan bir derleme haline gelmiştir.

Wittgenstein, felsefesinin çöktüğünün farkındaydı. "Elde ettiğim sonuçları birçok kez bütün haline getirmeye çalıştım; ancak bu girişimlerim başarısızlıkla sonuçlanınca bu amacımı hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğimi anladım" diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu: “Yazabileceğimin en iyisi dahi hiçbir zaman felsefi sözlerden ileriye gidemeyecektir, iyi bir kitap üretmek isterdim. Ancak bu gerçekleşmedi."

Bu gibi gözlemler, 1918'de Tractatus LogicaPhilosophicus’ın önsözünde yazdığı şu ifadeyle karşılaştırıldığında tuhaf kaçmaktadır: "Burada anlatılan düşüncelerin doğruluğu bana, çürütülemez ve kesin görünüyor. Dolayısıyla sorunların temelden çözüldüğü kanısındayım." Bu karşılaştırma Wittgenstein'ın gençliğinde sahip olduğu dogmatik rahatlığı sadece kişisel olarak yitirdiğini gösteriyor olsaydı, o zaman fazla ilginç bir yanı kalmazdı. Bu, bilakis kapitalizmin genel krizinin derinleştiği yıllarda Wittgenstein'ın deyimiyle “bu zamanın karanlığında" bütün bir felsefe okulunun geçirdiği karmaşa ve yaşadığı çöküşü yansıtmaktadır.

Felsefe İncelemeleri kitabında Wittgenstein, dünyanın ve insan deneyiminin atomik olgulara ayrılacak kadar düzenli olmadığını anladı. Dili, olguları belli yasalara göre resmeden sabit mantıksal şablon önermelerini ifade etmenin bir aracı olarak algılamaktan vazgeçmiş, bunun yerine dili, insanların kendi yaşamsal eylemlerinin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için geliştirdikleri bir iletişim aracı olarak algılamaya başlamıştır. Kuşkusuz bu doğru yönde atılmış bir adımdı. Ancak bu, böylesine açık bir gerçeğin fark edilmesiyle tepe taklak olan önceki felsefesinin fantastik karakterinin de iyi bir göstergesidir. Artık önermelerde resmedilen atomik olgularla ve önermelerin anlamını belirleyen doğrulama yöntemiyle ilgili tüm teorisini terk etmek zorunda kalmıştı.

Bunları okuyan kişi, Wittgenstein'ın dil aracılığıyla iletişim kuran insanları maddi dünyada yaşayan varlıklar olarak görmeye başladığını, kurdukları iletişimin dünyayla ve dünya içindeki hayatlarıyla ilgili olduğunu ve düşüncelerini birbirleriyle ve dış dünyayla etkileşim temelinde ürettiklerini kabul ettiğini, diğer bir deyişle, materyalizmin temel ilkeleri ekseninde felsefede yeni bir başlangıç yaptığını düşünebilir.

Tabii ki böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü Wittgenstein hala, önermelerin olguların resimleri olduğunu savunduğu teorisinden yola çıkarak ortaya koyduğu formüle sarılmaktadır. Bu formül, felsefi sorunların dilin yanlış kullanımından kaynaklandığını ve ancak dilin doğru kullanımına işaret ederek çözülebileceğini iddia ediyordu.

“Dış maddi dünya diye bir şey var mıdır?" “Farklı insanların farklı deneyimlerinin objektif dünyayla ilişkisi nedir?" Bunlar aynı açıklıkta cevap gerektirecek sorulardır. “Evet, maddi dünya diye bir şey vardır ve farklı insanların deneyimleri kendi koşulları ve günlük eylemlerine göre bu maddi dünyayı yansıtırlar." Fakat Wittgenstein’ın felsefesi, bu tür soruların sorulmaması gerektiği, sorulduğunda da açık cevaplar vermek yerine dilin doğru kullanımlarıyla ilgili bir tartışmanın başlatılması gerektiği konusunda ısrar etmeye devam etti. Böylece Wittgenstein’ın felsefesi, hem benzer felsefelerin Berkeley’den bu yana yaptıkları gibi hem de kendisinin de önceleri yaptığı gibi, aynı amaca, yani materyalizm gerçeğini bir sis perdesiyle gizleme amacına inatla hizmet etmeye devam etmiştir.

Wittgenstein’ın temel felsefesine göre, dil olguları resmeder. Filozoflar dilin bu işlevinin, dilin bütün anlamlı kullanımlarına egemen olması gerektiği konusunu anlamakta geciktikleri için hataya düşmektedirler. Sonraki düşüncelerine göre ise, dilin o kadar fazla işlevi vardır ki, bu işlevler karşısında kafamız karışır ve yolumuzu kaybederiz.

Wittgenstein’a göre, modern toplumda dil o kadar çok yönlüdür ki, kimileri izini süremeyebilirler. Bu da felsefi hatalara yol açar. Wittgenstein şöyle der: "Felsefe yaptığımız zaman, uygar insanların konuşmalarını duyan vahşi ve ilkel insanlar gibi oluruz. Bu konuşmalara yanlış yorumlar getirir ve onlardan çok tuhaf sonuçlar çıkarırız." Böylece, felsefenin amacı, dilin yanlış kullanılması ve yorumlanmasından ortaya çıkan sorunlara son vermek için dilin kullanımlarını kolaylaştırmak olmalıdır.

Dili böyle yanlış kullanan ve yorumlayan kişiler, bir şişede vızıldayan sineklerin düştüğü türden, içinden çıkamayacakları düşünsel bir tuzağa düşerler. Wittgenstein'a göre, “Felsefenin amacı nedir?" sorusuna verilecek cevap, sineğe şişeden çıkış yolunu göstermek olmalıdır.

Ancak biri, kendini şişedeki bir sinek gibi hissederse, şişeden kurtulmak için Wittgenstein’ın bir müridinden yardım istememeli, çünkü bu mürit onu şişeden kurtarmak yerine muhtemelen kendisi de şişeye girip ona katılacaktır. Peki bu felsefeye göre dışarı çıkmanın yolu nedir? Dilin doğru kullanımının ilkelerini anlamaktır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Wittgenstein daha önceleri bu ilkeleri hatalı olsa da en azından açık ve net bir şekilde ortaya koymuşken, şimdi buna benzer bir durum da göremiyoruz.

“Bir alet kutusundaki aletleri düşünün" diye yazar Wittgenstein. “Bu aletler; çekiç, kerpeten, testere, tornavida, cetvel, tutkal, çivi ve vidalardan oluşmaktadır. Sözcüklerin işlevi teker teker bu nesnelerin işlevi kadar çeşitlidir... Kaç çeşit cümle vardır? “Sembol", “sözcük" ve "cümle" dediğimiz sayısız kullanım türleri vardır. Bu çeşitlilik, her durumda aynı kalan sabit bir şey değildir... Dil diye adlandırdığımız şey, herkes için ortak olan bir şey üretmek yerine, bu fenomenin ortak bir şeye sahip olmadığı, ancak bir çok yolla birbirleriyle ilişkide olduklarını söylüyorum."

Bütün bunlar doğru olsaydı, o zaman, dilin kullanımıyla ilgili tartışma, felsefenin sorunlarını çözmede nasıl kolaylık sağlayabilirdi? Böyle bir tartışmanın yegane etkisi, dilin daha da farklı kullanımlarının ortaya çıkarılmasını sağlaması olabilir. İşte Felsefi İncelemeler kitabının sayfaları, Wittgenstein’ın dilin farklı farklı kullanımlarını icat ettiği yazılarla doludur. Wittgenstein, düşüncenin dış gerçekliğin bir yansıması olduğunu, dilin, biçimi ve içeriğiyle belirlenen düşünceleri ifade ettiği ve ilettiği gerçeğini reddederek, "felsefi incelemelerini" yönetecek, onlara yön verecek temelleri de yok etmiş oldu. Onun “Yolumu biliyorum" ifadesi kuşkusuz, onun vardığı son durağı göstermektedir. Bu yüzden, “incelemeleri”nin bütününde hiçbir şey araştırılmamış ve herhangi bir şeyle ilgili olabilecek herhangi bir sonuca varılmamıştır.

İşte öznel idealist mantığa dayanarak ve nihai olarak bütün sorunları çözme iddiasıyla yola çıkan bu felsefenin hazin sonu. Bu, kendi mantıksal ilkelerine sırt çeviren ama yine de yüzünü sübjektif idealizmden materyalizme doğru çevirmeyen, bu yüzden de paramparça olan bir felsefenin sonudur.

Kaynak: Maurice Cornforth’un 1955'Ie yayınlanan “Science versus Idealism, in defence of philosophy against positivism and pragmatism” (Pozitivizm ve Pragmatizme Karşı Felsefenin Savunusunda, İdealizme karsı Bilim) adlı kitabının “Mantıksal Analiz ve Mantıksal Pozitivizm" adlı ikinci kısmında yer alan “Wittgenstein'ın Felsefesi" başlıklı 9. bölümünden alınmış ve daha önce Evrensel Kültür dergisinin Bilim Eki’nde (Sayı 4, Güz 2002) yayınlanmıştır.

DİPNOTLAR

1  Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus,6.54.

2  Age., agy.

3  Age., 2.01.

4  Age., 4.024.

5  Age., agy.

6  Age., 2.223.

7  Bu örnek, Wittgenstein'ın Cambridge’de katıldığım tartışmalarında vermiş olduğu popüler bir örnekti. Eğer Mr. Drury bu satırları okuyorsa, ona en iyi dileklerimi yolluyor ve bu ağrıdan kurtulmuş olduğunu umuyorum.

8  Wittgenstein, Tractatus Logico Philosophicus, 5.62, 6.43.431.


[1]  Söylemek ve Göstermek

Wittgenstein, düşünmeye, yani aslında “söylenebilen"e bir "sınır getirmeye” başladığında, bir sınıflandırma yapmış oldu. "Söylenebilen"le "gösterilebilen"i birbirinden ayırdı.

Wittgenstein, “Önermeler" demiştir, "tüm bir gerçekliği temsil ederler, ancak onu temsil edebilmek için, gerçekle ortak olan şeyleri temsil edemez yani mantıksal biçimi ... Önermeler, mantıksal biçimi temsil edemezler.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe