Toplumsal Harekete Diyalektik Bakışın Öncülleri

İlker Belek


İnsan bilinci, daha ilk çağlardan itibaren toplumun gelişimi hakkında, o dönemin nesnelliğine denk düşen bir bakış açısı geliştirdi. Halen yaşamakta olan ilkel toplumlarda (çağdaş ilkeller) da, artık yeryüzünden silinmiş toplumların mitlerinde de dünyanın ve ilk insanın yaradılışına ilişkin söylencelere rastlanır. Bunlar, toplumun gelişimini büyüsel, mitolojik, düşsel, doğaüstü olay ve güçlerle açıklarlar.

Örneğin bilinen ilk yazılı yaradılış efsanesi olan Sümer yaradılış efsanesi Enuma Eliş’te, yeryüzünün yaradılışı şöyle anlatılır: Başlangıçta göklerde Apsu (tatlı sular engini) ve Tiamat (tuzlu sular engini) vardı. Br de oğulları (sisler tanrısı) Mumu. Tanrı Apsu ile tanrıca Tiamat cinsel sularını birbirlerine karıştırdılar. Bundan Lahmu ile Lahumu tanrı çifti doğdu. Onlardan Anşar ve Kinşar oluştu. Sonra Anu (gök tanrısı) Anşar ile Kinşar'ın oğlu olarak doğdu. Onun oğlu ise sular tanrısı Enki olarak dünyaya geldi. Enki, bilindiği gibi, insanlığın ilk uygar toplumunun kurulduğu yer olan Eridu kentinin koruyucu tanrısıdır. Sonuçta bu tür her efsanede olduğu gibi, burada da panteon karışır ve tanrılar birbirlerine girerler. Anu’nun torunu, Enki’nin oğlu ve Babil kentinin koruyucu tanrısı Marduk ile Tiamat arasında büyük savaş çıkar. Marduk, Tiamat kendisini yutmak üzere ağzını açtığında, korkunç silahı olan dört yeli tanrıçanın üzerine salar, böylece Onu ikiye böler. Gökyüzü ve yeryüzü, kısaca evren böyle oluşur (Şenel A. 2014a: 416).

Radlof tarafından saptanan bir Altay efsanesine göre ise, önceleri ne yer, ne gök ne de ay ve güneş vardı. Her taraf suydu. Bu suyun üzerinde tanrı ile tanrının daha sonra kötülük tanrısı yaparak Erlik adını vereceği bir kişi dolaşmaktaydılar. Tanrının emriyle bu kişi suyun dibinden çamur çıkarmakta, tanrı da bu çamurla yeryüzündeki karalan yaratmaktaydı. Günün birinde yaratılan toprak üzerinde bir ağaç bitti. Tanrının emriyle bu ağaçtan dokuz tane dal çıktı. Yine tanrının buyurmasıyla dokuz dalın kökünden türeyen dokuz kişi, daha sonra çoğalarak dokuz ulus oluşturdular. Böylece yeryüzündeki insan toplumları oluştu (İnan A. 1986: 1415).

Günümüzde halen Amerika’nın Güney Dakota bölgesinde yaşamakta olan Mandan Kızılderilileri ise yaradılışı şöyle tasvir ederler: Yalnız Adam dünyayı yaratmış olan Cayote ile karşılaşır. Uzun bir tartışmadan sonra, çok kumlu ve nemli bir yeryüzü kurmaya karar verirler ve bugün üzerinde yaşadığımız dünyayı yaratarak ayrılırlar. Yalnız Adam bu ayrılık sonrası, uzun süre tek başına dolaşır ve sonunda bu boş topraklarda insanların yaşaması gerektiğini düşünür. Böylece ilk insanlar yaratılır. Başlıca uğraşları buffalo ve mısır yetiştiriciliği olur (Hoebel E. A. 1979: 546).

Anlaşılan ilk sınıflı toplumlarda evrenin yaradılışı, sınıflı toplumların kendi iç yapılarındakine benzer çatışmaların, savaşların sonucudur. Yaratan tanrılardır, tanrılar arasındaki ilişkiler sınıflı toplum yönetenlerinin arasındaki gibi gerilimlidir. Evren tanrıların lanetiyle yaratılmıştır. Bu lanet sonrasında tanrılar arasındaki savaşlar yeryüzüne de hakim olmuştur. Kızılderililerdeki yaratma mitosunun barışçıl havasının ise onların toplumsal yaşamlarıyla ilişkili olduğu kesindir.

Antik çağda dinsel, mitolojik, doğaüstü güçleri bir yana bırakarak, neden-sonuç ilişkileri içinde ve deterministik bir anlayışla insanın ve toplumun gelişimini açıklamaya çalışan ilk düşünür Demokritos’tur (MÖ 460-370). Demokritos toplumsal yaşamın başlangıcında insanların da hayvanlar gibi düzensiz dolaşıp bitkileri toplayarak geçindiklerini söyledi. Toplumu, organik doğanın evrim süreci içinde açıklamaya çalıştı

(Tanilli S. 1984: 361).

Antik çağın diğer düşünürleri de toplumsal gelişim konusunda son derece parlak düşüncelere sahiptiler. Hepsi de, ellerinde somut veri bulunmamasına rağmen, ilk çağ insanlarının uğraşlarına, insan gelişiminin doğasına açıklık getirmeye çalıştılar. Şüphesiz bunların bugün ancak tarihsel bir değeri vardır.

Ortaçağ’da ise, Kilise, insanın ve toplumun tanrı tarafından bir kerede yaratıldığı düşüncesini yaydı. Bu görüş, “o zamandan beri güneşin altında yeni bir şey yok” tümcesiyle özetleniyordu. Böylece nesnelerin, insanların ve toplumların bu günkü biçimleriyle, sonradan herhangi bir değişime gerek göstermeyecek şekilde yaratıldıkları kabul ediliyordu.

Kilise'nin, maddi ve toplumsal hareketin dinamiğini açıklamayı kendisine konu edinen bilimin gereklilik, gerekçe ve geçerliliğini yok sayan, yok eden bu dünya görüşünün özellikle insan öncesi canlıların biyolojik hareketi konusunda aşılmasını Darwin (1809-1882) gerçekleştirdi. Darwin Türlerin Kökeni adlı çalışmasıyla, canlıları, değişmez ve birbirleriyle ilişkisiz varlıklar olarak kavrayan kaotik yaklaşımı aştı.

Darwin, Türlerin Kökeni'nin 1859 tarihli ilk baskısında “yakın zamana kadar, doğa bilginlerinin büyük çoğunluğu türleri değişmez görüyor ve onların ayrı ayrı yaratılmış olduklarına inanıyordu. Birçok yazar bu görüşü ustalıkla savunmuştur. Öte yandan, türlerin değişikliğe uğradığına bugünkü canlı biçimlerin, eskiden yaşamış biçimlerin gerçek dölleri olduğuna pek az doğa bilgini inanıyordu” dedikten sonra kendi düşüncelerini şöyle açıklıyordu: “Pek çok şey karanlıkta kalmakta ve uzun zaman karanlık kalacak ise de, başarabildiğim en titiz çalışmadan ve en nesnel (objektif yargılamadan sonra, doğa bilginlerinin yakın zamana kadar kabul ettikleri ve benim de eskiden kabul ettiğim görüşün yani, her türün başlı başına yaratılmış olduğu görüşünün yanlışlığı konusunda hiç şüphem yoktur. Türlerin değişmez olmadığına, tersine, aynı cinsten (genus) denenlerin, tıpkı herhangi bir türün onaylanmış çeşitlerinin o türün dölleri olması gibi, başka ve genellikle tükenmiş bir türün doğrudan dölleri olduğuna kesinlikle inanıyorum.” (Darwin C. R. 1976: 9 ve 27)

Darwin, kilisenin doğanın açıklanması konusundaki ve biyoloji alanındaki hakimiyetine son verdi. Toplumsal hareket bakımından aynı şeyi yapan kişi ise Morgan’dır (1818-1881). Engels, bu konuda şöyle diyor: “Darwinci evrim teorisinin biyoloji bakımından önemi neyse, analık hukukuna göre örgütlenmiş bulunan ve uygar halkların yaşadığı şekilde babalık hukukuna göre örgütlenen genslerin önceki aşamasını oluşturan ilkel gens içinde yapılmış olan (bu çalışmanın), ilkel tarih açısından taşıdığı önem de odur(...) İnsanlığın tarih dönemini bilinçli bir biçimde belli bir düzene koyma işine ilk girişen Morgan olmuştur.” (Engels F. 1987: 26 ve 29)

Morgan’ın asıl işi avukatlıktı. 1840 yılında mesleğine başlamış, o sırada sürmekte olan Amerikan İç Savaşı’nda Kızılderililerin kitleler halinde katledilmesinden etkilenerek onların arasında 30 yılı aşkın bir süre yaşadı ve toplumsal yaşantılarını inceleyen araştırmalar yaptı. Bu çalışmalarını Amerika’daki hemen bütün kabileler arasında yürüttü. Bu arada 1847 yılında Seneka Kabilesi’ne oğul olarak da kabul edildi (Oskay II. 1986: 1416). Morgan’ın ülkemizde en çok bilinen ve Engels’in sözünü ettiği çalışmasının adı, Eski Toplum’dur (Ancient Society).

Morgan bu kitabında, toplumların evriminin ilahi iradeye, ırksal üstünlüklere, kişilere, dinsel anlayışlara değil, tarihin rasyonel yasalarına uygun olarak gerçekleştiğini belirtir. Ona göre tüm insanlık için geçerli olan belirli bir toplumsal gelişim süreci vardır. Morgan, bu süreci yabanıllık, barbarlık, uygarlık olarak aşamalandırmıştır. Yeryüzündeki bütün toplumların her birisinin aynı gelişme aşamasında olması şart değildir ve zaten gözlemler de böyle bir durumun tam tersini ortaya koymaktadır. Ancak bu “(...) birbirinden ayrı üç durumun, ilerleme ve gelişmenin doğal ve zorunlu aşamaları yönünden birbirleri ile ilişkili oldukları da bir gerçektir" (Morgan LH 1987: 69).

Morgan, yabanıllık ve barbarlık dönemlerini de kendi içlerinde üçe ayırır. Her dönemin tanımlamasını ve ayırıcı özelliklerini tümüyle dönemlerin maddi yaşam koşullarına dayandım. Balıkçılık, ok ve yayın keşfi, hayvancılık ve tanının gelişimi, demirin eritilmesi, fonetik alfabenin bulunuşu; bunların her biri ayrı birer dönemin başlangıcını ifade ederler (s: 80).

Morgan ayrıca, “modem kurumların kökleri barbarlık dönemine uzanmakta, aynı kurumların tohumlan ise barbarlık dönemiyle daha önceki yabanıllık döneminden devralınmış bulunmaktadır” (s: 70-71) görüşünü savunarak, tarihsel gelişime evrimci bir yaklaşımda bulunur. Modem kurumlar derken söz konusu ettikleri, yönetim, dil, aile, din, ev içi yaşam, mimarlık ve mülkiyettir. Morgan’a göre bunlardan hiçbiri eskiden, bugünkü biçimlerinde değildiler. “Bir yanda buluşlar ve keşifler, bir yanda da kurumlar çağlar boyunca, hep kendi dönemlerinin öncesindeki dönemlerin ardılları olarak biçimlenmişlerdir” (s: 70). Örneğin hükümet etme fikrine, nüve olarak ilk kez yabanıllık döneminde rastlanır ama, bunun siyasi örgütlenme düzeyine ulaşması çok daha sonraları olmuştur.

Morgan’ın en genel düzlemde formüle ettiği şudur: “İnsanlığın deneyimleri hemen hemen benzer gelişme çizgilerini izlemiş, benzer koşullar altında insan gereksinimleri temelde aynı olmuş, düşünsel ilkelerin işlemesi de tüm insan ırklarında özü yönünden, aynı özelliklere sahip bir beynin bulunması sayesinde, bir biçimlilik kazanmıştır (s: 75). Bu düşünce daha sonraki arkeolojik, antropolojik, linguistik keşiflerle desteklenecektir.

Morgan’la birlikte Kilise’nin toplum bilincine sokmuş olduğu muamma ve dokunulmazlık perdesi kalktı, toplumsal gelişim süreci mistik öğelere başvurulmaksızın ve tamamen objektif bir zeminde formüle edilmiş oldu.

Biyolojik türlerin gelişimi temasını dinin hakimiyet alanından kurtararak bilimin konusu haline getiren Darwin ise, aynı şeyi toplumun ve toplumsal kurumların gelişimi bakımından gerçekleştiren Morgan’dır.

Burada, Darwin ile Morgan'ın görüşlerini özel olarak özetledik. Her ikisi de bize doğanın ve toplumun hareket yasaları konusunda büyünün, mitin, söylencelerin, yaradılış efsanelerinin, kutsal dokunulmaz sayılan apriori dini dogmaların dışında, objektif ve evrimsel bir bakış açısını sunarlar. Doğaya ve topluma ilişkin görüşlerimizi geliştirilebilir bir zemine oturturlar. Doğanın ve toplumun yapısının ve gelişim sürecinin yine doğanın ve toplumun kendi içindeki nesnel hareket yasalarıyla, geçmişi bugüne bağlayan ve geçmişin kurumlarının içinde yaşadığımız dönemdeki izlerini süren bir perspektifle, bugünü anlamak için geçmişe yönelen bir bakış açısıyla açıklanabileceğini gösterirler.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe