Felsefe

 

 

 

Varoluşçu Felsefe

Paul Foulquie


Sözcüğün kendisinin de gösterdiği gibi, varoluşçuluk, her şeyden önce, varoluş (existence) üzerine vurgu yapmak eğilimiyle nitelenir. Varoluşçuluk, özlere, clabilirlere (possibles), soyut kavramlara ilgi duymaz: Matematik düşüncenin tam karşıtıdır; ilgisi var olana ya da daha doğrusu, var olanın varoluşuna dönüktür.

Somutun felsefesi Varoluşçuluk, her şeyden önce, asıl gerçeğe dönmektir. Gabriel Marcel, “Ben kendi hesabıma, gerçeğin diş izi adını verdiğim o şeyi açığa vurmayan her yapıtın, gerçek bir felsefi nitelik taşıdığını yadsımaya, eğilimliyim” der.

Ne var ki, genellikle, kafa eğitimimizin bir sonucu olarak, bizler bireylerde, onların ortaklaşa taşıdıkları, tiplerini gerçekleştirmekte kullandıkları şeyleri algılarız; kendilerine özgü olan gözümüzden kaçar. Daha önceden edinmiş olduğumuz ulamlarla (categories) onlara yaklaşırız ve bildiklerimiz, gördüklerimizi fark etmemize engel olur. Bunun gibi, iç yaşantımızı, doğuşunun özgünlüğü içinde gözleyecek yerde, daha açık bir kavrayışa ulaşabilmek için, onu, klasik ruhbilim çerçevesi içine sokmaya zorlarız; böylece, açıklık ararken, doğruyu elinizden kaçırırız.

Bir varoluşçu zıt bir tutumu benimser. Kendisinde bulunmayan bir mantığı iç yaşantımıza sokmak amacı ile zeka işe karışmadan önce, onun alçalıp yükselmesini olduğu gibi vermeye çalışır. Kierkegaard der ki: “Varoluşçuluğun istediği, düşüncelerin, ilk coşkunluğun göbek bağı ipiyle ortaya çıkıp görünmesidir.” “Soyut zeka, somutu soyut bir biçimde anlamaya çalıştığı halde, öznel düşünür (ya da varoluşçu), tersine, soyutu somut olarak kavramak ister.” Bu nedenle, varoluşçu düşünce, öğretilerden çok, roman ve piyeslerde daha iyi anlatılır, nitekim, Simone de Deauvoir şöyle der: “Felsefe özün betimini yapsa bile, varoluşun ilk fışkırışını, tam, tek ve geçici gerçekliği içinde ancak roman canlandırabilir.” (L’existentialisme et la sagasse des naüons, s. 119).

Varoluş felsefesi Ancak şu noktayı da belirtelim ki, klasik çerçevelerin ve kavramların dışında kalan, yaşanmış durumların bu betimlemeleri varoluşçuluğa özgü değildir. Olaybilimcilerde de görülür bu durumlar. Varoluşçuluk somuta dönüştür; ama, hepsi bu kadar da değildir. Gerçekten, tekil varlıkları teklikleri içinde tanımaya çalışmak boşuna bir çabadır; çünkü, her zaman, ne oldukları, önünde, bireysel olsalar bile öz olmaktan gene de geri kalmayacak olan kendi özleri önünde, duraklayacaktır; yoksa, var olmaları olgusuna, varoluşlarına ulaşılamazdı.

Öte yandan, genel olarak varoluş üzerine düşünmek de, ilke olarak söz konusu olamaz. Çünkü bu yeniden soyut kavramlar içine düşmek ve varoluşun kendini bir öz haline getirmek olur ki, bu da bir çelişkiyi içerir.

Ayrıca bir varoluşçu, düşüncesini, onun var olduğu üzerinde toplayabilmek için, ne olduğunu bir yana iterek, varolanın salt varoluşu ile de uğraşmaz: onun konusu, “varoluş ile varolanın çözülmez birliğidir, varolan ile tek bir beden olan bir bir varoluştur. (G. Marcel, Journal Metaphysique, s. 313321)

Varoluşun Bulunuşu

Nesnelerin varoluşu Sartre, Bulantı (La Nausee) adlı yapıtında, o zamana kadar nesnelerin nasıl olduklarını gözlemekle ya da daha basitçe, kullanışları ile yetinen kahramanı Roquentin’in varoluşu nasıl bulup çıkardığını anlatır:

“Biraz önce belediye bahçesine gelip oturmuştum; kanepenin tam altında kestane ağacının kökü toprağa gömülüyordu. Bunun artık bir kök![1]) olduğunu anımsamıyordum. Sözcükler uçup dağılmıştı; onlarla birlikte, nesnelerin anlamı, kullanış biçimleri, yüzlerine kazınan çizgiler, her şey yitip gitmişti. Başım önde, gövdem öne doğru eğik, bu siyah ve budaklı kütlenin karşısında, bu çiğ (brüte)![2]) ve bana korku salan![3]') kütle karşısında bir başıma oturuyordum. Sonra birden içim aydınlanıverdi.

Soluğumu kesti bu benim. Şu günlere gelinceye dek, hiçbir zaman, (var olmak exister) nedir diye düşünmemiştim. Diğerleri gibiydim ben de; şu deniz kenarında bahar elbiseleriyle gezenler gibi: Deniz yeşildir, şu beyaz benek, şu yukardaki bir martı kuşudur diyordum; ama, bunun varolduğunu, martının (varolan existante bir martı)![4]) olduğunu duymuyordum; varoluş, günlük durumlarda gizleniyordu; şurada, deniz kenarında, çevremizde ve Biz’de idi o; giderek biz oyuz; onu ağzınıza almadan iki sözcük yan yana getirenleyiz; ama, gel gör ki gene de ona el süremeyiz. Onu düşündüğüm sandığım zaman, hiçbir şey düşünmediğime inanabilirsiniz; kafam boşalmıştı, daha doğrusu kafamda tek sözcük kalmıştı: Varlık (etre). Ya da bilmem nasıl söylemeli... Katılma, ait olma (appartenance) sözcüğü geliyordu aklıma; kendi kendime, deniz yeşil eşyalar sınıfına girer; ya da yeşil, denizin niteliklerinden biridir diyordum. Nesnelere baktığımda varoluşlarını düşünmekten bucak bucak uzakta idim; bana bir dekor gibi görünüyorlardı; ellerime alıyor, araç![5]) olarak kullanıyor, dirençlerini kestirebiliyordum; fakat, bütün bunlar yüzeyde kalıyordu. Bana varoluşun ne olduğu sorulmuş olsaydı, açıkça, bu bir hiçtir, nesnelerin doğalarında[6]) hiçbir şey değiştirmeksizin kendilerine dışardan eklenen boş bir biçimdir, diye yanıtlardım. Ama işte bir anda orada ortaya çıkıverdi, gün gibi açık seçik oldu: Varoluş tüm örtülerini atmıştı. Soyut ulamlı yumuşak edasını yitirmişti; bu, nesnelerin hamuru idi, şu kök varoluşla yoğrulmuştu.” (J. P. Sartre, Bulantı, s. 165166)

Kendi varoluşum Nesnelere varoluş yüklüyoruz; ama, gerçekte biz olmaz isek onlar da var olmaz. Çünkü çiğ varlık, ancak hakkında edindiğimiz bilgi ile gerçek varoluşa erişir; aslında, kendi varoluşumuzun bilinci, evrenin varoluşu bilinci içinde içeriktir. “Bir nesneyi varolan olarak düşünmek, yapılan işlemi, bu işlemin dışında kalanları da kapsayacak biçimde genişletmek demektir. Çünkü ancak, bir bilinç ile dolaysız ilişkisi olan nesnelerin varoluşundan söz etmek olanağı vardır.” (Gabriel Marcel, Journal Metaphysique)

Kişisel bir tasarımdan vazgeçerek nesnelerin kendilerini kavramayı ve bu kavrayışımızın nesnel olmasını istediğimiz zaman ve nesnelerin varoluşu üzerinde dikkatimizi toplamak için, kendi varoluşumuzdan her zaman sıyrılır çıkarız; ama bizim ortadan çekilmemiz, biz olmadan bizim için var olamayan bu evreni gerçeğin dışına çıkarır.

“Nesneleri, varoluşuma bağlayan göbek bağını keserek, onların nesnelliği üzerinde ne kadar durursam evrenin bana oranla bağımsızlığını, yazgıma ve ereklerime karşı gösterdiği köklü kayıtsızlığım ne kadar çok duyarsam tek gerçek olan bu evren, o kadar çok düşsel olarak duyulan bir sahneye, ilgimin önüne açılmış ama benimle ilişkisi olmadığından, eninde sonunda silinip gidecek olan öğretici bir filme dönüşecektir.” (Gabriel Marcel, Du Refus a I 'Invocation)

Var olmanın bilincini taşıyan insana seyrek rastlanır. İnsanların büyük bir kesimi, dikkatini, mutluluğun koşullarını oluşturan bu dünya nesneleri üzerinde toplar. Düşünürlere gelince, onları da bilgi ve soyut düşünce varoluş yolundan saptırır; o zaman ortada, ancak, olabilirlerin bilgisi kalır ve karşılaştığımız her şeyi bu olabilirlerden birine bağlamaya çalışırız. Nitekim, başımızdan geçen en küçük bir olayda bile, hep genel bir tipin özel bir örneğini bulmaya yatkınlık gösteririz; bu öykünün dile gelmez, anlaşılmaz, eşsiz bir yanı olduğunu unutuyoruz.

Ne var ki, varoluşlarının bilincine erenler, havsalanın almayacağı bir serüvenin yol açtığı ani bir ürperiş geçirirler. Aristoteles, bilimin şaşma ile başladığını söylemişti; varoluşçulukta da “varolmak” şaşma ile başlar, denilebilir; “Varoluş, şaşmadan ayrı olarak düşünülemez.” (G. Marcel, a.g.y.)

Varoluşçuluğun öncüsü Pascal, “Orada değil de, burada bulunmama şaşıp kalıyorum. Eskiden değil de şimdi burada bulunmam için hiçbir neden göremiyorum” diyordu. Maine de Birand da, “Her düşünen varlığı bu kadar şaşkına çevirdiği halde, insan, varoluşunun büyük sırrını nasıl düşünmez olur?”der.

Kendine varoluşunu kazandıran rastlantılar dizisinde bir tekinin gerçekleşmemesiyle ortaya çıkacak durumun insanda uyandırdığı o sarsıcı duygu ile, George Baraille (1897 1962) şöyle yazar:

“Bir kadınla bir erkeğin birleşmesine ve giderek birleşme anına bağlı olan şu dünyaya gelişimi göz önüne aldığım zaman, tek bir rastlantının şu benim dediğim “ben”i oluşturduğunu anlıyorum. Gerçekten, bir tek varlığın çılgınca bir olasılığı ile, benim için her şeyin yok olacağını görüyorum. Sonuncusu olduğum bu rastlantılar zincirinde doğacak olan en küçük bir değişiklikle, şimdi kendini bulmak için yanıp tutuşan, bu ben yerine bir başkası geçecek ve o zaman, şimdiye kadar sanki hep ölü imişim gibi, benim için her şey bir hiçlikten başka bir şey olmayacak.” (Lexperience interieure)

Bir yandan, beni dünyaya getiren rastlantısal olaylar zincirinin “bitimsiz acı verici olasızlığını” (improbabilite) vermiş olduğu duygu; öte yandan, ben olmadığım zaman, benim için hiçbir şey var olmayacağından dolayı, varolmak, benim için varolmak olduğundan, “yeri doldurulmaz bir varlık olduğumun” (a.g.y.) bilinci: İşte insan varoluşu üzerinde düşünürken içinde, böyle birbirini çelen çift katlı bir izlenim taşır.

“Varolmak” Nedir?

Ama “varoluş”tan ne anlamalı?

Zor bir soru bu; çünkü varoluş bir yüklem değil, bütün yüklemlerin temeli, gerçekliğidir: Varolmadan önce, ne büyük, ne sarışın, ne de sigara tiryakisiyim... ve giderek, varolan (existant) bile değilim; ancak varolduktan sonra, büyük, sarışın ya da tiryaki olurum. Varoluş, varolanda kavranır, kendisinde değil.

Oluş Klasik görüşe göre, sadece olabilir değil, gerçek olan her şey vardır; özden varoluşa geçebilmiş her şey için insanlar kadar taşlar için devardır ya da bulunmaktadır; denilebilir.

Varoluşçuların sözlüğünde var olmak “existant ” ile olmak ya da bulunmak “aetre” eşanlamlı değildir. Taşlar vardırlar (bulunmaktadırlar); ama, onlara tek başına varlık kazandıran zihinsel etkenliğin dışında varolmazlar.

Varoluş bir durum değil, bir edimdir; olabilirden gerçeğe geçiş etkenliğidir. Sözcüğün kendi yapısının da gösterdiği gibi, varolmak “exister” bir andaki durumumuzun dışında (ex), daha önce sadece olabilir olanın bulunduğu alana geçip yerleşmek (sistere) demektir.

Seçmek Ancak, varolmak için bir durumdan ötekine geçmek yetmez. Ateşin etkisi ile kızaran demir çubuk, suyun basıncı ile dönen bir türbin bir oluş göstermez. Maddenin değişmeleri, önceden, nedenlerle bağlı olur; oluş denen o taptaze çıkışa, fizik olaylarında rastlanılmaz. Gerçek oluş ve varoluş, özgürlüğü gerektirir. Öyleyse, varoluş, insanoğlunun bir ayrıcalığıdır.

Bununla birlikte, her insanın bu ayrıcalıktan yararlandığını ve gerçek varoluşa erdiğini sanmayalım; öyle insanlar vardır ki, toplumun ya da Heidegger’in deyimi ile genel insanın (man) eline güdümlerini bırakırlar ve nasıl olursa olsun, bir gerçek seçmede bulunmazlar. Bunların gerçek varoluşları yoktur. Jaspers ve Hiedegger kadar Sartre için de sadece, özgür olarak kendilerini seçenler, kendilerini yaratanlar, varoluşlarına benimdir, benim yapımdır diyebilenler gerçekten varolurlar. Sartre’ın L’Age de raison (Akıl Çağı) adlı romanında Daniel, “Sadece kendime bağlı kalmak isterim” der; Le Sangs des Autres ’da (Başkalarının Kanı) Helene Bertrand, arkadaşı Jean Blomarf a, kendi kendine yettiği için hayranlık duyar: “Kendi kendinize yetmeniz, işte en güçlü yanınız bu; sanki, bir başınıza yaratılmışsınız.” Daha ileri sayfalarda da, onun bir annesi olabileceğine şaşar: “Yaşamını bir kimseye borçlu olduğunu düşünmek, o kadar saçma bir şey ki! Acaba c var olmayabilir miydi?”

Varolmak için, ne olmak istiyorsak onu seçmemiz gerektiğini söyledik; ancak seçmek de yetmez. Varoluş (existence) sözcüğüne varlığın (etre) eşanlamı yapan konuşma dilindeki anlamı verilerek, bir kez doğduktan sonra, insanın hep var olup gideceğini; sözgelimi, ateşli ve enerjik olmayı seçmiş olmanın, bu varoluş örneği içinde kesin olarak sürekli kalmaya yeteceğini de sanmamalıdır. Seçtiği tipte çakılıp kalmış bir varolan (existant), varlık içinde katılaşır ve varoluş olmaktan çıkar. Varolmak için önceki seçmelerimizin bir sonucu olan yeni varlıktaki olanaklara bakıp, hangisini olmak istiyorsak, onu durmadan ayırmamız gerekir. Kesin bir duruma girmiş bir evredeymişiz gibi varlıkla kendimizi saptayanlayız, durduramayız. Varoluş erişilmez, sürekli bir yükseliştir, kendimizi aşmadır; ancak özgür bir seçme ile gerçekleştirilen daha yüksek bir varlığa doğru bir gelişme ile insan varolabilir.

Özünü seçmek... Biz ne isek, o bizim özümüzü oluşturur demiştik. Öyleyse, olmak istediğimiz kişiyi seçmekle, özümüzü de seçmiş oluruz. Bu öz, varoluştan sonra gelir; çünkü seçmek için önce varolmak gerekir. İlerde göreceğimiz bazı ayrılıklarla, bu fikre tüm varoluşçular katılır: İnsanda varoluş özden önce gelir; her şeyde Tanrı’dan bir parça gören Louis Lavelle kadar, Tanrıtanımaz olduğunu açıklayan Sartre da bu savı tutar ve onu bu soyut biçimi ile formülleştirir.

Ancak, formülün soyutluğu, savının somut anlamını kavramamıza engel olmamalıdır. Sadece insanda varoluş özden önce gelir, diyoruz; çünkü, bu evrede salt o özgürdür. Öteki varlıkların tümü, belli birtakım yasalara bağlıdır. İklimin ve toprağın belli koşullan içinde bir tohumun verebileceği ve olabileceği, gene bu tohumdan önceden belirlenmiştir, vardır: Ya bir ağaç ya da herhangi bir cinsten şu ya da bu biçim ve boyda bir bitki olacaktır. Ağacın olacağı şey, yani özü, ağacın varoluşa çıkışından önce gelir. Bundan başka, mevsimlerin etkisi altında yaşamı boyunca geçireceği değişimler özsuyunun yükselişinden yaprak dökümüne kadar belirlenmiş olup, kesin bir düzene göre işler. İnsan ise, tersine, belli koşullar içinde, birçok yollar arasında bir seçme yapabilir. Seçmesini gerçekten yaptıktan sonra, ne seçtiği, bu seçimin ona neler kazandırdığı, yani özü bilinir.

Bizim seçmemiz de pek dar bir alanda kalıyor diye varoluşçuların karşısına çıkabilir; bir tohum gibi biz de, kalıtsal zenginliklerimizi bir kuşaktan ötekine geçiren kromozomlara, içinde büyüyüp yetiştiğimiz çevreye, nasılsa bir kez seçmiş bulunduğumuz, ama artık onaylamadığımız kişisel geçmişimize bağlı olduğumuz söylenebilir. Tütün tiryakiliğinde olduğu gibi.

... Verilerin anlamını seçerken Varoluşçu, insanın evren karşısındaki bağımlılığını yadsımaz. Tersine, Descartes’tan beri genelleşen o, “Bilinç dışa hiçbir penceresi, hiçbir kapısı olmaksızın kendi üzerine kapalıdır.” görüşüne karşı çıkar. Husserl’in, “Bilincin temelinde dünyada varolmak bulunur”, görüşüne katılır. Varoluşçulara göre, varolmak, sadece bulunmak (etre; sein) değildir, bir yerde bulunmaktır (etreladaseirı) Jaspers’in arkasından G. Marcel de, “Bir durumda olmak (etre en situation), dünya ve dünyadaki öteki bilinçli varlıklarla belli ilişkiler kurmak demektir” der. Bilincin varlığını göstermek için ruhbilimcilerin kullanmakta oldukları “iç dünyası” deyimi yanıltıcıdır. Çünkü, bilinç her zaman dışa yöneliktir, dışla olan ilişkilerden kurulup örülmelidir; kendinden ayrı bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç, kendi başına bir şey değildir; yani, doğası gereği, kendi dışında bulunan gerçeğe, özellikle kendi dünya görüşlerini ona zorla kabul ettirmek isteyen öteki bilinçlere bağlıdır; bu bilinçler olmadığı zaman, kendimizden yansıyan bilgiye de gözlerimizi açamayız.

Bununla birlikte, bizler, gene de gerçek bir özgürlüğe sahip sayılırız; çünkü insan için kendisi olmayan her şey, ancak insanın istediği biçimde, kendi gönlünce vermiş olduğu anlamdan başka anlamı olmayan bir veridir. Örneğin, çirkin ya da güzel olayım; bir işçi çocuğu olayım ya da soylu yüksek bir aileden geleyim; yağmur yağsın ya da sıcak olsun... bütün bu olaylara karşı elimden bir şey gelmez; ama, bana bağlı olmayan bu tür olaylar karşısında istediğim tavrı takınabilirim; kedilerinden gurur ya da utanç duyabilirim. Bu olayları seçen ben değilim; ama, onlara bakış biçimini seçen benim; ya da varoluşçuların diliyle söylersek, onları üstlenen (assumer) benim.

Bu görüş kişisel ve özgür geçmişim için doğrudur. Örneğin, gençliğimi avarelikle geçirmiş, kötü bir üniversiteli olmuş, okuldan çok kahvelerde sürtmüş olabilirim; bu geçmişi yok etmek elimde değildir; ama, bunların karşısında takınacağım tavrı seçmekte özgürüm. Hıristiyanlıktaki, “günahları silen” günah çıkartma işleminin temeli işte bu değişmedir; çünkü “Kendisine başkaldırmış olduğum geçmiş, açıkça söylemek gerekirse, kendisiyle uyuşup bağdaştığım geçmişle özdeş değildir ve olamaz.” (G. Marcel, Durefus a l'invocatiori)

Aslını ararsınız, kendimi seçerken elimde bulunan tek yol, bir başkası yerine, belirli bir tutumu benimsemektir: Bilincin içeriği olmadığı için, tüm gerçekliği bir başka şeye doğru yönelen bir hareket olduğu için, bu tutum içinde, bu hareket içinde özgülleşir, şu ya da bu olur ve bir öz üstlenir.

“İnsan, her zaman ve zorunlu olarak kendinin dışında ve nesnelerin yanında olarak ancak kendi yanında ve kendi olabilir. Ben, kendim hakkmdaki bilince, yandan ve kendi olmayandan (nonsoi) geçerek varabilirim. Ne olduğum üzerinde durup düşündüğüm zaman, kendimi kendime tanımlamaya kalkıştığım zaman, dünya ve başkası ile ilişkilerimde kendime bakmaktan; en azından, gizli olarak, şu ya da bu biçimde onlarla ilişki kurmaktan, onlara başvurmaktan başka ne yapabilirim? (...) İşte bu yüzden, dünya ve öteki insanlar karşısındaki tutumumda oluşturmuş olduğum varlıktan bir başkasını kendime yükleyemem.” (A. de Waelhens, Les Droits de Vesprit et les eisences sociales)

Başkaları Görüldüğü gibi, başkası, kendinin (soi) gerçek bilincine varmak için kaçınılmaz bir aracıdır. Nitekim, o da, ben ile aynı zamanda ve onun kadar dolaysız olarak bilinmektedir. Varoluşçular, başkalarının bilinç durumlarına ancak onların belirtileri (signes) ile varabileceğimizi ileri süren klasik görüşü bir yana iterek ve Husserlci olaybilim görünüşünü benimseyerek, başkasının ruhsal yaşantısının doğrudan doğruya kavranılmasını ve bunun sonucu olarak da bilinçler arasında belli ölçüde bir iletişimi (communication) kabul ederler: “Öfkeyi ya da tehdidi, bir jestin arkasına gizlenmiş bir olgu olarak algılamam, öfkeyi jest içinde görürüm; jest bana öfkeyi düşündürmez, o öfkenin ta kendisidir.” (M. MerleauPonty, Phenomenologie de la perception)

Varoluş Dramı

Kendi varoluşu ve evrenin varoluşu karşısında, evreni ve kendini, kendi varoluşlarına dayanarak yaratmanın heyecanına kapılan varoluşçu düşünür, artık bir şey beklemeden, düşünceye dalmaktan ve heveskarca çalışmaktan vazgeçer: Kendi düşüncesini yaşar.

Kuramsal ışığın yetersizliği... Ancak, bir doğruyu yaşayabilmek için, insanın o doğru hakkında bir fikri olması gerekir. Oysa, içinde yaşadığımız evreni, giderek kendimizi anlamak şöyle dursun, her adımda yanıtsız kalan niçinlerle karşılarız.

Doğru dürüst anlayabildiklerimiz, sadece tümdengelim ile çıkarabildiklerimiz ya da kendi kurduklarımızdır. Gözleme dayanır bir yanı bulunmayan özlerin durumu böyledir: Yapıcı öğeleri tutarlı bir bütün oluşturduğuna göre, onlar öz olarak, yani olabilir (possibles) olarak vardırlar; her ne kadar, teknik güçlükler, saatte 1000 kilometre hızla giden bir otomobilin ya da onbin kenarlı bir şeklin gerçekleşmesini olanaksız kılıyorsa da; bu özleri varoluşa geçirmek olanağını taşımasak bile, onları yöneten yasalar bizim için yetkin biçimde açık ve seçiktir. Oysa, bir varolan (existant) tümdengelim yolu ile çıkarsanamaz: Bizi bir usa aykırılığa (irrialiorınel), yani nedenini bulmadığımız bir olguya takıp bağlayarak, kendini gösterir.

Varoluşçu, gerçeğin bu köklü usa aykırılığı karşısında, bazen acı verici de olabilen sert bir duygu taşır.

Kılgın ışığın yetersizliği Ama, insanın yaşantısına yön vermesi ve yerinde seçmeler yapması için gerekli bilgiden yoksun olması, hiçbir şeye benzemez ve çok düşündürücüdür. Bu alanda da, ortaya attığımız son niçine bir yanıt bulmak ve yaptığımız seçmenin neye dayandığını saptamak olanağı yoktur.

tikelerine bağlı bir varoluşçunun yaşantısının ne kadar dramatik olduğunu anlamak için, özcü ahlakı hatırlamak gerekir. İster büyük Yunan filozoflarını, Hıristiyan düşünürlerinin, XVUI. yüzyıl Tanrıtanımazlarını ele alın, isterse XIX. yüzyıl bilinemezcilerini (agnostiques) ele alın, bunların tümü ülküsel (ideal) olarak karşılanan, bir insan örneğini benimser ve ona yönelmenin, zorunlu olmasa bile, güzel olacağı kanısını taşırlar.

Oysa tutarlı bir varoluşçu hiçbir kurala bağlanmaz: Herkes kendi kurallarını kendisi yaratır. Onun ne olacağı, hiçbir yerde yazılı değildir: Bunu bulup çıkarmak onun işidir. Elbette ki, güvendiği bir kimseye danışabilir ve yaşamının yönetimini ona bırakabilir: Ama, bu danışmanın ya da bu yöneticinin seçimi de, bazı yaşam ilkelerinin seçimini gerektirir, düşünen bir inan için bu da güç bir iştir.

Demek ki insan yaşam içinde, iki yanı uçurum bir yolda, yıldızsız bir gecede ilerler gibidir. Ama, “Canım o da günün doğmasını beklesin!” diyeceksiniz. Olacak iş değil bu, çünkü gün doğmayacaktır; zaten bir seçme yapmayan kişi, kararı rastlantıya bırakır. İnsan, dünyada bulunmanın yüklediği bağlanma zorunluluğundan yakasını kurtaramaz.

Bağlanma zorunluluğu Bağlanma (engament) sözcüğü, dinsel ve siyasal eylem akımlarından söz ederken, birkaç yıldır sık sık kullanılmakta; bize öyle geliyor ki, bu terime verilen anlam oldukça karışık. Bunu açıklarken, bu terimi kullanan kimselerde, bilince varılmamış bir varoluşçuluğun bulunduğunu da ortaya çıkarmış olacağız.

“Bağlanma” iki anlam taşıyor: Edilgen anlamda bu sözcük, bağlanmış bulunmayı, yani bir dizgeye girmiş bulunmayı ve onunla bağımlı olduğunuzu gösteriyor; etken anlamda ise, bir koşula girerek bağlandığımızı ve o koşul içinde kalacağımızı gösteren edimi dile getiriyor. Sözgelimi, doğumum sırasında, bu iş için kendi başıma hiçbir şey yapmadığım halde (edilgenlik), kendimi dünya ile bağlanmış bulurum: Bu, birinci türden bağlanmadır. İkinci anlamdaki bağlanmayı da, ordunun ya da özel bir kişinin buyruğuna girmekle gerçekleştiririm.

Bizim göz önünde tuttuğumuz bugünkü kullanımında, bu iki anlam birbirine karışıyor: Değil mi ki bir kez bağlanmış bulunuyoruz, yansız (neutre) ya da edilgen kalmaksızın bağlanmak zorundayız; çünkü, bağlanmamak da bağlanmanın bir çeşididir. Öte yandan, kişisel bağlanmamızın sonucu olarak, önceden istemiş olduğumuzun ötesinde bağlanmış bulunuyoruz. Bağlanmanın önemi de işte buradan gelir: Bağlanmanın nereye varacağı bilinmez; çünkü, ilk bağlanmamıza gösterdiğimiz bağlılık, çoğunlukla verilen sözün çok daha ötesine gitmeye zorlar insanı. Bu nedenle, “Bir edimin sınırları bir çizgi ile çevrilip bağlanamaz, yapılan işin sonu önceden kestirilmez” (Simone de Beavoir).

Demek ki, dünyada bağlanmış olmaksızın da bağlanmış oluyoruz. Ama, bizim hiçbir etkimiz olmadan ortaya çıkan bu bağlanmadan özgür olarak bağlanmamız zorunluluğu çıkar, hem de, akıllı uslu bağlanmak için gerekli olan ışıklar olmasa bile.

Varoluşun iç sıkıntısı Kierkegaard, aykırı düşüncelerden özel bir zevk alırdı; bu nedenle, bize en değerli doğrularımızı tek başına kazandıran bu rastlantısal seçmeleri över göklere çıkarır. “Sokrates’in yüceliği, ölümsüzlüğün kanıtlarını vermiş olmasından ileri gelmez; onun uğruna bahse girmiş olması ve bu güzel tehlikeyi göze almış olması onu yüce kılar” der.

Ama, bu gibi seçmelerde genel kuralların bulunmayışı, üzüntü verecek kadar acılı olur; oysa özcü felsefede, varolanların katılmış oldukları ülküsel özler bu kuralları oluştururlar.

Eflatuncular düşünsel evreni bir kez benimsedikten sonra, insanın etkenliğine yön vermekte güçlükle karşılaşmazlar: İnsan olarak yaşamak, insan fikrine (ide) elden geldiği kadar yaklaşmaktan, bütün varlığın kaynağı olan iyilik fikrine davranışını uydurmaktan başka şey değildir. Augustinusçu Eflatunculuk görüşlerinde bu fikirler eşsiz bir güç kazanıyorlardı; çünkü bunlar bir yandan yaratıcı ve ödüllendirici bir Tanrı’nın fikirleri idiler; öte yandan da, İsa’nın kişiliğinde kendilerini göstermiş bulunuyorlardı.

Aristotelesçi Tommasocu dizgede ise, gerçek olandan ülküsel olana, olgudan kurama ruhun nasıl yükseldiğini açıklamak için biraz güçlük duyuluyordu; ama, Augustinusçu Efltunculukta olduğu gibi, Tanrı’nın da fikirleri olan bu düzgüsel (normatif) fikirler bir kez benimsendi mi, bir ahlak kurmak ve bir yaşam kuralı saptamak artık kolaylaşıyordu.

Ahlakın laikleştirilmesi, ödev duygusunun temelini atma işini, belki olanak dışı kılmadı ama, çok güçleştirdi. Ne var ki, bizler gibi akıl sahibi (raisorınable) bir varlık için, ülküsel bir düzen anlayışına yükselmek yetisi (faculte) tanındığı sürece, yetkinliğe can atan ruhlara erişilecek ereği göstermek ve onu başkalarına istenmeye değer bir şey olarak sunmak olanağı her zaman bulunacaktır.

Gerçeğin üstündeki bu dünyayı, aklın boş uyduruklan gibi karşılayıp bir yana atan varoluşçular ise, şu acı çelişki karşısında kalırlar: Onlar hiçbir seçme ilkesi, eğri mi yoksa doğru mu seçtiklerini gösterecek hiçbir ölçü birimi olmadan seçmek zorundadırlar.

Varoluşçu iç sıkıntısının kökenK[7]) de budur; bu açık bir tehlikenin saldığı korkudan çok, istemiş olmadan bu dünyaya fırlatılıp atılmanın, tüm sonuçlarının ne olacağı kestirilip bilinmeden ve doğrulanmadan seçmeler yapmak zorunluluğunda bulunmanın verdiği buruk duygudur: Acılı ama soylu bir duygu; çünkü, gerçek varoluşa bizi getirip oturtan odur.


 

[1] Onun doğasını, ya da özünü artık anımsamıyordum.

[2] Yani düşünce tarafından işlenip biçimlendirilmemiş.

[3] Çünkü artık onun ne olduğunu bilmiyordum.

[4] Benimkine benzer bir biçimde, varoluşa bağlanmış olarak.... vardır. Bir varoluşçu avcı ancak şaşı olabilir; kötü düşünceli olabilir.

[5] Bir kök sökülmesi güç bir şeydir; ama bize bir miktar kalori sağlayabilir. Avc için, av hayvanı, fizik çalışma için güzel bir fırsattır, iyi bir nişan taşı ve son olarak da nefis bir yemektir. Bizim soydaşlarımız da ya bizim hasmımız, ya da yardımcılarımızdır: Onların da varolmak, yaşamlarını yaratmak zorunda olduklarını pek seyrek düşünürüz.

[6] Varoluş, kendisinin dışında olabilire hiçbir şey katmaz: Olanak içindeki bir üçgen, varoluş dışında, varolan üçgenin taşıdığı bütün özellikte, olanaklı olan ülküselden her zaman bir şeyler alır: Varolan üçgen her zaman eksik bir üçgendir.

[7]        Varoluşçu iç sıkıntısı, varoluşçuluğun temel savlarının benimsenmesini ve yaşanmasını gerektirir. Ama her türlü felsefi dştinceden bağımsız olan ve sadee var olmak olgusuna bağlı bulunan bir iç sıkıntısı daha vardır: Bu da varoluşsal (existentiel) iç sıkıntısıdır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült