Tanrısız Evren

Victor J. Stenger


Zihnin karanlığı ve korkusu güneş ışınlarıyla, gündüzün parlak aydınlığıyla ortadan kaldırılamaz, ancak doğanın dışsal yapısıyla içsel etkinliklerinin daha iyi kavranmasıyla dağıtılabilir.

-Lucretius, M.Ö 60

DOĞRULANMAMIŞ SAV

Üç büyük tektanrıcı dinin Tanrı hakkındaki savlan ve mistikler ve paranormalistlerin diğer dünyalar hakkındaki kanıları bilimsel araştırmanın geçerli konularıdır. Eğer Tanrı ya da başka bir aşkın varlık, fiziksel dünyayı ve beşeri olayları çoğu inananın düşündüğü ölçüde çok etkiliyorsa, o zaman bu etkilerin yerleşik bilimsel yöntemlerle ampirik olarak saptanıp, onaylanması gerekir.

Evreni yaratmış bir Tanrı, o yaratımının apaçık izini ardında bırakmış olsa gerekir. Yoksa, inançlılar da dahil, insanlar onu nasıl bilebilirlerdi? Yaratımını bizden saklamış bir Tanrı Yahudi-Hıristiyan-İslam Tanrısı değildir. Eğer doğaüstü bir yaratılış gerçekleştiyse, bunun işaretlerini, evrenin içeriği ve yapısına ilişkin çalışmamızda görmeliyiz. Ama görmüyoruz.

Kendisine dua edilen bir Tanrı kaçınılmaz olarak dualara yanıt veren bir Tanrı olmalıdır. Yoksa insanlar ona niçin dua etsinler ki? En azından bazı dualara yanıt veriliyorsa, o zaman prensipte sonucu görebilmemiz gerekir, anekdotlarla değil, dikkatli ve kontrollü deneylerle. Ama göremiyoruz.

Dünyaya kayda değer hiçbir şekilde müdahale etmeyen bir Tanrı yalanlanamaz, ama o, çoğu Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman’ın Tanrısı değildir.

Önceki bölümlerde, bilim tarafından apaçık doğrulandığında, geleneksel inançları destekleyecek gözlem türlerine örnekler verdim:

• Yalnızca evrenin doğaüstü yaratılışının açıklayabildiği gözlemler

• Dua ya da diğer doğaüstü müdahalenin yol açtığı olaylar

• Duyu ötesi algı ve zihnin madde üzerindeki etkisinin bilinen hiçbir fiziksel yolla açıklanamaması

• İnançla iyileştirme ve diğer ruhsal terapi türlerinin hastalığı iyileştirdiğinin örnekleri

• Doğrulanabilir bilginin elde edildiği mistik ya da dinsel deneyimlerin, mistiklerin beyin devrelerinden kaynaklanmıyor olabileceği

• Kutsal kitapları yazan insanların bilmediği gerçeklerin kitaplarda yer alması

• Güneş ve dünyanın evrimi imkansız kılacak şekilde çok daha genç, diyelim yüz milyon yıl yaşında olduğunun kanıtı.

Bu gözlemlerin tümü doğaüstü bir alemin varlığının doğrudan kanıtını oluşturmaz. Örneğin duyu ötesi algı ya da alternatif tedavi güçlerinin önceden keşfedilmemiş ama tamamen doğal bir kuvvetle ilintili olduğu bulunabilir. Aynı şekilde eğer yaşam evrilmemiş olsa bile tamamen doğal süreçlerden kaynaklanmış olabilir.

Elbette evrimin kanıtının baskın olduğunu ve güneş ve dünyanın milyarlarca yıl yaşında olduklarını savundum. Bunları listelememin nedeni, geleneksel inançlar için bilimsel destek sunabilecek gözlem türlerinin güzel örnekleri oldukları halde durumun aksi yönde gelişmiş olmasıdır. Eğer evrim onaylanmamış da çürütülmüş olsaydı ya da güneş sisteminin çok daha genç olduğu gösterilmiş olsaydı, o zaman insanlığın özel bir yaratım olduğuna dair makul temellere sahip olabilirdik.

Yukarıda listelenen gözlemlerin bir ya da daha fazlasının kesinkes doğrulandığı ve doğaüstü açıklamanın doğal açıklamadan daha olası göründüğü bir durum anlaşılabilir. Her bilimsel açıklama gibi, o da her zaman geçici olarak kalırdı. Öte yandan bu durum değişene kadar, doğaüstü inançlar için bilimsel bir neden bulunurdu. Her halükarda şimdiki durum böyle değildir. Aksine tüm ampirik gözlemler için doğal açıklamalar daha olasıdır ve doğaüstü inançların rasyonel bir temeli yoktur.

RASYONEL ÖNERMELER

Maddi olmayan olguların araştırılmasıyla ilgilenen ve maddi olgular için maddesel olmayan açıklamaların gerekli olduğuna inanan bilim adamı teistler, kendi kanılarına ilişkin görüşlerime elbette katılmayacaklardır. Aynı şekilde ruhsal kuvvetlerin ikna edici kanıtına sahip olduklarını savunan parapsikologlar da benim çıkarımlarımdan hoşlanmayacaklardır. Yine de, burada yazdıklarıma ne kadar şiddetle karşı çıkarlarsa çıksınlar, her iki gruptaki araştırmacılar da verilerindeki açık kesin işaretlerin azlığını inkar edemez. İkna edici bir işaret saptayamamalarına bahaneler bulacaklardır, ama o işaretin var olmadığını kabul etmeyeceklerdir. Kendi maddesel olmayan önermelerinin maddesel önermelerden niçin daha iyi olduğunu anlatacaklardır, ama doğrulayıcı bir kanıtın sürgit yokluğunun bu çıkarımı şüpheli kıldığını benimsemeyeceklerdir.

Parapsikologlar yakınlarda kuşkucuların olması durumunda işe yaramayacağını sık sık dile getirirler. Buna “gözlemci etkisi” denir ve ruhsal kuvvetin bir özelliği olarak kabul edilir. Bundan daha rasyonel bir önerme şudur; kuşkucular zayıf şekilde kontrol edilmiş deneyleri ve ruhsal kuvveti kabul etmeye inançlılara oranla daha az eğilimlidirler.

Olumlu duyuötesi algı sonuçlarının oranının zamanla düşmesi “düşme etkisi” diye adlandırılır ve gözlemci etkisi gibi olgunun bir özelliği olarak görülür. Bundan daha rasyonel bir önerme şudur: Deneyler daha iyi kontrol edildiğinde, hatalı olumlu sonuçların sayısı zamanla azalır ve olgu hiçbir zaman gerçekleşmez. Ya da sonuçların hiçbirinin yüksek istatistiksel büyüklüğe sahip olmadığı gözönüne alındığında, onların daha fazla veriyle ortadan kalkan istatistiksel bir uydurma olabileceği söylenebilir.

Enerjinin konumunda olduğu gibi, duyuötesi algı güçlerinin uzaklıkla azalmaması, “uzaklık etkisi” diye adlandırılır ve belki de kuvvetin doğaüstü olduğu ve enerjiyi korumayı gerek kılmadığı söylenerek sözde açıklanır. Bundan daha rasyonel önerme şudur: Duyu ötesi  algı hiçbir uzaklıkta gerçekleşmez.

İnançla iyileştirme ve alternatif tıbbın savunucuları bu tedavilerin, bir klinik ya da laboratuvarın soğuk nesnel ortamında işe yaramayabileceğini savunurlar. Bundan daha rasyonel bir önerme şudur: Onlar sadece inançlı olan kişinin zihninde işe yarar.

Duanın etkisini savunanlar, duanın kolaylıkla kontrol edilemeyeceğini öne sürerek sonuçların ölçülmesinin güçlüğünden dem vuruyorlar. Bundan daha rasyonel önerme şudur: Duaların hiçbir etkisi yoktur.

Mistikler Tanrı ve evrenle bir olma deneyimlerinin bilimsel yollarla anlatılamayacağını söylüyorlar. Bundan daha rasyonel önerme şudur: Bu deneyim onların kafasının içindedir.

Yaratılışçılar hiçkimsenin evrenin kökenini görmek için civarda bulunmadığını gerekçe göstererek, onun bir mucize olmadığının söylenemeyeceğini savunuyorlar. Bundan daha rasyonel önerme şudur: Onun mucize olduğunu söyleyecek hiç kimse de civarda yoktu.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, paranormal ya da maddesel olmayan olgular lehine şimdiye kadar yayımlanmış ampirik sonuçlar, fizikte ve olağanüstü olguları araştıran diğer bilimlerde gerekli olan istatistiksel büyüklük seviyesine ulaşamamıştır. Sadece tek bir örnekte, Princeton, rastgele sayı deneyinde, kaydedilen istatistiksel büyüklük, yerleşik fiziğin 10.000’de Tük şans düzeyi ölçütünü aşmıştır. Öte yandan Princeton deneyi diğer açılardan ikna edici değildir ve aynı sonuç aynı istatistiksel büyüklükle hiç tekrarlanmamıştır. Olumlu sonuçlar on yıllarca önce elde edilmiş olmasına ve deneyi tekrarlama maliyetinin yerleşik bilimde harcanan maliyete oranla ihmal edilebilir düzeyde olmasına rağmen durum budur.

Paranormal ya da doğaüstü olayların kanıtının kayda değer olduğunu hala savunanlar, diğer olağanüstü savlara uygulanan yaygın ölçütlerin kendileri için uygulanamayacağını söylüyorlar. Bunun yerine, evrenin doğasını araştırmaktan daha acil önceliklere sahip, tıp gibi alanlarda yapılan olağan savlar için kullanılan daha zayıf ölçütlerin, kendileri için de uygulanmasını istiyorlar. Hususen tekil olarak kayda değer olmayan deneylerin toplamının metaanalizine dayanılarak doğrulanan ruhsal olguların, en iyi olasılıkla güvenilmez ve büyük olasılıkla da geçersiz olduğu ortaya çıkmıştır. Üstelik metaanaliz ilk başta hiçbir olağanüstü olguyu açığa çıkarmamıştır.

MADDESEL SENARYO

Kendi kendine yeter, dışarıdan bir müdahaleye gerek duymadan kendi başına işleyen tamamen maddesel bir evren savını ileri sürdüm. Bu evrenin temel özelliklerini burada kısaca sıralıyorum:

• Zaman ve uzayın sınırı yoktur ne başlangıcı ne de sonu.

• Zaman temel düzeyde tercih edilmiş bir yöne sahip değildir. Yaygın olarak deneyimlenen zaman oku, yalnızca ortak insan deneyimlerinin nesneleri gibi çok cisimli sistemlere uygulanan salt istatistiksel bir tanımdır. Termodinamiğin ikinci yasası, sadece bu sistemlerdeki zaman okunun bir tanımıdır.

• Maddesel evrenimiz keyfi bir uzay zaman noktasında boşluktaki bir kuantum dalgalanmasından meydana gelmiştir. Bu dalgalanma üstel şekilde büyüyen bir genişlemeye (şişmeye) ve büyük patlamaya yol açmıştır. Evrenin entropisi dalgalanma anında hacmine göre maksimumdu, böylece var olmuş olabilecek her bilgi ortadan kalkmıştı.

• Bu yolla birden fazla evren oluşmuş olabilir. En azından sadece bir evrenin bu şekilde oluştuğuna ilişkin bilimsel bir temel yoktur.

• Fizikteki evrensel korunum yasaları ve görelilik ilkeleri, sadece doğal olarak madde evrenine uyarlanmış boşluğun simetri özellikleridir. Bu yasalar ve ilkeler tüm evrenlerde muhtemelen aynıdır.

• Bu yasaların hiçbiri, maddenin boşluktan meydana gelmesiyle bozulmaz.

• Evrensel olmayan ek fizik yasaları ilkel evrendeki yerel simetri bozulmasından kaynaklanmıştır. Bu yasalar tesadüfi olduğu için muhtemelen evrenden evrene farklılık gösterir

• Galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve canlı organizmalar kendiliğinden simetrinin bozulmasıyla meydana gelmiş karmaşık maddi sistemlerden evrilmiştir. Düzenin oluşması termodinamiğin ikinci yasasına ters düşmez, çünkü evrenin olası maksimum entropisi, evren genişlerken artar ve düzene daha fazla yer açar.

Bu senaryonun her maddesi “kanıtlanamaz” ve bazı maddeleri gelecekteki gelişmelerle düzeltilebilir ya da çürütülebilir. Öte yandan bu bizim yolumuza devam etmemize engel olmaz. Maddesel senaryo desteksiz bir sav değildir. Havadan bir sav değil, eldeki en iyi bilgilerden çıkarsanmış bir senaryodur. Örneğin şişme kozmolojisi, şimdilerde verilerce sağlam bir şekilde desteklenmektedir ve bu başlangıçta bir boşluğun bulunduğunu güçlü şekilde ifade etmektedir. Dahası temel parçacıklar ve kuvvetlerin bir hayli başarılı standart modeli evrensel simetri ve yerel simetri bozulması olgusuna büyük ölçüde dayanır ve ilkel evren modellerinin geliştirilmesinde yaygın şekilde kullanılmıştır.

Daha önce de vurguladığım gibi, bu senaryoyu ayrıntılı olarak sunmamın ve mevcut kanıtların rasyonel yorumuna dayanmamın amacı, halihazırda gözlemlediğimiz gerçekliği açıklamak için maddenin dışında bir unsura gerek olmadığını göstermektir. Bu gerçeklik maddi olmayan enerji türlerinin, aşkın güçlerin ya da evrenin dışından özel bilgi aktarımının işaretlerini sunmamaktadır. Bu nedenle maddesel senaryo, modem fizik ve kozmolojinin bir yaratıcının varlığını ortaya çıkardığı yönündeki yaygın inancı çürütmeye yarar.

Bilim eleştiriden muaf olmadığı için ve bilim adamları kusursuz olmaktan uzak oldukları için, çoğu bilim adamının paranormal ya da teist savları ele almayı dogmatik şekilde reddetmeleri bütünüyle temelsiz ve lekeleme kabilindendir. Akademik bilim adamları bu türden çalışmaların çoğunda yer almıştır. Bu savlar ana bilim dallarının dışında kalmakla birlikte, herhangi bir bilim dalındaki sıra dışı savlarla aynı ilgiyi görmüşlerdir. Aslında bazıları diğer sıra dışı savlara oranla daha fazla dikkat çekmiştir. Parapsikoloji dışında hiçbir bilim dalı neredeyse tamamen olumsuz sonuçlarla 150 yılını geçirmemiştir. Yerleşik standart ölçütler önceki tüm savlara da uygulanmıştı ve bu ölçütleri karşılayan her yeni sava gereken ilgi gösterilecektir. Kanıtın kendisini ortaya koymasına izin verilecektir.

Burada sorun kanıtla ya da onun yokluğuyla ilgilidir. Eğer zayıf nükleer kuvvete ilişkin kanıt ruhsal ya da diğer maddi olmayan güçlere ilişkin kanıt kadar zayıf olsaydı, o zaman fizikçiler zayıf nükleer kuvvete teoremlerinde yer vermezlerdi. Antibiyotiklerin etkisini destekleyen veriler, duanın, inançla tedavinin ve diğer alternatif tıbbın tekniklerinin çoğunun etkisini destekleyen veriler kadar zayıf olsaydı, o zaman doktorlar reçetelerine antibiyotikten yazmazlardı.

KARANLIK BİR CAMDAN BAKMAK

“Öncülü sürdürenler” diye adlandırdığım, bilimsel anlayışa sahip teologlara saygı duymaya çalıştım. Belki bu adlandırma eğretidir, ama onların konumunu yerli yerince nitelendirmektedir. Öncülü sürdürenler, geleneksel dinsel öğretilerin, özellikle Hıristiyanlığın öncüllerini kahramanca savunmaya çalışırlarken, onları, karşı çıkmadıkları bilimsel keşiflerle aynı hizaya getirmeye gayret ediyorlar. En önemlisi, evrende şansın belirgin şekildeki baskın rolünü kabul ediyorlar.

Maalesef, bilimle dini uzlaştırma hedefi, temel geleneksel dinsel öğretilerin bir kısmının, özellikle insanın, amaçlı bir evrendeki merkezi konumunun feda edilmesiyle ancak başarılabilir. Öncülü sürdürenler bu öğretiyi açıkça reddetmiyorlar, ama onların önerileri üzerinde yapılacak dikkatli bir okuma, onların ne ölçüde söz konusu öğretiyi savunduklarını açığa çıkaracaktır. Örneğin öncülü sürdürenlerin çoğu, Tanrı’nın şeylerin ortaya çıkması için evrene müdahale ettiği yönündeki Katolik kilisenin ve çoğu inananın benimsediği yönlendirilmiş evrim görüşüne katılmazlar.

Bir bakıma bu bilim yanlısı teist grup, evrimi düpedüz reddeden bilim karşıtı teistlerden sadece derece itibarıyla farklıdır. Yönlendirilmiş evrim, bilimsel bir evrim görüşü değildir ve öncülü sürdürenlerin çoğu bunu bilmektedir. Bazıları, insanlığa kadar gelen evrim yolunun evrim teoreminin söylediği gibi, şansa dayalı olaylarla dolu olduğunu, ancak ilahi amacın da insanlığın hiç evrim geçirmediği başka bir yolda gerçekleşmiş olabileceğini ileri sürmüşlerdir.

Varlığın odak noktasından insanlığı kaldırmak, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudilerin (sosyal ve beşeri bilimlerin çoğu profesörlerini belirtmiyorum) büyük çoğunluğu için kesinlikle kabul edilemezdir. Öncülü sürdürenlerin düşünceleri yaygın görüşü savunan Hıristiyanlar tarafından pek de sıcak karşılanmaz.

Yine de Templeton Kurumu tarafından mali olarak desteklenen öncülü sürdürenler, bilimi teolojilerinin temeli olarak konumlandırmak için hayli emek harcamışlardır. Ancak eski mitlerin kabul gören bilgilerden daha kutsal olduğuna inanan diğer teistler, bilimin dilini ve otoritesini zorla ele geçirmeye başladılar. Bu kitap yazıldığı sırada, Amerikan teistlerden oluşan güçlü bir grup, geleneksel teolojinin üstünlüğünü sağlama ve bilimsel metodu yıkarak bilimin bulgularını geçersiz kılmaya çalışıyordu. Mali açıdan gayet iyi desteklenen kendi kuramlarıyla, çevrelerinde gördükleri tüm ahlaksız davranışların suçunu bilime yükleme gibi oldukça temelsiz bir savı “kama” olarak kullanıyorlar. Bu grubun sarf ettiği bazı uç laflara bakınca insan, dinin hakim olduğu ve atomlar ve evrim gibi eski materyalist düşüncelerin tozlu raflara kaldırıldığı Karanlık Çağlar’da dünyanın daha iyi bir yer olduğunu düşünüyor.

Bu kitapta, toplumumuzda dinin eleştirilmez alanı olmuş alana birkaç eleştiride bulunmaya çalıştım. Kuşkusuz pek çokları onların derinden bağlı olduklara inançlara yönelttiğim eleştirilere kızacaktır. Benim buradaki amacım saldırmak değil, savunmaktır. Doğruya değer veren herkes diğer savlan nasıl test ediyorsa, bu inançları da test etmek zorundadır. Ve eğer din, bilime saldırmaya devam ederse, bilim de karşılık verme görevini yerine getirir.

Bilim adamları halkı “akim ışığının inancın ışığından” üstün olduğuna ikna ederlerse, onları bozguna uğratmış olurlar.

Bilimin yanında olanların çoğu, halkın tepkisinden çekindiği için ihtiyatlı bir yaklaşımı benimseyip, dinsel öğretilere açıkça meydan okumaz. Bazıları bilimsel faaliyetlerin finanse edildiği asıl mekanizma olan kamu desteğinin kesilmesinden korkar. Belki de kale almamak en doğru kısa vadeli stratejidir, ama sanırım bilim adamları, bilim karşıtlığının engel tanımadan ilerlemesine çok uzun süre müsamaha gösterdiler. Bilimin değerden düşmesi uzun vadede topluma zarar verebilir.

İnsanlar inancın ışığıyla aydınlanan aynaya baktıklarında gördükleri şey hoşlarına gider. Ayna, cennette kardeş meleklerle buluşacaklarına dair kendilerini rahatlatan ilahi amaçla birlikte, yeryüzüne düşmüş melekler olarak görüntülerini yansıtır. Maalesef bilimin ışığının açığa çıkardığı evrende insanlık için özel bir yer yoktur, ölümden sonraki yaşam için bir reçete de yoktur. Bu gerçekler yaygın isteklerle çarpıcı şekilde çeliştiği için ballandırarak anlatırsam dürüstçe davranmış olmam.

“Çocukken çocuk gibi düşünür, çocuk gibi anlardım. Ama adam olduğumda çocukça şeyleri bir kenara bıraktım. Şimdi bizler karanlık bir camdan bakıyoruz, ama yüz yüzeyiz: Şimdi kısmen biliyorum; ama bildiğim gibi bilindiğimi de biliyorum artık.”
(1 Cor. 13: 11-12 King James Versiyonu).

Tartışma grubum ile yaptığım email iletişiminde, Anne O’Relly, St. Paul’un bu ünlü sözlerini günümüzle bağlantılı olarak yeniden yorumladı:

“İnanç camı aydınlatırken, onu aynaya çevirerek bunu yapar; cam şeffaf değildir ve tek göreceğimiz şey isteklerimizin yansımalarıdır. Bilimin geçen üç yüzyılı bu karanlıktan geçmemizi ve aynayı, evrene açılan bir pencereye dönüştürmemizi sağladı. Şimdi dışarıya baktığımızda, cam şeffaf görünmektedir; berraklık içinde. Gerçekte dışarıda olan şeyi görmeye başladık; bize doğan evrenin müthiş güzelliğiyle yüz yüze geldik.”

Paul’un, sözlerinden bu yorumun çıkarılmasını niyet etmediğinden emin olabiliriz, ama büyük şiir, şairi özgün mısraları yazarken kavramadığı gerçekleri taşır. Belki de bu en derin düşüncelerimizin, bilinçli olmayanlar olduğunun bir işaretidir.

Tartışma grubunun diğer bir üyesi olan Ed Weinmann şunu eklemişti:

“Yaşamı değerli ya da değersiz bulma duygusu dinsel doktrinlere inanmaya bağlı değildir. Bu, tümünün maddesel ve doğal diye nitelendirilebileceği pek çok etmenin etkileşiminden doğan bir ‘duygu’dur. İnsanlık hayatta kalmak için gereksinim duyduğu şeyi elde etmede çok iyidir, tıpkı diğer hayvanlar gibi. Eğer insanların dine ihtiyacı varsa onu icat ederler. Eğer başka din türlerine ihtiyaç varsa onlar da icat edilir.”

İnsanlık çocukluğun ötesine geçti. Bizler artık hayali arkadaşlara ya da ihtiyaçlarımızı karşılayacak gökyüzündeki mistik babaya bağlı olmaya muhtaç değiliz. Kendi başımızın çaresine bakabiliriz. Akıl ve bilimin bizlere sunduğu evrenle uyumlu bir şekilde yaşamlarımızı sürdürmenin bir yolunu bulabiliriz. İnançlılar, yere inmiş melek olma konumuna asla eremeyecekleri için hep suçluluk yükü altında mücadele etmek durumunda iken, inançsızlar kendi başarılarından ve türümüzün diğer üyelerinin başarılarından gurur duyabilirler. Sanat, bilim ve edebiyatın büyük eserleri, başka bir dünyadan esinlenilmiş şeyler değil, kendi çabalarımızın sonucudur. Demokrasi ve özgürlük gibi kavramlar insanın bulduğu kavramlardır, Tanrı’nın değil. Bireysel kaderlerimiz ve insanlığın geleceği halihazırda yazılmış değildir, ne doğa yasalarında ne de Tanrı’nın zihninde. Bu kaderler bizim elimizdedir. Bu eller ve tamamen maddi beyinlerimiz içinde gelişmiş güçlü potansiyel, insan soyunun gelişmesini sürdürmesi için gereken tüm gücü sağlar.

Evren, kavrayışımızın ötesinde yer alan, görünmeyen bir amaçla yaşamımızı ve kaderimizi kontrol eden mistik güçlerle dolu değildir. Doğrusu bilim sayesinde insanlık kontrolü elinde tutmakta ve kendi amacını tayin etmektedir.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe