Tan Kızıllığı

Firedrich Nietzsche


1.
Tamamlayıcı Akılcılık. — Uzun yaşayan her şey yavaş yavaş akılla
öylesine doldurulur ki, bu sayede akılsızlıktan gelen kökeni ihtimal
dışı kalır. Bir oluşumun hemen hemen her doğru tarihi duygularımızda
çelişkili ve bağışlanmaz bir etki bırakmıyor mu? İyi tarihçi de esasen
sürekli karşı çıkmaz mı?

2.
Bilgelerin Önyargısı. — Bütün çağların insanlarının neyin iyi, neyin
kötü, neyin övgüye değer ve neyin yergiye layık olduğunu bildiklerine
inandıkları konusunda bilgeler doğru bir yargıda bulunmuşlardır. Ama,
biz şimdi geçmişte herhangi bir zamandakinden daha iyi biliyoruz,
görüşü, bilgelerin bir önyargısıdır.

3.
Her Şeyin Bir Zamanı Var. — İnsan her şeye bir cinsiyet atfettiği
zaman, oynadığını değil, derin bir anlayış kazandığını düşünüyordu: —
Korkunç boyutlardaki bu yanılgısını çok geç itiraf etti ve belki de
hala bütünüyle itiraf etmedi. — Keza insan var olan her şeyi ahlakla
ilişkilendirdi ve dünyanın omuzlarına etik bir anlam yükledi. Bunun,
günün birinde, bugün güneşin erkek mi yoksa dişi mi olduğu konusundaki
düşünceden daha fazla bir değeri olmayacak.

4.
Alanların Düşlenen Uyumsuzluğuna Karşı. — Pek çok yanlış ihtişamı
yeryüzünden yeniden kaldırmamız gerekiyor, çünkü bu bizden hak talep
eden her şeye karşı haksızlıktır! Bizi buna dünyayı olduğundan daha
uyumsuz görmemek isteği mecbur ediyor!

5.
Müteşekkir Olun! — İnsanlık günümüze gelene dek büyük bir başarı elde
etti: Artık vahşi hayvanlardan, barbarlardan, tanrılardan ve
düşlerimizden sürekli olarak korkmamıza gerek kalmamıştır.

6.
Hokkabaz ve Karşıtı. — Bilimdeki hayret uyandırıcı şey, hokkabazın
sanatındaki hayret uyandırıcı şeyin karşıtı konumundadır. Çünkü
hokkabaz, gerçekte eylem olarak çok karmaşık olan bir nedenselliği çok
basit bir nedensellik olarak görmemizi sağlar. Buna karşın bilim, bizi
basit nedenselliklere olan inancımızdan vazgeçirmeye zorlar. Hem de
bunu her şeyin tam kavranabilir gözüktüğü yerde ve bizim görünüşün
soytarısı olduğumuz durumda yapar. Ve “en basit” şeyler çok
karmaşıktır... doğrusu bu konuda yeterince şaşırmamak insanın elinde
değil!

7.
Mekan Duygusunun Başka Bir Şekilde Öğrenilmesi. — İnsanın mutlu
olmasına gerçek şeyler mi, yoksa kurmaca şeyler mi daha çok katkıda
bulundu? Kesin olan şu ki, en büyük mutluluk ile en derin mutsuzluk
arasındaki alanın genişliği ancak hayal edilen şeylerle
oluşturulmuştur. Hal böyle olunca bu tür mekan duygusu, bilimin
etkisiyle sürekli küçüldü: Bilimden öğrendiğimiz ve öğretmeye de devam
ettiğimiz üzere, dünyayı küçük olarak, hatta güneş sistemini bir nokta
olarak duyumsuyoruz.


8.
Transfiguration*. — Çaresizce çile çekenler, karmaşık rüyalar
görenler, doğa üstü şeylere tutkun olanlar, — bunlar Rafael’in
insanoğlunu ayırdığı üç derecedir. Artık dünyaya böyle bakmıyoruz...
ve şimdi olsa Rafael de o zamanki gibi bakamazdı: Yeni bir
transfigürasyonu gözleriyle görürdü.

Transfiguration: Peygamber İsa’nın tebdil-i suret etmesi. Şekil
değiştirme.

9.
Geleneğin Ahlaklılığı Kavramı. — İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam
tarzı ile karşılaştırıldığında, bugünün insanları olarak biz, çok
ahlaksız bir zamanda yaşıyoruz: Ahlakın gücü şaşılacak ölçüde
zayıfladı ve ahlaklılık duygusu öylesine nazikleştirildi ve öylesine
yükseltildi ki, onu neredeyse uçup gitmiş sayabiliriz. Bundan dolayı
dünyaya geç gelen bizler için ahlak oluşumunun temel bilgilerini
anlamak zor oluyor, buna rağmen onları bulursak, dilimize yapışıp
kalıyor ve dışarı çıkmak istemiyorlar: Çünkü kulağa kaba tınlama
veriyorlar! Ya da çünkü ahlaklılığa iftira eder gibi görünüyorlar!
Örneğin şu temel ilkede olduğu gibi: Ahlaklılık törelere itaat
etmekten başka bir şey değildir (özellikle artık değildir), töreler ne
tür olurlarsa olsunlar bu ilke değişmez; bununla birlikte töreler
geleneksel tarzda davranmak ve değerlendirmelerde bulunmaktır.
Geleneğin emretmediği şeylerde ahlak yoktur; ve gelenek yaşamı ne
denli az belirlerse, ahlaklılık çemberi de o denli küçülür. Özgür
insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine
bağlı olmak ister: “Kötü”, insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün
durumlarında “bireysel” , "bağımsız” , “keyfi” , “alışılmamış” , “
öngörülmemiş” , “hesaplanamaz” anlamlarına gelir. Hep bu tür
durumların ölçüleriyle ölçülür: Gelenek emrettiği için değil, başka
güdülerle eylemde bulunulur (örneğin kişisel çıkardan dolayı), hatta
geleneğin vaktiyle oluşturduğu güdülerden dolayı da yapılır; o zaman
buna ahlaksızlık denir ve yapan kişi tarafından da öyle anlaşılır:
Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize
yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden
dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. — Gelenek duygusuyla
korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir
akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha
fazla bir şey olandan korkmadır... bu korkuda batıl inanç var. —
Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın,
konuşmanın ve susmanın, insanların bir birleriyle ve tanrılarla olan
ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak,
insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını
istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya
kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı:
Yani örf ve adetler koymak zorundaydı... korkunç, hayati tehlike
yaratan bir şey! — En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen
kimse: Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak
hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor
durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini
töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu
sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda
ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hala en önemli fark
olarak ahlaklılığı en zor boyun eğmeden en çok boyun eğmeyi ayıran
fark olmaya devam ediyor. Geleneğe en zor boyun eğmeyi ahlaklılığın
bir belirtisi olarak isteyen ahlak güdüsü sizi yanıltmasın! Bireyin
kendini aşması, bireye sağlayacağı yararlı sonuçlardan dolayı değil,
bireysel olan bütün karşı zevklere ve çıkarlara rağmen ahlak, gelenek
egemen görünsün diye talep edilir: Birey kendini feda etmelidir...
geleneğe bağlı ahlaklılık bunu gerektirir. — Öte yandan Sokrates’in
ayak izlerinden giden ahlakçılar gibi ahlakçılar, kendine hakim olmayı
ve yetingenliği bireyin kendi yararı için, mutluluğu için çok kişisel
anahtar olarak tavsiye ederler ki, bunlar bir istisna oluşturur... ve
eğer bu bize başka türlü görünürse, nedeni, onların etkisi altında
yetiştirilmiş olmamızdır: Onların hepsi, töre ahlaklılığının bütün
temsilcileri hiç de tavsiye etmedikleri halde, yeni bir yolda
yürüyorlar.., ahlaksız olarak kendilerini cemaatten ayırıyorlar ve
bunlar kötünün de kötüsüdürler. Aynı şekilde, erdemli bir Romalıya
“her şey den önce kendisi için ikbal peşinde olan” her Hıristiyan...
kötü olarak görünürdü. — Bir cemaatin ve dolayısıyla töresel
ahlaklılığının bulunduğu her yerde, törenin çiğnenmesi halinde ceza
verme görevinin her şeyden önce cemaate ait olduğu düşüncesi
egemendir: ifadesi ve sınırı çok zor kavranan ve batıl inanç
korkusuyla araştırılmış doğa üstü bir cezadır bu. Cemaat bireyi
işlediği fiilin sonucunda yakınlarına ya da cemaate verdiği zararı
tekrar düzeltmesi için zorlayabilir; işlediği fiilin sözde etkisi
olarak cemaatin üzerinde tanrısal öfke bulutlarının ve hiddet
fırtınalarının toplanmasına neden olduğu için kişiden bir çeşit
intikam da alabilir... ama kişinin suçunu her şeyden önce kendi
suçuymuş gibi görür ve onun cezasını kendi cezasıymış gibi duyumsar...
“Eğer bu tür fiiller mümkün olmaya başladıysa, töreler gevşedi diye
herkesin ruhunda feryatlar başlar.” Her bireysel eylem, her bireysel
düşünce şekli dehşet uyandırır; tam olarak da, en nadir, en seçkin, en
köklü ruhların tarihin akışı içinde hep kötü ve tehlikeli olarak
algılanmış olmaktan dolayı ne tür acılara katlandıklarını tahmin etmek
mümkün değildir, hatta bunlar kendi kendilerini böyle algılıyorlardı.
Töresel ahlaklılığın egemenliği altında her türlü özgünlük
vicdansızlaştı; bu ana kadar en iyi kimselerin ufku, olması
gerektiğinden daha da çok karardı.

10.
Ahlaklılığın Anlamı ile Nedenselliğin Anlamı Arasındaki Karşı Hareket.
— Nedenselliğin anlamı arttığı ölçüde ahlaklılığın alanının kapsamı
daralır: Çünkü insan gerekli etkileri kavrayıp, bütün rastlantılardan,
ve buna ilişkin sonra olacaklardan ayırarak (post hoc) düşünmeyi
öğrenince, şimdiye değin törelerin temeli olarak kabul edilen birçok
fantastik nedenselliği tahrip eder — gerçek dünya fantastik dünyadan
çok daha küçüktür — ve her defasında dünyadan bir parça korkaklıkla
zorlama ve yine her seferinde bir parça da törenin otoritesine duyulan
saygı kaybolur: Ahlaklılık büyük ölçüde kaybetti. Buna karşın onu
artırmak isteyen kimse, başarıların kontrol edilebilmesi için korumayı
bilmek zorundadır.

11.
Halk Ahlakı ile Halk Hekimliği. — Bir cemaatte geçerli olan ahlak
üzerinde herkes kesintisiz olarak çalışır: Çoğu insan iddia edilen
neden sonuç ilişkisi, suç ile ceza ilişkisiyle ilgili olarak örnek
üzerine örnek verip, bunu uygun nedenlere bağlamış olarak onaylayıp
inancını kuvvetlendirir: Kimileri eylemler ve sonuçlar üzerine yeni
gözlemlerde bulunarak bunlardan sonuçlar ve yasalar çıkarır: Çok az
sayıda kişi arada sırada itiraz ederek bu noktalarında inancı
zayıflatır. — Ama hepsi faaliyetlerinin bütünüyle kaba ve
bilimsellikten uzak tarzıyla birbirine benzer; ister örnekler, göz
lemler ya da itirazlar olsun, ister bir yasanın kanıtı,
güçlendirilmesi, ifadesi, çürütülmesi olsun, — bütün halk hekimliğinin
malzemesinde ve biçiminde olduğu gibi değersiz malzeme ve değersiz
biçimdir. Halk hekimliği ve halk ahlakı bir bütündür ve hala hep
yapılmakta olduğu gibi artık öyle ayrı ayrı değerlendirilmeleri yanlış
olur: Her ikisi de en tehlikeli sözde bilimdir.

12.
İlave Olarak Sonuç. — Eskiden bir eylemin başarısının bir sonuç
olduğuna değil, bir ilave olduğuna inanılırdı... yani tanrının yaptığı
bir ilave. Bundan daha büyük bir şaşkınlık düşünülebilir mi? İnsan
eylem ve başarı için özellikle çok değişik yollarla ve uygulamalarla
çaba sarf etmek zorundaydı!

13.
İnsan Irkının Yeni Eğitimine Doğru. — Siz yardımsever ve iyi niyetli
insanlar, bütün dünyayı istila etmiş olan ceza kavramının
uzaklaştırılmasına yardım edin! Ondan daha kötü bir yabani ot yok.
Sadece eylem tarzlarımızın sonuçlarına aşılanmadı... ve neden ve
etkiyi, neden ve ceza olarak anlamak ne kadar da dehşet verici ve
mantığa ters bir durum! — Ama daha ileri gidildi ve olayın tamamen saf
rastlantısal karakteri, kavramının bu alçakça yorumlama sanatıyla,
masumiyetinden edildi. Evet, delilik o denli ileri götürüldü ki,
yaşamın bizzat kendisi ceza olarak duyumsanır oldu. — Durum, insan
ırkının eğitimini bugüne kadar sanki gardiyanlar ile cellatlar
yönetmiş gibi görünüyor!

14.
Ahlaklılık Tarihinde Çılgınlığın Anlamı. — Eğer insanoğlunun kurduğu
cemaatler, bizim zaman hesabımızla binlerce yıl ötesinden ve bütünüyle
bugüne değin “töresel ahlaklılığın” ağır baskısına rağmen yaşadılarsa
(biz küçük bir istisnalar dünyasında ve aynı zamanda kötülük
bölgesinde yaşıyoruz)... eğer diyorum, buna rağmen yeni ve genel
çizgiden sapan düşünceler, değer yargıları ve tepiler tekrar tekrar
patlak vermişse, bu, dehşet verici bir rehberliğin yönetiminde
olmuştur: Hemen hemen her yerde yeni düşüncelere yol açan, saygı
duyulan bir geleneğin ya da batıl inancın büyüsünü bozan bir çılgınlık
var. Bunun neden bir çılgınlık olması gerektiğini kavrıyor musunuz?
Sesinde ve jestlerinde havanın ve denizin şeytani mizacındaki gibi
öyle korkunç ve ne yapmak istediği kestirilemeyen bir şey; ve bundan
ötürü benzer korkuya ve gözleme değer oluşunu kavrıyor musunuz? Açık
seçik olarak tümüyle istemdışılığın belirtisini taşıyan, tanrısallığın
maskesinin ve ağız borusunun çılgınlığını karakterize eden saralının
kasılması ve köpükleri gibi görünen bir şey olduğunu kavrıyor musunuz?
Yeni bir düşünce sahibine artık vicdan azabı değil, onun kendisine
karşı hürmet ve dehşet veren ve onu düşüncesinin peygamberi ve şehidi
olmaya zorlayan bir şey olduğunu kavrıyor musunuz? — Bugün bize hala
durmadan, dehaya bir tuz tanesi yerine bir kuruntu otu tanesi eşlik
eder, diye öğretilirken, eski insanlar daha çok nerede çılgınlık
varsa, orada bir deha tanesi ve bilgelik olduğunu düşünürlerdi...
insanların kendi kendilerine “tanrısal” bir şey diye fısıldadıkları
gibi. Ya da daha çok: Yeterince yüksek sesle ifade edilirdi. Platon,
bütün eski insanlığıyla: “Malların en büyükleri çılgınlık sayesinde
Yunanistan’a geldi”, demişti. Bir adım daha atalım: Dayanılmaz bir
şekil de herhangi bir ahlaklılığın boyunduruğunu kırıp yeni yasalar
koymak isteyen üstün insanlara, eğer gerçekten çılgın değillerdiyse,
kendilerini çılgın yapmaktan, ya da çılgınmış gibi göstermekten başka
çare kalmıyordu... yani sadece dini ve siyasi yönetmelik alanında
değil, bütün alanlardaki yenilikçiler için geçerlidir: — Hatta şiir
veznini yenileştiren kimsenin de kendine çılgınlık onayı alması
gerekiyordu. (Çok hoşgörülü zamanlara kadar şairlerin elinde bundan
belli bir çılgınlık geleneği kaldı: Örneğin Solon, Atinalıları
Salamin’i tekrar fethetmeleri için kışkırttığı zaman bu geleneğe
gönderme yaptı.) — “İnsan çılgın değilse ve öyle görünmeye cesaret
edemiyorsa, kendini nasıl çılgın yapar?” Eski uygarlığın hemen hemen
bütün önemli insanları bu korkunç düşünceyle meşgul oldular.
Suçsuzluk, hatta böyle bir düşüncenin ve planın kutsallığı duygusunun
yanın da hile ve diyetetik işaretlerin gizli öğretisi de bu zemin
üzerinde kök salıp serpilmeye devam etti; Kızılderililerde büyücü,
Ortaçağ Hıristiyanlarında aziz, Grönlandlılarda Angekok,
Brezilyalılarda Paye olmak için hazırlanan reçeteler temelde
birbirinden farklı değildir: anlamsız şekilde oruç tutmak, cinsel
ilişkiden hep uzak durmak, çöle gitmek veya bir dağa veya bir sütuna
tırmanmak veya “bir gölü gören kocamış bir söğüdün üzerine oturmak” ve
kendinden geçme veya zihinsel karışıklığı beraberinde getirecek hiçbir
şey düşünmemek. Bütün çağların en üretken insanlarının belki de içinde
kıvranmış olduğu en acı ve en gereksiz ruhsal ıstıraplar vahşiliğine
göz atmaya kim cesaret edebilir! Yalnız ve şaşkın olanların iniltisini
dinlersek: “Ah, siz ilahi varlıklar, bana çılgınlık verin artık!
Çılgınlık verin ki sonunda kendime inanabileyim! Hezeyanlar ve
çırpınmalar, ani aydınlıklar ve karanlıklar verin, korkutun beni
hiçbir faninin hissetmediği şekilde ateş ve buzla, gümbürtü ve etrafta
dolaşan şekillerle, ağlatın ve inletin beni, bir hayvan gibi,
süründürün yerlerde: Yeter ki ben inançlı biri olayım! Şüphe yiyip
bitiriyor içimi. Yasayı öldürdüm, yasa beni, bir cesedin canlı birini
korkuttuğu gibi korkutuyor: Eğer ben, yasanın daha fazlası değilsem, o
zaman dünyanın en alçak insanıyım. İçimde olan yeni ruh, eğer sizden
gelmiyorsa, nereden geliyor? Size ait olduğumu ispatlayın bana; bunu
sadece çılgınlık ispatlıyor bana.” Bu tutku amacına en iyi şekilde ve
çabucak ulaştı: Hıristiyanlığın azizlere ve çöl münzevilerine en
zengin bir şekilde verimli olduğunu ispatladığı ve kendisini bu sayede
ispatladığını sandığı zamanda, Kudüs’te büyük tımarhaneler vardı;
bunlar en son tuz tanelerini bu uğurda teslim etmiş olan başarısız
azizler için yapılmıştı.

15.
En Eski Teselli Araçları. — Birinci Basamak: İnsan her keyifsizlik ve
talihsizlik durumunda bundan dolayı başkasına acı çektirecek bir şey
bulur... bunu yaparken mevcut gücünün bilincine varır ve bu onu
teselli eder. İkinci basamak: İnsan her rahatsızlık ve talihsizlikte
bir ceza, yani suçun kefaretini ve kendini gerçek veya var sayılan bir
haksızlığın kötü tılsımından kurtaracak bir çare görür. Eğer
talihsizlik menfaati getirdiğini görürse, o zaman başkasının
talihsizliğinden dolayı acı çekmesine gerek duymaz... bu tarzda tatmin
olmaktan vazgeçer; çünkü şimdi bir başkasına sahiptir.

16.
Uygarlığın İlk Önerimi. — Vahşi halklarda amacı tamamen ahlak gibi
görünen adet türleri var: utanılacak ve aslında gereksiz kurallar
(Örneğin: Kamçatkalıların ayakkabılardan kar temizlerken hiçbir zaman
bıçak kullanmamaları, kömür parçalarken kesinlikle bıçak
kullanmamaları, demiri hiçbir zaman ateşe koymamaları gibi... ve bu
kurallara karşı gelen kimsenin sonu ölümdür!). Ama geleneğin sürekli
yakınlığı ve geleneğin uygulanması için uygulanan baskı, onları hep
akılda tutar: O halde uygarlığı başlatan büyük önermeyi vurgulayalım:
Her gelenek geleneksizlikten daha iyidir.

17.
İyi ve Kötü Doğa. — Önce insanlar kendilerini doğaya uydurdular. Her
yerde kendilerini ve kendi gibilerini gördüler, yani kötü ve kaprisli
zihniyetleri sanki bulutların, fırtınaların, vahşi hayvanların,
ağaçların ve otların içinde saklıydı: O zamanlar “kötü doğayı”
keşfettiler. Sonra kendilerini tekrar doğanın dışına çıkardıkları bir
zaman geldi, Rousseau’nun zamanı: İnsanlar birbirlerinden o kadar
bıkmışlardı ki, acılarıyla birlikte gitmeyecekleri bir köşe ister
oldular: “iyi doğayı” buldular.

18.
İsteyerek Acı Çekmenin Ahlakı. — Sürekli tehdit altında bulunan ve en
katı ahlaklılığın hüküm sürdüğü küçük cemaatin savaş halindeki insanı
için en büyük haz nedir? Yani güçlü, intikamcı, düşmanca, hain,
kuşkulu, en zalimce şeyleri yapmaya hazır, yoksunluk ve ahlakla
taşlaşmış ruhlar için olanı? Vahşetin verdiği haz: Bu tür durumlarda
böyle bir ruhta erdem bulunduğu varsayılırken, vahşetin yaratıcı ve
doyumsuz olduğu kabul edilir. Vahşetin uygulanması ile cemaat
ferahlanıp, süregelen korku ile dikkatin verdiği sıkıntıyı hemen
fırlatıp atar üzerinden. Vahşet, insanoğlunun yaptığı en eski
şenliklerdeki neşe kaynaklarından biridir. Dolayısıyla tanrılara
dehşet manzarası sunulunca onların da ferahladıkları ve neşelendikleri
sanılır... ve böylece gönüllü acı çekmenin, insanın kendi seçtiği
işkencenin iyi bir anlamı ve değeri olduğu düşüncesi yayılır dünyaya.
Gelenek, cemaat içinde bu düşünceye uygun bir uygulamayı yavaş yavaş
biçimlendirir: Bu andan itibaren her aşırı esenliğe karşı daha fazla
kuşkulu ve bütün büyük acı verici durumlarda daha fazla umutlu olunur;
insan şunu söyler kendine: Tanrılar mutlaka mutluluklarımıza karşı
merhametsiz, mutsuzluklarımıza karşı merhametli olmak isterler... ama
bize acıyarak bakmazlar! Çünkü acımak küçümsenir ve güçlü, korkutucu
bir ruh için onursuzluk sayılır... ama merhametlidir, çünkü ruh bu
yolla neşe verir ve iyi şeyler olur: Çünkü gaddar kimse güç duygusunun
en yoğun heyecanını duyumsar. Böylece cemaatin “ahlaklı insan”
kavramına sık sık acı çekmenin verdiği erdem, mahrumiyet, çileli yaşam
biçimi, nefsi kırmak için kişinin kendine işkence etmesi girer...
tekrar tekrar belirtirsem, eğitim, kendine hakim olma ve bireysel
mutluluk isteme aracı olarak değil.., tersine, cemaatin kötü tanrılar
katında iyi bir şöhret yapması ve sürekli bir kurban gibi sunakta
onlara yalvarmasının erdemi olarak belirir. Geleneklerinin belirlediği
ahlakın koyu, ama bereketli çamurunda bir şeyleri harekete geçirmek
isteyen o halkların ruhani önderleri, inanç sahibi olmak için
çılgınlığın dışında gönüllü olarak katlanılacak işkenceyi de gerekli
gördüler... ve öncelikle ve çoğunlukla her zaman olduğu gibi inancın
bizzat kendisine sahip olmak için yaptılar! Ruhları, yeni yollarda ne
kadar çok gezdiyse ve bunun sonucunda vicdan azabının ve korkunun
etkisiyle acı çektiyse, kendi bedenlerine, kendi zevklerine ve kendi
sağlıklarına karşı o kadar çok acımasızca öfkelendiler... belki de
ihmal edilen ve kalkmaları için mücadele verilen adetler ve yeni
amaçlar yüzünden öfkelenmiş olan tanrısallığa, keyif bedeli sunar
gibiydiler. Şimdi hiç kimse, kendimizi böyle bir duygu mantığından
tümden temizlediğimize hemen inanmasın! En cesur kalpler bu konuda
kendilerini sorgulayabilirler. Özgür düşünce alanına doğru, bireysel
olarak şekillendirilmiş yaşama doğru atılan en küçük adım, eskiden
beri zihinsel ve bedensel işkencelerle savaşarak elde edilmiştir:
Sadece ileriye doğru yürümek değil, hayır! Her şeyden önce, alışıldığı
üzere “dünya tarihinden”, insan varlığının bu küçük gülünç kesitinden
söz edildiği zaman, uzun, kendine yol arayan, temel oluşturan binlerce
yıl boyunca temkinli adım atmaların, hareketlerin ve değişikliklerin
sayısız şehitler verilmesine sebep olduğu, elbette düşünülmüyor. Son
yeniliklerin gürültüsünden başka bir şey bulunmayan dünya tarihi
denilen şeyin kendisinde, gerçekte bataklığı hareket ettirmek isteyen
çok eski şehitlerin trajedilerinden daha önemli konu yoktur. Hiçbir
şey, şu andaki gururumuzu oluşturan insan aklının ve özgürlük
duygusunun bir parçası kadar pahalıya mal olmamıştır. Ama bu gurur
yüzünden şimdi hemen hemen “dünya tarihinde” insanoğlunun karakterini
belirleyen gerçek ve kesin olan tarihten önce gelen “ahlaksal töreye”
ilişkin o çok büyük zamansal mesafeyi duyumsamamız olanaksızlaşıyor:
İşte o çile çekmenin erdem, ikiyüzlülüğün erdem, intikamın erdem,
vahşetin erdem, aklın inkarının erdem, buna karşın kendini iyi
hissetmenin tehlike, öğrenme hırsının tehdit, barışın tehlike,
acımanın tehlike, merhamet görmenin küfür, işin küfür, çılgınlığın
tanrısallık, değişimin ahlaksızlık ve bozulma emaresi sayıldığı çağda!
— Siz bunların hepsinin değiştiğini ve insanlığın böylece kendi
karakterinde yanılmış olması gerektiğini mi sanıyorsunuz? Ah siz insan
sarrafları, kendinizi daha iyi tanıyın!

19.
Ahlaklılık ve Aptallaştırma. — Töre, eski insanların yararlı ve
zararlı sanılan deneyimlerini yansıtır... ama töre (ahlaklılık)
duygusu bu tür deneyimlerle değil, ahlakın eski oluşuyla,
kutsallığıyla, tartışılmazlığıyla bağıntılıdır. Ve bu duygu,
böylelikle insanın yeni deneyimler oluşturmasına ve gelenekleri
düzeltmesine karşı koyar: Yani ahlaklılık yeni ve daha iyi
geleneklerin ortaya çıkmasına karşı direnir: aptallaştırır.

20.
Özgür Eylemci ile Özgür Düşünür. — Özgür eylemcilerin özgür
düşünürlerle karşılaştırılmaları halinde, dezavantajlı bir durumda
oldukları görülür, çünkü insanlara düşüncelerin sonuçlarından çok
eylemlerin sonuçları daha belirgin bir şekilde acı çektirir. Ama
bunların da onlar gibi tatmin olmayı aradıkları ve özgür düşünürleri
ise yasak şeyler hakkında düşünmenin ve konuşmanın tatmin ettiği
düşünülürse, güdü bakımından ikisi de birdir. Ve hatta sonuçları
bakımından kesin etkisi, özgür düşünürlere karşı olacaktır, meğerki,
en yakın ve en kaba görünüme göre... yani bütün dünya gibi hüküm
verilmesin. Eylemleri ile bir geleneğin çizgisini kırmayı düşünen
insanlarla birlikte karalamaların bir çoğunun geri alınması
gerekmiştir... onlara genel de cani adı verilir. Mevcut bir gelenek
kuralını çiğneyen kişi, şimdiye değin hep kötü insan olarak kabul
edilmiştir: Ama, eğer daha önce olduğu gibi, arkadan tekrar
düzeltilmeyip bu durumdan memnun kalınmışsa, sıfat yavaş yavaş
değişirdi... tarih, hemen hemen sadece bu, sonradan kendilerinden iyi
olarak söz edilen kötü insanları konu eder.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült