Ulaşamadığın Aydına "Entel" De, Geç!

Füsun Akatlı


Çağdaşlaşma, aydınlanma, kültür... olumlu değerleriydi yakın tarihimizin. Hiç olmazsa öyle görülmesi, gösterilmesi gereğine inanılırdı. Değişme tam ne zaman oldu, kestiremiyorum. Ama besbelli ki, nicedir değerden düştü bu kavramlar; aydının saygın bir yeri yok artık toplumumuzda. Bu itibar kaybını bütün bütüne aydının kendi kabahati olarak görmek, hem kolaycılık hem haksızlık olur.

Her "seçkin" aydın değildir ama, her gerçek aydın seçkindir ve aydınlar, diğer seçkinlerle birlikte bir azınlık oluşturmaktadırlar. Çoğunluğun azınlığa hakbilir davranması hep zor (ya da zorla) olmuştur. Azınlığı aşağılamak, gülünç görmek/düşürmek, düşman bilmek, yalnız bırakmak ise çoğunluğa bir iç huzuru, özgüven sağlar.

Tanımlan gereği tüm seçkinler azınlıktadır; ama seçkinliklerini sağlayan özellikleri toplumda öne çıkmış, geçek değerler dizgesi içinde yer alıyorsa, horlanmak şöyle dursun, gıpta ve hayranlık uyandırırlar çoğunlukta. Böylece, aslında onlara yönelik olumsuz tepkileri de, "kıymeti harbiyesi" olmayan özellikler taşıyan aydınlar toplarlar.

Aydın düşmanlığı rüzgarı daha önceleri de zaman zaman esmiştir esmesine ülkemizde. Örneğin, "Kara cüppeliler”, "Birkaç mektepli", "147'ler" deyince, Türkiye’de 60’ların hemen öncesini ve sonrasını yaşamış olanlar, buruk bir şeyler anımsayacaklardır. Sağ güçlerin "cephe" oluşturarak hükümet ettikleri dönemde ve o dönemi izleyen, olağanüstü önlemlerle yönetildiğimiz yıllarda da, doğal olarak, aydınlar günah keçisi muamelesine uğramışlardır. Ama 1980'den bu yana, aydına yönelik husumet, politik bir antagonizm olmanın ötesine geçti, adeta kitleselleşti, neredeyse demokratik ağırlıklı (!) bir tavır oldu. Bunu kronik kültürsüzlüğün akut şoklarla dışavurması biçiminde de görüyoruz; gözbebeklerinin yerini dolar işaretlerinin alması süreci yaşanırken, beyin verimlerinin dövize endekslenemeyeceği hesabı sonucu, "akıllı seçim" biçiminde de görüyoruz.

Sanatını çağdışı yasakların üfürdüğü, Üniversitesini YÖK’ün götürdüğü Türk aydınının varlığını duyurma, direnme, ayakta kalma gücü nereye kadardır? Yeni yetişen kuşaklar için, bir "persona non grata" (istenmeyen kişi) ya da "mahallenin delisi" konumu ne kadar caziptir? Öte yandan, ulaşamadığı aydına "entel" diyenlerin ve bir türlü entellektüel olamayıp "entel" kalanların elele verip yarattıkları sığ, sevimsiz, densiz, kakavan ve sözüm ona "marjinal" aydın imajı da alabildiğine itici değil midir?

Bir başka yazıda; yüksek öğrenimli/bilgili/kültürlü/aydın/entellektüel/"maıjinal... gibi kavramları biraz deşmek istiyorum. Bunların; aralarında ilişkiler bulunmakla birlikte her zaman birbiriyle örtüşmeyen ve kimi durumda, birbirini ille de gerektirmeyen kavramlar olduğunun biraz olsun açıklığa kavuşması sonucu, dostumuzu düşmanımızı daha bir bilinçle ayırt edebiliriz sanıyorum. Yoksa, "al enteli, vur aydına" diye diye varılacak yer, bugünkünden de daha karanlık, gitgide daha ürkütücü bir cehalet, zevksizlik ve kalınlık ortamı olacaktır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe