Varoluşçuluğun Büyük Habercisi: Sören Kierkegaard

Nusret Hızır


I— Büyük felsefe sistemleri, bütün gerçeği rasyonel bir bütün içerisinde toplamak iddiasındadırlar. Bunların temelinde, açık ya da gizli olarak şu ilke vardır: Akıl, gerçeğin özünü kavrayabilir. Bu düşünceden hareket edip, bütün gerçeği akıl ile kuran bu gibi rasyonalist sistemlerin en aşırısı (belki de en ünlüsü) Hegel’in felsefesidir. Hegel sisteminin aşırılığı, kendini şu düşüncede parlak bir şekilde göstermektedir: Gerçek olan, rasyoneldir; rasyonel olan, gerçektir. Yani, idea ne ise varlık odur, varlık ne ise idea odur. Böyle bir mantık binasının, olumsuz tepkiler uyandıracağı doğaldı. İşte bu tepkilerden bir tanesi, Kierkegaard’dır.

II— Yüzüncü ölüm yıldönümü dolayısıyla vatanı olan Danimarka’da ve başka birçok ülkede anılan Sören Kierkegaard’ı iyice anlamak için, onun Hegel’e karşı böyle bir tepki olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Kierkegaard şöyle der: Hegel’in, sistemini kurmak için uyguladığı metot —diyalektik metot— varlığı, gerçekleşme derecesine göre türlü basamaklarda görür. Yani Hegel için her şey belirli bir ölçüde vardır ve her idea belirli bir ölçüde doğrudur. Oysa varlık, ayıran bir şeydir. Ben başka kişilerden ayrı olmam itibariyle varım. Varlığım, başka varlıklara karşı açıkça sınırlı olmamla kendini meydana kor. Böyle olunca da var olan —Hegel’in ya da başka rasyonalistlerin sandığı gibi— bir genel kavram olamaz. Ancak somut kişiler, teker teker var olabilirler. Hegel’in soyut düşünüşü, asıl var olan kişiyi soyutlaya soyutlaya, kuru bir mantık kavramı haline sokuyor. Buna da “gerçek” diyor. Oysa elde ettiği, özler’dir, yani kupkuru “mümkün”lerdir, hiçbir zaman gerçeğin kendisi değildir.

III— O halde düşünen bir kişi, salt mantığını kullanmakla gerçeği kavrayamayacaktır. Onun bilebileceği biricik varlık, kendi kişiliği olacaktır. Fakat bu bilgi, rasyonel değil, öznel bir bilgidir. Böylece, biricik “meşru” felsefe konusu, insanın öznel olarak kavramaya çalışacağı insan oluyor.

IV— Bütün dikkatimizi insan üzerine, yani kendimiz üzerine topladığımızda, onu kendine özgü bir varlık olarak belirleyen şu kategorileri tespit ediyoruz:

1. 'Biriciktik: Her insan, eşi olmayan, ancak kendi özellikleri içinde anlaşılabilen bir varlıktır.

2. Kapalılık: İnsandan insana gerçek bağlılık, gerçek ilişki yoktur. İnsan yalnızdır.

3. Oluş: İnsan her an oluş ve değişme halindedir.

4. An: Benim doğrudan doğruya bildiğim, sadece yaşamakta olduğum andır. Geri kalanı, çıkarsama ile elde edilmiş yapıntıdır. Gerçek bilgi değildir.

5. Özgürlük: Ben serbest bir seçimle, nasıl bir ömür süreceğimi belirlemek durumundayım.

6. Tanrı önünde olma: İnsan, o biricik, kapalı, oluş halinde, ancak doğrudan doğruya yaşadığı anı bilebilen, özgür yaratık, yapayalnız olarak Tanrı ile karşı karşıyadır.

7. Endişe (Tasa): İnsanı en çok belirleyen, içinde taşıdığı tanadır.

V— Bu yedi kategori ile belirlenen insan, nasıl yaşayacağını kendi seçimi ile saptamak, başka deyimle, yaşama şeklini belli etmek zorundadır. Onun için, üç yaşama şekli vardır: 1) Estetik şekil, 2) Ahlaki şekil, 3) Dinsel şekil.

1. Estetik şekil: (Burada “estetik” sözcüğü, asıl anlamında, yani duyguya ait demektir). Bunun en aşağı tarzı, sadece şehvet hayatından ibaret olup, tip olarak Don Juan tarafından temsil edilmektedir. En yükseği, estetik hayat şeklinin boşluğunu anlamış, fakat onda karar kılmakta direnen insan tarafından temsil edilmektedir. Estetik şekil ile ondan bir üstün derecede olan ahlaki şekil arasında bir uçurum vardır. Fakat insan, birinden ötekine derece derece geçerek değil, atlayarak geçebilir. Çünkü insanın içinde, estetik hayat ile doyamayan bir öğe vardır. O da sonrasızlık (yani Tanrı) duygusudur (6. kategori). Bu duygu ona bir huzursuzluk, bu hayattan çıkmayı telkin eden bir tasa (endişe: Angst) vermiştir. Başka deyimle, tasa, insanda sonrasız olanın ifadesidir. Tasayı duyan, fakat ona rağmen estetik hayattan vazgeçmeyen kişi, eninde sonunda umutsuzluğa varır. Tasa ile umutsuzluk, Kierkegaard’ın çok kullandığı ana kavramlardır.

İnsan tasanın çağrısı ile bir üstün şekil olan ahlaki şekle atlayabilir. Bu şeklin içinde de türlü türlü basamakları ayırt etmek olanağı vardır. En aşağısında insan, sonrasızlık isteklerini yeryüzünde gerçekleştirebileceğine inanır; ahlaklı davranır, doğrudur vb. fakat ciddi de olsa, bu hayata bağlıdır. En yükseğinde ise, insan bunu başaramayacağını anlamaya başlamış ve dinsel şekle adamak için yeter derecede olgunlaşmıştır. Bu son şekil, doğrudan doğruya yeryüzünde insan çabasının yetersizliği üzerine dayanır (6. ve 7. kategoriler). O halde dünyaya atılmış olan insan, hayatını ancak dinsel şekilde gerçekleştirebilecektir.

Estetik hayatı seçmiş olan, hafifmeşreptir, zevk ve safhaya dalmıştır. O, çoğu zaman bekardır. O, yaşamıyor demektir, çünkü hayatı gerçek hayat değildir. Ahlaki şekli seçmiş olan, ciddidir, prensip sahibi ve ahlaklıdır. Bir ödev olarak evlenmiştir ve gerçekten yaşamaktadır. Ancak, ne kadar gerçek yaşama da olsa, onun hayatı, insana tabiatı bakımından en uygun hayat değildir. Dinsel şekli seçmiş oları, ya da ona atlayabilmiş olandır ki, asıl hayatı yaşamaktadır. Bu hayatı karakterlendiren sevgi, Tanrıya sevgidir. Din hayatını yaşayan kişi, dua eder, fakat duası Tanrı onu dinlesin diye değil, kendisi

Tanrı üzerinde dikkatini toplayabilsin diyedir (Bu son düşünce, ilk Protestanlığın ana temalarından biridir).

VI— İnsan için en yüksek basamağın din hayatı olduğunu iyice kavramak için, Kierkegaard’ın yalnız Hegel’e karşı değil, aynı zamanda, memleketi olan Danimarka’nın Protestan kilisesine karsı olumsuz tepkide bulunduğunu unutmamak gerekir. Hegel’inki gibi bir sistem nasıl bilgiyi rasyonelleştirmekle gerçek bilgiden uzaklaşıyorsa, Protestan kilisesi de inancı rasyonelleştirmekle asıl dinden uzaklaşıyor. Çünkü inanç; bir düşünce değil, iki var olan arasında (Tanrı ile insan arasında) içten bir ilişkidir. İnancın rasyonel bilgi ile hiçbir ilgisi olmadığı, onun paradokslu, hatta saçma görünmesi ile de kendini gösterir. Kierkegaard bu bakımdan, ilk Kilise Babalarından Tertullianus’un o ünlü credo quia absürdüm (inanıyorum çünkü saçmadır) sözünü adeta benimsemiştir. Onca, “çarmıhın (yani çarmıh olayının) çılgınlığı” Hıristiyanlıktan kaldırılırsa. Hıristiyanlıktan bir şey kalmaz. O halde, Kierkegaard’ın düşüncesinden fazla uzaklaşmaksızın diyebiliriz ki, onun ülküsü, Hıristiyanlığı bir kurum halinden çıkarıp, ilk zamanların sadeliğine geri götürmektir.

İşte onca, dinsel hayatı insana bağışlayacak olan din, bu Hıristiyanlıktır.

VII—  Onun içindir ki, kendisi ile başka bir Hıristiyan düşünür arasında dikkate değer bir paralellik var. Pascal de, Hıristiyanlığın Civzit idarei maslahatçılığından kurtulup, ilk çağlarındaki temizliğe geri dönmesini istediğinden, ilk Protestanlar gibi Augustinus’a dayanan, amansız bir dindar ve ahlakçı olan Jansenistler tarikatına girmiş ve bu ülkü uğruna Cizvitlerle savaşmıştır. O da ana tema olarak insan Tanrı ile olunca mutludur, Tanrısız olunca zavallıdır düşüncesini ele almıştır. O da Kierkegaard gibi hayatı üç sekle ayırır: 1. Bedenler Düzeni (Ordre des corps). 2. Zihinler Düzeni (Ordre des esprits). 3, Sevgi, rahmet düzeni (Ordre de la charite). Fakat şu önemli ayrımla ki, gerçek Hıristiyan, Kierkegaard’da olduğu gibi yalnız sonuncusunda karar kılmaz, hepsinden pay alabilir. Pascal’ın düşüncelerinin merkezi de insandır, daha doğrusu, şimdi işaret etmiş olduğumuz gibi, Tanrı karşısında insandır. Buna karşılık Kierkegaard da, bir Jansenist, yahut bir ilk Protestan gibi. Tanrıya sevgi ve. duayı, Tanrı bizi dinlesin diye değil —biraz önce işaret edildiği gibi dikkatimizi Tanrı üzerinde toplayalım diye zorunlu kılar.

Bu iki düşürtür arasındaki bu benzerlik ve paralelliğe şaşmamalıyız. Belirli teologia çerçeveleri dışında düşünce yürüten her din filozofu, ister istemez insanı ve özellikle yaradan karşısında insanı ele alacak, bunun için de varoluşsal (existentiel) çözümlemelere girişecektir.

VIII— Bugün, Kierkegaard’ın dindar yönünden çok daha fazla onun, —ancak dindarlığı içinde yüzdeyüz anlaşılabilen— varoluşsal çözümlemesine önem verilmektedir. insanı, kendi sınırları içinde, araçsız bir sezişli bilgi ile kavramaya uğraşması, zamanımızda türlü sistemlerden bezmiş olan bazı kimselerin ilgisini ona yöneltmiştir. Böylece, Avrupa’nın başlıca ülkelerinde rasyonel ve sistemci felsefelerin yadsınması, bir yandan, özel sorunlar üzerinde duran bir bilim felsefesi şeklinde ifadesini bulurken, öte yandan insanı —Hıristiyanlık bir yana bırakılırsa— aslında Kierkegaard gibi ele alan varoluşçuluk (existentialisme) olarak belirmiştir. Kierkegaard, 19. yüzyılın ortasında, “insan nedir?” sorusu üzerine dikkatleri çekmiştir, fakat asıl geniş etkisine daha sonra tanık oluyoruz, çünkü varoluşçu felsefelerin hemen hepsinin habercisi ya da kökeni, Sören Kierkegaard’dır.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült
Felsefe