Felsefe

 

 

 

Tinsellik Ve Cinsellik

Alan Watts


Çok kez insanın melekle hayvanın bir karışımı olduğu, tanrısal kökenli ruhun madde içinde tutsak kaldığı ve ruhun içlerinde tutsak olduğu daha aşağı düzeydeki kaba öğeleri Tanrı katma yüceltmekle görevli olduğu söylenir. Bunun anlamı insanın hayvan ve etli kemikli yanı öylesine bir değişimden geçirilmelidir ki hiç tanınamayacak duruma gelsin. Hem Doğunun hem Batının dinsellik ülküsü belki yalnız dış görünümü dışında insanın maddesel varlığının her yanını bütünüyle değiştirmek, yok etmektir. Yetkinliğe erişmiş kimsenin tasarımı, acıların her türlüsüne, öfke, nefret, kin gibi duygulara, her türlü tutkulara kapalı, cinsellik konusunda içi geçmiş ve yararsız, ölümlülüğün de kötülüğün de ötesinde, hastalıklara karşı bağışıklığı olan, hatta maddesel yoğunluğu ve ağırlığı bile olmayan insan biçiminde bir yaratıktır. Hiç olmazsa Hıristiyan geleneğinde ermişlerin mucizelerle dolu yaşamlarının anıştırdığı değişim geçirmiş tinsel bedenlerinin yapısı budur. Hinduizm’in bazı çeşitlerinde de civan-mukta’dan, yani tam olarak yetkinliğe erişmiş yogi’den dünyadaki varlığını sürdürürken de maddesel varoluşun sınırlılıklarını aşmış olması beklenir.

Belki de zaman ve uzay sınırlarını aşma konusunda kesin kararlı olan bizim teknolojik uygarlığımızın ülküsü de budur. Duayla, meditasyonla, kutsamayla maddesel mucizeler yaratılacağına inanmasak da bilimin başkaca güçleriyle de desteklenen tıp yoluyla ya da ruhbilimsel uygulamalarla bunları gerçekleştirebilmek için epey yol almış bulunuyoruz. Anlaşılıyor ki ağırlığı ve yoğunluğu olan maddesel varlığımızın rüzgar gibi uçucu bir hızı olan düşünceye boyun eğmesi ve bizim zayıf ve nazik tenimizin oradan oraya uçup duran hayal gücümüze yenilmesi beklentisi içindeyiz. Eğer kurgubilimden amaç bilimin genel doğrultusunu önceden kestirmekse, eğer bunları yazarak bilim adamı (belki bir takma adla) gizli tuttuğu amaçlarım ve düşlerini açığa vurmuş oluyorsa kuşkusuz teknolojinin yanında olan kimseleri evreni keşfedebilmek için ışık hızı gibi çok yavaş bir hi2 mutlu etmeyecektir. Bırakın küçücük galaksimizi, hatta uzayda güneş sisteminin dışına çıkmak istiyorsak yapılacak makineler düşüncenin sınırsız hızına yetişebilmelidir.

Bu maneviyatçı ya da yalnız beyinlerini kullanan hayalcilere karşın dünyaya bağlı, dünya zevklerine düşkün olmaktan hiç utanmayan ve insanın maddesel yanına bu karşı çıkışlardan yakman kimseler de her zaman var olmuştur bu dünyada. İnsan Tanrı korkusu bilmeden, kendi bedenlerinden hiç utanç duymadan hoşnut olan, hayvansal yanı üstün gelmiş kimseler konusunda düşünmeden edemiyor. Hiç olmazsa en sağlıklı oldukları anlarda, zamanın ve ölümlülüğün, uzayın ve mesafelerin, maddesel ağırlığı ve yoğunluğu olmanın sınırlılıklarını da içlerine sindirerek maddesel dünyaya «evet» diyen kimseler bunlar.

Yüzlerce yıldan beri bu iki tür insan birbirleriyle savaşıp durmuşlardır. Kendisini rasgele .önemsiz bir kimse olmaktan kurtarmak isteyen herkes, «Bizden olmayan bize karşıdır.» ya da «Birleşmezsek dağılır yok oluruz.» mantığıyla ya birinin ya ötekinin yanında yer almaya zorlanmıştır. Sanıyorum ki tam ak ya da kara olan insan tiplerini seviyor, kesin seçeneklerden birini seçemeyipte bir o yana bir bu yana yalpa vuranları, kararsızlık içinde maneviyatçıların ülküsüyle dünyaya dönük yaşamın ayartıcılığı arasında bocalayanları aşağalıyoruz. Olasılıkla, basit sıradan kimselerin tutumu budur. Ne içlerindeki meleği ne de hayvanı tam olarak bastırmayı başarabilirler, her ikisinin gücü de öylesine denk gelir ki, öylesine ayaklarını kösteklerler ki ne yapacaklarım bilemediklerinden iki yana yalpalar dururlar. Kesin olarak iki yandan birini seçmiş olanların karşısında kararsızlık içinde bocalayan bu şaşkınlar huzursuzluk, biraz da suçluluk duygusu içindedirler. Kararsızlık öylesine açık ve acınılacak bir kusurdur ki, hem şeytanın yandaşları, hem de dindarlar için böyle kimseler aşağalanmayı hak eden hedef tahtalarıdır. Bunun içinde bu zavallı kararsız şaşkınlar, iki yoldan birini seçebilecek gücü ve iradesi olanlara, ne pahasına olursa olsun hiç yalpalamadan akim yolundan ayrılmamayı seçen maneviyatçılarla kendilerini gönül rahatlığıyla şehvetin getireceği zevklere ve acılara kapıp koyuverenlere karşı korkuyla karışık bir hayranlık duygusu beslerler.

Bu şaşkınların içinde en acınacak durumda olanlar işi her iki yönde birden aşırılığa vardıranlardır. Dindarlıkta da günahkarlıkta da en uca kadar giden kimseler vardır. Herkese kendilerini dindarlığın, dinsel erdemliliğin şampiyonu olarak tanıtma çabasında olmalarına karşın kendi özel yaşamlarında boğazlarına kadar şehvet batağına düşmüş birer ahlak düşkünüdür bunlar. Bu kimselerin durumu her zaman yalnız iki yüzlülükle suçlayarak açıklanacak kadar basit değildir. İçtenlikle her iki ucun da çekimine kendilerini kaptırmış kimselerdir bunlar. Yalnız toplum kuralları bu uçlardan birini açığa vurmağa, ötekiniyse saklamağa zorladığı için iki yüzlülüğü seçmiş değillerdir, gerçekten de ikisi arasında bocalayıp kendilerini paralayıp dururlar. Derin bir kutsanmışlık duygusuyla rezilce bir şehvet düşkünlüğü arasında bir o yana bir bu yana dümen kırarlar. Her dümen kırışında da birbirinden korkunç vicdan azabı nöbetleri geçirmekten kendilerini alamazlar. Bu tiplere hem din adamları, hem bilim adamları arasında sık sık rastlanır. Bunun bir nedeni de hem dinin, hem bilimin her iki ucun çağrışım da daha derinlemesine duyabilecek daha duyarlı kimseleri kendisine çekmesindendir. Yalnız sanatçıların her iki ucun da çekimine kendilerim kaptırmış olmaları az çok hoşgörüyle karşılanır. Bunun nedeni belki de güzelliğin hem Tanrının hem şeytanın üzerinde birleştikleri bir özellik olmasındandır. Güzelliğe bağlılık duymak iyi ve doğru olmaktan bütünüyle farklı bir şeydir. insanı öyle kaskatı bir ciddiyetten kurtarır, insan ya da şeytan olmaktan çıkarır doğaüstü bir yaratık yapar, hani şu günahlarla sevapların tartıldığı kıyamet gününde ne cennete ne cehenneme alınmayıpta arafta kalan günahtan da sevaptan da haberi olmamış kimseler arasına katar. Bunun için midir bilmem? Bizim toplumumuzda sanatçı bir tür zararsız soytarı sayılır. Uygunsuz, yakışık almayan şeyler söyleyerek herkesi eğlendirmekte ustalık kazanmış olmasından başka birşey beklenmez ondan, onun yaptığı iş yalnızca tatlı tatlı vakit geçirtmeye yarayan yüzeysel bir iş olarak alınır. Bunun için de din adamı ya da bilim adamı için rezillik sayılacak özel bir yaşamı olabilir sanatçının.

Burada ortaya bir soru çıkıyor, insanın bu iki yönlü doğasında en doğru yol ikisinden birinin ötekini bütün bütün yenmesi, ötekinin üstünde kesin bir zafer kazanması mıdır? Örneğin Katolik tanrıbilimi hiç olmazsa kuramsal olarak etin ruhla evliliği görüşünü benimsemiş gibi görünmektedir. Aziz Thomas Aquinas Tanrının lütfunun doğayı yok etmeyeceğini yalnızca onu yücelteceğini savunur. Ama uygulamada doğanın yüceltilmesi onun ruha bütünüyle boyun eğmesi • olarak alınmıştır. Ancak son zamanlarda Eric Gill ve G.K. Chesterton gibi Katolik Hıristiyanlar ikisinin de hakkım veren güler yüzlü tinselci bir Hıristiyan maddecilik geliştirmişlerdir. Böylelikle de bundan sonra Hıristiyanlığı benimseyecek olanlara güzel bir tuzak kurmuş oldular. Ne var ki birisinin sanatçı, ötekinin de yazar olması kendilerini ilerde kilise ermişleri arasına alınmaktan koruyacaktır sanırım. Şu gerçek hiç değişmeden olduğu gibi kalıyor: Geleneksel Hıristiyanlık bedenin isteklerine ancak son derece önemsiz ve yumuşak başlı oldukları zaman katlanabilmektedir. Pan’ın keçi ayağı hiç bir zaman ortalarda gözükmemelidir. Burada Hıristiyanlığın doğa ve maddeciliğe karşı bu tutumunun, rasgele bir kimsenin gözünden kaçabilen insana özgü bazı küçük özelliklerin, katı ve kuralcı papaz için olağan üstü bir çekiciliği olmasından kaynaklandığı kuşkusu düşüyor insanın içine.

Artık bir insanın hem melek, hem hayvan olmasının bir rezalet sayılması gerekip gerekmediğini sormanın zamanı geldiğini sanıyorum. Bir başka deyişle iç huzursuzluğu içinde bir şaşkın, bir kararsız olmadan, hiç bir çelişki ve çatışkı içine düşmeden, bir yandan gizemci, bir yandan da bedenin zevklerine düşkün bir kimse olunabilir mi? İnsan bu iki yanının da dizginlerini elinde tutamadıkça ya önemsiz sıradan bir kimse ya da bir yobaz olmak, ya bir hilekar olmak ya da kendisinin bu hayvan yanma yenik düşmüşlüğün utancından kendisini kurtaramamak durumundadır. Tam anlamıyla Tanrı tanımazların, bedenin zevklerine düşkün coşumcuların felsefesi hastalık ve ölümün gizeminden yoksundur. Bunun için de son derece yüzeyseldir. Oysa hastalık ve ölüm, sağlıklı olmak kadar doğaldır, gizemcinin bunların karşısında duyduğu korkuyla karışık saygı bu gibi kimselerde yoktur. Gizemci bunların gizemini çözmeğe çalışırken ardlarında gizlenen son derece basit ve yalın gerçeğe şaşmaktan kendini alamaz, bir yandan da hayal gücünü zamanın ve uzayın ötelerine kadar aşırtarak bilincinin derinliklerindeki gizleri arar. Oysa bu gibi duygular ve arayışlar sözünü ettiğimiz kimselere yabancıdır. Mantıkçı gramercinin bu gibi arayışların son derece anlamsız olduğu konusundaki düşüncesini, hani şu, sözle anlatılan şeyleri anlayıpta müzikten hiç anlamayan ruhbilimsel tiplerin bir değişik çeşitlemesi olarak görmemek elden gelmiyor. Öbür yandan bu dünyanın nimetlerine sırt çevirip doğanın gizeminden hiç etkilenmeyen gizemcinin durumu arınmışlıktan çok kısırlık olarak nitelendirilebilir. Bu gibi kimseler tüm zihinsel ve bedensel yetenekleri içinde yalnız kafaları gelişmiş öteki yetenekleriyse güdük kalmış birer ucubedirler, yani yalnız soyut kavramlarla düşünen, hiç bir somut anlam taşımayan kavramlar dünyasında yaşayan birer sıska kocakafadır bunlar. Bir de şu var: Doğaya tam olarak karşı olupta bütünüyle ruhun arınmışlığının yanında olanlar da sonunda doğayı da Tanrının yarattığını kabul etmek zorunda •kalıyorlar. Yalnız kuşkusuz arınmışlığın ta kendisi olan Tanrının nasıl olupta onların görüşlerine göre doğa gibi kirli birşey yaratmış olabilmesi açıklamasız kalıyor.

Gizemciliğin bedensel aşkın dilini kullanarak gizemci yaşantıları anlatmaya çalıştığı, hatta Hıristiyan gizemcilerin bile Kutsal Kitabın Şarkıların Şarkısı adlı ünlü aşk şiirini sık sık kullandıkları bilinen bir şeydir. Maddeci eğilimli ruhbilimciler gizemciliği bu nedenle bedensel doyumsuzluk yüzünden cinsel güdünün yüceltilmesi olgusu olarak açıklamaya çalışmışlardır. Buna karşın maneviyatçı ruhçular aşk imgesinin sadece bir benzetme, bir simge olduğu, hiç bir biçimde kaba ve hayvansal yönüyle alınmaması gerektiğini savunurlar. Acaba her iki tarafta aynı zamanda haklı ya da haksız olamazlar mı? Doğal aşkla ruhsal aşk bir çemberin çevresini dolanan bir yol gibi sonunda birleşiyor olamazlar mı? Belki de bu iki yolun sonunda buluşup birleştiklerini aynı zamanda her iki yoldan gidenler keşfedebiliyorlardır. Aşkın seçenekler arasından bir seçim olduğunu, yani aşkın birisini seçerken ötekileri dışlayan bir tutum olduğunu savunanlar için böyle bir durum olanaksız ve tutarsızmış gibi görünebilir Eğer durum bu olsaydı, Tanrının sevgisinin de söylendiği gibi olmaması gerekirdi. «Tanrı güneşin ışığını iyiliğin de kötülüğün de üzerinde parıldatır, yağmurun rahmetini iyiden de kötüden de, hak yolunda olandan da olmayandan da esirgemez.» Sevgi gönlün doğası gereği tıpkı ışık gibi dört bir yana yayılır. Bir de sevgide birçok kimse arasından yalnız bir kimsenin seçilmesi olgusu o kimsenin yaratılıştan ya da başka nedenlerden öteki kimselere kesinkes bir üstünlüğü olmasından gelmemektedir. Tek nedeni insanın gücünün ancak tek yaşantıda yoğunlaşmaya yetebilmesidir. Eğer kocanın her karısına ayırabileceği sınırsız zamanı olabilseydi çok karılılık pekala geçerli bir yol olabilirdi.

Tıpkı insanların örneğinde olduğu gibi, Tanrı ve doğa, ruh ve beden birbirlerini dışlıyorlar mı? Aziz Paul, «Evli olmayanlar Tanrıyla ilgili şeylere önem verirler, Tanrıyı nasıl memnun edeceklerini düşünürler. Evli olanlarsa bu dünyayla ilgili olan şeylere önem verirler, karılarını nasıl memnun edecelkerini düşünürler.» demişti. Bunun anlamı Tanrının bu dünyadan olan, bu dünyayla ilgili olan şeylerle birlikte sevilemeyeceğidir. Oysa bu sözlerle İsa’nın «Bunu benim kardeşlerimin en önemsiz olanına karşı bile yapsanız bana yapmış olmanızla aynıdır.» diye söylemiş olduğu sözler yadsınmış oluyor. Eğer

Tanrı sevgisiyle dünyaya olan bağlılık birbirlerini dışlıyorlarsa tanrıbilimin kendi mantığıyla Tanrı sınırlı bir varlık demek oluyor. Çünkü ancak sınırlı varlıklar birbirlerini dışlayabilirler. Tanrı doğanın ve dünyanın karşısına konularak böylelikle tahtını da tanrılığını da yitirmiş olmuyor mu? O zaman Tamı «bizim içinde yaşadığımız ve devindiğimiz ve içinde kendi varlığımızı bulduğumuz» bir süreklilik olmaktan çıkıp bir nesneye dönüşmüyor mu?

Hem melek, hem hayvan olmayı, hem ruh, hem et olmayı kıvanarak kabul etmemek insan olmanın büyüklüğünü de, yararım da yadsımaktır. Her iki yönde de güçlü olan kimselerdeyse bunu kabul etmemek özellikle acıklı sonuçlar verir, bu gibi kimseler iç çelişkiler içinde bocalar dururlar. Günahkar-dindar ve şehvet düşkünü gizemci, insan tipleri arasında en ilginç olanlarıdır. Çünkü bu kimseler en eksiksiz en tamam olan kimselerdir. İnsanın bu iki yanı uzlaştırılabildiği zamandır ki ruh doğayı değişime uğratabilmektedir. Çünkü gizemcinin hayvan yanı yalnızca hayvan yanı olan insanınkiyle karşılaştırılınca daha zengin, daha arınmış, daha incelmiştir. İnsanın hem şeytan hem Tanrı olduğunu söylemek tinsel yönlenişteki insanların da zamanlarının bir bölümünü banka soyarak ya da çocuklara işkence ederek geçirdiklerini iddia etmek anlamında değildir elbet. Böyle zorlu tutku aşırılıkları insanın, birini dışlayarak bu iki yönlenişten birini izlemesinin getirdiği gönül kırıklıklarından kaynaklanır. Katı acımasız bir maneviyatçılık ülkücülüğü bedenin tutkulara direnmekteki güçsüzlüğü karşısında insanlık dışı olur çıkar ya da gözü başka hiç birşey görmeden bedenin zevklerinin peşinden gitme isteği ruhsal bilgelik açısından kopkoyu bir yanılgı olur. Çünkü sırf zevk peşinde koşmak insanların eski tutkusu «devri daim» makinesi gibi gönül kırıklığı, düş kırıklığıyla sonuçlanacak bir istek, olanaksızı istemekten başka birşey değildir. İnsanın içindeki o acımasız şeytanın şeytanı şeytanı, bastırılmış İsa ya da bastırılmış Pan’la yani Tanrının sağ ya da sol elinden biriyle özdeşleyebiliriz. Tanrı peygamber İşaya’ya şöyle seslenmişti. «Ben Tanrıyım ve benden başka Tanrı yoktur. Aydınlığı da, karanlığı da ben yarattım. Düzeni de kötülüğü de ben yarattım. Her şeyin efendisi benim.»

Biraz önce sözünü etmiştik, bizim toplumumuz yalnızca sanatçıda tüm yaşamın, hem ruhsal hem de bedensel aşkın kutsanmasına hoşgörüyle bakıyor. Çünkü sanatçıyı ciddiye almıyor, sanatçıyı tutarsız şeyler söyleyerek insanları eğlendirmeye çalışan bir soytarı sayıyor. Derin bir ruhsal bilgeliğe erişmiş olan kimseler de, ister herkese gülünç görünsünler ister görünmesinler toplum da tutarsız oldukları izlenimini yaratırlar. Bu yalnız bugün için böyle değildir, oldum olası, yüzyıllar boyunca hep böyle olmuştur. Çünkü yüzyıllardan beri toplum sözcüklerin ve düşünce alışkanlıklarının yanılgıya sürüklediği bireylerden oluşuyor. İnsanların temel karşıtlıklar arasında bir seçim yapabileceğine, zevkle acıdan, iyiyle kötüden, Tanrıyla şeytandan, ruhla bedenden birini seçebileceklerine inananlardan oluşuyor toplum. Ama sözcüklerle, deyimlerle birbirlerinden ayırabileceğimiz şeyler gerçekte sınırların içiçeliği yüzünden birbirlerinden ayrılmıyorlar. Birisi çıkıpta bu karşıtlar arasından kesin bir seçim yapılamayacağım söyleyecek olsa topluma ters düşüyor. Çünkü böyle bir kimse politikacıların da reklamcıların da yanılgısını paylaşmıyor demektir. Politikacıların da reklamcıların da inanışına göre daha kötü ve daha kötü olmadan daha iyi ve daha iyi olamaz ve bir mal bir kez istek uyandırmışsa o malın her zaman için isteklisi çıkar. Becerilerimizin ve teknolojik gücümüzün bile belirli sınırları olduktan sonra algılama gücümüzün de sınırları olması fazla şaşılacak bir şey olmasa gerek:

Hiç bir nesneyi o nesneyi çevreleyen arka planı, hiç bir cismi o cismi çevreleyen uzayı görmeden göremeyiz, zaman boyutsuz bir devinim, dirençsiz bir edim, kedersiz bir sevinç düşünemeyiz.

Bir düşünelim bakalım düşünce ve ruh hiç bir engelle karşılaşmadan alabildiğine gidebilselerdi, herşeye gücü yeten Tanrı örneği her istek anında gerçekleşebilseydi, dünyada istenmeye değer bir şey kalacakmıvdı. Eski bir peri masalı vardır. Bir balıkçı olağanüstü güzel bir kırmızı balık yakalamış. Balık konuşmuş. Eğer kendisini gene suya salıverirse balıkçının üç isteğini olduracağına söz vermiş. Balığın ertesi gün aynı yerde bekleyeceği konusunda güvence vermesi üzerine balığı salıveren balıkçı ne isteyeceğini karısına danışmak için evine dönmüş. Balıkçının karısı yıkık dökük evlerini içinde hizmetçileri ve uşakları ve çevresinde geniş topraklan bağları bahçeleri olan görkemli bir konağa çevirmesi dileğinde bulunması önerisiyle balıkçıyı balığı bulmaya göndermiş. Balıkçı akşam eve döndüğünde dileğinin bütünüyle gerçekleştiğini görmüş. Ama aradan bir kaç gün geçince balıkçının açgözlü karısı bu kez de koruyucu askerleri, görevlileri olan kat kat setli bahçeler üstünde büyük bir derebeylik toprağıyla çevrelenmiş bir sarayı olan bir arşıdüşes olmak isteğiyle yanıp tutuşmaya başlamış. Bu isteği de olmuş. Geriye son bir istek kalınca kadının açgözlülüğü arttıkça artmış. İstenebilecek herşeyi birden istemeyi aklına koymuş. Güneşin, ayın, yıldızların, yeryüzünün, dağların, denizlerin, gökyüzündeki kuşların, denizlerdeki balıkların ve dünyadaki tüm insanların hükümdarı olmak istemiş. Ama balıkçı dileğini kırmızı balığa söyleyince «Böyle bir dileği yerine getirmem olanaksız, hem de onun böylesine doyumsuz kibri yüzünden ilk başladığı yere geri dönmesi gerekli.» demiş. O akşam balıkçı eve döndüğünde gene yıkık dökük kulübesinde karısını partallar içinde bulmuş. Gene de bir bakıma balıkçının karısının dileği gerçekleşmiş sayılabilir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült