Tanrı Hakkında Filozofça Düşünceler 2

Diderot


XV

İnsanın Tanrı tarafından yaratıldığı boş bir inançtır. Dünyanın öncesiz ve sonsuz olduğu, ruhun ölümsüzlüğünden daha az akla yatkın değildir. Çünkü hareketin, ilkesi sakım olduğu halde, bu evreni nasıl meydana getirebildiğini anlamıyorum. Hiç gereği yokken varsayılan bir varlığı ileri sürüp bu güçlüğü yenmeğe çalışmaksa gülünç olmaktır. O varsayılanı anlamanın yolu da yoktur ya! Madde dünyasında göze çarpan harikulade şeyler, üstün bir zekanın varlığına kanıt sayılsa bile, manevi dünyada göze çarpan bozukluklar Tanrı kavramını yok etmeğe gene de yeter. Soruyu bu şekilde ortaya koyduktan sonra sizin tanrısal nurunuzla bir alışverişe de yer kalmaz. Eğer kralların en iyisi Britannicus’un öldürülmesi ve insanların en kötüsü Neron’un kral oluşu iyi bir şey olsaydı, zayıf bir ihtimal de olsa, her kötülüğün kaynağı bir iyilik olduğu sonucuna varılabilirdi. Benzer araçlar kullanmaksızın aynı amaca ulaşmanın imkansız olduğu nasıl ispat edilebilir? Erdemlerin yüceliğini daha da arttırmak için kötülüklere göz yummak, apaçık bit zarar için çok önemsiz bir' fayda sağlamak demektir.

İşte ileri sürdüğüm sorular bunlar. Nasıl karşılık vereceksiniz bunlara?'... «Ben kötü bir kişiyim, Tanrıdan korkacak yanım olmasaydı onunla savaşmazdım.» Bu cümleyi hatiplere bırakalım. Bu söz gerçeği sarsabilir, üstelik bunda çok az hoşgörü var. Bir kimse Tanrıya inanmıyor diye ona sövmeğe hakkımız var mı? İki tartışmacı arasında, öfkeye kapılanın haksız olduğuna bire karşı yüz konabilir. Menippe, Jupiter’e şöyle der: «Cevap vereceğin yerde yıldırımına başvuruyorsun, o halde haksızsın.»

XVII

Metafiziğin bütün saçmaları, ileri süren kimseyi haksız çıkaran bir kanıt değerini bile taşımaz. Onları çürütmek için çok kere maddi veya, manevi duyuları dürtüşlemek gerekir. Bir kuşkucuya, kendi varlığını inkar etmekte haksız olduğu ancak dayakla ispatlanabilir. Elde bir tabanca ile Hobbes’a da buna benzer bir ders verilebilir. «Sökül paraları, yoksa ölürsün. Burada bizden başka kimse yok. Ben daha güçlüyüm. Aramızda hak mak diye bir şey olamaz.»        '

XVIII

Tanrıtanımazlığın yediği büyük darbeler hiç de metafizikçin!» elinden çıkma değildir. Malebranche ile Descartes’ın yüksek düşünceleri, materyalizmi sarsmaya Malpighi’nin gözlemlerinden daha az elverişlidir. Eğer bu tehlikeli varsayım günümüzde sarsılmaktaysa bunun şerefi yalnız deneysel fiziğindir. Üstün zekalı bir varlığın bulunduğunu gösteren sevindirici kanıtlar, ancak Newton’un, Musschenbroeck’un, Hartsoeker’in Nieuwentyt’in eserlerinde bulunabilir. Bu büyük adamların sayesinde' dünya artık tanrı değil, çarkları, kayışları, makaraları, zembereği, ağırlıkları bulunan bir makinadır.

XIX

Varlık bilgisinin incelikleri olsa olsa şüphecileri ortaya çıkarmıştır. Ancak tabiat bilgisi gerçek tanrıcıları yaratabilir. Canlıların yumurta ile ürediğinin anlaşılması, tek başına, tanrıtanımazlığın en zorlu itirazlarından birini çürütmeğe yeter. Hareket, ister temelli, ister geçici olsun, maddeye özgü bir şey ise de, şimdi anlıyorum ki, canlının gelişiminde onun etkisi sona ermektedir. Bütün gözlemler bana gösteriyor ki, çürüme, kokuşma olayı, canlıya benzer yeni hiç bir şey meydana getirmiyor. En ilkel böceğin yapısı, insanın yapısından daha az şaşırtıcı değildir. Çekinmeden şu sonucu çıkarabilirim bundan: Moleküllerin içsel bir hareketi onlardan birini' meydana getirebileceği gibi pekala ötekini de meydana getirmiş olabilir. Bundan iki yüz yıl kadar önce, bir tanrıtanımaz daha da ileri giderek, belki de bir gün, kokmuş bir et parçasından bir sürü sinek türeyip çıktığı: gibi yerin altından da düpedüz insanların ortaya çıktığı görülecektir, demiştir. Doğrusu, bir metafizikçinin ona ne' cevap vereceğini bilmek isterdim.

XX

Bir tanrıtanımazın karşısına metafiziğin incelikleriyle çıkmağa çalışmam boşunadır. Bir tanrıtanımaz bu düşüncelerin cılızlığından bile yeteri kadar güçlü bir itiraz çıkarabilir. «Bir sürü faydasız gerçek var ki, bana açıklamasız gösterilmiştir. Tanrının varlığı, iyilik ve kötülük, ruhun ölmezliği benim için çözülmemiş sorunlardır. Ne yani! bu konularda aydınlanmak, bir üçgenin üç açısı toplamının iki dik açıya eşit olduğunu anlamaktan daha mı az önemlidir?»

O, usta bir mübalağacı olarak, bu düşünceyi bütün acılığı ile ve uzun uzadıya bana yuttururken, ilk başarısı ile gerine gerine kasılan kişilere özgü bir davranış ve yepyeni bir soru ile savaş meydanına atıldım... «Siz düşünen bir yaratık mısınız?» diye sordum. «Şüphe edebilir misiniz?» diye sevinçle cevap verdi... Niçin olmasın? Beni inandıracak ne var? Ses ve hareket mi? Ama filozofa göre, düşünme yeteneğinden yoksun olan hayvanda da aynı şeyler var. Descartes’ın karıncada yok dediği şeyi’ niçin sizde var sayayım? Beni etkilemek için özel hareketler yapıyorsunuz, onlara bakarak gerçekten düşündüğünüze inanmak isterdim. Ama aklım bu sonucu çıkarmama engel oluyor. «Görünen hareketlerle düşünce arasında temelli hiç bir bağlılık yoktur. Karşınızdaki adam tıpkı kendi saati gibi düşünceden yoksun olabilir: Konuşma öğretilmiş bir hayvan düşünen bir varlık sayılabilir mi? Bütün insanların, sizden habersiz, papağan gibi sözler bellemediklerini kim söyledi size? ...» «Ne de olsa akıllıca bir benzetme, diye karşılık verdi. Hareket ve sese değil, düşüncenin akışına cümleler ile akıldan geçenler arasında kurulan ilgiye dayanılarak bir varlığın düşündüğü sonucuna varmak gerekir. Her sorulana cevap veren bir papağan bulunsaydı, hiç duraksamadan, onun düşünen bir varlık olduğunu ileri sürerdim. Peki, bununla Tanrının varlığı arasında ne gibi bir ilgi var? Kendisinde en çok zeka belirtisi gördüğüm adamın, belki de kurulmuş bir makina olduğunu bana ispat ederseniz, ona bakarak tabiatta bir zeka bulunduğunu kabul etmem mi gerekir?» Benim işim bu, dedim. Bununla beraber itiraf edin ki, benzerlerinizin düşünme yetisinden yoksun olduğunu ileri sürmek delilik olurdu. «Şüphesiz, ama ne çıkar bundan?...» Şu çıkar ki, eğer ben evrende, evreni bırakalım, hatta bir kelebeğin kanadında, benzerlerinizin düşünme yetisiyle donanmış olmasını belge diye ileri sürdüğünüz bir zekadan bin kat daha belirgin zeka belirtisi görürsem, bir Tanrı bulunduğunu inkar etmek, benzerlerinizin düşündüğünü inkar etmekten bin kat daha delilik olur. imdi, bu durumda, aklınıza, vicdanınıza başvuruyorum: Herhangi bir adamın düşünmesinde ve davranışında, bir böceğin yapı ve davranışından daha çok zeka, düzen, incelik, tutarlık görüyor musunuz? Tanrısallık, bir peynir kurdunun gözünde apaçık belli değil midir? Düşünme yetisi Newton’un eserlerinde onun kadar bile belli değildir. Nasıl! yapma dünyada, var olan dünyadan nasıl daha az zeka bulunur?... Ne tuhaf düşünce! ... «Ama, kendim düşündüğüm için başkalarında da düşünme yetisi bulunduğunu kabul ediyorum... » diyorsunuz. İşte, hiç aklımdan geçmeyen bu sonuçta sizinle beraberim. Ama kanıtlarımın sizinkilere üstünlüğü bu “ noktadaki yenilgimin etkisini yok etmez mi? Tabiattaki eserlerine bakarak ilk varlığın zeka sahibi olduğunu ileri sürmek, yazılarına bakarak bir filozofta zeka bulunduğunu ileri sürmekten daha akla yatkın değil midir? Karşınıza bir kelebek kanadı, bir peynir kurdu gözü ile çıktığıma şükrediniz, sizi evrenin ağırlığı ile pekala ezebilirdim. Ya ben fena halde yanılıyorum, ya da bu kanıt okullarda öğretilenlerden çok daha üstündür. Buna ve bunun gibi basit düşüncelere dayanarak Tanrının varlığını kabul ediyorum, yoksa gerçeği ortaya çıkarmaktan çok ona yalan havası veren kuru bir takım metafizik düşüncelerin dokusuna dayanarak değil.

XXI

Ünlü bir profesörün kitabını açıyorum. Şöyle yazıyor: «Tanrıtanımazlar, ben de sizinle aynı düşüncedeyim: Hareket maddenin özüdür. Ama bundan nasıl bir sonuç çıkarabilirsiniz? Dünya, atomların rastgele hareketinin bir sonucu mudur? Bana diyebilir misiniz ki, Homeros’un Ilyada’sı, ya da Voltaire’i Henriade’ı harflerin rastgele dizilişlerinin bir sonucudur?» Bu çeşit düşünce yürütmek ancak bir tanrıtanımaza yaraşır. Böyle bir karşılaştırmak onun için eğlenceli bir oyun olur. Bana diyecektir ki, talih oyunlarının incelenmesi sonucunda ortaya çıkan yasalara (olasılık hesaplarına) göre, bir olay ancak mümkün olduğu zaman olur, bir olayın meydana gelmesi ona değin hareketlerin üst iste yığılması ile sağlanır. Buna hiç de şaşmamak gerekir. Yüz bin defa zar atarsam altı kere yüz bin için şansımı denemiş olurum ki, bu sayı içinde kazanmam ihtimali pek çoktur. Tesadüfen İlyada’yı meydana getirecek olan harflerin sayısı nereye varırsa varsın, ileri sürdüğüm düşünceyi haklı çıkaracak bir sayı olacaktır. Yapılan hareketin sayısı sonsuz olursa benim kazanmam ihtimali de sonsuz olacaktır. Sonunda benim dediğime geleceksiniz, madde öncesiz olarak vardır, hareket de onun özüdür diyeceksiniz. Düşünceme katılmak lütfünda bulunduğunuz için, sizinle birlikte ben de, evrenin hiç bir sının olmadığını, atomların sayısının sonsuzluğunu ve sizi şaşırtan bu düzenin hiç bir yerde bozulmadığını varsayacağım. Şimdi, bu karşılıklı görüşlerden hareket edilerek şu sonuca varılabilir: Hareketlerin sayısı sonsuz olsa bile evrenin tesadüfen varolması imkan ve ihtimali gene de çok azdır. Yani hareketlerin miktarı ne kadar çok olursa olsun, olayın meydana gelme güçlüğü gene vardır. O halde akla aykırı düşen bir nokta varsa, o da, madde öncesiz olarak hareket halinde olduğuna ve mümkün ihtimallerin sonsuz sayısı içinde kusursuz düzenlerin kurulması ihtimali de pekala sonsuz olacağına göre birbiri ardınca gelen bu düzenlerin sonsuz sayısı içinde hiç bir kusursuz düzene rastlanmamış olmasıdır. O halde, insan aklı evrenin gerçek doğuşundan çok, evrenin oluşundan önceki halin (kaosun) süresine şaşmalıdır.

XXII

Ben tanrıtanımazları üç kısma ayırıyorum: Bir kısmı açıkça Tanrı yoktur der ve öyle düşünürler: Bunlar gerçek tanrıtanımazlardır. Düşünmesini pek de bilmeyen kalabalık bir kısmı ise, sanki yazı tura ile bir sonuca varmak isterler: Bunlar da şüpheci tanrıtanımazlardır. Tanrı olmasın diyen, hatta buna inanır görünen bir kısmı ise bu inançları yerindeymiş gibi yaşarlar: Bunlar da tanrıtanımazların farfara takımıdır. Bunlar düzmecidirler. Ben gerçek tanrıtanımazlara acıyorum. Onlar için hiç bir avunma yolu görünmüyor. Şüpheciler içinse Tanrıya dua ediyorum. Onlar aydınlıktan yoksundurlar.

XXIII

Tanrı-tanır, bir Tanrının varlığını, ruhun ölmezliğini ve bunun sonuçlarını kabul eder. Şüpheci bu konularda hiç bir karara varmamıştır. Tanrıtanımaz ise onları inkar eder. Öyleyse erdemli olmak için, şüphecinin tanrıtanımazdan daha çok, ama tanrı-tanırdan daha az sebebi var demektir. Yasa koyucunun saldığı korku, insanlardaki ölçülü, ılımlı olma eğilimi ve erdemin günümüzde sağladığı faydalar da olmasa tanrıtanımazın namuslu davranışının hiç bir dayanağı olmazdı. Şüphecinin davranışı ise bir belki’ye dayanabilirdi.

XXIV

Şüphecilik herkese elverişli değildir. Şüphecilik derin ve karşılıksız bir sınavdır: Güvenecek, inanacak sebep bulamadığı için şüphe eden kişi düpedüz bilgisizdir. Gerçek şüphecinin dayandığı ve hesaba kattığı sebepler vardır. Düşüncelerini bir şeye dayandırmak küçük bir iş değildir. Hangimiz onun değerini tam olarak biliyoruz? Aynı gerçek için yüz kanıt getirilse, her kanıta inanan ayrı biri çıkıyor. Her kafanın kendine göre bir görüşü vardır. Şu itiraz benim gözümde kocaman olduğu halde sana gözükmeyebilir bile. Benim ağırlığı altında ezildiğim bir yükü siz hafif' bulursunuz. Asıl değerler konusunda birbirimizden ayrılırsak, görece değerler konusunda nasıl anlaşabiliriz? Söyleyiniz bakalım, metafizik bir sonuçla denkleşebilmek için kaç ahlaksal kanıt gereklidir? Yanlış gören benim gözlerim mi, yoksa sizinkiler mi? Mademki sebepleri tartıp değerlendirmek bu kadar güçtür ve mademki ' onların lehte veya aleyhte kullanılması söz konusu değildir (ki olsa bile eşit ölçüdedir) öyleyse niçin çabucak kestirip atıyoruz? Bu kararlı davranış bize nereden geliyor? Dogmatik yeterliğin insanı çileden çıkardığını yüzlerce defa denemedik mi? Denemeler yazarı Montaigne der ki, olağan şeyler bana kesin ve değişmez şeyler diye dayatılırsa onlardan nefret ederim. Sözlerimizdeki kesinliği yumuşatan, tesadüfen, hiç bir zaman, bazen, denebilir ki, düşünüyorum ki... Gibi sözcükleri pek severim. Eğer ben. çocuk eğiticisi olsaydım onlara bu ne demektir? Anlamıyorum, olabilir, doğru mu? Gibi kesinlik taşımayan sorucu sözcükler öğretirdim ki, on beş yaşındayken bilgin ağzı kullanacaklarına altmışında bile bir çırak havası taşıyabilsinler. .

XXV

Tanrı nedir? Çocuklara sorulan bu soruyu yanıtlamakta filozoflar bile güçlük çeker.

Çocuğun hangi yaşta okumaya, şarkı söylemeye, oyun oynamaya, Latinceye, dilbilgisine başlaması gerektiğini herkes bilir. Dinsel konuları öğretmeğe gelince çocuğun yaşına başına kimse bakmaz.. Daha bir şeyler anlamaya başlar başlamaz hemen sorulur: Tanrı nedir? Aynı anda, hatta aynı ağızdan, cinler, periler, hortlaklar, gulyabaniler ve bir de Tanrı bulunduğunu öğrenir çocuk. En önemli gerçeklerden biri, ileride bir gün sağduyusunu ayaklandıracak şekilde, zorla kafasına sokulur. Gerçekten de, yirmi yaşında bir genç, kafasında Tanrının varlığı ile bir yığın boş i:p.anı birbirine karışmış bulunca onu tanıyamıyorsa, bilemiyorsa ve yargıçlarımızın bir sürü namussuz arasında nasılsa içeri takılmış olan namuslu bir kişiye davrandıkları gibi davranıyorsa bunda şaşılacak ne vardır?

XXVI

Tanrı bize çok erken anlatılıyor. Ayrıca, varlığı üstünde de yeteri kadar durulmuyor. İnsanlar Tanrıyı aralarından uzaklaştırarak bir tapınağa kapatıyorlar. Tapınağın duvarları onun görüşünü sınırlandırıyor, bu sınırın dışında hiç bir zaman var alamıyor. Ne kadar sağduyusuz olursanız olunuz, düşüncelerinizi daraltan bu bağları koparınız. Tanrıyı yaygınlaştırınız. Onu bulunduğu her yerde görünüz, ya da bulunmadığını söyleyiniz. Eğer eğitecek bir çocuğum olsaydı, Tanrıyı ona' gerçek bir arkadaş yapardım; ondan büsbütün yoksun olmaktansa tanrıtanımaz olmak belki de onun için daha az eksiklik olurdu. Bazen kendisinden daha kötü bildiği başka bir kimseyi ona örnek gösterecek yerde, kabaca derdim ki: Tanrı seni dinliyor, yalan söylüyorsun. Gençler duygularına kapılmak isterler. Ben de onların çevresini tanrısal varlığın açık belirtileriyle donatırdım. Örneğin, benim evimde toplanmışsak orada, aramızda Tanrıya da bir yer ayırır ve öğrencime şöyle derdim: «Burada dört kişiyiz, Tanrı, dostum, bizi yöneten kişi ve ben.»

XXVII

Bilgisizlik ve meraksızlık çok yumuşak iki yastıktır. Ama onları öyle bulmak için insanın Montaigne’inki gibi olgun bir kafası olmalıdır.

XXVIII

Ateşli kişiler şüphecinin tasasızlığı ile bağdaşamazlar. Onlar, hiç bir seçme yapmamaktansa, rastgele de olsa bir seçme yapmayı, belirsizlik içinde olmaktansa aldanmayı severler. Kendi kollarını hor görseler de, suların derinliğinden korksalar da, zayıflığını bile bile gene de suya uzanan dallara tutunurlar. Kendilerini akıntıya bırakmaktansa dallara takılı kalmayı tercih ederler. Hiç bir şeyi temelli incelemedikleri halde her şeye güvenirler. Hiç bir şeyden şüphe etmezler, çünkü bunun için ne sabırları vardır, ne de yürekleri.

Karara vardıkları pek az konu arasında rastgele gerçekle karşılaşınca, onu gözü kapalı değil de; sanki tanrısal bir esin ile ansızın bulmuşlardır. İnaksal (dogmatik) kişilerdendirler. Onlar som sofular onlara meczup (tanrıdan esinlenmiş kişi) derler. Ruh dinginliği (sükuneti) ile kararsızlığı nasıl birleştirebileceklerini kestiremeyen bu çeşit tedirgin kişileri çok gördüm. «İnsan ne olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, dünyaya niçin geldiğini bilmeksizin mutlu yaşamanın yolunu bir bulsa!» Şüpheci kişi bütün bunları bilmemekle övündüğünü söyler, hem de mutsuz olmadan: durumumu öğrenmek istediğim zaman varlığımın sebebini bulamayışım benim kabahatim değildir ki. Bilinmesi benim için imkansız olan bir şeyi, hayatım, boyunca bilemeyeceğim, bundan üzüntü de duymayacağım. Şüphesiz, yoksun olduğuma göre benim için çok gerekli olmayan, edinemeyeceğim bilgilere ulaşamıyorum diye niçin üzülecekmişim? Çağımızın ileri gelen dehalarından biri (1) şöyle der: Dört gözüm, dört ayağım, iki kanadım olmadığı için nasıl üzülmüyorsam, bunun için de üzülmem gerekmez.

XXIX

Benden gerçeği araştırmam beklenmelidir, yoksa onu bulmam değil. Bir safsata beni kesin bir kanıttan daha çok etkileyebilir mi? Gerçek sandığım yanlışlara inanmak, yanlış bellediğim gerçekleri ise atmak zorundayım. Ama bu aldanışta korkacak ne var? Bu dünyada aklı var diye hiç kimseye öte dünyada ödül verilecek değildir. Aklı yok diye de kimse cezalandırılabilir mi? Düşüncelerini akla yatkın yürütemedi diye bir insanı mahkûm etmek, onun bir akılsız olduğunu unutarak ona karşı, kötü bir kişiymiş gibi davranmak demektir.

XXX

Şüpheci kimdir? Şüpheci, inandığı her şeyden şüphe eden, aklının ve duyularının ona doğru diye gösterdiklerine inanan bir filozoftur. Daha açık ve kesin bir şey mi istiyorsunuz? Pyrroncu bir şüpheciye içinizden hak verirseniz siz de şüpheci olursunuz.

XXXI

Hiçbir zaman ele alınmamış bir konu tanıtlanmamıştır elbet. ön yargısız bir incelemeye konu olmamış olan da incelenmemiş demektir. Onun için şüphecilik gerçeğe doğru atılmış ilk adımdır. Ama şüphecilik genel olmak gerektir. Çünkü genellik bu konuda bir denektaşıdır. Eğer Tanrının varlığından emin olmak için filozof şüphe etmekle işe başlarsa, bu sınavdan kurtulabilecek başka konu kalır mı?

XXXII

İnanmazlık, kanmazlık çoğu çoğu, akılsız adamın, kanağanlık ise akıllı adamın, kusurudur. Akıllı adam olabilirlerin sınırsız genişliği içinde uzağı görmeğe çalışır, akılsız adam ise gözü önünde oladuranı bile göremez. Birincinin korkak, ötekinin ise gözüpek oluşu belki de bu yüzdendir.

XXXUI

Aşırı inanmakta ne kadar tehlike varsa pek az inanmakta da o kadar vardır. Çok tanrıcı olmak, ya da tanrıtanımaz olmak birbirinden ne daha çok tehlikelidir, ne daha az. O öyleyse bu iki karşıt aşırılık, her zaman ve her yerde, yalnız şüphecilik yolu ile eşit olarak doğrulanabilir.

XXXIV

Yarı şüphecilik yetersiz bir aklın belirtisidir; ya elde edeceği sonuçlardan ödü kopan korkak bir düşünür, ya öz aklına vurduğu kösteklerle Tanrısını şereflendireceğini sanan bir boş inanlı, ya da içyüzünü açığa vurmaktan korkan bir çeşit zor inanır kişi yaratır. Eğer yarı şüphecinin inandığı gibi, gerçek, araştırma konusu olmakla kendinden bir §ey kaybetmiyorsa, yarı şüpheci kişi özbenliğinde yoklamaktan korktuğu, yaklaşmaktan çekinilen kutsal bir tapınağın bir köşesine yığar gibi kafasının bir köşesine yerleştirdiği şu üstün kavramlar için ne düşünmektedir?

XXXV

Dinsizlik aldı yürüdü diye sızlanıyorlar, Asya’da Hıristiyana, Avrupa’da Müslümana, Londra’da Katoliğe, Paris'te Kalvenciye, Saint-Jacques sokağının üst başında Janseniste, Saint-Medard mahallesinin sonunda Moliniste dinsiz derler. Şu dinsiz denen kimdir? Herkes mi? yoksa hiç kimse mi?

XXXVI

Sofular şüpheciliğe saldırdıkları zaman bana öyle geliyor ki ya kendi çıkarlarına aykırı davranmakta, ya da çelişmeye düşmektedirler. Doğru bir din, kabul edilmek, yanlış bir din ise vazgeçilmek için iyi bilinmesi gerektiğine göre evrensel bir şüphenin yeryüzüne yayılmasını ve bütün halkların kendi dinlerinin doğru olup olmadığını araştırmak istemelerini dilemek yerinde olur. Böylece misyonerlerimiz de görevlerini yarı yarıya yapılmış bulurlardı.

XXXVII

Bir kimse dinsel inançlarını seçerek değil de eğitim yolu ile aldığına göre, kör veya topal doğmadım diye övünmekte haklı olmadığı gibi Hıristiyan veya Müslüman olmakla da övünemez. Bu bir talih işidir, değer, konusu değildir.

XXXVIII

Yanlış olduğunu bile bile bir din uğrunda ölen kişi bir çılgındır.

Doğru bellediği yanlış bir din uğrunda, ya da doğruluğu üstüne hiç bir kanıt olmadığı halde doğru bir din uğrunda ölen kişi bir bağnazdır.

Gerçek şehit, doğruluğu kendisine gösterilmiş olan doğru bir din uğrunda ölen kişidir.

XXXIX

Gerçek şehit ölümü bekler, esrik kişi (vecit içinde olan) ise ölüme koşar.

XL

Bir Hıristiyan Mekke’de Muhammed’in hatırasına hakaret etse, sunakları yıksa, caminin altını üstüne getirse o saat kazığa vurulur, belki Hıristiyanlarca da övülmez. Böyle gayretkeşliklere artık rastlanmıyor. Polyeucte gibilere zamanımızda çılgın derler.

XLI

Tanrı esinleri, mucizeler ve olağanüstü dinsel görevler geçmişte kaldı. Hıristiyanlık böyle heyecanlara muhtaç değildir artık. Bugün içimizden biri Yunus peygamber rolü oynamağa kalkışsa da sokaklarda dolaşarak «Ancak üç gün kaldı, ondan sonra Paris yok olacak: Parisliler, günah çıkarttırın, tövbe edin, yoksa üç gün içinde mahvolacaksınız» diye bağırsa hemen yakalanıp yargıç önüne çıkarılır, yargıç da onu tımarhaneye yollamaktan geri kalmaz «Ahali, Tanrı sizi Ninovalılardan daha mı az seviyor? Onlardan daha mı az suçlusunuz?» diye söylenip dursa kimse ona cevap bile vermez onu ermiş kişi sayıp da söylediği sürenin sonunu beklemez.

İlyas peygamber istediği zaman öbür dünyadan geri gelebilir; iyi karşılanırsa onun mucizeler göstereceğine inanırlar insanlar böyledir işte.

XLII

Halka, yürürlükteki dine aykırı bir inanç aşılanmak istenir, ya da toplumun rahatını kaçıran her hangi bir şey yapılacak olur da bu iş mucizelerle doğrulanmağa kalkışılırsa hükümet sert davranmakta kendini haklı bulur, halk ise «Çarmıha! » diye bağırır. İnsanların bir düzmece peygamberin kandırmacalarıyla, ya da gönül gözü ile her şeyi gördüğünü sanan bir kimsenin kuruntularıyla baş başa bırakılmasında ne tehlike vardır? İsa’nın kanı Yahudilere karşı öç diye bağırdı işte bunun sebebi, Yahudilerin onu çarmıha, gererken, Mesihin geleceğini önceden bildirmiş olan Musa’nın ve öteki peygamberlerin sesine kulaklarını tıkamış olmalarıdır. Gökten bir melek inmedi mi, mucizelerle onun düşüncelerini desteklemedi mi yollu vaazlarda bulunan Paul, İsa’nın yasasına aykırı davranmakla kendisine aforozlu densin istiyor.

Bir adamın dinsel görevini, mucize gösterip göstermediğine göre değil, ileri sürdüğü öğretinin, gönderildiği halkın dinsel inançlarına uygun düşüp düşmediğine göre değerlendirmelidir, hele bu halkın dinsel inançları doğru diye bellenmişse.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe