Felsefe

 

 

 

Taoculuk Ahlakı

D. T. Suzuki


Taocular hiç kuşkusuz Konfüçyüsçülerden daha iyi metafizikçiler fakat daha zayıf ahlakçılardı. Onların ahlaki öğretiler sistemine bir bütün olarak bencilliğin yadsınması veya menfi bencillik denilebilir. Çünkü onların temel davranış ilkesi her türlü dünyevi tasa ve bağlardan serbest olarak ve bütün zamanlarını tam bir sükûnet içerisinde, hep mücadele halinde, hep faaliyet içinde olan yönüyle değil, mutlak, sonsuz boyutuyla tabiatı tefekküre hasrederek yalnızlık içinde münzeviyane hayat mutluluğunu yaşamaktır. Onlar kendi bencil iradelerini başkalarınınkine karşı ileri sürme ve tahakkuk ettirme anlamında bencil değillerdir. Aslında onlar karşı öğretisini güçlü bir şekilde savunurlar, lakin bunu insanlığın genel iyiliğini artırmayı istedikleri için değil fakat kendi saklanmaları, mutluluk ve huzurları için isterler. İnsanlar istediklerini yapsınlar ve sair her şeye karşı kendi bencilliklerini / hodbinliklerini ileri sürsünler ve diretsinler, sonunda ancak kendi helaklerini hazırlayacaklardır. Çünkü onların hodbinlikleri / her vesileyle kendilerini öne çıkarmaları karşı koymayan masumları incitmek yerine dönüp kendilerini vuracaktır, çünkü bencillik ahlaken geri tepici bir silahtır. Laotze öğretir: Bırak başkaları üstün gelsin ne gam! ben korunmuş olurum. Veya kendi sözleriyle: "Bilge kendisini geri çeker ama öne çıkar. O kendisini teslim eder ve korunur. O kendi benini aramadığı için değil mi? Bu sebepten ötürü muradı her neyse gerçekleşir" Bütün Taocu ahlakın hülasası işte budur.

Taocuların 'hodgam' oldukları söylendiğinde kastedilen onların arsızca hazcı dürtülerinin peşinde koşan fena halde maddeci benciller oldukları değildir. Böyle bir şey düşünülemez bile; onlar zararsız masum münzevilerdir, bir hücrede tefekkürlerini fasılasız inkıtasız sürdürebilmek için yalnız kalmaktan başka bir arzuları yoktur. Ne bu yeryüzünde ne de öldükten sonra özel bir istekleri vardır. Ama her şeyden evvel kendilerine saygı duyar görünürler. Ve böylesine kıymet verdikleri için onu başkalarının mutlulukları uğruna feda etmek gibi arzuları yoktur. Aslında onların dünyevi hiçbir istekleri, gelip geçmesi mukadder, boş ve beyhude şeyler için hiçbir özlemleri yoktur. Ama kişisel ölümsüzlüğe, ölümden sonra değil bu hayatta, çok büyük önem vermiş görünürler. Laotze, Chwangtze, ve Liehtze'nin hepsinin bu konuda çok yüce ve övgü dolu görüşleri vardı. Bu hayatın yaşanılan haliyle Mutlak'ın bir tezahürü ve bu haliyle ölümsüz olduğunu içten içe biliyorlardı ve bu yüzden ölümden sonra bir ölümsüzlük arama lüzumu duymuyorlardı. Bununla beraber daha sonraki Taocular bu mistik hayat ve ölümsüzlük düşüncesini anlayamadılar ve doğal olarak bu yeryüzünde bozuk, yozlaşmış ve çarpıtılmış bir ölümsüzlük görüşünü savundular. Hatta bunlardan bazıları ölümsüzlük iksiri hazırlamanın sırrını bildiklerini dahi iddia ettiler; iddialarına göre bu iksiri ilk defa muhterem üstatları Laotze bulmuş ve daha sonra nesilden nesile büyük bir dikkat ve ihtiyatla aktarılmıştı. Bu Taocuların zaman içinde halk arasında yaygınlaşan galiz ve umutsuz bir hurafeler sisteminin kucağına düşmesine yol açmış olan ilk büyük gedikti.

Taocu bencilliğin belkemiği wu weid’ir. Bu tabir genellikle hareketsizlik diye çevrilir, oysa öne sürmeme, iddiada bulunmama[14] birçok durumda kastedileni daha doğru anlamıyla verir. Wu wei aylak aylak oturup hiçbir şey yapmamak değildir. O başkalarının işlerine karışmama, hatta Tao'nun iç kaynağından kendiliklerinden akıp gittikleri sürece kendi işine de karışmama anlamına gelir.

Laotze bunu şu şekilde ifade eder:

"Dolayısıyla kutsal kimse işlerini wu wei ile görür; o sükûnet öğretisini tatbik eder. Her şey kendi işini görür ve o [onların işine karışmayı] reddeder. Her şey doğar [ve o da] fakat o sahiplik iddiasında bulunmaz; her şey muvaffak olur [ve o da] fakat o mağrur değildir. Onun erdemleri elde edilir fakat o onların üzerinde durmaz."

Keza: "İddia eden yenilir; zapteden kaybeder. Kutsal kimse iddia etmez, bu yüzden yenilmez; zaptetmez bu yüzden kayba duçar olmaz. İnsanlar giriştikleri işi tam başarmak üzereyken sukut ederler; eğer sonda da başta olduğu kadar ihtiyatlı olsaydılar sukuttan korunurlardı. Bu sebepten ötürü kutsal kimse arzu etmemeyi arzu eder, ele geçmeyen hazineye kıymet vermez, öğrenmemeyi öğrenir; kalabalıklar geçerken o geri çekilir; ve böylece her şeyin doğal gelişimine yardım eder ama asla kendini öne sürmeye cesaret edemez."

'Liehtzede bize Taocuların felsefe eğitiminin hedefi olan wuwve’ye ulaşan kimsenin öznel durumu hakkında söz edilir ve eğer aşağıdaki pasaj tam olarak anlaşılırsa wuweide sükûna ermenin / onu mesken tutmanın nasıl bir şey olduğunu okur kendisi değerlendirebilecektir.

"Üstadı Laoshangshin ve musahibi Pekaotze olan Liehtze bu iki filozofun öğretilerinde büyük ilerleme kaydetmişti ve geri döndüğünde bindiği rüzgardı. Yinshang bunu duyarak birkaç ay Liehtze ile birlikte kaldı [ondan sırlarını öğrenmek istiyordu] ama hiçbir ilerleme kaydedemedi, üstat kendisine en küçük bir imada bile bulunmadı. Bir gün bu konu hakkında Liehtze'ye yaklaşma fırsatı buldu ve bu esrarlı muvaffakiyetinin sırrını ifşa etmesi için on kez ricada bulundu; fakat Liehtze her seferinde cevap vermeyi reddetti. Bunun üzerine Yinshang üstada kızdı ve ondan ayrılmak istedi. Liehtze sesini çıkarmadı.

"Birkaç ay geçti, fakat Yinshang bu konu hakkında hala kendisini rahatsız hissediyordu ve yaşlı üstadına, Liehtze'ye geri döndü. Üstadı sordu:'Beni kısa bir süre önce terk etmiştin, nasıl oldu da tekrar geldin?'Yinshang cevap verdi: 'Bilgi istediğim bir şey vardı ve siz benim bu talebimi reddettiniz ve ben de doğal olarak gücenip kırıldım. Ama o kırgınlığım şimdi artık yok ve işte yeniden buradayım.'

"Liehtze dedi ki: 'Eskiden senin bu önemsiz duyguların üzerinde olduğunu düşünürdüm, senin bu kadar dar kafalı olduğunu şimdi görüyorum. Otur da sana yaşlı üstadımdan öğrendiğim şeyi söyleyeyim. Muallimim olarak yaşlı üstadım ve musahibim olarak Pehkao ile birlikte kalırken aklım neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünemiyor, ağzım da kazanç ve kayba dair herhangi bir şey söyleyemiyordu; ve işte o zaman üstadım bana müşfik bir bakışla baktı. Beş yıl dolduğunda aklım neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünmeye, ağzım da kazanç ve kayba dair konuşmaya başladı; ve üstadımın yüzündeki katı ifade yumuşadı ve bana hoşgörüyle gülümsedi. Yedi yıl dolduğunda aklımı bıraktım istediğini düşünsün ve gördüm ki doğru veya yanlış diye bir şey yoktu; ve ağzımı bıraktım dilediğini konuşsun, gördüm ki kayıp ya da kazanç diye bir şey yoktu. O zaman üstadım beni çağırdı ve yanı başına aynı hasırın üzerine oturttu. Dokuz yıl dolduğunda gerek düşünmem gerek konuşmam üzerindeki her tür kısıtlama kalktı ve ister benimle ister başka birisiyle olsun, doğru ve yanlışın, kayıp ve kazancın farkında değildim. Ve ne Lao'nun üstadım, ne de Peh'in musahibim olduğunu biliyordum. İçeride ve dışarıda hiçbir şeye müdahale etmiyordum. O zaman göz kulağa, kulak buruna, burun ağza benzer hale geldi—hepsi bir oldu. Ruh tek başına galipti, beden çözülmüştü, et ve kemikler hepsi erimişti. Ne bedenimin nerede durduğunun, ne ayaklarımın nerede yürüdüğünün farkındaydım. Rüzgarın önünde tıpkı dalından düşmüş bir yaprak veya kabuk gibi bir doğuya bir batıya sürükleniyordum; ben mi rüzgara biniyordum yoksa rüzgarı ben mi götürüyordum hiç bilmiyordum.

'"Oysa sana gelince öyle mi ya? Sen yeteri kadar uzun kalmadın ve hatta bana kırıldın ve her seferinde bende kusur buldun. Esir seni hatta vücudunun bir parçasını bile kucaklamayacak; yer seni hatta varlığının tek bir uzvunu bile taşımayacak. Böyleyken sen nasıl hava boşluğunda yürümeyi ve rüzgara binmeyi umut edebilirsin?"'(U. Bölüm, "Sarı İmparator").

Yukarıdaki bölüm Taocuların gördüğü haliyle ahlaki-manevi mükemmeliyetin öznel durumudur: her türlü suni sınırlama veya düzenlemenin üzerindedir ve aşkın Tao ile yani wu wei ile tam bir uyum içindedir. Fakat bu hiçbir şey yapmama öğretisi edilginliğe aşırı derecede meyledince dişiliğin tutum ve özelliklerine bürünmeye başlar. Boyun eğen tevazu, itidal, uysallık, ve çoğu zaman kayıtsızlık ya da aldırmazlık telkin eder; her ne kadar Laotze'ye göre bu gibi şeyler doğal özellikleri sebebiyle değil fakat kendini saklama gayesi için değerliyse de. "Beyliği üstlenmeye asla cesaret edemem. Benimki bir misafir vaziyeti. Bir karış ilerlemeyi göze alamam, fakat bir adım geri çekilirim" (LXIX. Bölüm). "İnsan doğduğunda zayıf ve yumuşaktır, öldüğünde katı ve arıktır. Her şey, otlar, çimenler, ağaçlar doğduğunda zayıf ve yumuşaktır fakat öldüklerinde kuru ve kavruktur. Bu yüzden katı ve arık olanlar ölümün takipçileridir. Zayıf ve yumuşak olanlar hayatın takipçileridir. Bundan dolayı güçlü bir ordu galip gelmez, güçlü bir ağacı bekleyen çürümedir. Güçlü ve büyük olan çöker, zayıf ve yumuşak olan kalkar" (LXXVI. Bölüm).

Ve yine LXXVVİ. Bölümde[15] Laotze söyler:

"Göğün altında yumuşaklıkta ve zayıflıkta suyu geçen bir şey yoktur, böyleyken katı ve güçlü bir şeye hücum ettiğinde yine de onu müesseriyet bakımından geride bırakacak bir şey yoktur. Güçlünün zayıf tarafından alt edildiğini, katının yumuşağa boyun eğdiğini herkes bilir."

Edilginliğe ve hodbinliğin nefyine yapılan bu vurguya rağmen Laotze'nin ahlakı Budacılık ve Hıristiyanlığın ayırt edici özelliğini oluşturan türden soylu düşüncelerden yoksun değildir. Sözünü ettiklerim aşağıdaki türden pasajlar:

"Kutsal kişinin kendine ait sabit bir düşüncesi yoktur, o insanların arzularını kendi arzuları yapar, iyilikleri iyilikle karşılar; iyi olmayanları da yine iyilikle karşılar ve böylece iyilik kazanır.[16] Sadıklara sadakatle mukabelede bulunur; sadık olmayanlara da sadakatle mukabelede bulunur; böylece sadakat elde eder" (XLIX. Bölüm). "Husumeti faziletle karşıla" (IXVI. Bölüm). "Benim üç hazinem var. Bunlara çok kıymet veririm. İlki merhamet, İkincisi itidal, üçüncüsü dünyanın önüne çıkmamadır" (LXVUI. Bölüm).

KURAL TANIMAZLIK

Laotze'nin öğretisi müspet biçimde ifade edildiğinde dışarıdan herhangi bir müdahalede bulunmaksızın şeylerin kendi tabii eğilimlerini takip etmelerine izin vermektir. Kütleler yerin merkezine doğru çekilirler, bu onların doğal eğilimleridir; insanlar doğuştan içlerinde varolan Tao'yu takip etme arzusuna sahiptir. Bu yüzden onları kendi hallerine bırak, lüzumsuz kurallar ve törenlerle sık boğaz etme. Dışarıdan zorla benimsetilen şeyler gayritabiilikle maluldür, dolayısıyla kaçınılmaz olarak sakat ve aksaktırlar. İşte bu sebepten ötürü Laotze haykırır: "Ne kadar çok ferman ve kanun çıkarsa o kadar çok hırsız ve haydut olur" (LVU. Bölüm). Chwangtze de "Eğer bilgeliğe bir son verilse ve dirayet kaybolsa büyük haydutlar azalırdı; yeşimler atılsa inciler kırılsa küçük haydutlar çıkmazdı" derken (U. Bölüm, UI. Kısım, "Chü Chieh") Laotze ile aynı fikirde olduğunu gösterir. Laotze'yi bir kez daha iktibas etmek gerekirse: "Büyük Tao engellendiğinde insanilik ve doğrulukla karşılaşırız. İhtiyat ve temkin ortaya çıkar ve riyakarlık çoğalır. Aile bağlarında ahenk bozulduğunda ebeveyne itaat ve sevgi [xiao] ile karşılaşırız. Köy ve kabileler düzensizlikle zeval bulduğunda sadakat ve bağlılık ile karşılaşırız. Bilgece davranmayı terk et, doğruluğu bırak, insanlar ebeveyne itaat ve sevgiye geri dönecektir. Entrikayı bırak, karı kazancı terk et, hırsız ve haydutların kökü kesilecektir" (XVUI. Bölüm).

Bunlar güçlü sözlerdir ve kanun kural tanımazlığa yapılan imalar göz ardı edilemeyecek boyuttadır. Aslında Laotze ahlakı kendi mantıki yapısı içinde en uç noktaya taşındığında tam düzensizlik veya kargaşa anlamında olmasa bile mutlak kural tanımazlıkla neticelenir. Ch'in dönemi öncesinin metafizikçileri hep bir ağızdan mukavemet ve müdahale etmeme öğretisini savunurlar. Onlar ne kanun ne buyruk ne de herhangi türden bir düzenlemenin olduğu iptidai uygarlık durumuna geri dönmek isterler. O zaman onlar herkesin tam bir özgürlük içinde yaşadığını ve kimsenin onu bir başkasının aleyhine kötüye kullanmayı aklından bile geçirmediğini düşünüyorlardı. Hal böyle olmakla beraber tarih uzak geçmişte böyle bir altın çağın olmadığını, tam tersine gerek farklı kabileler gerekse aynı kabile içerisinde her düzeyde varoluş mücadelesinin evrensel bir fenomen olduğunu göstermektedir. Fakat Taocular bu gerçeği hesaba katmaya yanaşmazlar; muhtemelen birçok başka düşünür gibi onlar da tarihöncesi zamanlarda evrensel bir barışın ve sınırsız bir mutluluğun hüküm sürdüğünü doğru olarak kabul ediyorlardı. Hatta bu konuda şu veya bu yönden kuşkuya düşecek gibi olduklarında hayal güçlerinin ve geçmiş tasavvurlarının yardımıyla onu görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Ve böylece kural tanımazlık durumu hem insan teki hem toplum için en yüksek ülkü haline getiriliyordu.

Chwangtze'den seçilmiş olan aşağıdaki alegori (U. Bölüm, VU. Kısım) Taocu ahlakta wu we’nin yerini ve önemini pek güzel anlatır:

"Güney Denizinin hakanı Shu, Kuzey Denizinin hakanı Hu, Merkezin hakanı Kargaşaydı. Shu ve Hu sürekli olarak Kargaşa'nın topraklarında buluşurlar, beriki de onları iyi karşılardı. Aralarında onun iyiliğine nasıl mukabelede bulanabileceklerini konuştular ve biri dedi:'İnsanların hepsinin görmek, işitmek, yemek, nefes almak için yedi deliği var, sadece bu hakanın yok, uğraşıp onun için bunları biz yapalım.' Bunun üzerine her gün onda bir delik açtılar; ve yedinci günün sonunda Kargaşa öldü."Zavallı Kargaşa! Eğer bu düzensiz, belirsiz, farksız ve dolayısıyla zorunlu olarak hareketsiz (wu wei) durumunda—ki bu onun varlığının raison d'etreiydi— kalsaydı sonsuz bir hayat sürerdi ve halinden hiçbir şikayeti olmazdı. Komşularının her ne kadar iyi niyetli de olsa lüzumsuz müdahalesi onun bizzat hayatına ebediyen son vermiş oldu.

Taocuların dünyadan uzak durmaya dayalı ahlakı her ne olursa olsun neticede Çin aklının bir mahsulüdür. Dolayısıyla onun pratik anlamını / tazammunlarını hiçbir zaman gözden kaçırmamış; yani her zaman siyaset ve devlet idaresine kayda değer bir ilgi duymuştur. Okur Laotze'ninki gibi bir ahlak öğretisinin Taocuların böylesine güçlü bir şekilde hor görüp nefret ettikleri dünyevi bilgelik ve yapmacıklık ürünü olan siyaset işlerini kendisine dert etmeyeceğini düşünebilir. Fakat hiçbir Çinli filozof ve ahlak öğretmeni nazariyesinin pratik sonuçlarını görmezden gelmeyi düşünmemiştir. Aslında bir nazariyenin kıymeti insanların hem fert hem bir toplumun üyesi olarak günlük hayatında doğurduğu faydayla ölçülmeliydi.

Laotze'nin devlet işlerinin idaresiyle ilgili nazariyesi beklenebileceği gibi wu we'sinin doğrudan ve değiştirilmemiş bir tatbikiydi ve bir anlamda laissez faire siyaseti olarak görülebilir, insanlara istedikleri kadar serbestlik ver; suni törenler ve gereksiz düzenlemeler ile boğulmasınlar; mümkün olduğu kadar kendi hallerine bırak; eğer gerekliyse yapmacıklıkların yaygınlaşmasından beri kazandıkları kurnazlık, hilekarlık ve ihtiyatkarlığın yolunu kes ve onları ilkel masumiyet ve mutlak tasannusuzluk / yapmacıklıksızlık durumuna götür. Laotze'ye göre "ipdüğümleme" siyasetinin / idaresinin cari olduğu eski zamanlarda egemen olan barış ve düzeni bu hal tarzı / siyaset temin ediyordu. İnsanlar sahip oldukları sade ve basit şeylerle hoşnuttu. Yaşlandıklarında ecelleriyle ölüyorlardı. Horozlar ve köpekler köylerin etrafında sevinçle, neşeyle onların

* ["Tao Te Ching", XXVII:

"İyi kapanmış kapıların sürgüsü yoktur,

Ama yine de açılamaz.

İyi atılmış düğümler ip kullanmaz,

Ama yine de çözülemez."] hallerinden memnunluklarını seslendiriyorlardı. Ve Tao'nun doğal akışı sadakatle takip edildiğinde var olması gereken şeylerin mükemmel durumuyla işte burada karşılaşırız

Okur aşağıda Taocuların ideal krallığını bulacaktır:

"Sarı imparator bir gün uykuya daldığında rüyasında An eyaletinin batısı ile Tai eyaletinin kuzeyinde yer alan ve Orta Krallıktan yüz binlerce mil uzakta olan Huahsü ülkesini ziyaret ettiğini gördü. Huahsü'nün ülkesine aslında gemiyle veya arabayla veya yaya olarak gidilemiyordu; oraya ancak bir peri eşliğinde ulaşılabiliyordu. Orada ne bir hakan ne bir reis vardı, kendi kaderine terk edilmişti, insanlarının özel arzuları veya iştihaları yoktu, doğal olarak yaşıyorlardı. Ne hayata nasıl bağlanacaklarını ne de ölümden nasıl kaçacaklarını biliyorlardı; bu yüzden aralarında vaktinden evvel ölüm görülmüyordu. Ne hodbin olmayı ne başkalarını ihmal etmeyi biliyorlardı; bu yüzden onlar sevgi ve nefret duygularından azadeydi. Bir şeyle uyum içinde olmak veya olmamak dendiğinde bununla neyin kastedildiğini biliyorlardı; bu yüzden onlarda tarafgirlik düşüncesine rastlanmıyordu. Ne özlem duyacak veya gönülden bağlanacak bir şey biliyor, ne de korkacak veya çekinecek bir şey tanıyorlardı. Suya yürüyor batmıyor, ateşe giriyor yanmıyorlardı. Kamçılansalar acı, tırmıklansalar kaşıntı hissi duymuyorlardı. Gök boşluğunda sanki yerde yürür gibi yürüyor, havada sanki yatakta yatar gibi yatıyorlardı. Bulut ve sis görüşlerini engellemiyor, gök gürültüsü ve şimşek duyuşlarına zarar vermiyor, güzel ve çirkin ruhlarını etkilemiyor, tepeler ve vadiler adımlarını düzensiz hale getirmiyordu, çünkü onlar ruh gibi yürüyordu" (V. Bölüm, "Sarı İmparator").

Okur burada Konfüçyüs ahlakı ile Laotze ahlakı arasındaki farkın ne kadar köklü ve esaslı olduğunu gözden kaçırmamış olmalıdır. Bazı sinologlar bu farkı iklim değişikliğine bağlarlar, ilki sert, çalışkan, düzen seven Kuzeyli, diğeri tasasız, hayalperest, düşüncesiz ve çoğunlukla tembel Güneyli tipini temsil eder. Sert iklim ve soğuk havanın baskısıyla kuzeyliler tabiata karşı çetin bir savaş içindeydiler. Onların arasında "kendi haline bırak" siyaseti gelecekleri bakımından yıkımla sonuçlanırdı. Fakat güneyliler için durum bütünüyle farklıdır; onlar tabiatı kendileri için elverişsiz ve bu yüzden boyun eğdirilmesi gereken bir güç olarak görmüyorlardı. Tam tersine tabiat burada hayatın tadını zahmetsiz meşakkatsiz çıkarabilecek kadar güzeldi. Karşı koymama ve karışmama tabiatla başa çıkabilecekleri en iyi hal tarzıydı. Bu sebepten ötürü Konfüçyüs'ün Kuzeyli tipini, Laotze'nin Güneyli tipini temsil ettiği söylenebilir. Çin düşüncesinin tarihi bu iki rakip anlayış arasındaki mücadelelerin tarihidir. Bu mücadelede Taoculuğa Budacılık yardım etmiş ve çoğu zaman bunlara halk inanışları eklenmiştir; Konfüçyüsçülükse Çin ruhuna özgü ve bu ruhun temsilcisi olduğunu genellikle güçlü biçimde göstermiştir.

 


 

[14] Dr. Carus'un wu wei için teklif ettiği tabir budur.

[15] Krş. XLIII. Bölüm. "Göğün altındaki en zayıf şey göğün altındaki sert şeyi kovalar ve zorlar, onun nüfuz edemeyeceği bir şey yoktur. Bu sebepten ötürü hareket etmemenin (wu wei) faydasını biliyorum."

[16] Konfüçyüs'ün bu konuyla ilgili uyarısıyla karşılaştırınız:"Birisi Konfüçyüs'e'Husumete faziletle mukabelede bulunmak hakkında ne düşünüyorsunuz?' diye sordu. Üstat cevap verdi: '0 zaman fazilete neyle karşılık verilecektir? Husumete adaletle, fazilete de faziletle karşılık verin!"

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült