Felsefe

 

 

 

Tasavvufta İnsan

Yaşar Nuri Öztürk


Tasavvufta insan konusunu temel noktaları ile şöyle sunabiliriz:
İnsan, bir vasat-ı camiadır. Yani, farklı unsurları toplayan, birleştiren bir ortam-varlıktır.
Her şeyden önce insan, zıtların birleştiği bir varlıktır. Ve bir polarite alanıdır ki, tevhit (birlik) o alanda tecelli eder. İnsan bu bakımdan düalitenin de en derin ve çarpıcı alanıdır. Bu yüzden de en karmaşık varlık insandır. Alexis Carrel bu gerçeğe, bir ilim adamı tavrıyla şöyle değiniyor:
"Bir makine ilk etapta kompleks, fakat sonradan basit olarak karşımıza çıkar. İnsanda durum tersinedir: İnsan ilk etapta basit görünür, fakat sonradan kompleks olduğu anlaşılır." (Carrel, 124)
İnsanın toplayıcılık vasfı bize ne ifade etmektedir? İnsan iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, hayır ile şerrin, süfli ile yücenin aynı anda barındırdığı varlıktır. İnsan en yüce duygularla en sefil dürtüleri bünyesinde taşıyor. Şeytan, nefs gibi, kötünün sembol isimlerinin, ontolojik varlığı yoktur. Bunlar insanın iç kuvvetlerinin sefil kutupta yer alanlarıdır. Cinsiyetten gıdalanmaya kadar, en alt seviyedeki hayvanlıkları insanda bulabilmekteyiz. İnsan, "hayvandan daha sapık ve şaşkın" (A'raf, 179) olabilmektedir. Fakat şeref yönüyle de meleklerin üstüne çıkabilmektedir. Hz.İsa bu ilginç manzaraya şöyle parmak basıyor: "Ben şuna haranım: Böylesine büyük bir zenginlik, böylesine bir sefilliğin içine nasıl konmuştur." (Thomas İncili, 29/6-8) Nietzsche (ölm. 1900), "Hayvan olmak için mükemmel olmak lazım." diyor. (Nietzsche, 68) Evet, eksiksiz hareket, şaşmaz hareket sergileyen bir "mükemmel" değildir. Hep düşer kalkar, hep isyan eder, fakat onun değeri de buradadır.

Tek tek meziyetler esas alınırsa insan bir sinekten, bir gece kelebeğinden, bir keneden daha zavallı olabilir. Fakat o, bir yığın iyiyi ve kötüyü benliğinde taşımakla eşsiz bir kudrete ulaşmıştır. İkbal (ölm. 1938), insanın bu özelliğine şöyle dikkat çekiyor: "Gerçi çok az tespih çeker, çok kan döker, fakat zamanların ve alemlerin mahmuzu odur." O halde, insan için günahsızlık ve katıksız itaat, bir düşüş ve tükeniştir. Bu tespitin en değerli dayanaklarından birini şu hadiste buluyoruz: "Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyip tövbe eden bir topluluk getirirdi." (Müslim, tevbe, 11; Tirmizi, cennet, 2)
Toplayıcılık vasfının gereklerinden biri olarak insan hem determine-yaratılmış alemin, hem de hür-yaratıcı alemin özelliklerini taşır. O, yaratılanla Yaratan arası bir kavşak noktasıdır. Bir yandan yaratılmışa izafetle fani, öte yandan Yaratıcı'ya izafetle ebedidir. O, İbn Arabi'nin (ölm. 1240) dediği gibi: "Hem Hakk'ı, hem de halkı temsil ediyor. Dışı halk, içi Hak'tır. Ve o halde insanın içi (batını) onun rabbidir." (Fusus,18)
Önemli noktalardan biri de, insanın aslından ayrılışı, kısaca insanın ayrılığı meselesidir. İnsanın hayatı bir ayrılık macerasıdır. Onun kudreti de bir ayrılık üzerine oturmaktadır. O, büyük sufi Bayezid Bistami (ölm. 261/874) nin dediği gibi: "İçinde sonsuzluğun lambası yandığından sonsuzdan söz ediyor." (Nicholson,51) İnsanın aslına, can yoldaşına duyduğu özlem onu feryat ettirmekte ve bu feryat, insanın ölümsüz eserlerinin motor gücü olmaktadır.
"Rebab-ı hiçide tennan bir ihtizaz-ı figan Temevvücat-ı nagamdır, budur, budur insan."
diyen Neyzen Tevfik (ölm. 1953) bu gerçeği çok güzel dile getirmiştir. Esasen, yaratıcı ruhların hemen hepsinde bu temayı bulabilmekteyiz. Nietzsche şöyle diyor: "Ben bütün şehirlerde yabancıyım, Hiçbir yerde yurt bulamadım." (Nietzsche, 139) İkbal'in iniltisi şöyledir: "Benim malım mülküm, derde aşina bir gönüldür. Kısmetim, boğuk bir feryattır. Benim mezarım üstüne lale çok güzel yaraşır. Çünkü o, hem susar hem de dertli dertli inler." (Armağan-ı Hicaz, 25)

Sufiliğin insan anlayışı bahsinde ele alınacak önemli noktalardan biri de, insan-evren ilişkisidir. "Sufilerin temel kabullerinden biri de şudur ki, insan kendi bünyesinde olmayan bir şeyi bilemez. Arif, ne Allah'ı ne de kainatın sırlarını, onları kendi varlığında fark etmeden kavrayamaz." (Nicholson, 84-85)
Bu neden böyledir? "Çünkü, varlıkların tamamı insanda mvecuttur ve insan varoluşun gayesi olan gözdür ki Hak, varlığı o gözle seyreder." Yani: "İnsan Yaratıcı için bir aynadır. Allah yarattığı şeylere yalnız insanın hatırı için baktı. O, bütün varlıkları bir "Ol!" emriyle yaratmışken, insanın varedilişinde böyle bir emir ile işi bitirmek yerine 'İnsanı iki elimle yarattım' dedi ve insana ruh verirken de 'Ona kendi ruhumdan üfledim' diye buyurdu." (İbn Arabi; Futuhat, 3/417; Ebu Said, 357)
Kısacası: "İnsan alemin kalbidir." Ve: "İnsanın Allah'ın sureti üzre yaratılması şuna delalet eder ki, insan her şeyi ister ve her şeye muhtaçtır. Oysaki muhtaç olduğu şeylerin tamamına hakim olan yine odur." Bunun bir sonucu da şudur İbn Arabi'ye göre: "İnsan vücudu denen memleket Allah'ın barınağıdır." (Fütuhat, 3/199, 4/12, 3/522) Türk sufilerinden Kayserili Mehmet Tevfik (ölm. 1949) bu inceliğe şu nükteli sözü ile işaret etmiştir: "Beni iki direkli şehirde (insan vücudunda) bulursun."
Burada ki ben, hem Yaratıcı'yı hem de insanın özünü gösteriyor. İbn Arabi, bahsi şöyle tamamlıyor: "Sen Hakk'ın sureti, Hak da senin ruhun olduğu cihetle sen Hakk'ın bedenleşmiş bir sureti gibisin; O da senin bedeninin suretini sevk ve idare eden ruh gibidir." (İbn Arabi; Fusus,39)
İnsan bedeniyle Yaratıcı Kudret'in aynılığı şöyle bir sonuca götürür:
"Hak nasıl zahiri sıfatlarıyla bilinirse, insanı da ancak zahiri ile bilebiliriz. İnsanın da, Hakk'ın da zatı (öz benliği) bilinemez."
Melekler insanı kan dökücülük ve bozgunculukla suçlarken işte bu zahire bakmışlardır. İnsan-evren ilişkisini, İslam'ın ikinci Mevlana'sı sayılan Muhammed İkbal'in şu eşsiz beytinde ölümsüz ifadesine ulaşmış görüyoruz:
"İnsana sığabilene alem, aleme sığamayana insan denir."
(Cavidname, 75)

İnsan yoksa varlığın da anlamı yoktur. Bu bakımdan, insan Allah'ın şahididir. Nitekim Allah'ın varlığını tasdik formulünün bir adı da Şehadet kelimesidir. İlginçtir ki, Misak'taki ahitleşme sırasında insan ruhu Yaratıcı'nın varlığını "şehadet ettik" (A'raf, 170) sözüyle tasdiklemiştir.
Bir başka ilginç nokta da şudur: Kur'an mahşer günü her ümmetten bir şahit getirileceğini ve Son Peygamber'in de kendi ümmetinin (kendinden sonraki tüm insanlığın) şahidi olarak çağırılacağını söylemektedir. (İsra, 41) Veda Haccı'nda, sözlerini bitiren Hz. Peygamber yüz bini aşkın dinleyiciye: "Görevimi yaptığıma şahit misiniz?" diye sormuş ve: "Evet şahidiz." cevabını alınca, ellerini ve gözlerini göklere çevirerek şöyle demiştir: "Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!"
İnsan özüyle Yaratıcı Kudret aynı ise ve ırk ve renk bir üstünlük sebebi değilse insanlığın birliği esastır.
İnsanlığın birliğinin en hararetli savunucuları, sufiler oldu. Onlar bu düşünceleri uğruna bazen İslam'ın temel kabullerini zedeleyen bir tutum içine bile girdiler. Temel espri şudur: İnsan nasıl bireysel olgunluğunu zıtları toplamış olmasına borçlu ise insanlık denen büyük vücut da kemalini zıtları toplamaya borçludur. Tevhid bireysel, toplumsal ve evrensel planda böyle gerçekleşir.
O halde, her düşüncenin, her medeniyetin insanlık bünyesinde bir yeri ve rolü vardır. Buna kötülük ve şer de dahildir.


İNSAN-I KAMİL MESELESİ

Sufi düşüncenin insana mal ettiği üstünlük ve güzelliklerin, doğan her insana aidiyeti, sadece potansiyeldir. Bunun fiile çıkarılması, insanın bunu hak etmesi ile gerçekleşir. Bunu hak etmek ise "gerçek insan" sıfatına layık bir çizgiye gelmekle olur. Gerçek anlamıyla "insan" ünvanı, sadece kamil insanın hakkıdır. (İbn Arabi, Fusus, 16;Futuhat, 3/186)
Nietzsche: "İnsan, hayvanla insanüstü arasına gerilmiş uçurum üstünde bir iptir." diyor. (Nietzsche, 23) Bu ipte en düşük ile en yüksek nokta arasında sayısız dereceler var. İnsanı zirvede temsil eden tipe, tasavvuf düşüncesi, kamil insan demektedir. (İngilizce'de ideal man, universal man, perfect man; Fransızca'da l'homme parfait, l'homme universel); sufi literatürde merd-i Hak (Hak adamı), merd-i Hüda (Allah adamı), ehlüllah, ehl-i Hak deyimleri de kullanılmaktadır. Bazı sufi yazarlar, mesela el-Fergani (ölm.720/1320) insan-ı kamil yerine insan-ı kebir, sıradan insan yerine de insan-ı sağir (küçük insan) deyimlerini kullanmaktadırlar. (Mukaddemat, Ayasofya ktp. No: 1898, vr. 9-11)
Peygamber'in temsil ettiği değerleri taşıdığına inanılan mürşit, veli vs tipler, burada sözünü ettiğimiz insan-ı kamil ile her zaman aynı varlık değillerdir. Onlar, genel manada kamil insan olabilirler. Sufi düşüncenin bahsettiği insan-ı kamil ise farklı değerler yüklenen ve sistemin ontolojik bir parçası halinde ele alınan bir kavram ve bir varlıktır.
Bu kavramın tasavvuf tarihinde babası İbn-i Arabi, temel kaynağı da Fütuhat'tır. (bk. Austin, 34-37) Bazıları bu kavramın babası olarak 255/869'da ölen Hatm el-Evliya yazarı el-Hakim et-Tirmizi'yi gösterirler. Bu görüşü ihtiyatla karşılamak gerekir. Tirmizi'de, burada ifadeye koyduğumuz şekli ile bir kamil insan kavramına rastlandığını söylemek zordur. Bunun yerine, kamil insan nazariyesinin izlerine Tirmizi'de rastlayabiliyoruz demek daha isabetli olur.
İbn-i Arabi'den sonra kamil insan konusu tasavvuf literatüründe bir tür haline geldi ve insan-ı kamil adıyla eserler yazıldı. Bunların en ünlüleri el-Cili (ölm. 812/1409)'nin eseriyle en-Nesefi (ölm. 700/1300) ve Fergani'nin eserleridir.
Tasavvufun kamil insanını Nietzsche'nin insanüstü veya üstün insanı ile karıştırmamak gerekir. Nietzsche'de immortalite değil, sürekli tekerrür esas olduğundan, onun insanüstü, sonunda bir büyük çaplı mekanizmanın parçası haline gelmektedir. Yani Nietzsche'nin üstün insanı hürriyetin değil, determinizmin ürünü olarak vücut bulur. Nietzsche'de, İkbal'in de belirttiği gibi "tamamen yeni" yoktur. (ikbal; Reconstruction, 108-109) Konunun metafizik yönü bu...
Pragmatik açıdan bakınca, Nietzsche'nin üstün insanı bir kudret, tahakküm, şehvet ve galebe modelidir. Tasavvufun insan-ı kamili ise bir kudret modeli olmakla birlikte, onda tahakküm ve şehvet değil, hizmet ve merhamet esastır.
Bu noktayı fazla irdelemeden kamil insanın bazı özelliklerine daha göz atalım:
Kamil insan, bir külli ruhtur. Her şeyden önce o, normal insana göre daha üst bir toplayıcı ortamdır. İnsanın zıtları, emir ve halk alemlerini benliğinde topladığını görmüştük. Kamil insan ise, ayrıca bütün insanları benliğinde toplar. (Rabbani, 1/307) O bir ruh-i azamdır.
Külli ruh oluşunun bir uzantısı da şudur: Kamil insan, diğer velilerde parçalar halinde bulunan hikmetleri kendinde birleştirir. Diğer peygamberler tarafından parça parça temsil edilen ilahi kelime (hikmet) nasıl Hz. Muhammed'in şahsında birleşmiş ise aynen öyle de diğer velilerin birer parçasını taşıdıkları ilahi hikmet kamil insanın şahsında toplanmıştır. (bk. Nasr; Three Muslim Sages, 110 vd.) Bu bakımdan kamil insan daima verendir; alan, isteyen değil. İkbal şöyle diyor:
"Hak eri hiç kimseden renk ve koku dilenmez, onun renk ve kokusu Hak'tan alınmıştır. Onun bedeninde her an yeni bir can vardır. O, tıpkı Allah gibi her an yeni bir iş ve oluştadır." Bununla beraber kamil insan, diğerlerinin bütün niyaz ve dileklerine karşılık veremez. Çünkü, o da, nihayet Allah değildir. İbn Arabi şöyle diyor: "Kamil insan rab oluşundan dolayı mülk ve melekut alemlerindeki bütün mahlukların kendisinden bir şey istediklerini görür. Halbuki onların dilediklerini yerine getirebilmekten acizdir. Bundan dolayı bazı Hak erleri hep ağlarlar." Demek oluyor ki, insan-ı kamil, Allah'ın bazı sıfatlarının mazharı olmakla birlikte, tanrılığı temsil etmiyor.

Kamil insanın üstünlükleri sayılırken, beden üzerinde, genellikle durulmaz. Bununla beraber onun özellikle duyu organlarıyla diğer insanlardan farklı olduğunu söyleyenlere rastlamaktayız. Mesela Şah Veliyullah Dehlevi (ölm. 1762) ye göre kamil insanın üstünlüğünün bir belirtisi de, ondaki beş duyunun fevkaladeliğidir. (bk. Eltaf el Kuds, 67)
Kamil insan ile ilgili açıklamalarımızı Türk sufisi Hacı Bayram Veli (ölm. 833/1429)'nin özel kitaplığımızdaki İnsan-ı Kamil Risalesi'nin
sadeleştirilmiş kısa bir özetini vererek bitirelim:
"...Yaratıcı daha sonra berzah (iki şeyi birleştiren ortam, iki şey arasında yer alan ortam) sırrını benliğinde taşıyan kamil insanı iki yüzlü olarak yarattı. Onun bir yüzü zahir, bir yüzü batındır. Batın yüzü zata mazhar, isimlere ve sıfatlara kaynaktır. Zahir yüzü alemde ve alemin şekillerinde ortaya çıkan ilahi isimlere beliriş alanı olmaktadır. Batını vahdet (birlik), zahiri kesrettir (çokluk). Batını Hak, zahiri halktır onun... "
"Kamil insan, Hakk'ın gözüdür. Hak aleme onunla bakarak rahmetini ulaştırır. O, varlığın ruhudur da. Beden, ruhsuz ayakta duramadığı gibi, alem de, bir nefes, kamil insansız olamaz...Onun rahmeti bütün eşyaya ulaşır, hatta ilahi isimlere bile ulaşır. Çünkü bütün eşyanın zuhur ve devamı kamil insanladır...Bu itibarla kamil insan Hakk'ın ve halkın kıblesidir. Çünkü bütün eşyanın yöneliş noktası odur...Zira Allah, maddi zuhur alanları dışında mücerred olarak ne müşahede edebilir ne de idrak edebilir...Kamil insansız Hak bilinemez. O halde kamil insana ulaşmak, Hakk'a ulaşmanın ta kendisidir. Onu gören Hakk'ı görmüş olur ve Hakk'ı sevmiş demektir. Ona itaat Hakk'a itaattir ve onun reddettiği Hak tarafından da reddedilmiş demektir. Ona acı veren Hakk'a acı vermiş olur...Onun ilmi Hakk'ın ilmine aynadır. Kısaca, onun zatı Hakk'ın zatı, vücudu Hakk'ın vücudu, ilmi Hakk'ın ilmidir... "
Burada bir noktanın altını önemle çizmek gerekir: Kamil insana ilişkin bu sıfatlar, tarikatlar tarihinde bir yığın sıradan adama, hatta kof ve sahte şeyhe verilmiş bu yalnışlık hem tasavvuf hem de İslam toplumları için tam bir yıkım olmuştur. Müslüman dünya bugün bu yıkımın acıları içinde kıvranmaktadır.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült