Tin-Gücün Bazı Politikaları

Joel Kovel


Tin-güç, güç olarak kalır ve güç dünyada bir farklılık yaratmanın somut yoludur. Foucault ile bazı temel anlaşmazlıklarım olmasına rağmen, onun, gücün doğalgaz gibi her yerde kullanılabilen homojen bir madde olmadığı fakat belli bir zaman ve mekan konfigürasyonuna göre üretildiği fikri ile tamamen aynı görüşteyim.30 Tin-güç tinin belli bir ortamdaki akışı ile üretilir ve hem (tarihi içinde) burada ve şimdi hem de (sonsuzluğu içinde) ötede olan ile tanımlanır. Kaba bir benzetme kullanırsak, tin-gücü bir elementin ya da diğerinin “oksidi” olarak düşünün. Her oksit, hidrojen (su), demir (pas) veya gümüş gibi bir elementin oksijen ile tepkimesi sonucu üretilir; yine de her biri tepkimeye girdiği diğer element yüzünden radikal farklılıklar gösterir.

Örneğin Zen kılıççısı ya da okçusu sadece an tinin yerini almakla ya da sanki bir çeşme gibi tinden akmakla kalmaz. O tinin (tini, içinde bulunduğu tarihsel çağ tarafından belirlenen bedende ifade eden) somut bir tezahürüdür. Kılıcın parladığı veya okun uçtuğu an, belki tarihten görece olarak ayrılabilir; fakat parlamadan sonra kılıççı ya da okçu, cisimleşmiş insan, şu ya da bu amaçla kullandığı zaman ve mekanda yaşamayı sürdürür. Üstelik bunlar, feodal imtiyazların savunulmasını amaçlayan şiddet dolu dövüşlerdir. Bunlar şövalye ideallerinin ve şövalyelerin Japonya için samuray toplumsal düzenini yansıtan kaba kuvvet kullanma araçlarıdır. Samurayın başrolü oynamadığı modem çağda bu tinsel pratiği benimseyen bir birey (hemen her zaman bir erkektir) geçmişten gelen bir rüzgara yakalanacaktır. Bu, politik pratiği baba-erkil otoriteye bağlı olma anlamında gerici bir pratik olarak tanımlar. İmparator için ölen Kamikaze pilotlarını veya benzer idealleri seçip sonunda da bunları birçok insanın gözleri önünde intihar ederek gerçekleştiren neo-faşist Yukio Mişima Örneklerini verebiliriz. Gordon Liddy, Oliver North ve Soldier of Fortune dergisi ile hayatımnıkazanan beyefendileri içinde barındıran Amerikalı politikacıların hepsi bugünün aynı durumdaki samuraylarıdır. Zen savaşçısı idealinden mantıksal olarak kaynaklanabilecek diğer siyasi olasılıkları göz aidi etmiyorum. Ampirik olarak bu, sağa yönelen bir tinselliktir.

Sağcı tinselliklerin başka çağdaş örnekleri de vardır ve bunların bir kısmı hayli feci bir niteliktedirler. “Mevcudiyet”i (presence) yerine oturtmaya çalışan Heidegger’in ontolojisinden ve onun varoluşun gözler önüne serildiği bir berraklaşma olarak gördüğü varlık fikrinden söz etmiştik. (Son yıllarında Heidegger’in Zen Budizm yönüne kesin bir şekilde kaydığını da hatırlayalım.? Heidegger’in felsefesi, Hıristiyanlık çağından beri Batı metafiziğine egemen olmuş maddesellikten uzaklaştırılmış ve durağan “varlık” kavramından kurtulma çabasıdır. Fakat bu, aynı zamanda Almanya’yı etkileyen dehşetli krizle de başa çıkma çabasıydı. Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen ulusal eziklik duygusuyla ortaya çıkan, fakat kökleri Alman toprağının ve Avrupa tarihinin derinliklerinde bulunan bir krizdir bu. Heidegger’in felaketi, onun nasyonal sosyalizmi hem tinin aracı hem de krizin çözümü olarak görmesiydi. Dolayısıyla onun için tin, Nazileştirilmiş bir tindi. Bir felsefeci olarak Heidegger, nazizmi bir krizden çıkış yolu olarak görmek zorunda değildi öğrencilerinden Herbert Marcuse’ün aynı durumda bütünüyle karşıt bir görüşü benimsediğini anımsayalım; ancak güç, eziyet ve yenilgiye doymuş, yaşlanmaya başlamış (Heidegger Hitler’le aynı yılda, 1889’da doğmuştu) bir Alman olarak, krizin içine itilme konusunda bir seçeneği yoktu. Otoriteci, sağcı bir politik ideal seçen Heidegger varlık kavramını da benzer şekilde oluşturmuştu. Tin-güç, maddesel gücü izleyip nasyonal sosyalizme ve Führer’e sadık bir çizgi içinde akıyordu.

Bu düşüncelerin bazıları, 1935’te Heidegger’in Nazi partisinden ayrılmasından sonra verdiği bir dizi konferansının toplandığı Metafiziğe Giriş adlı eserinde gözlenebilir. Burada, Heidegger hala nazizmin büyüsü altındadır. Filozofun yeni bir görünüş kazandırmaya çalıştığı varlık kavramının nasıl hala eski kafalı ve kötücül toplumsal ilişkilerin etkisini taşıdığına dikkatinizi çekerim.

Logos olarak varlık, her şeyin diğer her şey kadar az ya da çok bir değerinin olduğu bir kütle ve bir kargaşa değil, temel bir toplanmadır; mevki ve egemenlik varlığa içkindir. Eğer varlık kendini açığa çıkaracaksa kendisi bir mevkiye sahip olmak ve onu korumak zorundadır. Bu yüzden Herakleitos çokluktan köpekler ya da maymunlar diye söz eder. Bu tutum Yunanlıların orada olma (beingthere) kavramlarının asli parçasıydı. Bugünlerde Yunan kenti (polis) üzerine biraz fazla şamata yapıldı. Eğer birisi polis ile ilgileniyorsa bu yön unutulmamalıdır. Yoksa bütün fikir önemsiz ve boş olacaktır. Daha yüksek mevkide olan daha güçlüdür. Bu nedenle varlık, toplanma ve uyum olarak logos, kolay ulaşılabilen bir şey değildir ve herkese aynı formda ulaşmaz; sadece bir uzlaşım, gerilimin yok edilmesi, düzleşme olan uyumdan farklı olarak, varlık saklıdır: “Kendini (doğrudan ve kolayca) göstermeyen uyum, kendini her zaman gösterenden daha kudretlidir.” (Fragman 54).

Varlık, logos, harmonia, alethia, physis, phainesthai olduğu için kendini kişinin isteğine göre göstermez. Doğru herkes için değil, sadece güçlü olan içindir.35 (italikler benim)

Buram buram faşizm kokan bu fikirlerin, Heidegger’in yazılarında istisnai olduğu savunulabilir. Yine de Stanley Kubrik’in aynı adlı filminde Dr. Strangelove’ın büyük baskı anında Führer’i selamlamak için kolunu zorla uzatmasını hatırlarız. Heidegger’in kendisinin de dediği gibi, “çoğunlukla her felsefi kavrayışın temelinde söz konusu felsefecinin kişisel konumu yatar.”

Böylesi itici bir politikayla belirlenen felsefi bir konumu bir kenara itme eğilimi anlaşılabilir. Yine de bu kolay bir şey değil. Heidegger’i ret mi edelim? Evet, bu faşizmden nefret eden herkes için bir zorunluluktur. Ama öyle hemen bir kenara atılıverecek biri değildir Heidegger. Hegel 19. yüzyıl için neyse Heidegger de 20. yüzyıl için odur: Artık dine bağlı olmayan bir tinselliği en açık biçimde ifade eden felsefeci; dolayısıyla tinden uzaklaşma durumuna en iyi karşılık veren felsefeci odur. Ve o düşünülecek en kötü şekilde aptal olduğu için değil, bütün dehasıyla kendi varlık fikrini tarihteki en hastalıklı politik gelişmeyle birleştirerek başarısızlığa uğradı. Zen Budizm’ine dönüşü onu aklamadığı gibi, Zen Budizm’inin kendisinden de kuşku duymamıza yol açar. Aslında Heidegger’in tinsel felsefesinin gerçek içerimleri düşünüldüğünde, tinden uzaklaştırma bir parça haklı görünüyor. Çünkü, sınırlan ne olursa olsun, tinden uzaklaştırma en azından bizi faşist gericiliğe karşı korur.

Heidegger, tinsellik kavramını canlandırmayı isteyen herkes için çok önemli olan bir güçlüğü gözler önüne serer. Bu şu anlama geliyor: Tinsel imkanları kapsayacak kadar radikal olan, ancak bizi faşizme değil de kurtuluş yönüne doğru çeviren bir varlık kavramı geliştiremez miyiz? Yoksa faşizm modern çağdaki derin tinselliğin mantıksal bir sonucu mudur? Hem varlık doğal kaynak gibi bir şey değildir. O da bir dereceye dek, üretilen bir şeydir ve bu derece, önemlidir. Daha önce de gördüğümüz gibi kişinin tinsel gelişmesini kanıtlamak için mistik güçten ya da esinlenmeden söz etmek yeterli değildir. Eğer esinlenme ile belli bir tür varlık mevcut kılınırsa, sonuçlar ancak o zaman söz edilmeye değer hale gelir.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe