Felsefe

 

 

 

Tanrı’nın Rüyası

Uğur Koşar

Soruyorsun: UK. Yaşam demek benim için sorun demek, o bana hep kötü yüzünü gösteriyor, artık ona güzel bakamıyorum. Eski ben olmak istiyorum, bunun için ne yapabilirim?

Cevap: Sorunlu bir yaşam yoktur, sorunları var eden insanlar vardır, önce bunu anlamalısın.

Yaşam nasıl sorunlu olabilir? O bir boşluktur, onun içi kalabalık değildir, kalabalık olan senin zihnindir ve yaşam daima boşluğun dansına eşlik eder. Onun içinde sevginin evi vardır ve insanlar bu boşlukta kurulmuş olan sevgi evini ona kattığı anlamlar ile şekillendirir. Öncelikle sen kendini yaşamdan ayrı tutmak ile büyük bir bölünmeyi gerçekleştiriyorsun. Bu evden uzaklaşmaktır ve evden uzaklaştığında sorunlar, savaşlar ardı ardına birbirini takip etmeye başlar.

İnsanlar sorunsuz bir yaşam ister, insanlar sevgi ister, insanlar dünyada barışı ve huzuru ister; fakat önce bunları kendi içinde sağlamalısın. Bu, onları dışarıda istemekle olacak bir mesele değildir, senin içsel güzelleşmenle ilgili durumdur. Bir kez kendi içindeki bütünlüğe eriştiğinde bütün cevaplar senin önünde tezahür etmeye başlar.

Önce ol!

Varlığın olgunlaşmasına odaklı kal, bunu zihni kullanarak yapabilirsin.

Fakat sen zihnin seni kullanmasına izin veriyorsun, hayır, zihni sen kullanacaksın ve ancak onu iyice tanıdıktan sonra zihnin ötesine geçebilirsin. Zihnin ötesinde olan her yer sevgi ve mutluluk alanıdır. Yaşadığın tüm bu problemler, ıstıraplar fark eden ile fark edilenin özdeşleşmesinden doğar.

Sen bütün sorunları düşüncelerin ile besledin ve onlar her geçen gün daha büyük bir enerji topluluğuna dönüşmeye başladı. Bu enerjiyi yaratan sensin!

Şimdi yaşamı suçluyorsun, “O bana hep kötü yüzünü gösteriyor” diye isyanlardasın ve bu durumu kendin yarattığının farkında değilsin! Olan biten her şey senin düşüncelerinden yola çıkarak gerçekleşti ve düşünceler kendi özünden ayrı olduğun için oradadır. Dünyanın içinde olduğun fikri seni güçsüz kılıyor, sen dünyanın içinde değilsin, dünya senin içindedir, bunu unutma!

Şayet farkındalığın gelişmemişse yaşam her nefes alışında sana zehir tadı vermeye başlar.

Hikaye çok güzel;

Terino, on yıllık çıraklıktan sonra Zen hocası rütbesini elde eder. Yağmurlu bir gün, ünlü Zen ustası Nanin’i ziyarete gider, içeri girdiğinde usta onu bir soruyla selamlar: “Tahta takunyalarını ve şemsiyeni kapı önünde mi bıraktın?” “Evet,” diye yanıtlar Terino. Zen ustası devam eder: “Şemsiyeni ayakkabılarının sağında mı yoksa solunda mı bıraktın?” Terino soruyu yanıtlayamaz; henüz “Tam farkındalık” olayına erişemediğini anlar ve Nanin’in yanında çırak olup on yıl daha çalışır!

Farkındalık, gizli cevapları bulman adına seni uyandırır, o bir çalar saat gibidir. Şayet içinde doğan bir farkındalık yoksa ömür boyu uyuklamaya devam edersin.

Farkındalığı akış içinde gerçekleştir, bu bir amaç olmamalı, bu bir arzu halini almamalı. Farkındalık tamamen içsel bir olgu halini aldığında mutluluk bir güneş gibi kara bulutların ardından belirmeye başlar. O zaman çalar saat seni uyandıracaktır, şayet sen bu durumu zihinsel bir bilgi düzeyine taşırsan tıkanıp kalırsın, farkındalık zihnin değil, varlığın öznelliğinden bir parçadır.

Ve aşk senin amacın olduğunda, sevgi senin amacın olduğunda, özgürlük senin amacın olduğunda ve farkındalık senin amacın olduğunda; sen tüm doğallığını kaybetmiş olursun. Onlar senin doğanda var, onlar senin özün ve sen onları bir hedef olarak algıladığında bütünlüğünden uzaklaşmaya başlarsın.

Onları dışarıda arayan zihindir, sevgi ve mutluluk ise mutlak varoluş halindedir.

Ve toplum seni bütünden uzak kılmaya koşullandırdı! Toplum seni özgür bırakmış gibi gözükse de senin özgürleşmene izin vermez, toplum senin doğallığını bozmak için kurnazca planlar içindedir, senin uyanık olman onların işlerine gelmez; onlar seni bir köleye indirgemek isterler. Sen kendin olduğunda ne bir siyasete, ne bir psikiyatri ise, ne bir papaza ne de hocalara ihtiyacın kalacaktır.

Ama bu onların işlerine gelmez; çünkü durum büyük bir işsizliği de peşinden getirecektir ve o yüzden toplum seni bozmak için elinden geleni yapar. Onlar, senin kendi elinde oyuncak olmanı isterler, seni bir yapboza çevirirler, önce bozar sonra parçalarını bir araya getirmek için çabalarlar!

Sen ne olduğunu idrak edemediğin sürece toplumun elinde oyuncak olmaya mahkûm olursun, bu insanlığın büyük bir sorunudur ve bu sorunun çözümü insanın içsel evine dönmesi ile birlikte gelecektir!

Sorunsuz bir yaşam yoktur demekle sana bunu anlatmaya çalışıyorum. Sen kendi içsel gelişimin ile yaşam nehrinde akışını sürdürdüğünde çevrende sorunlar da olsa akışa devam edersin.

Sen yaşam nehrine karışmayı bekleyen bir damlasın. Nehre karıştığında artık nehrin kendisi olmuşsundur ve büyük okyanusa doğru sevgi ile akış başlar. Sevgi ile akışını gerçekleştirdiğinde hiçbir sorun senin önünde duramaz, sonunda okyanusa ulaşırsın ve okyanus bütünlüğün gerçekliğidir. Onun içine bir kez karıştığında bütünlük senin doğan haline gelir.

Özlü sözümüzü oku!

Kötülüğü göremeyecek kadar körüz ve o karşılığını bizde bulamayınca adeta eriyor, yok oluyor.

Sen sevgi olduğunda, karşındaki de sevgiye bürünecektir, sevgi o kadar sıcaktır ki, en soğuk olumsuz düşünceni bile eriterek sevgiye dönüştürür. O yoluna çıktığında bir çığ halini alır, bu çığ sevgi ile yuvarlanır ve büyür; çevresinde bulunan her şeyi içine alarak, olumlu yahut olumsuz tüm duygular ile bütünleşerek sevgi yumağı halini alır. Sen sevgi olduğunda baktığın her yerde sevgi görürsün, artık varlığına— sevginin kaynağına ulaştın demektir ve oraya bir kez ulaştığında sorunlu bir yaşam olmadığını, tüm sorunları zihninin yarattığına şahit olursun.

Aklıma bir Zen hikayesi geldi:

İki öğrenci dalgalanmakta olan manastırın flamasına bakarlar. Biri “Rüzgar esiyor” der. Diğeri “Hayır, hareket eden flama” diyerek karşı çıkar. O esnada yanlarından geçen üstad onlara dönüp “Ne rüzgar ne de flama; hareket eden sadece zihin” der ve şimşek çakar!

Soru: UK. Dünyaya bir çiçek olarak açmaktan söz ediyorsunuz, bunu nasıl gerçekleştireceğiz ve sorunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Bir seferinde öğrencisi Konfüçyüs'e, nasıl mutlu olunacağını, nasıl saadete erişileceğini sormuştu. Konfüçyüs ona şöyle cevap verdi "Garip bir soru soruyorsun, bunlar doğal şeylerdir. Hiçbir gül, nasıl bir gül olunacağını sormaz!

Bir soru yaratıyorsun ve cevabını bana soruyorsun. Cevabı bulmak için öncelikle soruyu soranın kendisini bulman gerekir öyle değil mi?

Hey sen orada mısın? Soru kimin içinde doğuyorsa cevap da onun içinde filizlenir. O halde bu soruyu soran kim? Önce bunu bul!

Ben insanlara, “Mutlu olmaya çalışma, mutluluğun kendisi ol,” diyorum.

Sevgi, aşk, huzur, coşku, neşe; senin içselliğin de onlar zaten yuva kurmuşlardır. Ve sen onları dışarıda aradığında onları bir hedef, bir araç olarak görmeye başlarsın. Onları ulaşılacak birer araç olma kavramından uzaklaşarak, kendi derinliğine indiğinde mutluluğun, sevginin ve tüm güzelliklerin zaten orada seni kucaklaman için beklediklerine şahit olursun.

Onlar senden bir parçadır, onlar senin varlığının temelidir, onlar senin orijinalliğindir!

Sen orijinal olarak güzelsin, bütünsün, anlamlısın! Ve benim sana, dünyaya bir sevgi tohumu olarak geldin demekle anlatmak istediğim tam olarak budur.

Sen zaten sevgi tohumusun, bunun farkına vardığında dünyaya sevgi çiçeği olarak açman kaçınılmazdır. Hiçbir çiçek ben nasıl açacağım diye sormaz. O varlığının farkındalığıyla hareket eder ve zihnin dışında gelişen her şey ilahi, kutsal olandır.

Sorunlar hakkında ne düşündüğümü soruyorsun. Sen hep düşüncelerinin esiri olmuşsun! Düşünce zihinsel bir eylemdir, o kendi halinde bir enerjidir. Mutsuzluk bir duygudur, üzüntü bir duygudur ama o asla öz olamaz, onlar gelip geçici olanlardır hakikat ise kalıcı olandır. Sen sadece var olansın, merkezsin ve baki olan duygular değil sensin. Kendini duygularla özdeşleştirmeyi bıraktığında ortaya ne olduğun çıkacaktır. Bütün özdeşleşmelerden arın!

“Ben üzgünüm” dediğinde ona enerjini katmış olursun, onu aktif duruma getirmiş olursun, ona can verirsin, onu farkında olmadan beslemişsindir. Ve beslediğin her ne ise büyümeye başlar. Aşk beslersen aşk büyür, korku beslersen korku büyüyecektir. Unutma, beslenen her şey büyür!

Hiçbir sorun ciddiyet taşımaz, o saf haldedir, o sadece mevcut enerjisi ile gelir, o tarafsız durumdadır; yoğunluğu ne fazladır ne de azdır. Ve onu yoğunlaştıran senin bakış açındır, onu ne kadar büyütürsen o kadar sorunlu bir hal alır.

Ona kattığın yoğunluğu azaltabilirsin, o önce bir portakal büyüklüğünde olabilir, sonra onu bir fındık kadar küçültebilirsin ve onu sonunda toz parçaları haline getirerek üflersen o kaybolacaktır.

Yalnız şuna dikkat etmelisin!

Ben sana “Sen sevgisin, aşksın” dediğimde bunların bir duygu olmadığını, aranılacak yahut elde edilecek bir yüzeyde bulunamayacağını, onların zaten senin özün olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Şayet bunu görebilirsen sevgi bilincinde hareket etmeye başlarsın, o zaman her olayın içindeki mükemmelliği fark edeceksin. Bu bir aydınlanma halidir, artık olmuşsundur!

Olmak BİR olarak hareket etmektir, bu bir tanrısallıktır, yaradan ile kucaklaşmaktır!

Sen kainata koşulsuz ve beklentisizce yüreğinin kapılarını sevgi ile açtığında, o da sana bütün güzellik kapılarını açacaktır!

“Sen kainata koşulsuz ve beklentisizce yüreğinin kapılarını sevgi ile açtığında, o da sana bütün güzellik kapılarını açacaktır!” demekle ona aşk ile yaklaşmanın kutsallığından söz ediyorum. Sen ona bilgi ile yaklaşıyorsun, bilgi seni geçmişine bağımlı tutar, o bağımlılıktır, o tehlikelidir, o öz değildir, o zihinsel bir eylemdir, onun içinde kutsallık ve hakikat yoktur. Bilgi sadece yaşanılanların bir izidir ve izler kaybolur, kalıcı değildir, bilgiye güvenme yoksa yolda kalırsın.

Sen yaşam denen gizeme bilgin ile yaklaşırsan ona tecavüz etmiş olursun. Şayet ona aşk ile yaklaşırsan, ona yüreğin ile gidersen o da sana bütün gizemli kapılarını ardına kadar açacaktır. Anlaşılması gereken budur!

Sen içinden en güzel müzikleri çal, sorunlar seninle dans etmeye en baştan hazırdır!

Dışarıdaymış gibi hissetmiş olduğun dünya senin içsel dünyanın bir yansımasıdır, o aslında sadece bir illüzyondur.

Şayet görebiliyorsan baktığın her yerde ayna etkisi vardır. Bulutlara baktığında onların da sana baktığını hissedeceksin. Akşam olduğunda bir yıldız tut kendine ve ona yüreğinle bak, yıldız da sana bakacaktır. Gökyüzündeki Ay’a bak ve Ay’ın da sana baktığına tanık ol. Bunu hissetmelisin, bu muhteşem bir farkındalıktır.

O kadar insan arasında ay sana bakıyor, o seni seçti, sen onu hissettin, o da seni hissediyor. Sen onu farkettin, o da seni, sen onu kucakladın o da seni...

Sen içinde neye dokunursan dışarıda da onu kucaklarsın! Unutma, dışarıda tezahür eden senin içsel yansımandan başka bir şey değildir.

Kadın komşularından rahatsızdı, ona göre herkes bencil, sevgisizdi ve hiçbiri hoşgörüye sahip insanlar değildi. Taşınmaya karar verdi ve başka bir mahallede ev aradı. Beğendiği evin apartmanının kapısında yaşlı bir adam dikilmiş kedileri seyretmekteydi.

Kadın yaşlı adama sordu: Bu binada komşuluk nasıl?

Yaşlı adam “senin geldiğin yerde komşuluk nasıldı?” diye soruyla yanıtladı.

Kadın, “Benim geldiğim binadaki insanlar, sevgisizdi, hoşgörüye sahip değildi, bencildi” deyince yaşlı adam buradakiler de sevgisiz, bencil ve hoşgörü sahibi değiller dedi.

Kadın başka bir mahalle ve başka bir ev bakmaya başladı. Güzel de bir ev buldu kendisine ve evin olduğu binanın girişinde dikilmiş başka bir yaşlı adam vardı, o da sokakta top oynayan çocukları izlemekteydi.

Kadın, yaşlı adamın yanına yaklaştı ve sordu: Bayım bu binada komşuluk nasıl?

Yaşlı adam, “Senin geldiğin yerde nasıldı komşuluk?” diye yanıt verdi.

Kadın, “Benim geldiğim binadaki insanlar sevgi doluydu, paylaşımcıydı, saygı vardı, hoşgörü vardı” deyince yaşlı adam cevap verdi: “Aynı şekilde burada da sevgi dolu, paylaşımcı, saygılı insanlar var, hoş geldin yeni evine!”

Ben sorunlar hakkında özel bir şey düşünmüyorum, onlar benim değil, onlar zihnin bir kurgusu ben sadece vaki olana tanık olurum, tezahür eden benim değildir.

Düşünceleri tanık olarak izlemeye başladığında onların diğerleri gibi, yaşamın içinden, herkese aynı mesafede, aynı yoğunlukta olduğunu göreceksin. Yaşam yapıcı ve yıkıcıdır, o bu şekilde tamdır. Unutma, sen düşündüklerini beslemiş olursun.

Şayet sorunları düşüncelerin ile enerji vererek beslersen kendini yaşamdan ayırmış olursun ve bu seni parçalara bölecektir.

Sadece olanı izle, anlam katma, cevaplar soruyla birlikte doğar. Soru varsa cevabı da mutlaka içindedir.

Hala çiçek açmak istiyorsan ben seni sevgi bahçesine kadar götürebilirim. Zihninin örtmüş olduğu ve göremediğin oradaki toprak— özün ile seni tekrar buluşturabilirim; fakat o verimli toprakta çiçek açmak senin seçimine bağlıdır!

Soruyorsun: UK. Sizce biz büyüdük diye mi kirlendi bu dünya?

Bu sadece zehirli bir bakış açısı. İnsanları izliyorum, çoğu “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” düşüncesi içinde. Bir çocuk için bu dünya muhteşem bir potansiyel, coşku ve enerji alanıdır öyle değil mi?

O halde kirlenen senin bakış açından başka bir şey değildir, kirlenen senin zihnindir, senin içinde akan bir ırmak, ancak senin içsel konuşmaların kirliyse bir bataklığa dönüşür. Dışarıdan senin içine işleyecek hiçbir şey yoktur, vaki olan her şey senin içinde tezahür eder.

Ve senin bakışların bu kadar kirli ise güzelliklerin tohumunu nasıl görebilirsin?

içindeki dünya sana şöyle sesleniyor: Ben sana güzellikler saçan bir çiçeğim, fakat sen kirli baktığın için beni de kirlenmiş görüyorsun! Ancak zihnin o kadar kalabalık ki, içinde o kadar çok gürültü var ki; sen yüreğinden süzülen bu mırıltıları duyamıyorsun.

Henüz senin içinde bir sevgi tohumu filizlenmemişken, aldığın her solukta ciğerlerin yanacak kadar bu yaşama kırgınsan, yüreğini kapatmış ve hayata sadece gözlerin ile bakıyorken; sevgiyi tüm hücrelerinde hissederek nasıl yaşayacaksın?

Ve sen bu dünyanın kirli olduğunu söylüyorsun.

Ben de sana diyorum ki:

Senin dünyaya baktığın pencere kirli ise yaşamın renkli çiçeklerini çamur görürsün!

Bu dünyanın sen büyüdüğün için kirlendiğini düşünüyorsun. Hayır, büyüyen sen değilsin. Sen bu dünyaya bir varlık olarak geldin, ruh olarak geldin senin merkezin öz benliğindir ve o hep aynı kalacaktır. O sadece olgunlaşır, onda büyüme ya da küçülme olmaz, o halde büyüyen nedir?

Büyüyen senin egondur, doğumundan bu yana toplum tarafından sana empoze edilen ve üzerinde kişilik oluşturan sahte benliğin büyür ve o büyüdükçe hayat daha karmaşık hale gelmeye başlar. Sen artık kendinden uzaklaşmışsındır, merkezden uzaklaştığın anda güzelliğin yuvasını terk ettin demektir, huzurun yuvasını bıraktın, sevgi evini terk ettin demektir. Anlıyor musun?

O halde sen değil, egon büyüdükçe bu dünya sana kirli gözükmeye başlar. Sana “Kirlenen senin düşüncelerinden başka bir şey değildir” derken, anlatmak istediğim budur.

Ve her şeyin içinde mutlak sevgi vardır. Sevginin içinde var olmadığı hiçbir şey yoktur, o her duygunun, her olayın ve her anın içinde mutlaka vardır. Ve o derinlerdedir, o asla yüzeyde bulunmaz, onun tatlı bir sıcaklığı vardır ve derinlere indiğinde o sıcaklığı hissetmen kaçınılmazdır.

Onu hissetmek için vaki olan her şeye yüreğin ile yaklaşman kafidir. Karşına çıkan her şeyin yüce olandan, yaradan tarafından gönderildiğini idrak ettiğinde bir anda huzur varlığından yükselerek tüm benliğini saracaktır.

Her şey olması gerektiği için olur.

Hatırla!

Sen çocukken kumsalda saatlerce oturur kumdan kaleler yapardın. Dalga vurur ve yosunlar senin kalelerine bulaşırdı, onları kirletirdi, başka bir dalga vurur ve senin saatlerce emek vererek yaptığın kalelerini bir anda yok ederdi ve sen sadece gülümserdin, sonra başka bir kale yapmaya koyulurdun.

O zamanlar yıkıcı ve yapıcılığın yaşamın içinde var olduğunun farkındaydın, bu farkındalık ile yaşam ile birlikte akıyordun. Sen o zaman saf masumiyettin.

Şunu izle!

Bir çocuğun gelecek ile ilgili kaygıları yoktur, çünkü onun planları hiç olmamıştır ve bir çocuğun geçmiş ile ilgili pişmanlığı da yoktur, o sadece anın içinde varoluşunu yaşamaktadır. O özgürdür, o sevgidir, o aşktır, o bütündür.

O güldüğü zaman tüm varlığı ile güler ve o ağladığında tüm varlığı ile ağlar. O yemek yerken yemek, heyecanlanırken heyecanın kendisi olur! O doğduğunda olmuş olarak dünyadaki yerini alır ve sonradan toplum onu parçalara ayırır, o artık bölünmüştür, o artık sahte benlik sahibidir ve sahte benlik bilinci ile birlikte sorunlar onu takip etmeye başlar.

Bir çocuk kin tutmaz, onun affetmeme gibi bir sorunu yoktur, bir çocuğun tüm enerjisi kendine dönüktür. Ve sen bir çocuğu asla yerinde durduramazsın. Nasıl durdurabilirsin ki? O tam enerjidir, o bölünmemiş enerjidir, onun enerjisi kendine doğru akmaktadır.

Bir çocuk özgür olmak için uğraşmaz, çünkü o özgürlüğün kendisi olduğunun farkındadır. O özgürlüğün içinde açan bir çiçektir. O mutlu olmak için amaçlara sığınmaz, zaten mutluluğun kaynağıdır. Şayet mutlu olmak için çaba gösteriyorsan, bütüne aykırı davranıyorsundur!

Varoluşun sadece pozitif yanını görmek yaşamın bütünlüğünü kabul etmemektir, yaşamın sadece bir parçasını görmek büyük bir enerji kaybıdır, o zaman akış gerçekleşmez ve yaşam nehrinde akış durduğu anda tıkanmaya başlarsın.

Diğerlerini de sevgi ile kabullendiğinde bütün güzellikler önüne serilir, sen artık bütün olmuşsundur, yaşam olmuşsundur, o an var oluşun şarkılarını duymaya başlarsın. Ve sen küçükken şarkılar söylüyordun, seni kimse anlamıyordu; fakat sen mutluydun, anlayış beklemiyordun, kabullenme beklemiyordun, tasdik beklemiyordun.

Kendi merkezinde olan bir varlığın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, o zaten yaşamın kendisidir!

Varlık hala bebeksidir, o masumdur. Sen saf güzelliksin, saf sevgisin, saf aşksın, saf masumiyetsin.

Sen bu dünyaya çocuk olarak gelir ve çocuk olarak gidersin, arada geçen zaman sadece vaki olmuştur, onun bir gerçekliği yoktur!

Soru: UK. Bazen yazılarınızdaki “Sen bir ölüsün,” gibi hitaplarınız beni korkutuyor. Siz ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?

John, bugüne kadar yaptıklarından dolayı kendisini çok suçlu hissediyor ve artık her şeyi geride bırakıp sevgi ile yaşamak istiyordu. Yas Ustası’nınO yanına gelerek ona nasıl sevgi ile insanlara yaklaşması gerektiğine dair sorular sordu. Bana sevgiyi anlat, dediğinde Usta bir ateş yaktı ve John’dan elini ateşin üzerine uzatmasını istedi.

John bunun ne anlama geldiğini anlayamadı, “Ben her şeyi bırakıp sevgi yoluna geçmek istiyorum şimdi bu ne alaka?” diye sorunca usta gülümseyerek cevap verdi:

Ateşe dokunmadan onun ne olduğunu anlayamazsın, onun derinliğine inemezsin. Ve ölüm de öyledir, o öğrenilecek bir şey değildir, onun anlatılacak bir tarafı yoktur, onu yaşamak gerekir!

Özlü sözümüzü oku:

Bu beden “Benimdir” deme, onu bir gün bırakacağın düşüncesi ile yaşamı kendine zindan edersin! De ki: Ölüm bir son değil, bedeni bırakıp sonsuz bir yaşama varlığı açmaktır!

Ve insanların ölüm dediğine ben sonsuz bir yaşama kucak açmak olarak bakıyorum. O yeniden doğuştur, uyanıştır, yaradanın uzun rüyasından uyanış... Geçici olandan, bedenden arınmak, sınırsız bir yaşamın kapılarını ardına kadar aralamaktır.

Sana “Sen bir ölüsün” dediğimde bundan korktuğunu söylüyorsun, bunun farkındayım. Sen uykudasın, hem de çok derin bir uykuda... Uyanmak istemiyorsun; çünkü uyanırsan rahatlık ortamından uzaklaşmış olacaksın, o zaman kumsalda güneşlenmeyi bırakarak okyanuslara açılmak zorunda kalacaksın.

Okyanusların ötesi güzeldir, ama tehlikelidir de ve senin kumsalda kalıp güneşlenmek daha çok işine geliyor!

Fakat okyanusların ötesinden korkmana gerek yoktur, orası derinliktir.

Ve yaşama derinsel bakmak önemlidir. Ona yüzeysel baktığında tüm mucizeleri kaçırırsın. Okyanusun derinliğine indiğinde oradaki muhteşem canlılara tanık olursun.

Orada Spookfish’ler vardır, orada Leopard toothfish’ler yaşar ve anlamını hissedebileceğin her şey derinsel baktığında gerçekleşir.

Yıldızları izle! Onlar ışık saçar ve onların derinliğine inersen müthiş bir enerji kaynağını hissetmiş olursun. Enerji ile bütünleşebilirsin, onunla pek çok güzellikleri yaşayabilirsin. Şayet ona çıplak gözle bakarsan sadece izlemiş olursun, derinliğine inersen onu yaşamış olacaksın, aradaki farkı görüyor musun?

Sen bir ölüsün, demekle bahsettiğim şey budur. Sen derinlere inemiyorsun. Derinler senin merkezindir, varlığının olduğu yerdir; fakat ego ölümden korkuyor ve o seni içselliğinden uzaklaştırarak yüzeye odaklanmanı sağlıyor. Dikkat et! Bedeninle özdeşleşmiş durumdasın; varlığın yaşamdan ayrı gibi duruyor ve varlık senin özündür, özün yaşamla birleşmediyse, özünle özdeşleşme gerçekleşmediyse sen nasıl yaşadığını hissedebilirsin?

Şimdi nasıl yaşayacaksın? Sen bir bölünme içindesin, nevrotik durumdasın, sen sadece kendini beden olarak görüyorsun, bu durumda hep eksik kalacaksın demektir, sen buna yaşamak mı diyorsun?

Özünü hissetmiyorsan yaşadığını nasıl hissedebilirsin?

Ve sen orijinalliğini hissetmiyorsun, senin orijinalliğin özünde ve sen ondan çok uzaksın, onu duyumsamıyorsun. Ben seni dürtüklüyorum, “Kalk, sen bu halinle bir ölüsün” diyorum ve sen bana “Bunu sakın söyleme, ben ölü olmaktan korkuyorum, bu düşünce beni delirtiyor, bırak biraz daha uyuyayım” diyerek diretiyorsun.

Cennete gitmek için bedenini bırakman gerekecek, oraya bir beden ile gitmen imkansız; fakat sen ölümden korkuyorsun. Ölümden korkmanın ne anlamı var? Son nefesini vermen gerektiğinde ölmemek için dualar edeceğine ölümü sevgi ile kucakla. Ölüme şarkılar mırıldanarak, büyük bir aşk ile kahramanca git ve ölümün bir son değil yeni bir başlangıç olduğunu unutma.

Bu kadar.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült