Toplumsal Antlaşma Boyun Eğme Değil Ortaklık Antlaşmasıdır

Jean-Jacques Rousseau


Cumhuriyetçi siyaset felsefesinin kuruluşunda Cenevreli filozof Rousseau'nun adı önem sırasında Montesquieu'den sonra ikinci gelir. Onun düşüncesi modemlerin siyaset hukukunun belli başlı kuramlarını belirleyerek düzene sokmuştur. Bunu, toplumsal antlaşmayı bir boyun eğme ilişkisine değil, ortaklık antlaşmasına dönüştürerek ve hükümdarın egemenliğini bir araya gelmiş halkın genel iradesine aktararak yapmıştır.

Cumhuriyetçi siyaset felsefesinin kuruluşunda Cenevreli filozof Rousseau'nun adı önem sırasında Montesquieu'den sonra ikinci gelir. Onun düşüncesi modemlerin siyaset hukukunun belli başlı kuramlarını belirleyerek düzene sokmuştur. Bunu, toplumsal antlaşmayı bir boyun eğme ilişkisine değil, ortaklık antlaşmasına dönüştürerek ve hükümdarın egemenliğini bir araya gelmiş halkın genel iradesine aktararak yapmıştır.

Cenevre’de 1762 yılında yayımlanan ve alı başlığı Siyaset hukukunun ilkeleri olan Toplumsal Sözleşme adlı yapıtında Rousseau, modern politik düşüncenin en ünlü sorunlar dizgesini, toplumsal sözleşme ya da antlaşma ile ilgili sorunları açıklamayı yüklenmiştir. Fakat Hobbes ya da Pufendorf gibi monarşi yanlısı düşünürlerin bir boyun eğme antlaşmasını savundukları o konuda, Rousseau yalnızca ortaklık antlaşmasının hakka uygunluğu görüşünü savunmuştur.

Bence insanlar öyle bir noktaya gelmişler ki, onların doğal durumda kalabilmelerine engel olan şeyler, her bireyin doğal durumda kalabilmek için gösterdiği güce baskın çıkıyor. O halde o ilkel durum artık var olamaz. O durum varoluş biçimini değiştirmezse, insan soyu yok olur.

Oysa insanlar yeni güçler ortaya çıkaramadıklarına, yalnızca var olan güçleri bir araya getirip onlara yön verebildiklerine göre varlıklarını korumak için, doğal durumda kalmalarına engel olan şeylerin direncine baskın çıkabilecek güçleri toplayarak tek bir dürtüyle ve uyum içinde işletmekten başka yollan kalmıyor.

Bu güçler toplamı ancak birçok gücün bir araya gelmesinden doğabilir; fakat her insanın somut gücü ve özgürlüğü, onun yaşamda kalmasını sağlayan ilk öğeler olduğundan, insan kendine zarar vermeksizin ve kendine göstermesi gereken bakımı savsaklamaksızın, gücünü ve özgürlüğünü o birleşmeye nasıl verecektir? Bu zorluk, benim ele aldığım konuya gelince, şu sözcüklerle dile getirilebilir:

“Öyle bir ortaklık biçimi bulunacak ki, o ortaklık her ortağın kendisini ve mallarını ortak gücün tümüyle savunacak ve koruyacak. Ayrıca, bu ortaklık biçiminde her bir kişi herkesle birleşecek, ancak yine de yalnız kendisine boyun eğecek ve eskisi kadar özgür kalacak.” işte toplumsal sözleşme bu temel soruna bir çözüm getiriyor.

Bu sözleşmenin maddeleri, işin niteliğiyle o kadar belirlenmiştir ki, en ufak değişiklik bunları boş, etkisiz kılar. Öyle ki, belki hiçbir zaman açıkça dile getirilmemiş olmalarına karşın, bu maddeler her yerde birbirinin eşidir, dile getirilmeksizin her yerde kabul görmektedir. Meğerki toplumsal antlaşma bozulsun; o durumda herkes, sözleşmenin getireceği özgürlük uğruna vazgeçmiş olduğu ilk haklarını, doğal özgürlüğünü yeniden eline alır.

Elbette söz konusu maddelerin tümü tek bir maddeye indirgenmektedir: Her ortağın tüm haklarıyla topluluğa eksiksiz biçimde bağlanması, o topluluğun bir parçası olması. Çünkü önce, herkes kendini tümden verdiğinden koşul herkes için eşittir; koşul herkes için eşit olunca da, hiç kimsenin onu başkaları için masraflı kılmakta bir çıkarı yoktur.

Üstelik hak aktarılması hiç koşulsuz gerçekleştiğinden birlik olabildiğince eksiksizdir ve hiçbir ortağın artık isteyecek bir şeyi yoktur. Çünkü kişilere birtakım haklar kalsa, kişilerle kamu arasında karar verecek hiçbir yüksek kişi olmadığından, herkes bir bakıma kendi yargıcı olduğundan az sonra her konuda yargıç olduğunu ileri sürmeye başlayacaktır. Doğa durumu varlığını sürdürecek ve ortaklığın zorbaca ya da boşu boşuna yürümesi kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak şu söylenebilir ki, kendini herkese veren, hiç kimseye vermiyor demektir. Kendi vazgeçtiğimizden fazlasını elde edebileceğimiz bir ortak olmadığından, herkes yitirdiğinin dengini ve elindekini korumak için de daha fazla güç kazanıyor demektir.

Şu halde, toplumsal antlaşmadan onun özünden olmayanı ayırırsak, antlaşmanın şu anlatıma indirgendiğini görürüz: “Her birimiz, kendi varlığımızı ve tüm gücümüzü, birbirimizle ortak olarak, genel iradenin yüksek yönetimine bırakıyoruz ve her üyeyi bütünün bölünmez parçası olarak alıp kabul ediyoruz.”

Bu noktaya gelindiğinde antlaşmaya katılan her bir kimsenin kendi kişiliği yerine, o ortaklık edimi, bir tüzel ve ortak organ üretir. Bunu oluşturan ne kadar üye varsa mecliste o kadar oy vardır ve bu kitle, birliğini, ortak İrenini, yaşamını ve iradesini söz konusu edimden alır. Bu yolla bütün öteki kişilerle oluşan o kamusal kişiye eskiden site denirdi; bugün kamusal nesne yani cumhuriyet ya da politik vücut yani ülke yönetimi organı deniliyor. Aynı varlık üyelerince edilgen olduğunda devlet, etken olduğunda hükümdar diye adlandırılır. Benzerleriyle karşılaştırıldığında güç adı veriliyor. Ortaklara gelince onların toplu adı halk’tır, ayrı ayrı ve hükümran yetkeye katılan nitelikleriyle ele alındıklarında yurttaş, devletin yasalarına boyun eğen nitelikleriyle ele alındıklarında uyruk adını alırlar. Fakat bu terimler çoğu zaman birbirleriyle karıştırılır ve birbirlerinin yerine kullanıldığı olur; bütün kesinlikleri içinde kullanıldıklarında onları tanımak yeterlidir.

Jean-Jacques Rousseau, Toplumsal Sözleşme, Cenevre, 1762, kit. 1. böl. 6, s. 522.

Aktarılamayan ve bölünemeyen egemenlik genel irade üzerine kurulmuştur

Modern politik düşüncenin bir başka çok önemli kavramı olan egemenlik (bkz. Bodin, Hobbes) burada bölünmez, aktarılamaz, yanılamaz ve temsil edilemez genel iradenin yürütülmesi olarak tanımlanıyor. Cumhuriyetin bir ve bölünmez oluşu belki bundandır. Kamu iradesi, kamu yararını belirlemektedir.

Görülüyor ki, bu formülle, ortaklık bağın kamunun tek tek kişilerle karşılıklı birbirlerine söz vermelerini içerir ve her birey adeta kendi kendisiyle bir sözleşmeye girdiğinden ikili bir taahhüt altındadır: Kişilere karşı egemen gücün bir parçası olarak ve egemen güce karşı devletin bir parçası olarak. Fakat burada yurttaşlık hukukunun hiç kimsenin kendi kendisine verdiği sözlerle bağlı sayılamayacağı yolundaki kuralını uygulayamayız. Çünkü insanın kendi kendine karşı bir taahhüt altına girmesi ve üyesi olduğu bir bütüne karşı taahhüt alıma girmesi apayrı şeylerdir, insan kendisini ancak değişmeyen tek bir açıdan görebilir, bu nedenle de kendi kendisiyle sözleşme yapmış bir kişi durumundadır. Bununla görülüyor ki, halk kitlesi için zorunlu bir temel yasa, hatta toplumsal sözleşme yoktur ve olamaz. Bu, halk kitlesinin, söz konusu sözleşmeye ters düşmedikçe, üçüncü kişilere bağıtla bağlanamayacağı anlamına gelmez, çünkü yabancı karşısında o da basit bir varlığa, bir bireye dönüşür.

Fakat siyasi organ ya da hükümdar varlığını sadece sözleşmenin kutsallığından aldığı için, hiçbir zaman hatta bir başkasına karşı bile bu birinci bağıta karşı bir taahhüt altına girip örneğin kendisinin bir bölümünü ya da tümünü başka bir hükümdara aktaramaz. Kendi varlığını yapan bağıtı bozmak, kendini yok etmek olur, hiç olan bir şeydense hiç çıkar.

Bu çokluk böylece tek bir vücutta toplandı mı, üyelerden birine saldırmak, bütüne saldırmakla eş olur. Hele bütüne saldırılıp da üyelerin bundan etkilenmemesi, daha da olanaksızdır. Böylece, görev ve çıkar, sözleşmeyi yapan tarafların her ikisini de karşılıklı birbirlerine yardıma zorlar ve aynı insanlar, bu çifte ilişki altında, ona bağlı tüm yararları bir araya getirmeye çalışırlar.

Durum böyle olunca, egemen güç kendisini oluşturan kişilerden başka bir şeyden meydana gelmiş değildir ki, onlarınkine ters bir çıkarı olsun ya da olabilsin. Şu halde, egemen gücün uyruklarına karşı hiçbir güvence göstermesi gerekmez, çünkü bütünün tüm üyelerine zarar vermek istemesi olanaksızdır. Ayrıca, aşağıda göreceğiz ki, hiçbirine zarar veremeyecektir. Egemen, yalnızca o nedenle yani egemen olması nedeniyle, her zaman o niteliğini koruyacaktır.

Fakat, durum, uyrukların egemene göre olan konumlarına gelince değişir. Uyrukların ortak çıkarlarına karşın, şayet egemen, onların kendisine bağlı kalmaları için bir yol bulamamışsa, bağlılık sözleri, taahhütleri herhangi bir güvenceye bağlanmamış demektir.

Çünkü, her birey, insan niteliğiyle, özel bir iradeye sahip olabilir ve bu, yurttaş niteliğiyle sahip olduğu genel iradeye ters düşebilir ya da en azından ona benzemez bir irade olabilir. Özel çıkarı, insana ortak çıkarın dediklerinden bambaşka şeyler söyleyebilir. Salı koşullarında ele alındığında yaşamı, doğallıkla bağımsız olan yaşamı, insana ortak davaya ne borçlu olduğunu gösterebilir. Örneğin, karşılıksız bir katkı gibi. O katkıyı vermezse başkaları, karşılıklı, bedelli olması durumunda onun eline geçecek olandan daha ufak bir şey yitireceklerdir. Bir insan olmayan devleti yapan tüzel kişiye düşünebilir bir varlıkmış gibi bakarsa, uyruk görevlerini yerine getirmeyi kabul etmeksizin yurttaş haklarından yararlanıyor demektir. Bu, daha .ileri gittiğinde politik varlığın, ülke yönetimi denen soyut varlığın çökmesine yol açacak bir adaletsizliktir.

Şu halde toplumsal antlaşmanın boş bir kalıp olmaması için, açıkça dile getirilmese de bu bağıtı yani her kim kamu iradesine karşı gelirse, ötekilerin tümünün onu buna zorlayacağı bağılını içermesi gerekir. Bu da, onu, o karşı geleni özgür olmaya zorlamaktan başka bir şey değildir. Çünkü her yurttaşı yurda karşı görevli kılan koşul, onu her türlü kişisel bağımlılığa karşı güvence altına alır. Ülke yönetimi düzeneğinin işleyişini sağlayan, bu koşuldur. Yurttaşlar arası bağlantılar, sözleşmeler, o olmazsa, anlamsız, zorbaca olabilir, en büyük ölçülerde kötü kullanmalar karşısında savunmasız kalabilirler.

Yukarıda belirtilen ilkelerin ilk ve en önemli sonucu, devletin güçlerinin, devletin bir ortak mal olarak kuruluşunun amacına uygun biçimde yalnızca kamu iradesi tarafından yürütülebileceğidir. Çünkü özel çıkarların karşı karşıya gelmesi, ortaklıklar kurulmasını zorunlu kılmıştır ama buna olanak veren de yine aynı çıkarların birbirleriyle bağdaşmaları olmuştur. Toplumsal bağı oluşturan o değişik çıkarlarda ortak olan, işte budur. Eğer tüm çıkarların birbirine uyduğu bir nokta bulunmasaydı, hiçbir toplum ayakta kalmazdı. Toplum, yalnızca bu ortak çıkara dayanarak yönetilmelidir.

Evet, diyorum ki, egemenlik, kamu iradesinin yürütülmesi demek olduğundan, hiçbir zaman aktarılamaz ve ortak bir varlık olan egemeni de kendinden başka hiç kimse temsil edemez. Yetke aktarılır, irade aktarılamaz.

Çünkü bir kişinin iradesi belki filan noktada kamu iradesiyle çakışabilir ama bu uyuşma, en azından, kalıcı ve değişmez olamaz. Nedeni de, bir kişinin iradesinin, doğal olarak o kişinin öne aldığı isteklerine, kamu iradesinin ise eşitliğe yönelmesidir. O uyuşma sonsuza dek sürse bile, süreceğinin bir güvencesi olamaz. Sürmesi, yapanların becerisinden değil, rastlantıdandır. Egemen şöyle diyebilir: “Ben gerçekten şu adaman istediği ya da istediğini söylediği şeyi isteyebilirim.” Fakat şunu söyleyemez: “Bu adamın yarın isteyeceği şeyi yarın ben de isteyeceğim.” Çünkü iradenin böyle geleceği kapsayacak biçimde kendini bağlaması saçma bir şeydir ve hiç kimse kendi iradesiyle kendi iyiliğine karşı olan herhangi bir şeye razı olamaz. Su halde, eğer halk sadece boyun eğme sözü verirse, bunu yapmakla kendi kendini feshetmiş, halk niteliğini ortadan kaldırmış olur. Bir efendi, kendisine boyun eğilecek bir kimse ortaya çıkar çıkmaz, artık egemen güç dediğimiz şey yok olur ve bu nedenle ülke yönelimi organı yıkılır.

Bu demek değildir ki egemen güç, karşı koyabilecekken koymadığı sürece, yöneticilerin buyrukları kamu iradesi diye kabul edilemez. Öyle bir durumda, hiç kimsenin ses çıkarmadığına bakıp halkın onay verdiği sonucunu çıkarmalıdır. Bu, daha ayrıntılı biçimde açıklanacaktır.

Bölüm II

Egemenlik Bölünemez

Egemenlik nasıl aktarılamazsa, aynı nedenden ötürü de bölünemez. Çünkü irade ya geneldir' ya değildir. Halkın tümünün iradesi olabildiği gibi, bir bölümünün de olabilir. Birinci durumda, dile getirilmiş bu irade bir egemenlik senedidir ve yasa değeri taşır. İkinci durumda, söz konusu olan, kişisel iradeden başka bir şey değildir ya da devlet yöneliminde görevli bir kimseden çıkmış bir senettir, en fazla bir kararnamedir.

Fakat, bizim ülke yöneticilerimiz egemenliği bükmediklerinden, parçalayamadıklarından, onun hedeflerini bölüyorlar. Güç ile irade, yasama gücü ile yürütme gücüne ya da vergilere veya adalete, savaşa, iç yönelimle dış ilişkilere bölüyorlar. Bazen bütün bunları birbirine karıştırıp bazen ayırıyorlar. Egemeni düş ürünü bir varlığa, ayrı parçalardan oluşmuş bir şeye çeviriyorlar. Sanki bir insanı birçok ayrı vücuttan yapmışlar, gözlerini birinden, kollarını bir başkasından, bacaklarını bir üçüncüden almışlar gibi oluyor. Japonya’da sihirbazlar bir çocuğu izleyicilerin önünde parçalar, sonra parçaları havaya savururlar, çocuk havada bütünleşmiş olarak diri ve tüm parçaları yerinde aşağı düşürürlermiş. Bizim politikacıların bardak çevirme numaraları da az çok ona benziyor. Toplumun vücudunu panayır sihirbazı hilesiyle parçalayıp sonra bilmem ne yoldan yine birleştiriyorlar.

Bu yanılma, egemen yetke hakkında doğru, kesin bilgiler edinil memesinden ve o yetkeden çıkanları, yayılanları onun bir parçası sanmaktan ileri gelir. Örneğin, savaş açma ve barış yapma edimlerine egemenliğin birer edimi gibi bakılmıştır. Öyle değildir, çünkü o edimlerin ikisi de birer yasa değildir, yalnızca yasanın birer uygulanışı, yasa sözcüğüne bağlı düşünce saptandığında açıkça görüleceği gibi, yasanın var olduğunu belli eden özel bir edimdir.

Öteki bölünmeleri de izlersek görürüz ki, ne zaman egemenliğin paylaşıldığına tanık olduğumuz sanısına kapılsak yanılırız. O egemenliğin bölümleri sandığımız hakların hepsi o egemenliğe bağlı durumdadır ve her zaman söz konusu hakların yalnızca uygulamasını verdiği birtakım yüksek iradelerin varlığını gösterirler.

Bu kesin olmayış kusurunun siyaset hukuku yazarları, koydukları ilkeler üzerinde, krallarla uyruklarının haklarını değerlendirmek istediklerinde onların yani yazarların görüşlerine ne kadar engel olduğunu anlatmakla bitiremeyiz. Grotius’tın birinci kitabının III. ve IV. bölümlerinde, bilginin kendisiyle çevirmeni Barbeyrac’ın, kendilerine göre, gereğinden çok ya da gereğinden az şey söylemesinler ve bağdaştırmaları gereken çıkarları ürkütmesinler diye nasıl bilgiçliklere, safsatalara batıp bulandıklarını herkes görebilir. Yurdundan hoşnutsuz, Fransa’ya sığınmış Grotitıs XIII. Louis’ye hulus çakmak ister, kitabını ona adar, halkı tüm haklarından yoksun bırakıp o hakları, onca hünerle krallara mal etmek için elinden geleni ardına koymaz. Aynı şeyi Barbeyrac da yapardı ama, neylesin ki, II. James’in kovulması o buna tahttan feragat der üzerine, William’i taht hırsızı durumuna sokmamak için sakinindi davranmak zorunda kalıp soldan çark etti. Bu iki yazar gerçek ilkeleri benimsemiş olsalardı, tüm güçlükler ortadan kalkardı ve onlar mantıklı hareket etselerdi, acı gerçeği dile getirir, krallara değil, halka güler yüz gösterirlerdi. Halbuki gerçek, insana servet getirmiyor, halk da kimseye elçilik, kürsü vermiyor, özel maaş bağlamıyor.

Bu söylediklerimizden şu sonuç çıkıyor ki, kamu iradesi her zaman dürüsttür ve kamu yararınadır. Fakat halk ile ilgili görüşmelerin her zaman aynı dürüstlükte olduğu sonucunu çıkaramayız. Hep halkın iyiliği istenir ama o iyiliğin nerede olduğu her zaman görülmez. Halkın ahlakını bozmaya girişilmez ama halk sık sık aldatılır, işte o zaman halk kötü olanı istiyor gibi görünür.

Çoğu zaman, herkesin iradesiyle kamu iradesi arasında ayrılık olabilir. Kamu iradesi, yalnızca ortak yarara, herkesin iradesiyse, özel yarara yöneliktir ve herkesin ayrı ayrı iradesinin toplamına yöneliktir. Fakat, söz konusu bu iradelerden birbirlerine zarar veren uçlan çekip alırsanız, ayrımların toplamı olarak kamu iradesi kalır.

Yurttaşların aralarında hiç iletişim yokken, yeterince bilgilendirilmiş halk tartışmaya, görüşmeye girdiğinde, küçük ayrımların çokluğundan hep kamu iradesi çıkacak ve görüşme her zaman işe yarayacaktır. Fakat büyük ortaklığın zararına birtakım küçük manevralar, ufak ortaklıklar onaya çıkınca, bu ufak ortaklıkların her birinin iradesi, üyelerinin gözünde genel, devletin gözünde özel olur. O zaman, artık kişi sayısı kadar oy veren yok, ortaklık sayısı kadar oy var denebilir. Ayrımların sayısı azalır ve daha az genel bir sonuç verirler. Nihayet, bu ortaklıklardan bir ianesi, bütün ötekilere üstün gelecek kadar büyük olduğunda, artık aldığınız sonuç, küçük ayrımların bir toplamı değil, tek bir ayrımdır; o zaman kamu iradesi kalmamıştır, üstün gelen düşünce, özel bir düşünceden başka bir şey değildir.

Şu halde, kamu iradesinin anlatımını bulabilmesi için, devlet içinde kısmi bir ortaklık bulunmaması, her yurttaşın düşüncesinin devletinkine koşut olması gerekir. Büyük Lükurgos’un tek ve çok parlak yapıtı bunu amaçlamıştır. Kısmi ortaklıklar varsa, bunların sayısını çoğaltıp eşitsizliği önlemek gerekir. Solon, Numa, Servius bunu yapmışlardır. Genel Kamu iradesinin her zaman aydınlatılması ve halkın aldanmaması için başvurulacak sakınımlar sadece bunlardır.

Şayet devlet ya da site, yaşamı üyelerinin bir araya gelmelerinden oluşan bir tüzel kişiyse ve tasalarının başında kendisini korumak, yaşamını sürdürmek geliyorsa, ona, her bölümü bütüne en uygun olan yoldan olmak üzere devindirmek ve konumlandırmak için genel ve zorlayıcı bir güç gereklidir. Nasıl ki, doğa her insana insanın kendi üyeleri üzerinde eksiksiz bir yetki verir, toplumsal antlaşma da politik organa onun kendi üyeleri üzerinde öyle eksiksiz bir yetki verir. İşte, dediğim gibi, egemenlik adını alan şey, kamu iradesinin yön verdiği bu yetkidir.

Fakat, kamusal kişiden başka, onu oluşturan ve yaşamı ve özgürlüğü doğallıkla ondan bağımsız olan ayrı ayrı gerçek kişileri de göz önüne almamız gerekir. Yani, amaçlanan, yurttaşla egemenin haklarının birbirinden iyice ayrılmasıdır. Yurttaşların birer uyruk olarak yerine.getirmek zorunda bulundukları görevler de onların birer insan olarak sahip olacakları doğal haktan ayrılmalıdır.

Kabul edilir ki. her insan, toplumsal antlaşma gereği gücünden, mallarından, özgürlüğünden bir şey aktarıyorsa, ancak kullanılması topluluk için önemli olanı aktarır; fakat şunu da kabul etmelidir ki, o önemi saptayacak yargıç, sadece egemen güçtür. Bir yurttaş, devlete yapabileceği tüm hizmetleri, egemen kendisinden bunu isler istemez yerine getirmek zorundadır. Fakat egemen de uyruklarına topluluk için yararsız hiçbir güç yüklememelidir. Hatta böyle bir şeyi isteyemez bile. Çünkü ne doğa yasası altında ne usun yasası altında, hiçbir şey nedensiz yapılmaz.

Bizi Loplumun tümüne bağlayan bağıtlar ancak karşılıklı oldukları için zorunludurlar. Onların doğası öyledir ki, o bağıtları yerine getirirken insan kendisi için çalışmadan başkası için çalışamaz. Kamu iradesi neden hep dosdoğrudur, neden insanların hepsi sürekli olarak onların her birinin mutluluğunu ister? Herkes sözcüğüne sahip çıkmayan, herkes adına oy verirken kendini düşünmeyen bir kimse yoktur da, ondan. Başka neden olabilir? Bu da ispatlar ki, hak eşitliği ve onun oluşturduğu adalet kavramı, her insanın önce kendini kayırma isteğinden yani insanın doğasından ileri gelir. Kamu iradesi, gerçekten kamu iradesi olması için hem yöneldiği varlıkta hem de özünde öyle olmalıdır. O irade herkesten kaynaklanıp herkese uygulanmalıdır. Bireysel ve belirli bir nesneye yönelirse doğal doğruluğunu yitirir, çünkü o zaman, bize yabancı olan şeye bakıp yargı verirken, önümüzde bizi yönetecek hiçbir gerçek hakkaniyet ilkesi bulunmaz.

Çünkü daha önce yapılmış bir genel anlaşmayla düzenlenmemiş bir nokta üzerindeki olgu ya da özel bir hak ortaya çıkar çıkmaz, sorun tartışmalı bir nitelik alır. Bu, taraflardan birinin ilgili bireyler, ötekinin de kamu olduğu bir davadır. Fakat o davada ne yasa görüyorum ne yargı verecek yargıç. Bu durumda, kamu iradesi açıkça dile getiriliyor, demek gülünç olur, çünkü öyle verilen yargı, olsa olsa taraflardan birinin varmak istediği sonuç olur; bu da öteki taraf için yabancı, özel ve böyle bir durumda haksızlığa, yanlışa açık bir talep demektir. Böylece, nasıl ki bir kişinin talebi genel talebin temsilcisi olamazsa, genel talep de özel bir ereğe yönelince niteliğini değiştirmiş ve bir kişi ya da bir olgu üzerinde genel niteliğiyle yargı veremez duruma gelmiştir. Örneğin, Atina halkı, yöneticileri atar ya da görevden uzaklaştırırdı, kimini ödüllendirir, kimini cezalandırırdı ve yönetimin tüm işlerini ayrım gözetmeden pek çok özel kararnameyle yürütürdü. Bu durumda halkın kamu iradesi denen şeyi kalmamış, artık egemen kimliğiyle değil, ülke yöneten büyük görevli ve yargıç kimliğiyle davranmış oluyordu.

Bu söylediğim, genellikle düşünülene tersmiş gibi gelebilir ama, izin verilsin, düşüncelerimi açıklayacağım.

Bundan anlamamız gerekir ki, iradeyi genel yapan şey, oy sayısından çok, oylan birleştiren ortak çıkardır. Çünkü bu kurumda herkes, zorunlu olarak, kendisinin başkalarına dayattığı koşullar neyse onlara uymak zorundadır. Bu, çıkarla adalet arasında hayran olunacak bir uyumdur ve topluca yapılan tartışmalara, görüşmelere bir hak denkliği verir. Halbuki herhangi bir özel sorunda, yargıcın kuralıyla tarafın kuralını birleştiren, eşleştiren ortak çıkar bulunmadığından böyle bir uyum görülmez.

İlkeye varmak için hangi yönden gidilirse gidilsin hep aynı sonuca varılmaktadır: Toplumsal anılaşma, yurttaşlar arasında öylesine bir eşitlik kurar ki, hepsi aynı koşullarda taahhüt altına girerler ve hepsinin aynı haklardan yararlanması gerekir. Böylece, antlaşmanın doğası gereği, her egemenlik anılaşması yani kamu iradesinin her gerçek antlaşması, bütün yurttaşları eşit biçimde taahhüt altına sokar ya da eşit biçimde kayırır; öyle ki, egemen, yalnızca ulusun tümünü tanır, fakat tümü oluşturanların hiçbirini ötekilerden ayırt edemez. Şu halde bir egemenlik antlaşması lam olarak nedir? Bu, yüksek konumdakinin aşağı konumdakiyle yaptığı bir uzlaşma değil, bütünün kendi üyelerinin her biriyle yaptığı bir uzlaşmadır ve meşrudur, çünkü temelini toplumsal sözleşme oluşturmaktadır. Ayrıca, hak dengesine uygundur, çünkü amaca yönelemez; sağlamdır, çünkü güvencesi, kamu gücü ve en yüksek yetki orunudur. Uyruklar bu tür uzlaşmalardan başka bir şeye boyun eğmedikleri sürece, kendi iradelerinden başka hiçbir kimseye bağımlı değiller demektir. Egemenin ve yurttaşların ayrı ayrı haklarının nereye kadar gittiğini sormaksa, yurttaşların hangi noktaya kadar kendilerine karşı, yani biri hepsine, hepsi birine karşı taahhüt altına girebileceklerini sormak demektir.

Böylece görüyoruz ki, egemen güç, nice salı, nice kutsal, nice dokunulmaz olursa olsun, genel uzlaşmaların sınırlarını aşmaz, aşamaz ve her insan o uzlaşmalarla kendisine bırakılmış olan mallarını ve özgürlüğünü dilediğince kullanabilir; öyle ki, egemen, hiçbir zaman bir uyruğu ötekinden daha ağır bir yükümle görevlendirme hakkına sahip olamaz, çünkü öyle bir şey ortaya çıkarsa, sorun özel bir nitelik taşıyor demektir, o durumda da artık egemenin gücü yetkili değildir.

Bu ayrımlar bir kez benimsendi mi, toplumsal sözleşmedeki kişilerin vazgeçmesi yanlış olur, çünkü, onların konumları, o sözleşme gereği, gerçeklen daha önceki konuma yeğ tutulur bir düzeye gelmiştir ve kişiler haklarını aktarmamışlar, belirsiz, güçsüz bir konumdan daha iyi, daha güvenli bir konuma, doğal bağımsızlıktan özgürlüğe, başkasına zarar verebilme durumundan kendi güvenliklerine, başkalarının alt edebileceği bir somut güce sahip olmaktan toplumsal birliğin alt edilemez kıldığı bir hakka geçmişlerdir. Devlete adadıkları yaşamları bile, bu sözleşmeyle sürekli korunmaktadır. Yaşamlarını devletin korunması için ortaya attıklarında da, ondan aldıklarını ona vermekten başka ne yapıyorlar ki? Doğa durumunda kaçınılmaz savaşımlar yapar ve yaşamlarını korumaya yarayacak şeyi yaşamları bahasına korurken yaptıklarından daha çok ve daha tehlikeli ne yapıyorlar ki bu durumda, bu sözleşme koşullarında? Gerektiğinde herkesin yurdu için savaşması zorunludur, elbette. Fakat hiç kimsenin hiçbir zaman kendisi için savaşması gerekmez. Güvenliğimiz elimizden gittiğinde göze aldıklarımızın bir bölümünü, tümünü değil, bir bölümünü, güvenliğimizi sağlayan şey uğruna göze alsak yine de karda olmaz mıyız?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe