Totaliter Ekonomi Ve Demokrasi

John Dewey


Yeni bir yönü olan toplumsal akımlar beraberlerinde bir takım basitleştirmeler getirirler. Hayal gücü görüş birliğini karartabilecek şeyleri farkedemez; tasarılar toplaşık güce engel olan şeyleri göremez. Hesaba katılmıyan şeyler, neden sonra farkedilir ve programın başarısızlığa uğramasında bunların bir payı olduğu görülür. Coşku günlerinin ardı sıra aldanmalar, hayal kırıklıkları sökün eder. Umudun ardından serin kanlı düşünce ve eleştiri gelir. Geniş ufuklu her toplumsal görüşün pratik değeri üzerinde yılgıya düşer insan çoğu zaman. Romantik bir ülkücülük süresinin ardından katı gerçekçilik denen şey gelir: Buysa duygusal bir hayal kırıklığıdır aslında. İşte, totaliter devletler ortaya çıkıncıya kadar büyük ölçüde biz bu durumdaydık. Bu devletlerin doğuşu bir meydan okumaydı, bizleri temel ilkeyi yeni baştan ele almaya zorlayan bir meydan okuma.

Bir önceki basitleştirmeden elde edilen üstünlükleri görmezlikten gelmek kolaydır. Elde edilen iyilikler ve görülen zararlar ya işin kaynağına ya da sonraki eleştirilere bağlanmaktadır. Basitleştirme, insan işlerinde yeni ve etkili bir eğilimin açıkça ortaya çıkarılmasına yaradığı ölçüde faydalıdır; bu eğilimin daha bütünce, daha özgürce gerçekleşmesi insan hayatını zenginleştirebilir. Yeni etkeni ön plana getirmekte aşırılığa kaçılıyor. Bu etkenin varlığını kabul etme, onu geliştirmeye yarıyor: Öyle ki, az çok bilinçsiz olması gereken etkisi bilinçli oluyor. Kötülük şurdan geliyor aslında: Kurulan teori, geçici bir takım koşullara uygulanacak ve belirli sınırları olacak yerde, sanki her zaman, her yerde uygulanırmış gibi, kesin bir ifadeye bürünüveriyor. Sonra, koşullardaki değişiklik düşünceyi etkisiz kılınca, yine bir tepki doğuyor, bu sefer genel bir tepki. İlk temel düşünce salt kuruntu diye bir yana atılıyor ve işte o zaman, temel düşünceyi doğuran koşulların tam tersi bir akım aynı kesinliğe varıyor.

Tabiat bilimleri ve onlara bağlı teknik doğdu doğalı, genel olarak, iki çeşit basitleştirme yoluna gidilmiştir. Teoriler ya insan etkenini, ya insan tabiatından alınan öğeleri, ya da çevrenin «dış» etkenini aşın derecede basitleştiriyorlar. Halkın düşünceleri, çok zaman, her görüşten bir takım öğeler alıp onları gelişi güzel düzenliyen, az çok karışık ve tutarsız bir yamak bohçadır. Bu bölümde, ya da ondan sonrakinde, tek yönlü basitleştirmeleri aşırıya vardıran iki tip teoriyi ele alarak aydınlığa varabiliriz ancak. Bu aşırılıklar, her ne kadar öncüller (premises) bakımından mantıklı iseler de, öncüllerin kesinliği yüzünden işgücünü yanlış yollara sürüklemektedir. Bu yoldan ortaya konan bir teori, bir yandan, olaylara insan tabiatı öğelerinin çatışması, birbirini etkilemesi gözüyle bakmaya zorlıyan bir tutuma, bir yandan da, kültür koşullarına karşıt oluyor. Olayların açıklanmasında, şu ya da bu etken, çatışmanın bütün nedeniymiş gibi gösteriliyor. Bu bölümde, insan etkenini nerdeyse hiçe indiren bir teoriyi eleştireceğim. Bu teori olayları yalnız çevrenin koşulları açısından açıklıyor ve politikaları o açıdan kuruyor. Etkileşme işindeki bu etkenin bütünden ayrı tutulup yüceltilmesinden doğan kesinciliğin (absolutisme) tipik bir örneği olarak Marx’çılığı göstereceğim. Çünkü, Marx’çılık hem günümüzün modasıdır, hem toplumsal değişmenin biricik bilimsel teorisini, dolayısıyla da gelecekteki değişmenin yolunu temsil ettiğini ileri sürmektedir.

Gerek pratik alandaki tartışmalarda, gerek duyguların kızıştığı parti tartışmalarında rol oynadığı için, teoriyi burada «nesnel» (objectif) ya da gerçekçi diyebileceğimiz bir kesincilik örneği olarak, ayrıca günümüzün sorunlarına ışık tutması bakımından ele alacağımı söylemek gerekmez her halde. Çünkü, bu teoriden yana olanlar, teorinin özü gereği, tutumlarında öylesine kesin oluyorlar ki, kendi görüşlerine karşı yapılan her eleştiride, bilerek bilmiyerek, bir sınıf eğilimi görüyorlar. Onların tutumuna, bugün her türlü aykırılığa «faşist artığı» diyen bir tutumdur, diyebiliriz kısaca. Eleştirinin amacı, ne ekonomik etkenlerin toplum içindeki rolünü hiçe indirmektir, ne de, bugünkü ekonomik rejimin demokratik özgürlüğe karşıt sorunlar yaratmaya eğilimli olmadığını ileri sürmektir dersem, bağımlı olmıyanlar beni daha kolay anlayacaklardır. Bunlara kabul edilmiş gözüyle bakılır daha çok. Eleştirinin amacı, varlığından kimsenin şüphe etmediği bu etkenin (yani ekonomik etkenin) bütünden ayrı tutulması ve bütün toplumsal değişikliklerin nedeni diye gösterilmesiyle ne gibi sonuçlar doğacağını ortaya koymaktır. Eğer demokrasinin tam ve katıksız olması isteniyorsa, mal ve hizmetlerin bugünkü üretim ve dağıtımı üzerindeki kontrol sistemi kökünden değişmelidir diye düşünebilir insan, ama yine de eleştirmeyi kabul edebilir daha doğrusu, değişmenin gerekli olduğuna inandığı için bunu kendisi yapabilir ya da başkasının yapmasına katlanır.

Marxçıların bir tek etkeni, yalnız etkileşme işinde işliyen bir etkeni bütünden ayırmaları şu demek oluyor ki, belli bir zamanda ekonomik verim güçlerinin durumu, eninde sonunda, toplum, yasa, bilim, sanat, din ve ahlak alanındaki bütün iş ve ilişki şekillerini yaratır, ilk ifadelerinde önemli bir nokta vardı ki, daha sonraları Marx’çılar bunu bilmezlikten geldiler. Çünkü, onlara göre: Politik ilişkiler, bilim vb., bir defa meydana geldiler mi, sonraki olayların nedenleri gibi etki yaparlar ve bu yetenek ile de, kendilerini doğuran güçlerin etkisini bir dereceye kadar değiştirebilirler.

Bu noktayı sonradan unutmuş görünmeleri, sayfa altına not olarak koymaları rastgele değildir bütün bütün. Çünkü, bu noktaya pek de öyle önem vermemek için işe yarar bir takım nedenler vardı ortada. Bu kabul edilirse, soyut olarak teoriye değil, sadece yaşıyan koşullara bakmak, bugün birer neden durumuna geçmiş olan ikinci derecedeki etkenlerin, belli bir zamanda, ne gibi sonuçlar yarattığını göstermeğe yeter. Buna karar vermenin tek yolu, şunu araştırmak ve şunun üzerinde durmaktır: Örneğin, hangi etkiler, yalnız bilimin, hangileri yalnız ekonomik üretim güçlerinin eseridir. Bu yolu benimsemek ve tutmak ekonomik belirlemenin evrensel ve kapsayıcı niteliğini bir yana atmak demektir. Bu ise, göreceli ve çok yönlü bir tutuma varmak, yani birbiriyle çatışan bir takım etkenleri göz önünde tutmak olur ki, bu etkenlerin en önemlilerinden biri, şüphesiz, eknomik etkendir.

Bu nokta, Marx’ın isteği dışında daha geniş ölçüde kabul edilmiş olsaydı, Marx tarihte daha sivrilmiş bir duruma yükselirdi. Politik ve yasal kurumların belirlenmesinde ekonomik koşulların önemini görmüş ilk insan diye de ortaya çıkmış olmazdı. Kurumlarla koşullar arasındaki sıkı ilişki Aristo’nun politik felsefesinde hemen hemen beylik bir düşünce halindedir. Bu ilişki, Amerikan Cumhuriyetini kuranları etkilemiş olan İngiliz yazarlarınca bir başka biçimde tekrarlanmıştır. Amerikan Cumhuriyetinin kurucuları mal mülk dağılımının belli bir durumu ile halk hükümetinin güvenilir şekilde yürütülmesi arasındaki ilişki üzerinde adeta ağız birliği etmişçesine durup direndiler. Ama, Marx kendinden önce kimsenin yapmadığı şekilde, mal mülk ilişkilerinden üretim güçlerinin etkisine yükseliyor. Ayrıca verimlilik güçlerinin gerçek durumu ile, belli bir zamandaki üretim durumunu birbirinden ayırdediyor ve çoğu zaman bu sonuncu durumda rastlanan geriliğe değiniyor. Geriliğin nedenini sayısız ayrıntılarla şöyle açıklıyor ve diyor ki: Bu gerilik, üretim güçlerinin, daha önceki üretim rejiminin koşullarına bağlı kalmış olmasından ileri gelmektedir. Marx’ın bu son görüşten başlıyarak zamanının işleriyle ilgili eleştirisi hem etkiliydi, hem de uzun ömürlü bir değer taşıyordu.

Ne var ki, Marx’ın yaptığı basitleştirmenin büyük erdemi (onu aşırı biçimiyle benimsiyenler için) şuydu: Bu basitleştirme eski toplumsal devrimcilerin romantik ülkücülüğü ile «nesnel» ve bilimsel çözümleme dedikleri şeyi birleştiriyordu; bu çözümleme, her şeyi kapsıyan bir tek «yasa» da buluyordu ifadesini. Ayrıca bu yasa ezilen ekonomik sınıfın, en sen kurtuluşunu gerçekleştirmek için, tutacağı yolu da gösteriyordu. Çünkü teori, gerek tarih gerek toplumbilim araştırmalarında kullanılacak bir görüş sunmakla kalmıyor, çok daha ileriye giderek «Toplumsal değişmenin yönünü ekonomik ilişkiler çizer» şeklinde tek ve biricik yasayı da dile getirdiğini ileri sürüyordu. Bu yasa, ekonomik bakımdan belirli ve birbiriyle sürekli savaş halinde olan sınıfların varlığı yasasıdır: Sınıflar arasındaki bu savaş, toplumsal değişmeye öyle bir yön verecektir ki, üretimci sınıf, geçmişte kendini boyunduruk altında tutumuş olan bağlardan kurtaracak, en sonunda da sınıfsız bir toplum doğacak.

insan bir çeşit ekonomik gerekircilik (determinisme) düşüncesini pekala kabul edebilir. Ama, bunu kabul etmek bir insanı Marx’çı yapmaz. Çünkü, Marx’çılığın özü şudur: Sınıflar arasındaki savaş bir yoldur; ekonomik güçler toplumsal değişmeyi ve ilerlemeyi bu yolla gerçekleştirirler. Bu yasa tarih olaylarının incelenmesinden çıkarılmış değildi, Hegel’in fizikötesi diyalektiğinden geliyordu. Bunun ne yoldan alındığı Marx’ın şu sözünden anlaşılıyor: «Ben Hegel’i kendime göre sunuyorum.» Hegel’in sistemi diyalektik idealizm sistemidir; bu sistemde mantık kategoryaları (evrenin akıl yapısının eksik ve yarım her türlü anlatılışındaki bir zorunlukla) kendi karşıtlarını doğururlar; öte yandan, bu karşıtların birleşmesi eşyanın tabiatım daha tam ve daha yüksek bir şekilde kavramayı sağlar; öyle ki, sonunda, olanaklı bütün görüşler, görünürdeki bütün çatışmalarıyla birlikte, her şeyi kapsıyan bir tek sistemin organik öğeleri olurlar.

Marx, diyalektik idealizmi diyalektik materyalizm’e çeviriyor; bunu yaparken de çatışma diyalektiğini, birlik ve en son uyum aracı olarak alıkoyuyor. Etken (active) güçlere gelince, bunlar da, artık ideal’lar değil, ekonomik sınıflardır. Görülüyor ki,

Marx’ın «maddeciliği», sadece fizik biliminin sonuçlarına dayanan «düpe düz» maddecilikten apayrıdır; nitekim, en son aşamadaki sosyalizm, yani sınıfsız toplumun en son bireşimi de eski komünistlerin «ütopik» sosyalizminden apayrıdır. Bu sonuncuya ütopik diyorum, çünkü, eski komünistler, insanların bir takım değerleri üstün tutmalarını destekliyor, giderek, ahlaksal etkenlere bir nedenlik (causal) gücü tanıyorlardı böylece. Maıx’a göre (tıpkı Hegel sisteminin mantık kategoryaları gibi) ekonomik gelişme, ister istemez son amacına yöneliktir. Böylece, Marx’çılık yalnız Hegeİ sisteminin idealist akılcılığını atmış ve onu var gücüyle suçlamış değil, aynı zamanda Marx’ın kendisi de, bilim adına, insanların değer yargılarında devindirici (motrice) bir güç olmadığını ileri sürmüştür.

Bir tek romantik kesincilik tipi yerine, bilimin ve bilimsel yasanın kazanmakta olduğu güvene daha uygun bir başka tip gelişti. Bütün toplumsal olaylar için bir takım yasalar koymak şaşırtıcı bir zeka başarısıydı; kesin bir zorunlukla işliyen bir yasa koymak ve toplumu kendi diyalektiği ile belli amacına doğru götüren burjuva kapitalizminin içindeki «çelişmeleri» insanlar için kavranabilir bir duruma getirmek daha da şaşırtıcıdır. Böylece, tarihin yasası devrimci eylemin yasası oluyordu; bu amacın açıkça görülmesi, bütün coşku ve güçlerin bu amaçta toplanması için ne yapılabilirse hepsi yapılmıştı.

Toplumsal olaylarda zorunluk, gelişme ve «evrim» kavramlarının havası daha yüzyıl önceden kurulmuştu; bu evrim düşüncesi Darwin’in biyolojik gelişme kavramından önce vardı. Kant, zorunlu nedenelik kavramının tabii bilimler için gerekli olduğunu söylüyordu. Hele Kant bilim alanı ile özgürlüğün hüküm sürdüğü ahlak davranışları arasında kesin bir ayırma yaptıktan sonra, Alman bilginleri, sorgusuz sualsiz bu düşünceyi haydi haydi benimsediler. Hume’un zorunluk düşüncesi üzerindeki eleştirisi, küşümcülüğe kaçıyor diye daha o zamandan iyi karşılanmadı. Kısacası, Kant, Hume’a gerekli cevabı vermiş gibiydi.

Hemen her çeşit inanç sahiplerince bir toplumsal olaylar bilimi yaratmaya çalışıldı; bu iş için de «zorunlu yasa» düşüncesi kaçınılmaz sayıldı. Auguste Comte sociologie sözcüğü ile kapsayıcı bir bileşimin adını koymuş oluyor ve bunun temeline de zorunlu ve üç aşamalı gelişme «yasasını» yerleştiriyordu. Daha sonraları Herbert Spencer kozmik, biyolojik, psikolojik ve toplumsal bütün olayları içine alan bir deyim bulmakta güçlük çekmedi. İnsan olaylarını bilimsel bir düzen içinde toplama çabasına eskiden girişmiş olanlar zorunlu «evrim» aşamaları ilkesini şu ya da bu biçimde kullandılar.

Geçen yüzyılın kırk seneleri, vaatlarla dolu radikal politika akımlarının yılı oldu aynı zamanda. Bütün bu akımların belirli bir eğilimi vardı: Bunların bazısı, o günlerde, özellikle Fransa’da, açıktan açığa sosyalist ve komünist akımlardı. Bir süre Almanya’da Hegel felsefesi çok ağır bastı. Öyle ki, bütün önemli ayrılıklar, hep Hegel okulunun kolları arasındaki ayrılıklardan başka bir şey değildi. Bütün bu durum ve koşullan bir arada düşünürsek görürüz ki, Marx’ın, ekonomik yönden yorumladığı Hegel diyalektiğinde, toplumsal değişmeler bilimine sağlam bir temel ilke bulmuş olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Bu ilke, aynı zamanda, devrim hareketinin pratik çalışmalarına yüksek bir amaç da sağlıyordu.

Daha önce söylediğim gibi, önemli toplumsal akımlar, pratik çabalarına, hiç değilse sözde yol göstermek, ayrıca onları ex post facto haklı çıkarmak için bir çeşit felsefe kurdular. Alman kültürü, özellikle, bu yönde ateşli ve verimli oldu. Onlarca, gerçek koşullan bir başka temel açısından ele almaya kalkışanların hepsi birer «görenekçi», yani, aşağı yukarı birer şarlatandı. Marx’çılara göreyse, salt maddi bir kaynağı olan yasadan başka her hangi bir yasayı kabul edenler ham hayalciydiler. Bu sebepten, diyalektik formülün modern filozofların (bilimsel olmıyan anlamda) en metafiziğinden alınmış olması Marx’çı bileşimin sürümüne engel olmadı. Çünkü, bu bileşimin pratik niteliği yalnız gerçek koşullarla ve Marx’ın ermişçe sözleriyle değil, aynı zamanda ve özellikle sınıf çatışmalarının artışı ile de sağlamlık kazanıyordu.

Sınıflar arasındaki savaş kavramı zamana uygun özel bir nitelik kazandı. Çünkü, buna göre, o günün sınıf çatışması burjuva kapitalistlerin işçi sınıfıyla olan savaşıydı ve fabrikalarda çalışan gündelikçi işçilerin topraklan olmadığı gibi başkaca her hangi bir yedek sermayeleri de yoktu. Marx’ın Büyük Britanya’daki fabrika düzeni üzerinde yaptığı somut incelemeler, genel teorisini (her teori için doğru olan genellemeyle, örneğin, gittikçe kötüye varan dönemsel ekonomik buhranlar, guruplaşmalara ve toplaşmalara doğru gidiş gibi sayısız ekonomik genellemelerle) destekledi. Olmazcılığı olurlaştıran romantizmi şunu öğretiyordu: Sınıflar arasındaki savaş, işçi sınıfının geçici aracılığıyla eninde sonunda sınıfsız bir toplum kurmakla sona erecektir. Bu toplumda, devlet politik bir bastının gücü olarak ortadan kalkacak; bütün politik araçlar genel yarar işlerinin demokratik yönetim öğeleri halini alacaktır. Her çeşit bastırım gücüne karşı o. Burada Hegel diyalektiğinin üç terimi, yani, tez, antitez ve sentez demek isteniyor.

Marx’çılar, kendi inançları ile geçmişin dinsel sistemleri arasında hiç bir benzetmeyi kabul etmiyorlar. Ne var ki, bütün kesincilik hareketleri dinsel bir kılığa bürünmek ve geçmişteki savaşçı dinlere özgü bir çeşit duygusal çaba ve coşku uyandırmak isterler. Ayrıca, dinsel kaygı ve çatışmalarda, bugün artık düşünemiyeceğimiz bir takım çıkarlar rol oynamaktaydı. Demek oluyor ki, onlar aslında bugün uzaktan göründüklerinden çok daha pratikler. Marx’ın monolitik ve özü bakımından kurgul (Speculative) olan öğretisi de, günün koşullarıyla ve bu koşulların doğurduğu yeni baskı şekilleriyle ilgili pratik bir renge bürünüverdi. Teori ile pratiğin bileşiminde, yani olayların soyut bir teoriye belli bir renk verdiği, teorininse ilham kaynağı olduğu ve ona sloganlar sağladığı bir bileşimde yeni veya özel bir yan yoktur. Yorumlar hep boşlukları, gedikleri doldurmaya, tutarsızlıkları gidermeye yararlar. Kesin olan her inanç da yorum inceliklerine sınır konamıyacağım gösterir. Onun için, gerçekten olup bitenler «dogma» ile uzlaştırılabilir; dogma ise alttan alta olayların suyuna gidebilir.

Marx’çı felsefenin kuramsal (teorik) yanına bütün derinliğiyle girmeye değmez. Burada önemli olan Marx felsefesinin toplumsal gelişmenin salt bilimsel, bilimsel olduğu için de kaçınılmaz olan bir şekline destek olduğu iddiasıdır. Marx’çılık, özellikle bilimsellik özentisinde, edebi eserler için söylenen anlamda eskimiştir. Çünkü, her şeyi kapsıyan bir tek evrensel yasa zorunluluğu ve böyle bir yasanın araştırılması nasıl 1840’ların düşünce havasına özgü bir nitelikse, olasılık (probability) ve çokçuluk (pluralism) da bilimin bugünkü durumuna özgü öyle bir niteliktir Son gelişmeleri izliyenlere, zorunlu nitelik kavramının eski yorumuna sarsıntılar geçirdiğini söylemeye lüzum yok. Ama, bu konunun önemli noktasına varmak için bu kavramı bütün bütün bir yana atmak da olmaz.

Şu iki düşünce arasında dağlar kadar ayrılık var: Birinciye göre, araştırma konusu olarak alınan her belli olay topluluğunda bir takım nedenler zinciri bulunur; İkinciye göreyse, bütün olay gurupları bir tek nedensel yasa gereğince birbirlerine bir bütün halinde bağlıdırlar. Birinci ilke için, bilimsel araştırmanın zorunlu bir konutudur (postulat) diyebilsek bile, ikinci kavramın fizikötesi ve bilim dışı olduğu su götürmez. Bir yandan tabiat bilgisi bağımsızlığını kazanmaya, bir yandan da toplumsal olayları insanın keyfi davranışlarından ayırmaya çakşırken, yeni savaşmalardan yana olanlar yürürlükteki tarınbilimden, herkesin benimsemiş olduğu bir düşünceyi, her şeyi kapsıyan tek nedensel enerji düşüncesini aldılar. Bilimin yeni savaşmasında, bu «enerji» nin özü ve etki şekli kökünden değiştirildi. Ama alışkanlığın gereksinmelerine cevap vermek için eski düşünce biçimleri alıkondu, tıpkı ilk «atsız arabalar»ın biçimleri gibi: Bunlar, yerlerini aldıkları eski arabaların biçimlerini alıkoydular. Önce tabiat üstü bir gücün, sonra da (tanrıbirlikçi akılcı çağlarda Tanrının yerini alan) Tabiat’ın bırakılması sonunda meydana gelen boşluğu bu şekilde doldurdular. Ancak yavaş yavaş anlaşıldı ki, bilim, «bir tek ve son açıklama» yönünden tanrıbilim ile yarışma halinde değildir. Onun için, artık bilimi savunmaya kalkışmadılar.

Ama bu, geniş çapta genellemelere gidilmedi demek değildir Bu genellemeler şimdi, etki ve görev bakımından, bir alandan öbürüne (bunların nitelik ayrılığına dokunmaksızın) dönüşmeler yapmak için kullanılan birer formülden öte bir şey değildirler.

Örneğin, «enerjinin saklanması doktrini» alabildiğine kapsayıcı bir genellemeyi temsil etmektedir. Bugün artık bir yana atılmış olan bilimler felsefesi açısından denebilir ki, bu doktrin ortaya aynı zamanda elektrik, mekanik ve «termal» olan bir enerji koyuyor. Ama bu enerji bunlardan hiç biri değildir, bunların ardında, özü bakımından tanımlanamıyan bir şeydir. Gerçek bilim çalışmalarında, bazı koşulları yerine getirmek şartıyla, bütün enerji şekillerini birbirine dönüştürmede kullanılan bir formüldür.

Aynı ilke, kimyasal öğelerin (son zamanlarda ortaya konan) dönüşümü bakımından da sağlamdır. Olayları birbirinden ayırdeden nitelik ayrılıklarını ortadan kaldırmıyor ama, bir türün bir başka türe dönüşümünü sağlıyan koşulları öne sürüyor. Bilime dayanan pratik işlerdeki ayrılıklar teoride yapılan değişikliği karşılamaktadır. Bunun gibi, bugünkü kimyasal endüstri tekniği de simyacıların hayal ettiklerinden bambaşkadır. Bugün hiç kimse, «son bir tek güç» ün sözde evrensel yayasından hareket ederek, örneğin, havadan daha ağır bir uçan gemi, içyakımlı bir makine vb. gibi belli bir şey bulmaya kalkışmaz. Bir düşünceyi bir teknik alet haline getiren buluşçu, önce özel gereci inceler, sonra da onları birleştirmek için özel bir takım yöntemleri dener.

Marx’çıların bir tek nedensel gücün evrensel yasasına dayanan pratik teknikleri eski model bilimsel araştırmalarda ve bilimsel aletlerde kalmaktadır. Bu yasaya göre zorunlu olan: Sınıflar arasındaki savaşı çeşitli yollardan ve fırsatlardan faydalanarak yürütmektir. Çünkü, diyalektik yönteme göre teorinin özü sınıflar arasındaki savaşları birer olay olarak kabul etmek değildir. Bu bakımdan teori, XIX. yüzyılın ilk senelerinin evrensel uyum ve karşılıklı bağlılık kavramlarında zorunlu bir düzeltme yapıyordu. Teorinin asıl özelliği şudur: Toplumsal gelişme, işveren kapitalist sınıfla işçi sınıfı arasındaki savaşı kızıştırmakla sağlanabilir. Onun için, en yüce ahlak ilkesi, bu sonuncu sınıfın gücünü arttırmaktır.

Fizik alanında aşağı yukarı şöyle bir benzetme yapabiliriz: Eskiden «Tabiat sürtünmelerden hoşlanmaz» yollu bir görüş vardı, diyelim. Buna göre, hiç bir mekanik hareket direnimsiz, hiç bir direnim de sürtünmesiz olmaz. Bundan şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Yağlamadan vazgeçip sürtmeleri arttırırsak, evrensel sürtme hali, kendi içdiyalektiği ile, enerjiler arasında bir ayarlama yapar; bu ayarlama da, yararlı bir iş yapmaya yol açan en iyi koşullan sağlar. Toplum, çıkarlar arasındaki sürtünme ve savaşmaların damgasını taşır: Çıkarlar, bir gerilim ve daha güçlü bir pekişme ile sınıfları belirlemeğe yararlar. Sınıflar arasındaki çatışmanın, bazı koşullar altında, toplumsal gelişmede bir uyarıcı olarak kullanılabileceğini kabul edebiliriz. Hatta şunu da kabul edebiliriz: Çıkarlar arasında çatışma olmıyan bir toplum umutsuz bir uyuşukluk içine gömülür. Ne var ki, çatışmaları alabildiğince arttırarak evrensel uyuma varma düşüncesi, yukarıda verdiğimiz fiziksel örnekten farksız olacaktır.

Marx’çı olmıyanlar, ekonomik çıkarlar arasındaki amansız savaşın varlığını kabul eden görüş ile, toplumsal değişme sınıfsız bir topluma ancak bu savaşla yönelebilir diyen koyu Marx’çı görüşü, çok zaman, birbirine karıştırmaktadırlar.

Görülüyor ki, yaptığımız eleştiri, Marx’ın gerçek koşulların gözlemine dayanarak yaptığı bütün genellemelere yönelmiş değildir. Tam tersine, bu eleştiri, gerçek koşulların sürekli bir gözlem altında tutulmasını, bununla birlikte, bugün gözlenen şeyler açısından bütün eski genellemelerin yeni baştan ele alınıp deneyden ve gözden geçirilmesinin kaçınılmazlığını göstermek istiyor. Marx’çı teorinin güçsüzlüğü şurdan geliyor: Marx’çılara göre, belli bir zamanda ve yerde (hatta gözlenen olayları, sadece fiziküstü bir kaynaktan alınan öncüllere bağlıyarak) yapılan bir genelleme, genellemelerin durmadan gözlenmesine ve ayrıca olumlu varsayım görevleri bakımından gözden geçirilmesine ihtiyaç bırakmaz. Marx’çılar bilim adına, bilime taban tabana karşıt bir yol tuttular, bu yol gereğince de güya, son gerçek niteliğini taşıyan ve giderek, her zaman ve her yerde bir genelleme yapıverdiler.

Laissez faire bireyciliği de bu çeşit bir genellemeye kaptırmıştı kendini ama, karşıt bir genellemeydi o. Şüphesiz, karşıtların birlik yasası gereğince, bu arka plan, Marx’çılığa elverişli bir hava yaratarak kendine düşen rolü oynuyordu. Ne var ki, birbirine karşıt iki yanılmadan bir gerçek elde edilmez; hele, yanılmaların ikisi de aynı kökten gelirse. Tarihsel olaylara pek önem verilmeyince, Marx’çı doktrine, klasik ekonomi teorisinin «Açık piyasada tamamen serbest bir yarışma, insanlar ve uluslar arasında kendiliğinden evrensel bir denge yaratır» yollu görüşünün genelleştirilmiş bir başka ifadesi gözüyle bakılabilir.

Marx’çılık evrensel ve monist olan toplumsal nedenlik teorisinin bir açıklanması olarak ele alınıyordu. Bir kaç yıl önce, Adam Smith’in faydacı ahlak ve psikoloji kavramlarıyla ilgili düşüncelerinden çıkarılan laissez faire teorisi pek yerinde ele alınmış sayılıyordu. Marx’çılık ön planda önem kazanmasını, özellikle, Rus Devrimi’ine borçludur. Marx adına yürütülen bu devrim, Marx teorisinin doğruluğunu geniş ölçüde ispatladığını ileri sürüyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, teori üzerine, hiç bir düşüncenin kendi başına yapamıyacağı ölçüde dikkati çekti. S.S.C.B., Marx’çılığın kimi çevrelerde korkunç bir yılgı yaratmasına, kimi çevrelerdeyse büyük bir güven sağlamasına sebep oldu. Ayrıca, eski sosyalist partilerin birbirinden kopmasına da yol açtı. Çünkü, Rus Devrimi, öbür memleketlerde, Marx’çılığı sınıf çatışması ve proletarya diktatörlüğü teorisinin ispatı olarak gösteri’di. Rusya olaylarının ortaya koyduğu sorun, dünyanın bütün memleketlerinde Marx öğretisine bir gerçeklik sağladı.

Bu çeşit bir olay, keskin duygular ve yorum çatışmaları yaratmadan doğmaz. Bugün ayrılık sade teoride değil, durumun yarattığı olaylarda da kendini gösteriyor. Rusya’daki gerçek durumla ilgili olan hemen her düşünceyi, doğru bilinen kaynağa göre, destekliyecek gerçek ya da gerçek sayılan veriler bulunabilir. Memleketin endüstrileşmesinde ve tarım işlerinin makineleşmesinde olağanüstü bir ilerleme olduğunu, verimlilik bakımından, daha önemlisi, büyük halk yığınlarının maddi ve kültürel yaşama çizgisi bakımından, gözle görünür bir gelişme elde edildiğini, ayrıca, gerçek bir işçi cumhuriyetinin kurulmasından çok büyük bir kazanç sağlandığını göstermek için olaylar ve istatistikler sayılıp dökülüyor. Ne var ki, istenirse, proletarya diktatörlüğünün önce bir partinin işçi sınıfı üzerindeki diktatörlüğü, sonra da, ufak bir bürokratik gurubun parti üzerindeki diktatörlüğü haline geldiği, ayrıca, bu partinin de güçlü kalabilmek için, devrik Çar zorbalığının bütün baskı yollarını benimsiyerek onları çok daha ustalıkla kullandığı yolundaki düşünceyi destekliyen bir çok tanıt da bulunabilir. Toplum kontrolünden çok, hükümet kontrolü altında bulunan bir rejimde, büyük bir gelir eşitsizliği içinde bulunan ekonomik sınıfların büyümekte olduğunu gösteren kanıtlar da konabilir ortaya. Olaylara dayanan bu çeşit sorunlar bir takım tartışmalarla çözümlenemez. Eldeki kanıtların gösterdiği sonuçlar üzerinde hiç şüphem olmamakla beraber, işe karışan olaylarla ilgili özel bir takım sorunlar karşısında da taraf tutmaya kalkmıyacağım.

Yalanlamadıkları bazı olaylar, değindiğimiz konu ve sorun bakımından bize yeter. Monist (birci) bir görüş pratik alana uygulandığı zaman, bir tek parti, gerek basını, okulları, radyoyu, tiyatroyu, gerekse bütün haberleşme araçlarını kontrolü altına alır; bu kontrol, özel toplantılara, hatta özel konuşmalara bile bir takım kısıntılar koymaya kadar ileri gider. Olayların durumu ile ilgili büyük görüş ayrılığının nedenlerinden biri, etkin bir diktatörlüğün (etkisiz bir diktatörlük hiç de diktatörlük sayılmaz), basını, gezileri, özel mektuplaşma ve haberleşmeleri tamamıyla buyruğu altına almasıdır. Bu yüzden, çok az kimse politik metotları ilgilendiren haber kaynaklarına ulaşabiliyor. İşte, bu bir avuç insan, aslında, serbest araştırma ve haberleşmeyi önlemekte büyük çıkan olan bir guruptur.

İnanç, söz, basın ve toplantı özgürlüğünün bu şekilde ortadan kaldırılması, üzerinde durulan sorunlardan değildir. Çünkü, bu, diktatörlüğün özü gereğidir. Diktatörlüğe gelince, o da Devrim’in yürürlüğe koymak istediği öğretinin özünde vardır. Öğretiye karşı gelenlerin kıyasıya ceza ve işkence görmesi de, üzerinde durulan olaylardan değil. Ard arda bir sürü duruşma, oldukça önemsiz bir avuç insan dışında, Devrim’e önayak olan erkek ve kadınları bir bir politikadan uzaklaştırdığı gibi hayattan da uzaklaştırdı. İşin haklı gösterilmesine çalışılıyor ama, önderlerin sürgün edilmesi ya da işkencelere uğratılması üzerinde durulmuyor. Bu adamlar, ister kendi davalarına, yani insanlığın kurtulması isteğine hıyanet etmişlerdir, ister, devlet gücünü tekellerinde tutmaya çalışan birliğin isteklerine alet olmuşlardır diyelim, yine de sınıflar arasındaki savaş yolundan hareketle teoriyi yargılamada, bir ölçü olarak, bunun öyle büyük bir önemi olacağını sanmıyorum; ilgili kimselerin karakterleri üzerindeki yargımızda büyük bir ayrılık olsa bile.

Üzerinde durulmıyan olaylar, başka bir takım tarihsel örneklerden çıkarılan sonucu, şu sonucu doğruluyorlar: Kesin ilkeler, aykırılığı hiç de hoş görmez. Çünkü, «Gerçek» e aykırılık bir düşünce sakatlığını aşan bir şeydir; kötü ve tehlikeli bir niyetin tanıdığıdır. Ağır basan dogma düpedüz dinsel oldu mu, kötü niyete bir çok adlar takılır; politik oldu mu, o zaman da, ifade şekli değişir, «sapıklık»ın yerini «Devrim düşmanlığı» alır.

Uyarılan psikolojik ve ahlaksal eğilimler ve bunların anlatılma biçimleri şaşılacak derecede birbirine benziyor. Ayrıca, hiç bir genel teori, özel olaylara uygulanırken değişmez. Şu ya da bu durum üzerindeki etkisinin anlamını tam olarak belirtecek bir gurup insan bulunacaktır elbet. Ama, sade yorumlamakla kalan böyle bir kurul, kararlarını zorla kabul ettirecek durumda değilse, güçsüz bir kurul demektir. Bir takım insanlara kullanmakta sorumlu olmıyacakları bir yetki vermek son derece tehlikelidir sözü, bir demokrasi için beylik bir sözdür. Devlet gücünün yürütmeye çalıştığı ilke her şeyi kapsamak istediği ölçüde, sorumsuzluk düz orantılı olarak artar. İlkeyi sapınca, ya da devrim düşmanlığına karşı ayakta tutmak için, onu temsil ettikleri ileri sürülen insanları, eninde sonunda, güdülen amacın en son değeri ile bezemek gerekir. Eskiden kralları tanrısal bir nitelik kuşatmaktaydı. Eski Rusya’da tek tek insanların yüceltilmesi kollektif işin büyük önemi dolayısıyla hoş görülmez olunca, Bizanslıca aşırı bir şef severliğe yol açıldı.

Su götürmez bir başka olay da şu: Bastırıcı yönetim gücü olarak Devlet’in ortadan kalktığı yok. Tam tersine, devletin eylem gücü, şiddet ve genişlik bakımından artmıştır: Parti içindeki hiziplere, sendikalara ve ilk Sovyetlere aykırı olan davranışlara, bugün, devrim düşmanı değilse bile, proletarya diktatörlüğünün düşmanı gözüyle bakılıyor. Marx’çı öğretinin ilk şekline göre: Devlet gücünü elinde tutan hiç bir sınıf, üstün bir gücün zoru olmadıkça, onu bırakmaz. Öğretinin bu yanının bugün başta olanlara uygulanması, diyalektik teorinin özüne bağlı «çelişmelerden» biridir. Uyanık Marx’çıların uyanık düşmanlarıyla savaşırcasına birbirleriyle kıyasıya çarpışan hiziplere ayrılmalarında, acaba sınıflar arasındaki savaş öğretisine benzer bir yan yok mu diye sormaya değer belki.

Çünkü, öğretinin ilk şeklinde, her ne kadar kişisel nefretlerin ekonomik güçlerin soyut hareket alanında yeri yoktur, deniyorsa da, acaba tarihte, koyu Marx’çı inanışa bağlı çömezlerin döneklere karşı gösterdikleri düşmanlığı gölgede bırakan bir başka dinsel düşmanlık olayı daha var mıdır? İşin tuhafı, kapitalizmin uyanık temsilcilerine karşı gösterdikleri düşmanlık, kendileriyle bazı noktalarda birlik olanlara karşı gösterdiklerinin yanında hiç kalır. Çünkü, İkinciler doğru yoldan sapmış kimselerdir; birincilerse, sadece kendilerince olağan bir inanca bağlı insanlardır. Örneğin, yoldan sapanlardan ayrı olmaları bakımından, paganlar zemzemle yıkanmışlardır onlarca. Amerika gibi memleketlerde bir takım sövgüler, diktatörlüklerdeki zorbaca davranışların yerini tutuyor: En hafif sıfat faşist, ya da faşist artığıdır.

Memleketimizde Rus totaliterciliğine karşı liberallerin büyük ölçüde gösterdikleri sevgi insanı şaşırtıyor. Bunlar, Rusya’nın faşist devletlere karşı erek (dava) birliği yapılması gereken, gerçek anlamda bir demokrasi olduğunu söyliyecek kadar ileri gitmişlerdir. Çarlık devrildi devrileli, S.S.C.B. inde bir çok yönlerden su götürmez ilerlemeler oldu. Hayli reklamı yapılan bu ilerlemeler gözle görünürcesine açıktır. Ama, politik işlerin yönetimi gizli kapaklıdır. Bundan daha etkili bir olay da şu: Memleketimizdeki ekonomik koşulların nasıl birer engelleyici güç olduğunu farkeden kimseler, bir başka memleketin bu sistemi devirmek için bir takım deneylere girişmiş olması karşısında coşuyorlar. Bir de şu var: Bizler, politik ve toplumsal felsefeleri pek ciddiye almayız öteden beri. Bunlara görgül (empirique) ve «faydacıl» bir gözle, yararlı birer yardımcı diye bakarız. Şunu görmeliyiz ki, Avrupalılar, özellikle, Almanlara özgü düşüncelerin etkisi altında yetişmiş olanlar, görgülce güdümlü eyleme karşı büyük bir tiksinti duyuyorlar, bizim soyut düşünceye karşı duyduğumuzdan daha büyük bir tiksinti. Ayrıca, kötülükleri su götürmez bir takım olay ortaya çıktı mı, bunları eski zorbalık rejiminin yarattığı bir takım eğilimlerin canlanmasına bağlamak, ya da hala az çok Asyalı kalmış bir kafanın belirtisi diye açıklamak kolaydır. Kaldı ki, bunlar, gerçekte, Marx’çılık tipinde monolitik bir teorinin ekmeğine yağ sürmüş olan tutumlardır.

Bütün bu söylediklerimiz, ekonomik etkenlerin öbür kültür öğeleri (ve hele bugünün politik öğeleri) üzerindeki etkisini azaltmış olmuyor. Ne var ki, özgürlük yararına ekonomik bir değişme elde edebilmek için demokratik yollardan (bunlar tam demokratik olmasalar bile) vazgeçilemiyeceği ispat edilmiş bulunuyor.

Bugünkü endüstri ve bankacılık rejiminin demokratik amaç ve yollar üzerinde ne denli kötü etkileri olduğunu zaman zaman, bir çok kimseyle birlikte, gösterdim durdum. Bu konuda söylediklerimi geri alacak değilim. Ne var ki, totaliter memleketlerdeki koşullar, eleştiricilerin bunlar arasında ben de varım yeterince göremedikleri şu olayı açıkça ortaya koymuşlardır: Bugün hala yaşıyan kurumlar, tartışma, eleştirme ve birlik kurma özgürlüğünü desteklemekte, giderek, seçime ve temsilciliğe dayanan bir memleket ile, ister sağ ister sol anlamında, diktatörlüğe yönelmiş bir memleket arasında derin bir uçurum açmaktadır; sağ ve sol diktatörlükleri arasındaki ayrılıklar, birbirlerinin tekniklerini alıp benimsedikleri ölçüde durmadan azalmaktadır.

Marx’çı teoriye göre, sözde demokratik devletlerde hükümet sadece kapitalist bir sınıfın organıdır; sözünü geçirmek ve sınıf üstünlüğünü sürdürmek için yasama kurullarından, mahkemelerden, ordu ve polis gücünden faydalanır.

Ama, yarım demokrasiyi eleştirenler şunu anlamıyorlar ki, devlet işlerinin durmadan eleştirilmesi, birbirine karşıt politikalar güden birden fazla partiler, sık seçimler, çoğunluğun egemenliği, tartışmalar ve halk eğitimi, etki bakımından birer değer taşımaktadırlar. Yine anlamıyorlar ki, bütün bunların üstünde, politik davranış bir takım kültür etkenlerinin karmaşık oyununda, sadece bir etkendir. Totaliter rejimlerdeki politik kontrol ile karşılaştırıldığında, «Politik demokrasimizin büyük kısmı özlü olmaktan çok biçimcidir» yollu eleştiriyi kabul edince, bu nokta daha da güçlenmiş olur. Politikanın ekonomiye bağlı tutulması, sayısız toplumsal eğilimlerin etkisini körü körüne benimsiyecek şekilde yetiştirilmiş olanlarca bir anlam taşır ve bu etki demokratik geleneği olmıyan memleketlerde çoğu politik ve ekonomik olmıyan böyle eğilimler yaratamaz. Politikanın bizde niçin ve nasıl, İngiltere’deki gibi büyük ilgi görmediğini anlamak İngilizler için bile güçtür. Bizde sonuç, çok zaman, bir ilgi gevşekliği ve eylem bakımından belirsizlik ise de, bundan, toplum işlerinde, yargı denkleşmesi ile bir çeşit denge doğmaktadır. Bizler, her toplumsal sonucun doğmasında çeşitli bir takım etkenlerin etkisi kabul ediyoruz. Şu ya da bu özel tedbir, şu ya da bu amaç üzerinde, zaman zaman durulduğu olmuştur. Ama, hiç değilse, yeterince demokrasi var; öyle ki, zamanla, her eğilim öbür eğilimler üzerinde karşılıklı bir etki ve tepki ortalaması elde edebiliyor. Her ortalama kolay eleştirilmeye açık kapılar bırakır. Ama, birici (monist) düşüncelerin, harekete geçtikten sonra yarattıkları bağnazlık ile kıyaslanırsa, eğilimlerin ortalaması, yani bir ortalamaya gidiş yaman bir başarı sayılır. Bununla beraber, ortaya çıkan hayal alışkanlığı, Rusya gibi monolitik yapıyı amaç bilen bir memlekette, koşulları yüceltme işini kolaylaştırır. «Sıradan insan» her hangi bir insan olabilir ama, bu sebepten bir çeşit dengeye varabilir. Varılan denge de demokrasiyi, her hangi bir özel yasadan (Anayasada yer almış olsa bile) daha kolay korur.

Bundan çıkan ders, görgül, çokçu ve pragmatik yöntemin körü körüne yüceltilmesi değildir; tam tersine, düşüncelerin, deneysel işlerde birer etkili varsayım olarak kullanılan çeşitli düşüncelerin önemidir. Düşüncesiz görgülcülük sahnenin ardında gizli kapaklı işlere fırsat verir. En şerefli anlamında sağduyuya uygun bir politika güttüğümüzü sandığımız zaman, koşullarla ilgili gözlemleri genel kavramlara yöneltmezsek, medokratik geçinen ama özgürlük bakımından yıkıcı olan bir takım yolların oyuncağı olabiliriz gerçekte. Bu, somut anlamda, bir yandan Amerikanizmi gizli bir takım amaçlar yararına partizan bir politikayla bir tutup öte yandan (Amerikanca hayat yolu» üzerinde ağız dolusu laf edenlere karşı bizleri sakıngan yapması gereken genel bir uyarma olmalıdır.

Deneysel bilim yöntemi, deney olgunluğa varınca, görgül yöntemin örneklendirilmesi olur. Bu yöntem, aynı zamanda, «kaba» görgülcülüğe de karşıdır, yani, sadece parmak hesabına dayanan işi kabul eden görgülcülüğe; dile getirilmiş, denenmiş bir düşünceye göre düzenlenmiş olmıyan bir takım bocalamalara bağlı görgülcülüğe. Bu yöntem, ayrıca kesinciliğe de karşıdır, yani, yalnız bir tek gerçek olduğunu, bu gerçeğin de bir tek gurubun ya da partinin elinde bulunduğunu ya da onun tarafından açıklanmış olduğunu ileri süren kesinciliğe. Bugünkü «Komünist» görüşün ne denli buyurucu, birci olduğunu, yani, tekdüzeli ülküsü ile yönetildiğini göstermek için, bir İngiliz (Rus değil) olan Mr. John Strachy’yi örnek alabiliriz. Çünkü, ona göre, komünist partileri, Rusya’nın dışındakiler bile, örneğin Amerika’da «birbiriyle uzlaşmaz görüşlerin varlığını kabul etmemekle... sosyalizmin bilimsel olduğu iddiasını desteklemiş oluyorlar sadece.» Düşünceleri ve teorileri bilimsel ve demokratik yapan ne kadar nitelik varsa hepsini düpedüz yok sayan bir başka söze güç rastlar, belki de hiç rastlayamazsınız. Bu söz, memleketimizde Marx’çı görüşe hayran olanların özellikle edebiyatçılar olduğunu açıklamaya yardım etmektedir Çünkü, bilim dağarcıkları çok az olduğundan, „bilim»in yeni bir çeşit yanılmazlık olduğu düşüncesini daha kolay yutan onlardır.

Bir başka şey ile ilgili olarak söylediklerimizi tekrarlıyalım: Fiziksel ya da toplumsal değişmeler üzerinde son sözü söylüyorum diyen (örneğin Marx’ çılık) hiç bir genelleme yoktur ki, gerçek olayların oluşuyla ilgili olarak kabul edilen genel idea’nın önemini ortaya koyabilsin. Günlük işlere gelince, bir teorinin tek değeri, teorinin ışığında incelenen somut olaylara, birbirleriyle olan somut ilişkileri içinde verdiği anlamdır. Düşünce tek düzenliğinin sonucunda bir takım seçilmiş insan guruplarının teorik genellemenin üstüne çıkarılmış olması sadece bir rastlantı değildir. Tek önemli şey (yani, ne yapmalı sorunu) bakımından teorinin anlamını belirliyenler, teoriye bağlı olarak davrandıklarını ileri sürdükleri zaman bile, teorinin üstündedirler. İnanç tekdüzeliğini istemek, «birbiriyle uzlaşmıyan inançları hoş görmemek» önce bir partinin, sonra da parti içinden seçilmiş ve gelişen olaylara göre GERÇEK’ in ne olduğuna karar verecek bir gurubun varlığını gerektirir. Ayrıca birbirini tutmıyan bir sürü politika arasında tam tutarlık bulacak gerçek dinsel bir yorum tekniği ister. İşte, böylece, demokrasiyi orta sınıf kapitalizmiyle bir tutan ve bütün öbür sosyalistlere faşist-sosyalist damgasını vuran eski suçlamalardan, halk cephesinin bugünkü politikasından. bolşevizmin XX. yüzyılın demokrasisi sayılmasına kadar bir takım değişmeler oldu.

Bilimsel yöntem «birbiriyle bağdaşmıyan görüşlerin» çatışmasını, ancak kendilerini destekliyen bir takım gözlenmiş olaylar gösterebildikleri ölçüde hoş görebilir.

Marksçılık, çevrenin «nesnel» etkenlerine dayanan ve bu etkenleri insan tabiatı etkenlerinin etkisinden ayıran üniformitarian bir teori örneği olarak ele alındığına göre, bu bölümü bitirirken, insan niteliklerini bilmezlikten gelişi üzerinde de bir kaç şey söylemek isterim. Çünkü, Marx’çılık, hiç değilse pratik bir doktrin olarak marx’çılığın kişisel yarar güdüsüne baş vuran bir doktrin olduğu yolunda zaman zaman ileri sürülen iddiaları yalanlamaktadır Marx’çı olmıyanlar bu iddiayı bir suçlama olarak kullanıyorlar. Ama gerçekte, bu iddia, asıl Marx’çı öğretiyi, yani ekonomik güçlerin tek nedensel güç olduğunu ileri süren öğretiyi hemen hemen devirmekle birdir. Çünkü, buna göre, insan tabiatının bütün öğelerine, dıştan gelen bir takım «maddeci», yani ekonomik güçler biçim vermektedir. Marx’çı bakımdan, insan tabiatının her hangi bir öğesine bağımsız bir istem vermek, bu teorinin yıkmak istediği «idealist» bir sisteme dönüş olur.

Daha haklı bir eleştiri şu olurdu: Marx’çılık, insan tabiatında «etkenlik» taşıyan her öğeyi, üretim güçlerinin durumu ile önceden belirlenmiş olmadıkça, dikkate almıyor, denebilir. «Ütopik» sosyalizmin yerini almak isterken Marx’çılık psikolojik ve ahlaksal düşünceleri bir yana atıyor. Teori, bu yoldan gerçekleşir mi gerçekleşmez mi, o ayrı bir sorundur. Çünkü, bana öyle geliyor ki, üretim güçlerini harekete getirmek için, hiç değilse bir takım organik ihtiyaçlar ve istekler gerekmektedir. Ama, bu biyo-psikolojik etken kabul edilirse, o zaman, öbür «dış» etkenlerle çatışacaktır. Etkisinin de hangi noktada duracağı söylenemez.

Buradaki sorun, pratik olduğu kadar teorik bir güce de sahiptir. Örnek olarak sınıf ve sınıf bilinci sorununu alalım. Sınıf bilinci, Marx’çı teorinin zorunlu koşuludur. Koyu bir din haline gelmiş olan Marx’çıhğa göre, proletaryanın sınıf bilinci, büyük çapta fabrika üretiminin temsil ettiği ekonomik güçlerin, işçileri, örneğin el aletleri kullanılan atelyelerdeki işçileri birbirine yaklaştırmasıyla doğar. Bunların işverenle doğrudan doğruya ya pek az temasları vardır, ya da hiç yoktur. Böylece, fizik koşullar ekonomik sınıfları birbirinden ayırt etmekte; ayrıca bir yandan, işverenle işçi arasındaki çıkar çatışmalarını, öte yandan da, işçileri yoksulluk sıkıntısı içinde olsa da birbirine bağlıyan çıkar ortaklığını ortaya koymaktadır. Bir gözlem olmak bakımından bu durumda yabana atılamaz bir gerçek payı olduğunu görüyoruz: Özellikle, birbirine bağlı oldukları için «sermaye» ile «işgücü» arasında hiç bir çatışma olmıyacağını söyliyen bir takım gözde başmakale yazarlarının öğütleriyle karşılaştırılınca. Ne var ki, gözlemdeki olaylar, en son teori ile bağdaşamazlar. Bir sınıfın, özellikle, bir sınıf bilincinin meydana gelmesi, sözü edilmeyen teorinin de hesaba katmadığı bir takım psikolojik etkenlere dayanır.

Gerçek olan şu ki: Marx ve kendisinden sonraki her Marx’çı farkında olmadan, insan yaradılışında, gerçekten olageleni yaratmak için «dış» ya da «maddi» bir takım ekonomik koşullarla işbirliği yapmaları gereken etkenlerin varlığını ve bunların etkilerini kabul etmektedirler. Bu etkenlerin açıkça kabulü, teoriyi başka bir pratik yola sokabilir. Marx’ın üzerinde durup direndiği şeylere değişik bir görünüş verebilirdi. Aslında, Marx’ın kendisi, farkında olmadan, zamanının psikolojisine başvurmuş, ayrıca, laissez faire liberalizminin iyimser psikolojisini de düzeltmiş görünüyor. Psikolojik etkenlerin açıkça kabulü, ileride görüleceği gibi, toplumsal bir eylem teorisine bir takım değerler ve değer yargıları getirmeyi gerektirir.

Toplumsal davranış ve toplumsal nedenleme (causation) ile ilgili her monolitik teori, ortaya çıkan sorunlara önceden hazırlanmış bir cevap verme eğilimindedir. Bu cevabın toptancı niteliği, asıl sorunda yer alan özel olayların eleştirel incelenmesine ve ayırdedilir duruma konmasına engel olmaktadır. Sonuç olarak bu nitelik «ya hep ya hiç» yollu bir çeşit pratik yola götürür ki, bu da, eninde sonunda, yeni bir takım güçlükler doğurur. Örnek olarak, S.S.C.B. tarihinde büyük bir rol oynamış olan iki olayı ele alacağım. Teoriye göre, tarımcı sınıf üyeleri, toprak sahibiyseler, burjuvaziden sayılırlar, burjuvazinin en «küçük» katında olsalar bile. Yalnız kentlerde toplanan fabrika işçileri proletaryadandırlar. Öyleyse, teoriye göre, sınıf çatışması, kentlerdeki işçilerle, köylü nüfusun en büyük bölüğü arasında var demektir. Bu iki sınıf insanı ortak bir iş için bir araya getirmede gerçek bir psikolojik ve toplumsal sorun vardır. Ne var ki, teorik öncül’ün toptancı veya birci niteliği sorunun bir sorun olarak incelenmesine engel oluyor. Şu nokta önceden kabul edilmiş bulunuyor: Sınıf çatışması öyle bir nitelik taşımaktadır ki, devrim hareketinin başarısı, kent işçilerinin köylü nüfusa hakim olmalarına bağlıdır. Rus tarihini izlemiş olanlar bilirler ki, zaten güç olan sorun, bu ilkenin (Lenin’in onu uygulamada gösterdiği büyük kıvraklığa rağmen) kabulü ile daha da güçleşmiştir.

Öbür örnek, üretim güçlerinin uluslararası bir durum gösterdiği bir çağda, sosyalizmi bir tek memlekette kurabilme sorunudur. Burada da, iç ve dış ilişkileri ayarlamada tutulacak politika ile ilgili çetin bir sorun var. «Ya hep ya hiç» görüşü, Rusya’da ilk komünist partisi içinde birbirine düşman iki hizipin doğuşunda tam bir çözüntüye yol açmıştır. Gerçek koşulların incelenmesine dayanan bir politika kurmayı sağlıyacak olan konuşma, danışma ve uzlaşma yolları önceden kapanmış bulunuyordu. Bir tek memlekette sosyalizmi kurma lehinde bir çaba uğruna ilk koyu Marx’çılık bir yana bırakıldığı zaman bile (ki bu politika için pratik bakımdan söylenecek çok şey vardır) bu politikanın, teorinin «bilimsel» özü dolayısıyla, birbiriyle uzlaşmaz görüşlere göz yumamıyan «ya hep ya hiç» formülünün hoş gördüğü tek politika olduğunu ispatlamak gerekiyordu. Bu noktayı ispatlamanın en etkili yolu, karşıt bir görüşü benimsiyenlerin hain ve devrim düşmanı diye kafalarını kesmekti.

Tuhaftır ki, bilimsel bir temele dayandığını ulu orta ileri süren bir teori bilimsel yöntemin her ilkesini sistemli olarak zedelemiştir. Bu çelişmeden alacağımız ders, bilimsel yöntemle demokratik yöntem arasında bir iç yakınlık bulunduğu, ve bunu yasama ve yönetme tekniklerinde kullanmak gerektiğidir. Bilim, özü gereği, değişik düşünceleri hoş görmekten çok, hoş karşılar; onca araştırma, gözlemlenen olayları ortalama bir sonuca götürür. Böylece, sağlam bir temele oturtulmuş ve başka araştırmalarla ortaya yayılmış olur. Yaşıyan demokrasilerin, politikalarını çizerken, bilimsel yöntemden tam ve yeterince faydalandıklarını ileri sürecek değilim. Ne var ki, araştırma serbestliği, değişik görüşleri hoşgörme, haberleşme serbestliği, nihayet, buluşların en son düşünce alıcısı olan her insan tekine dağılması, bütün bunlar bilimsel yöntemde olduğu kadar demokratik yöntemde de vardır. Demokrasi, bir takım sorunların varlığını ve bunları birer sorun olarak eşelemek gerektiğini kabul etmek mutluluğuna erdiği gün, birbiriyle uzlaşmaz görüşleri tepmekle öğünen siyasal gurupları karanlıklara itecektir; benzer gurupların, bilim bakımından, er geç düştükleri karanlıklara.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe