Sürü

Elias Canetti

 

SÜRÜ TÜRLERİ

Sözcüğün modem anlamıyla kitle kristalleri ve kitleler, hala aynı olan daha eski bir birimden türemiştir. Bu birim sürüdür.[i] On ya da yirmi kişilik güruhlar halinde dolaşan küçük hordalar arasında sürü, komünal heyecanın ortak ifadesidir.

Sürünün karakteristik özelliği büyüyememesi olgusudur. Etraftı boşlukla çevrilidir ve kelimenin tam anlamıyla ona katılabilecek hiç ] kimse yoktur. En yakıcı dileği daha fazla sayıda olmak olan, heyecana içinde bir grup insandan oluşur. Avlanma ya da kavga olsun, birlikte yaptıkları her ne ise daha fazla sayıda insanla birlikte yapmaları çok daha iyi olur. Bu kadar az kişiden oluşan bir grup için, sürüye dahil olan her bir insan ayrı, önemli ve vazgeçilmez bir katkı anlamını taşıyacaktır. Bu insanın sürüye kattığı kuvvet, sürünün toplam kuvvetinin onda ya da yirmide biri kadar olabilir. İşgal ettiği konum hepsi için kazançtır; bugün hemen hemen hiçbirimiz için olmadığı bir biçimde, grup ekonomisi içinde hesaba katılır.

Bir birey zaman zaman grubun içinden çıkan ve bir’lik duygusunu en kuvvetli biçimde ifade eden sürünün içinde, kendini asla, modem insanın günümüzdeki bir kitlede kendini kaybettiği gibi bütünüyle kaybetmez. Sürünün değişen düzeni içinde, dans ederken ve sefere çıkarken, birey kendini tekrar tekrar sürünün kenarında bulacaktır. Sürünün ortasında da olabilir; o zaman hemen sonra kenarında bulur kendini; ya da önce kenarında sonra tam ortasında da. Sürü ateşin etrafında bir çember oluşturduğu zaman, her insanın sağında ve solunda başkaları olacaktır ama arkasında hiç kimse olmaz; sırtı çıplaktır ve vahşi doğaya açıktır. Sürünün içindeki yoğunluk daima bir tür yanılsamadır. İnsanlar birbirlerine sımsıkı yaslanabilirler ve geleneksel ritmik hareketlerle bir kalabalık taklidi yapabilirler, ama onlar kalabalık değildir; birkaç kişidirler ve sayı olarak yoksun oldukları şeyi yoğunlukla telafi etmek zorundadırlar.

Kitlenin bildiğimiz dört temel niteliğinden ikisi, son derece hararetle arzulanıp taklit edilmesine rağmen, sürü söz konusu olduğunda en kurmaca olanlardır. Bu yüzden diğer iki nitelik gerçekte çok daha kuvvetli bir biçimde var olmalıdır. Büyüme ve yoğunluk yalnızca oynanır; eşitlik ve yön gerçekten mevcuttur. Sürü konusunda insana çarpıcı gelen şey sapmaz yönüdür; eşitlik, sürüdeki herkesin aklını aynı amaca, belki öldürmek istedikleri bir hayvanın görüntüsüne takmış olduğu olgusunda ifadesini bulur.

Sürü birçok biçimde kısıtlanmıştır. Sürüde görece az insan bulunur ve bu insanlar birbirini iyi tanır. Bu insanlar her zaman birlikte yaşamışlardır, her gün görüşmüşlerdir ve pek çok ortak girişimde birbirlerini tam olarak değerlendirmeyi öğrenmişlerdir. Sürü kendisine yeni katılacakların olmasını bekleyemez; benzer koşullarda yaşayan insan sayısı çok azdır ve çok geniş bir alana dağılmıştır. Ama yine de sonsuz bir büyüme kapasitesine sahip olan kitleye göre bir bakımdan üstünlüğü vardır. Bütünüyle, birbirini iyi tanıyan insanlardan oluştuğu için kötü koşullar nedeniyle dağılmış olsalar bile, her zaman yeniden sürü oluşturabilirler. Sürü devamlılığı umabilir; sürüyü oluşturan insanlar hayatta oldukları sürece sürünün varlığı garanti altındadır. Sürü, ritler ve törenler geliştirecektir; bunlarda yer alanların yeniden ortaya çıkması beklenir. Onlar nereye ait olduklarını bilirler ve yoldan çıkma konusunda akılları çelinemez. Bu gibi akıl çelmeler gerçekten de o kadar azdır ki bunlara taviz verme alışkanlığının gelişme şansı yoktur.

Ancak sürü büyüdüğünde, büyüme, ayrı ayrı çekirdeklerde ve katılanların karşılıklı mutabakatıyla gerçekleşir. İkinci bir gruptan oluşan sürü ilk sürüyle karşılaşabilir ve kavga etmezlerse eğer, geçici amaçlarla güç birliği yapabilirler. Ancak iki ayrı çekirdek olma bilinci her zaman korunacaktır. Birleşik eylemin heyecanı içinde bu bilinç ayrılığı ortadan kalkabilir, ama bu uzun sürmez. Her halükarda, payelendirme ya da diğer törenler sırasında bu bilinç aynlığı yine ön plana çıkacaktır. Sürü hissi her zaman, bireyin sürüden ayrı olarak kendisine yönelik duygularından daha kuvvetlidir. Ortaklaşa yaşamın belirli bir düzeyinde sürünün ayrı çekirdekler halinde olma duygusu belirleyici ve sarsılmaz niteliktedir.

Burada bilerek, kabile, aşiret, klana ilişkin alışılmış kavramların hepsinin karşısına, farklı türden bir birim, sürü birimi koyuyorum. Bu iyi bilinen sosyolojik kavramlar, önemli olsalar da, statik bir şeyi temsil eder. Bunun aksine, sürü, bir eylem birimidir ve dışavurumları da somuttur, Kitlelerin davramşlarının kökenlerini araştırmaya sürüden başlamalıyız. Sürü, kitlelerin en eski ve en kısıtlı biçimidir; sürü modern anlamdaki kitle bilinmeden önce de varolagelmiştir. Sürü, on binlerce yıl içinde, kolayca kavranabilecek çeşitli biçimlerde ortaya çıktı; öyle etkili bir gücü vardı ki bu sürünün izleri her yerde, hatta bizim bütünüyle farklı olan dünyamızda bile bulunur, doğrudan sürüden türemiş oluşumlar hala mevcuttur.

Çok erken devirlerden itibaren sürünün dört farklı biçimi ya da işlevi olmuştur. Bunların hepsinde geçici bir şeyler vardır ve her biri kolayca diğerine dönüşebilir, ama öncelikle birbirlerinden hangi bakımlardan farklılık gösterdiklerini belirlemek önemlidir. En gerçek ve dös ğal sürü, sürü sözcüğünün türediği avcı sürüsüdür. Nerede yalnızca tek' bir insan tarafından ele geçirilemeyecek kadar kuvvetli ve tehlikeli bir j hayvanı hedefleyen bir sürü varsa, bu bir avcı sürüsüdür. Bir de, ne zaman kitlesel bir av olasılığı oluşsa, bunun olabildiğince azını elden kaçırmak için avcı sürüsü gereklidir. Katledilen hayvan çok büyükse, örneğin balina ya da filse, bu hayvanın boyutları, bu hayvan aslında bir ya da iki kişi tarafından vurulmuş olsa bile, taşınıp bölünmesi için birlikte çalışan çok sayıda insanı gerektirebilir. Böylelikle avcı sürüsü paylaştırma aşamasına girer. Paylaştırmanın ille de avlanmadan sonra yapılması gerekmez; ama bu iki aşama ya da durum, yakından bağlantılıdır ve birlikte incelenmelidir. Her ikisinin de nesnesi avdır. İster canlı ister ölü olsun, tek başına bu hayvan, bu hayvanın doğası ve davranışları, onu hedef kılarak oluşan sürünün davranışlarını da belirler.

İkinci tür sürü, savaş sürüsüdür, bunun avcı sürüsüyle ortak pek çok yanı vardır; hatta avcı sürüsüyle pek çok geçiş durumları açısından /İlintilidir. Savaş sürüsü ikinci bir insan sürüsünün varlığını gerektirir; l savaş sürüsü karşıt sürü henüz oluşmamışsa bile, her zaman düşman olarak gördüklerine cephe alır. Daha erken dönemlerde savaş sürüsünün nesnesi sıklıkla tek bir canlı, intikam alınması gereken bir insandı. Kurbanını bilmesindeki kesinlik bakımından savaş sürüsü bilhassa avcı sürüsüne yakınlaşır.

Üçüncü tür yas sürüsüdür. Bu tür sürü, grubun bir mensubu ölümnedeniyle gruptan kopup ayrıldığında oluşur. Grup küçük olduğundan kaybettiği kişinin yerinin doldurulamaz olduğunu hisseder ve bu olay vesilesiyle bir sürü olarak birleşir. Birincil meselesi, ölmekte olan insanı alıkoymak veya bu adam tamamen yok olmadan, onun yaşamından kendi bedenine katabileceği kadarını kapmak olabilir; ya da kendisi öldükten sonra yaşayanlara düşman olmasın diye ölmekte olanın ruhunun teveccühünü kazanmak isteyebilir. Her halükarda, bu tür bir eylemin zorunlu olduğu duyumsanır; hiçbir yerde bundan bütünüyle vazgeçen hiçbir insan yoktur.

Dördüncü olarak, bütün çeşitliliğine karşın, ortak bir niteliği olan çeşitli fenomenleri özetleyeceğim. Artış sürüleri, grubun kendisinin, ya da ister bitkiler ister hayvanlar oftun, grubun ilintili olduğu canlıların sayısı daha fazla olsun diye oluşur. Kendilerini, belirli bir mitsel önemin atfedildiği danslarla açığa vururlar. Diğer sürüler gibi, artış sürüleri de insanların bir arada yaşadığı her yerde bulunur; dile getirdikleri ise her zaman grubun sayısından duydukları tatminsizliktir. Modern kitlenin en temel niteliklerinden biri olan büyüme niyeti çok önceden, kendileri büyüme kapasitesine sahip olmayan sürülerde ortaya çıkar. Büyümeye zorlamak için yapılan ritler ve törenler vardır; bunların etkililiği konusunda kim ne derse desin, zaman içinde büyük kitlelerin oluşumu sonucunu verdikleri olgusu ortadadır.

Bu dört tür sürünün ayrıntılı olarak incelenmesi, insanı şaşırtıcı sonuçlara götürmektedir. Dördü de diğeri yönünde değişme eğilimi taşımaktadır; sürülerin bu dönüşümü kadar öğretici başka bir şey yoktur. Çok daha büyük kitledeki değişkenlik, bu küçük ve görünüşte çok daha katı oluşumlarda bile görülebilir. Bu küçük kitlenin geçirdiği başkalaşımlar çoğu zaman alışılmamış dini fenomenlere yol açar. Avcı sürülerinin, yas sürüleri şeklinde nasıl değiştiğini; bu işlemin etrafında özel mit ve kültlerin nasıl oluştuğunu göstereceğim. Bu gibi durumlarda yas tutanlar kendilerinin avcı olduklarının unutulmasını isterler. Uğruna feryat edip ağladıkları kurban, avın kanının dökülmesinden doğan suçluluk duygusundan arınmaya hizmet eder.

Bu daha eski ve daha kısıtlı kitle türü için “sürü” teriminin seçilmesi, insanlar arasındaki kökeninin, hayvanlar, birlikte avlanan hayvan sürüleri olduğunu bize anımsatmayı hedeflemektedir. İnsanların iyi tanıdığı ve kullandığı köpeklerin çoğunun türetilmiş olduğu kurtlar insanı çok eski tarihlerde etkilemişti. Çeşitli halklar arasında mitsel hayvanlar olarak kabul edilmeleri, kurtadam kavramı, kurt kılığına girmiş insanların diğer insanlara nasıl hücum edip parçaladığını anlatan öyküler, kurtlar tarafından büyütülmüş çocuk efsaneleri, bunların hepsi ve başka pek çok veri kurdun insana ne kadar yakın olduğunu kanıtlamaktadır.

Birlikte ava çıkmak için eğitilen av köpeği sürüsü, bu eski bağıntının yaşayan hatırasıdır. İnsanlar kurtlardan çok şey öğrenmiştir. Kurt taklidi yapılan danslar vardır. Elbette başka hayvanlar da avcı halklar arasında benzer becerilerin gelişimine katkıda bulunmuştur. “Sürü” kelimesini hayvanlar için olduğu kadar insanlar için de kullanıyorum; çünkü bu sözcük, birleşik ve kıvrak hareketi ve görünürdeki hedefin somutluğunu çok iyi ifade ediyor. Sürü, avını, avının kanını ve ölümünü ister. Peşinde olduğu şeyi ele geçirmek için kıvrak, kurnaz ve dayanıklı olmalı ve hedefinden saptırılmasına izin vermemelidir. Sürü hep bir ağızdan haykırışlarla kendi kendisini cesaretlendirir ve sürü elemanlarından her birinin sesinin toplamı olan bu gürültünün önemi yadsınamaz. Bu ses yükselip alçalabilir; ama süreklidir, tam saldın anında da mevcuttur. Sonunda ele geçirilip öldürülen av bütün sürü tarafından birlikte yenir. Adete uygun olarak her üyeye bir pay düşer; hayvanlar arasında bile paylaştırmanın ilk adımlan görülebilir. “Sürü” sözcüğünü sözünü ettiğim diğer üç temel oluşum için de kullanıyorum. Bunlara hayvanlar dünyasından bir model bulunmasının zor olduğu doğrudur; ama söz konusu işlemlerin somutluğunu, doğrudanlığını ve şiddetini ifade edecek daha iyi bir sözcük bilmiyorum. Almancada sürü karşılığı olan sözcük Meute'dur. Bu sözcük ortaçağ Latincesi’ndeki, hareket anlamına gelen movita sözcüğünden türemiştir. Eski Fransızcada meute’ün iki anlamı vardır: “İsyan ya da ayaklanma” ve “av”. Bu anlamlarda insan unsuru hala ön plandadır ve sürü sözcüğü de burada kastedilen anlamı tam olarak vermektedir.

AVCI SÜRÜSÜ

Avcı sürüsü bütün gücüyle, sonunda kendi bedenine katmak için öldürmek istediği canlıya doğru hareket eder. Bu hareketin sonu daima bir öldürme eylemidir; ansızın karşısına çıkmak ve etrafını sarmak bu sona götüren araçlardır. Avcı sürüsü bir tek büyük hayvanın ya da hep birlikte kaçan çok sayıda küçük hayvanın peşinden gider.

Av her zaman hareket halindedir ve kovalanması gerekir. Önemli olan sürünün hızıdır; kovalanan şeyi yorabilmek için ondan daha iyi koşabilmesi gerekir. Kovalananlar birden çoksa ve sürü bunların etrafım sarmayı başarırsa, kitlesel kaçışları paniğe dönüşür; avlanan hayvanların her biri düşman çemberinden kendi başına çıkmaya çalışır.

Avlanma geniş ve değişen bir alan üzerine yayılır. Kovalanan av tek bir hayvansa, bu hayvan bir ölüm kalım mücadelesi içinde olduğu sürece, sürü varlığını sürdürecektir. Av sırasında heyecan giderek yükselir; avcıların haykırışları kana duydukları susuzluğu artırır.

Sürekli hareket halinde olan, gözden kaybolup birdenbire tekrar ortaya çıkan, sık sık kaybedilip yeniden aranması gereken, avcıların ölümcül niyetinden ya da kendi ölüm korkusundan asla kurtulamayan bir nesne üzerinde dikkatin yoğunlaştırılması bütün avcılar tarafından hep birlikte paylaşılır. Her avcının gözünün önünde aynı nesne vardır ve herkes aynı nesneye doğru hareket etmektedir. Sürüyle av arasında giderek azalan mesafe, sürüdeki avcıların her biri için azalmaktadır. Avın müşterek ve ölümcül bir nabzı vardır; bu nabız uzun bir süre atmaya devam eder, yer değiştikçe, avcı hayvana yaklaştıkça giderek daha da şiddetlenir. Bir kez av ulaşılabilir ve vurulabilir mesafeye gelince, avcıların her birinin onu öldürme şansı olur ve her biri bunu yapmaya çalışır. Avın peşinde koşanların mızrakları ve okları bir tek mahlukun üzerine yoğunlaşmıştır; bu oklar ve mızraklar, av sırasında ava yöneltilmiş doymak bilmez bakışların uzantısıdır.

Çünkü bu türden her sürecin doğal bir sonu vardır. Bir kez hedefine ulaştıktan sonra, sürü, tıpkı amacının kesinliği ve netliğinde olduğu gibi, ani bir değişime uğrar. Öldürme işi gerçekleştiği anda, sürünün öfkesi yatışır. Herkes birdenbire yere uzatılmış olan kurbanın etrafında kalakalır. Orada bulunanlardan, avdan pay almaya hakkı olanlarla bir halka oluşturulur. Avlarını diri diri mideye indiren kurtlar gibi ava dişleriyle girişebilirler; ama insanlar bu bedene katma eylemini daha sonraya bırakırlar. Paylaşma barışçıl bir tarzda ve belirli kurallara göre yapılır.

Öldürme işi ister bir tek büyük hayvan ister çok sayıda daha küçük hayvan üzerinde gerçekleştirilsin, bir sürü tarafından yapılmışsa, av o sürünün bütün üyeleri arasında paylaştırılmalıdır. Bu paylaştırma işlemi, sürünün oluşturulmasındaki işlemin tam tersidir. Artık her insan kendisi için bir şey istemektedir; üstelik olabildiğince çok miktarda istemektedir. Paylaştırma işlemi, yasaya benzer bir şeyle kesin olarak düzenlenmemiş, yönlendirilmemiş, deneyimli insanlarca denetlenmemiş olsaydı, kaçınılmaz olarak kan dökülerek sona ererdi. Paylaşım yasası en eski yasadır.

Bu yasanın temel olarak farklı iki çeşitlemesi vardır. Birincisine göre, paylaştırma gerçek avcılar arasında yapılır; İkincisine göre ise avla ilgisi olmayan kadın ve erkekler de bu paylaştırmadan yararlanabilir. Paylaştırmaktan sorumlu olan, bu işlemin düzenli bir biçimde yapılıp yapılmadığını denetleyen kişinin, ilk başlarda bu görevden hiçbir çıkan olmazdı. Bu denetleyici, kimi Eskimo balina avcıları arasında görüldüğü gibi, şerefi uğruna kendi payından vazgeçebilir. Av üzerinde ortak mülkiyet hissi çok daha ileri gidebilir. Sibirya’daki Korjaklarda, ideal avcı kendi avından yararlanmak için herkesi davet eder ve kendisi arta kalanlarla yetinir.

Paylaştırma yasası karmaşık ve değişkendir. Avın en değerli parçası her zaman öldürücü darbeyi vuran insana verilmez. Bazen bu hak avı ilk gören insana aittir. Ama öldürme işleminin yalnızca uzak görgü tanıkları olanlar bile avdan pay talep edebilirler. Durum böyle olunca, izleyiciler bu zorlu işin ortaklan sayılır; bunun sorumluluğunu paylaşırlar ve meyvelerinden de yararlanırlar. Bu aşırı uç ve pek de yaygın olmayan örneği, avcı sürüsünden yayılan bir’lik duygusunun gücünü göstermek için veriyorum. Paylaştırma işlemi nasıl olursa olsun, belirleyici iki faktör avın tespit edilmesi ve öldürülmesidir.

SAVAŞ SÜRÜSÜ

Avcı sürüsüyle savaş sürüsü arasındaki temel farklılık, avcı sürüsünün bir oluşumun yalnızca yarısından ibaret olmasında yatar. Sorun sadece heyecanlı bir grubun, cezalandırmak istediği tek bir insanın peşinde olmasıyla sınırlı olduğu sürece, avcı sürüsünü andıran bir oluşumdan söz ediyoruz demektir. Ancak av olan insan onu teslim etmek istemeyen ikinci bir gruptansa, bu durum hızla iki sürünün karşı karşıya geldiği bir vakaya dönüşür. Düşmanlar birbirinden çok farklı değildir. Hepsi insanoğlu, erkek ve savaşçıdır. Savaşın orijinal biçiminde düşmanlar birbirine o kadar benzer ki birini diğerinden ayırt etmek zordur.

Sürünün ikileşmesi kesindir ve iki sürü arasındaki bölünme, bir savaş durumu var olduğu sürece mutlak nitelikte kalır. Birbirlerine gerçekten ne yapmak niyetinde olduklarını anlamak için, aşağıdaki aktarımı okumak yeterlidir. Bu Güney Amerikalı bir kabile olan Taulipangların düşmanları Pishaukolara karşı giriştiği seferin öyküsüdür. Aktanlanlar bir erkek Taulipangdan sözcüğü sözcüğüne alınmıştır ve savaş sürüsü hakkında bilinmesi gereken her şeyi kapsamaktadır. Anlatıcı bu maceradan büyük bir keyif almaktadır; konuyu içeriden, kendi açısından, korkunç olduğu kadar gerçek de olan bir tür çıplaklık içinde anlatır ve bu açıdan gerçekten de benzeri yoktur.

Saldın yöntemleri ve silahları üç aşağı beş yukarı aynıdır. Her iki taraf da vahşi ve korkutucu çığlıklar atarlar, karşılıklı niyetleri de aynıdır. Avcı sürüsü, bunun aksine, tek taraflıdır. Kovalanan hayvanlar insanların etrafını sarıp onları avlamaya çalışmazlar; kaçış halindedirler ve karşılık verirlerse, bu ancak öldürme anında gerçekleşir. Çoğu zaman kendilerini insana karşı savunabilecek durumda değillerdir.

“Başlangıçta Taulipang ve Pishauko arasında dostluk vardı. Sonra kadınlar konusunda tartışmaya başladılar. Önce Pishaukolar ormanda saldırdıkları yalnız bir Taulipangı öldürdüler. Sonra genç bir Taulipangı ve karısını öldürdüler, sonra ormanda üç Taulipangı daha öldürdüler. Böylece Pishaukolar giderek bütün Taulipang kabilesini ortadan kaldırmak istediler.

“Sonra Taulipangların savaş şefi Manikuza bütün adamlarını bir araya topladı. Taulipangm üç lideri vardı: büyük şef Manikuza ve biri küçük, tıknaz ama çok cesur bir adam, diğeri onun kardeşi olan iki yardımcı şef. Bir de Manikuza’nın babası olan eski şef vardı. Halkının arasında komşu kabile Arekuna’dan yine küçük ama çok cesur bir adam vardı. Manikuza, beş sukabağından yapılma kap dolusu mayalanmış kaşiri hamuru hazırlattı. Sonra altı kano yaptırdı. Pishaukolar dağlarda yaşıyorlardı. Taulipanglar yanlarına iki kadın aldılar; kadınların görevi evleri ateşe vermekti. Oraya gittiler ama hangi nehirden, bilmiyorum. Savaş bitene kadar hiçbir şey yemediler; ne biber, ne büyük balık, ne de av eti; yalnızca küçük balıklar yediler. Vücutlarını boyamak için boya ve beyaz kil de aldılar yanlarına.

“Pishaukoların yerleştikleri yere yaklaştılar. Manikuza, hepsinin orada olup olmadığını öğrenmek için Pishaukoların evine beş adam yolladı. Hepsi oradaydı. Bu, içinde çok sayıda insan bulunan, etrafı çitle çevrili büyük bir evdi. Gözcüler dönüp bu bilgiyi şefe verdiler. Sonra yaşlı adam ve üç şef kaşiriyi okuyup üflediler. Ayrıca boyayı, beyaz kili ve savaş sopalarını da okuyup üflediler. Yaşlı adamların yalnızca demir uçlu okları ve yayları vardı, ateşli silahları yoktu. Ötekilerin tüfekleri ve saçmalan vardı. Her birinin bir kese saçması ve altı kutu barutu vardı. Bunların hepsi de (büyünün gücüyle) okunup üflenmişti. Sonra alınlarından başlayarak üste kırmızı, altına beyaz bir çizgi sürerek bütün yüzlerini boyadılar. Savaşçılar birbirini tanıyabilsinler diye göğüslerine üç kalın çizgi çektiler; üste kırmızı, altına beyaz; aynı şeyi kollarının üstüne de yaptılar. Kadınlar da kendilerini aynı şekilde boyadılar. Sonra Manikuza, kaşiri hamurunun üstüne su dökülmesini istedi.

“Gözcüler evlerde çok sayıda insanın bulunduğunu söylediler. Çok büyük bir ev vardı, daha küçük üç ev biraz daha ilerideydi. Pishaukolar, o tek Arekunalı adam hariç yalnızca on beş kişi olan Taulipanglardan çok daha kalabalıktılar. Kendilerini daha cesur kılmak için her biri bir kase dolusu kaşiri içti. Manikuza dedi ki: ‘Bu adam ilk atışı yapacak! O silahını doldururken diğeri ateş edecek. Peş peşe ateş edilecek! ’ Adamlarını evin etrafında geniş bir çember oluşturacak şekilde beş kişilik gruplara ayırdı. Dedi ki: ‘Boş yere ateş etmeyin! Bir adam düşünce, bırakın kalsın ve hala ayakta duran adamlara ateş edin!’

“Sonra üç gruba ayrılarak ilerlediler, arkalarındaki kadınlar içki dolu sukabağından kaplan taşıyordu. Çalılıkların bittiği yere vardılar. Manikuza dedi ki: ‘Şimdi ne yapacağız? Çok kalabalıklar. Belki de en iyisi geri dönüp daha fazla insan getirmek.’ Ama o tek Arekuna dedi ki: ‘Hayır! İleri! Ben kalabalığın içine dalınca öldürecek kimse bulamıyorum! ’ (Bunun anlamı şudur: Bütün bu insanlar bana göre çok az sayıda, çünkü ben sopamla çok hızlı öldürürüm.) Manikuza cevap verdi: ‘İleri! İleri! İleri!’ Hepsini şevke getirdi. Eve yaklaştılar. Geceydi. Evde hasta bir adama okuyup üfleyen bir büyücü vardı. Dedi ki: ‘Gelen insanlar var!’ ve böylelikle evdekileri uyardı. Evin efendisi, Pishaukoların şefi dedi ki: ‘Gelsinler bakalım! Gelenin kim olduğunu biliyorum! Manikuza! Ama buradan çıkamayacak! ’ Büyücü onu uyarmaya devam etti ve ‘insanlar geldi!’ dedi. Şef dedi ki: ‘Bu Manikuza! Buradan çıkamayacak! Hayatı burada son bulacak!’

“Sonra Manikuza evin etrafındaki çitleri bağlamada kullanılmış olan sarmaşıkları kesti. İki kadın, biri ön diğeri arka kapıdan içeriye girip evi ateşe verdiler. Evin içinde çok sayıda insan vardı. Sonra her iki kadın çitlerin dışına çıktılar. Yangın evi sardı. Yaşlı bir adam yangını söndürmek için yukarıya tırmandı. Birçok insan evin dışına çıktı; hiç kimseyi görmedikleri için yalnızca düşmanları korkutmak amacıyla, hedef gözetmeksizin ateş açtılar. Taulipangların yaşlı şefi bir Pishaukoyu okla vurmak istedi, ama onu kaçırdı. Pishauko bir çukurun içine girmişti. Yaşlı adam ikinci okunu yerleştirirken Pishauko onu silahıyla vurdu. Manikuza babasının öldüğünü gördü. Sonra savaşçılar sürekli ateş ettiler. Bütün evi sarmışlardı ve Pishaukoların kaçacak yeri yoktu.

“Sonra adı Ewama olan bir Taulipang savaşçısı içeriye girdi. Arkasından yardımcı şeflerden biri geliyordu; onun arkasında erkek kardeşi, onun arkasında savaş şefi Manikuza, onun arkasında da Arekuna vardı. Diğerleri kaçmak isteyen Pishaukolan öldürmek için dışarıda kaldı. Beşi düşmanların arasına dalarak onlara sopalanyla vurdular. Pishaukolar onlara ateş ettiler, ama hiçbirini vuramadılar. Manikuza Pishaukoların şefini öldürdü. Yardımcı şef Pishaukoların yardımcı şefini öldürdü. Onun erkek kardeşi ve Arekuna çok sayıda insanı çok hızlı öldürdüler. Yalnızca iki genç kız kurtuldu; bu kızlar Taulipanglarla evlendiler ve hala nehrin yukarı kısımlarında yaşıyorlar. Diğerlerinin hepsi öldürüldü. Sonra ev ateşe verildi. Çocuklar ağlaştılar. Bütün çocuklar ateşe atıldılar. Ölülerin arasında hala canlı olan bir Pishauko vardı. Düşmanlarını ölü olduğuna inandırmak için bütün vücudunu kana bulayıp ölülerin araşma yatmıştı. Taulipanglar yenilen Pishaukoları peş peşe tutup onları bir orman bıçağıyla ikiye böldüler. Hala canlı olan adamı bulup öldürdüler. Sonra Pishaukoların yenik şefini alıp kollarını açarak bir ağaca bağladılar ve kalan cephaneleriyle onu paramparça edene kadar ateş ettiler. Sonra ölü bir kadın aldılar. Manikuza 106 parmaklarıyla kadının cinsel organını açıp Ewama’ya dedi ki: ‘Bak, burada girebileceğin iyi bir şey var! ’

“Diğer üç küçük evde bulunan, geri kalan Pishaukolar kaçıp o bölgedeki dağlara dağıldılar. Bugün hala diğer kabilelerin ölümcül düşmanları ve gizli katiller olarak, özellikle Taulipanglan arayarak yaşıyorlar.

“Taulipanglar yaşlı şeflerini oraya gömdüler. Ondan başka kamından hafif yaralı yalnızca iki adam vardı. Sonra, ‘Heyheyheyheyhey!’ diye bağırarak eve döndüler.”

Tartışma kadınlar yüzünden başlar ve tek tek birkaç erkek öldürülür: Yalnızca diğer tarafın neden olduğu ölümlere dikkat çekilir. Bu dakikadan sonra düşmanın bütün Taulipang kabilesini yok etmek istediğine dair sarsılmaz bir inanç hüküm sürer. Adamlarım iyi tanıyan şef onları bir araya toplar. Sayıları çok fazla değildir; komşu kabileden gelen adam dahil yalnızca on altı kişidirler ve hepsi savaşta birbirinden ne bekleyeceğini bilir. Yalnızca berbat küçük balık yiyerek katı bir oruç tutarlar. Mayalanmış sert bir içki hazırlanmıştır ve bunu “kendilerini daha cesur kılmak” için savaştan önce içerler. “Savaşçılar birbirini tanıyabilsinler diye” boyayla bir tür üniforma yaparlar. Savaşla ilintili her şey ve özellikle silahlar “okunup üflenir” ve büyünün gücüyle donanır, kutsanır.

Düşmanın yerleşim alanının civarına varır varmaz, gözcüler, bütün düşmanların orada olup olmadığını öğrenmek üzere gönderilirler. Düşmanların hepsi oradadır ve orada olmaları hepsinin aynı anda öldürülmesi bakımından önemlidir. Karşılarında, içinde çok sayıda insan bulunan bir ev, üstün ve tehlikeli bir güç bulunmaktadır. On altı adamın cesaret kazanmak amacıyla içmek için çok nedeni vardır. Şef tam bir komutan gibi emir verir. Düşmanın evine yaklaşınca sorumluluğunu hissetmeye başlar. “Çok kalabalıklar” der ve tereddüt eder. Dönüp destek mi getirmelidirler acaba? Ancak savaşçılarının arasında, öldürmek için yeterli sayıda düşman olmadığını söyleyen bir adam vardır. Onun kararlılığı şefe yansır, o da ilerleme emrini verir.

Gecedir ama evdeki insanlar uyanıktır. Bir büyücü görevini yapmakta, hasta bir adamı tedavi etmektedir ve herkes onun etrafında toplanmıştır. Diğerlerinden daha kuşkucu olan büyücü son derece uyanıktır ve tehlikeyi sezer. “Gelen insanlar var” der; hemen sonra da “İnsanlar geldi” der. Ama şef gelenin kim olduğunu kesin olarak bilmektedir. Bir tek düşmanı vardır ve onun düşmanlığından emindir. Ancak, şayet gelecek olursa, düşmanının öleceğinden de emindir. “Buradan çıkamayacak. Hayatı burada son bulacak.” Yok olmak üzere olan bir adamın körlüğü, saldırganın tereddüdü kadar dikkate değer niteliktedir. Tehdit edilen adam, başına felaket çoktan çökmüş olmasına karşın, hiçbir şey yapmaz.

Kısa süre sonra ev, kadınlar tarafından ateşe verilir ve içeridekiler dışarıya çıkmaya çalışırlar. Karanlıktan kendilerine ateş edenlerin kim olduğunu göremezler, ama kendileri iyi aydınlatılmış hedefler durumundadırlar. Düşmanları bastırır ve sopalarla saldırırlar; yok etme öyküsü birkaç cümle içinde bitirilir. Buradaki mesele savaş değil, düpedüz imha etmedir. Ağlaşan çocuklar ateşe atılır. Ölüler peş peşe doğranır. Kurtulma umuduyla, üstünü kana bulayıp ölülerin arasına yatan hayatta kalmış bir adam ölülerin yazgısını paylaşır. Ölü şef bir ağaca bağlanıp paramparça olana kadar kurşun yağmuruna tutulur. Ölü bir kadına tecavüz edilmesi korkunç bir doruk noktasıdır. Her şey ateşin içinde yok olur.

Yakındaki küçük evlerden kaçabilen çok az sayıdaki insan dağlara çıkıp orada “gizli katiller” olarak yaşarlar.

Savaş sürüsünün bu tasvirine eklenecek hiçbir şey yoktur. Benzer nitelikteki sayısız aktarımın içinde bu öykü gerçeğe en uygun olanıdır, çünkü en çıplağıdır. Konu dışı hiçbir şey içermez; anlatıcı hiçbir şeyi düzeltmemiş ya da gizlememiştir.

Yola çıkan on altı adam geri dönerken hiç ganimet getirmemiştir; zaferleri onları hiçbir biçimde zenginleştirmemiştir. Arkalarında bir tek kadın ya da çocuğu sağ bırakmamışlardır. Amaçlan, arkalarında hiçbir şey, sözcüğün tam anlamıyla hiçbir şey kalmasın diye düşman sürüsünü ortadan kaldırmaktır. Kendi eylemlerini zevkle anlatıyorlar; katil olan ve katil kalanlar diğerleridir.

AĞIT SÜRÜSÜ

Bildiğim en etkileyici yas sürüsü tasviri Orta Avustralyalı Warramungalar’mladır.

Acı çeken adam son nefesini vermeden önce bile, feryatlar ve kendi kendini yaralamalar başladı. Sonun yaklaştığı açıkça belli olunca, yerlilerin hepsi oraya koştu. Her yönden gelip toplanan kadınların bazıları ölmekte olan adamın vücudunun üzerine kapanıyorlardı; diğerleri ise bir yandan yüksek sesle sürekli feryat ederken, diğer yandan topraktan patates çıkarmakta kullandıkları sopaların sivri uçlarıyla başlarında açtıkları deliklerden yüzlerine kan sızar durumda, ölmekte olan adamın etrafında ayakta ya da dizleri üstünde duruyorlardı. Olay mahalline koşan erkeklerin çoğu kendilerini karman çorman ölenin üstüne atıyor, kadınlar kalkıp erkeklere yer açıyordu; sonunda birbirine karışmış, boğuşan vücutlardan başka bir şey görünmez oldu. Birdenbire bir adam bağırıp çağırarak ve elinde taş bir bıçak sallayarak çıkageldi. Tam oraya varınca, aniden her iki baldırını bıçakla yaraladı; ayakta duramayıp boğuşmakta olan vücutların üstüne yığılabilsin diye kaslarını kesmişti. Sonunda annesi, karısı ve kız kardeşleri onu bu karmaşadan sürükleyerek çıkardılar ve derhal ağızlarını onun kanayan yaralarına yapıştırdılar; o ise bitkin ve çaresiz bir biçimde yerde yatıyordu. Esmer vücutların oluşturduğu boğuşan kütle yavaş yavaş çözülerek, bu iyi niyetli şefkat ve üzüntü gösterisinin nesnesi, daha doğrusu kurbanı olan talihsiz hasta adamın üstünü açtı. Daha önce hastaysa bile, dostları üstünden kalktığında daha da ağır hasta olmuştu; gerçekten de yaşayacak fazla zamanı kalmamıştı. Yine de ağlamalar ve feryatlar devam etti; güneş battı, kampın üzerine karanlık çöktü ve o akşam geç saatlerde adam öldü. O zaman feryatlar eskisinden de yüksek tonlara çıktı ve kadınlarla erkekler, belli ki acıdan kendilerinden geçmiş bir halde telaşla kendilerini bıçaklarla ve sivri uçlu sopalarla yaralamaya koyuldular; bu sırada kadınlar birbirlerinin başlarına sopalarla vuruyorlar, hiç kimse bu kesik ve darbelerden korunmaya çalışmıyordu.

“Bir saat sonra cenaze alayı meşale ışıklan altında karanlığa doğru yola koyuldu; cenazeyi bir mil ötedeki ormana taşıyarak alçak bir sakızağacmda dallardan yapılmış bir platforma yatırdılar. Ertesi sabah şafak sökünce, adamın öldüğü kampta insan türüne ait hiçbir işaret kalmamıştı. İnsanların hepsi, ölüm yerini yalnızlığa terk ederek, basit kulübelerini uzakta bir yere taşımışlardı; çünkü hiç kimse ölüm mekanını şeytanca bir zevkle seyretmek için kötü büyüyle adamın ölümüne sebep olan hayvanın şekline bürünerek oraya gelmesi beklenen katil ruhun yanı sıra, etrafta kesinlikle dolaşacak olan ölü adamın ruhuyla da karşılaşmak istemiyordu.

“Ancak yeni kampta yerler boylu boyunca yatmış erkeklerle kaplıydı; baldırları, kendi elleriyle açtıkları yaralarla doluydu. Ölünün yanında görevlerini yerine getirmişlerdi ve baldırlarındaki derin yara izlerini hayatlarının sonuna kadar şeref madalyası gibi taşıyacaklardı. Bir adamın üzerinde, çeşitli zamanlarda vücudunda açtığı 23’ten fazla yara izi sayılıyordu. Bu arada kadınlar ağıt yakma işine yeniden başlamışlardı. Kırk elli tanesi beşli ya da altılı gruplar halinde oturmuş, kolları birbirlerine sarılmış durumda çılgıncasına ağlayıp feryat ediyorlardı; bu sırada gerçek eşleri ve kabile adetlerine göre eşi durumunda olanlar, anneler, kayınvalideler, kız evlatlar, kız kardeşler, anneanneler, kız kardeşlerin kayınvalideleri, kız torunlar, adet olduğu üzere, toprağı kazmada kullandıkları sopalarıyla kafalarını bir kez daha yarıyorlardı; dul kalan eşler ilaveten kafalarındaki bu yaralara ateşte kor haline getirilmiş sopalar sokuyorlardı.”

Pek çok benzeri de bulunabilecek bu tasvirde, bir olgu derhal öne çıkıyor; Önemli olan heyecanın kendisidir. Pek çok niyet bu olayda rol oynar; bunlar tartışılabilir ama temel olan heyecanın kendisi, toplu halde ağıt yakılacak bir şeyin olmasıdır. Ağıdın şiddeti, süresi, ertesi gün yeni kampta yeniden başlaması, artışındaki inanılmaz ritim, hatta bütünüyle bitkin düştükten sonra, en baştan başlanılması, bunların hepsi burada önemli olanın ağıt için birbirlerini karşılıklı harekete geçirmek olduğunun kanıtıdır. Avustralya yerlilerine özgü bu tek vakada bile, bu heyecanın neden bir sürünün heyecanı olarak tanımlandığı ve ağıt sürüsü terimini önermenin neden gerekli olduğu hemen anlaşılacaktır.

Bu olay ölümün yakın olduğu haberiyle başlar. Erkekler son hızla olay mahalline koştuklarında kadınları oraya çoktan gelmiş durumda bulurlar. Ölmekte olan adamla yakın ilişki içinde olanlar bir yığın oluşturacak şekilde adamın üstüne kapanırlar. Önemli bir olgu da ağıdın ölümden sonraya ertelenmemesi, hasta insana dair umudun yitirildiği an başlamasıdır. Adamın hemen öleceğine inanırlar; etrafındakiler ağıtlarını durduramaz hale gelirler. Sürü birden ortaya çıkar; fırsatını kollamıştır ve kurbanının kaçmasına izin vermeyecektir. Nesnesinin üstüne çöküşündeki müthiş şiddet nesnenin yazgısını da belirler. Ciddi bir biçimde hasta bir insanın böyle bir muameleden sonra ayağa kalkması olacak şey değildir. Kendi insanlarının kudurmuşçasına ulumalarıyla, adam neredeyse boğulur; bazen gerçekten de sıkışıp ölmesi olasıdır. Her halükarda ölümü hızlandırılır. Bize çok doğal gelen, insanın huzur içinde ölmesi gerektiği duygusu, kendi heyecanlan konusunda bu kadar gayretli olan bu insanlara göre kesinlikle kavranması imkansız bir şeydir.

Ölmekte olan adamın üstünde oluşan bu yığın, ona olabildiğince yakın olmak için bariz bir biçimde boğuşan bu vücut kütlesi ne anlama gelmektedir? Oraya ilk yatan kadınların, erkeklere, sanki onların da, en azından bazılarının da ölene yakın olma hakkı varmış gibi yer açmak için kalktıklarını söylemiştik. Bu karmaşanın oluşumu konusunda yerliler bize hangi açıklamaları yaparlarsa yapsınlar, gerçekte olan, insan vücutlarının oluşturduğu yığının ölmekte olan adamı bütünüyle içine çekmesidir.

Sürü üyelerinin fiziksel yakınlığı, yani yoğunlukları, daha ileri götürülemez. Acı çekenle birlikte, tek bir yığın oluştururlar; onu aralarında tutarlar. Ölmekte olan kalkıp onlarla birlikte ayakta duramadığından, onlar adamla birlikte yatarlar. Ölmekte olan üzerinde hakkı olan herkes, onun merkezini oluşturduğu yığının bir parçası olabilmek için mücadele eder. Sanki onunla birlikte ölmek istiyor gibidirler. Kendi bedenlerine açtıkları yaralar, kendilerini yığının üstüne ya da başka bir 110 yere atma biçimleri’ yaralıların yere yıkılışı, bunların hepsi niyetlerinin ciddiyetini göstermek amacı taşır. Bu insanların ölmekte olanla eşit olmak istediklerini söylemek de doğru olabilir. Ama gerçekten kendilerini öldürmeye niyetleri yoktur. İstedikleri ve davranışlarıyla sağlamaya çalıştıkları şey, ölenin ait olduğu yığının sürekliliğidir. Ölüm henüz vuku bulmadığı sürece, ağıt sürüsünün özü, ölen kişi ile eşit olma isteğinde yatar.

Ancak aynı derecede önemli bir şey de gerçekten öldüğü andan itibaren sürünün onu reddetmesidir. Ölmekte olana çılgıncasına bağlanmaktan, onu alıkoymaya çalışmaktan, ölünün korkuyla reddedilmesine ve terk edilmesine doğru gerçekleşen ani değişim, ağıt sürüsünün özgül gerilimini yaratır. Aynı gece ölenin vücudu telaşla uzağa taşınır. Varoluşundan kalan bütün izler, aletleri, kulübesi ve ona ait olan her şey yok edilir; hatta yaşadığı kamp bile yıkılıp yakılır. Aniden, kararlı bir biçimde ölene karşı dönmüşlerdir. Artık kalanlar için tehlikeli olmuştur, çünkü onları terk etmiştir. Ölü olduğu için yaşayanları kıskanabilir ve onlardan intikam alabilir. Duydukları şefkatin bütün göstergeleri ve hatta fiziksel yakınlıkları onun ölmesine engel olamamıştır. Ölenin kini onlar için bir düşman haline gelir; yüzlerce hile ve düzenle tekrar aralarına sızabilir; kendilerini ona karşı korumak için aynı derece kurnaz olmak zorundadırlar.

Ağıtlarına yeni kampta devam ederler. Kendilerine güçlü bir bir’lik duygusu vermiş olan heyecandan hemen vazgeçmezler. Artık bu heyecana her zamankinden çok ihtiyaçları vardır; çünkü grup tehlikededir. Kendilerini yaralamaya devam ederek acılarını sergilerler. Bu bir savaş gibidir, ama bir düşmanın yapabileceklerini kendi kendilerine yaparlar. Vücudunda böyle yirmi üç yara taşıyan adam, bu yaralan savaşta aldığı şeref madalyaları olarak telakki eder.

Bu gibi durumlarda insanların kendi vücutlarında açtıkları yaraların tek öneminin bu olup olmadığını düşünmemiz gerek; kadınlar belli ki bundan da ileri giderler; ağıdan daha uzun süre devam ettirirler. Bu kendi vücudunu sakatlama eyleminde çok fazla öfke; ölüm karşısındaki iktidarsızlığın öfkesi vardır. Sanki kendilerini ölüm yüzünden cezalandırıyor gibidirler; sanki birey ölümün bütün grupta neden olduğu sakatlığı, kendi vücudunu sakatlayarak sergilemek ister gibidir. Ancak yıkım aynı zamanda derme çatma barınaklara da yöneltilmiştir; bu bakımdan zaten bildiğimiz ve önceki bölümde açıkladığımız kitlenin yıkıcılığını anımsatır. Terk edilmiş bütün nesneleri yok ederek, sürü kendini gerçekleştirir ve böylelikle varoluşunu uzatır. Ayrıca ilk kez fark ettiği ve sonra acı çekmesine neden olan felaketin olduğu dönemle arasına çektiği çizgiyi de vurgular. Ortak heyecanın güçlü olduğu bir durumda her şey yeniden başlar.

Ağıt sürüsünün gelişiminde temel öneme sahip olan faktörleri saptamak gerekirse: Birincisi, ölmekte olan ve yaşamla ölüm arasında ortada duran adama doğru güçlü bir hareket ve onun etrafında çift anlamlı bir yığın oluşumu; İkincisi, ölü adamdan ve onun dokunmuş olabileceği her şeyden dehşetle korkarak kaçıştır.

ARTIŞ SÜRÜSÜ

Herhangi bir ilkel topluluğun yaşamını inceleyecek olsak, derhal bu halkın varoluşunun merkezinde yer alan avcı sürüsü, savaş sürüsü ya da ağıt sürüsüyle karşılaşırız. Bu üç tip sürünün gidişatı nettir; hepsinde temel bir nitelik vardır. Bunlardan birinin ya da diğerinin geri plana çekildiği durumlarda bile, geçmişteki varlığını ve önemini kanıtlayan bir kalıntı bulunabilir.

Ancak artış sürüsünde, daha karmaşık bir oluşumla karşı karşıya kalırız. İnsanların yayılmasının arkasındaki özgül itici güç olması nedeniyle, artış sürüsü muazzam öneme sahiptir; insanoğlu adına dünyayı fethetmiş, hep daha zengin uygarlıklara götürmüştür. Etkisinin bütün kapsamı hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamıştır; çünkü yayılma kavramı, gerçek artış sürecini çarpıtmış ve gölgelemiştir. Bunlar, ta en başından, dönüşüm süreciyle bağlantılı olarak anlaşılabilir.

Geniş ve çoğu zaman boş alanlarda küçük gruplar halinde dolaşan ilk insanlar, hayvanların sayısal üstünlüğüyle yüz yüze geldiler. Hayvanların hepsi ille de düşman değildi; aslında hepsi de insan için bir tehlike oluşturmuyordu. Ancak çoğu devasa sayılardaydı. İster bizon ya da geyik sürüleri, balık ya da çekirge sürüleri, ister anlar ya da karıncalar olsun, hepsinin sayısı insanların sayısından fazlaydı.

Çünkü yeni insan nesilleri, tek tek doğdukları ve çok uzun zamanda geliştikleri için sayıca azdı. Daha fazla sayıda olma arzusunun, insanın ait olduğu topluluğun daha kalabalık olması arzusunun, her zaman çok büyük ve acil olması gerekir; üstelik bu arzu sürekli daha da kuvvetlenmelidir. Bir sürünün oluştuğu her vesile, daha fazla sayıda insandan oluşan bir topluluk oluşturma arzusunu daha da kuvvetlendirmiş olsa gerek. Büyük bir avcı sürüsü daha fazla avın etrafını sarabilirdi. Avın miktarı hiçbir zaman güvenilecek bir şey olmamıştır; birdenbire bollaşabilir; öyleyse ne kadar çok sayıda avcı olursa, o kadar çok da av olur. Savaşta insanlar düşman horda’sından daha kuvvetli olmayı istediler ve her zaman az sayıda olmanın yarattığı tehlikenin bilincindeydiler. Yasını tuttuklarını her ölüm, özellikle de deneyimli ve etkin birinin ölümü, ciddi bir kayıptı. İnsanın güçsüzlüğü sayısının azlığında yatıyordu.

İnsanoğlu için tehlikeli olan hayvanların çoğunlukla tek başına ya da insanlar gibi küçük gruplar halinde yaşadığı doğrudur. İnsan da onlar gibi bir yırtıcı hayvandı, ancak asla yalnız olmak istemeyen bir türüydü. İnsanlar, kurt sürüleri büyüklüğünde gruplar halinde yaşamış olabilir, ama kurtlar bundan hoşnuttu oysa insan hoşnut değildi. İnsan, küçük gruplar halinde yaşadığı son derece uzun süre içinde, tanıdığı bütün hayvanları, dönüşüm yoluyla kendine kattı. Dönüşüm yoluyla gerçekten insan oldu; bu onun özel yeteneği ve hazzıydı. Başka hayvanlara dönüştüğü ilk zamanlarda, sayıca kalabalık olan pek çok tür gibi davrandı ve dans etti. Bu yaratıkları temsil edişi ne kadar mükemmel olursa, onların sayılarının o kadar farkına varıyordu. Çok sayıda olmanın nasıl bir duygu olduğunu anladı, her defasında kendi küçük gruplar halindeki yalnızlığının bilincine vardı.

İnsanoğlunun, insan olur olmaz daha fazla sayıda olmayı istediği kesindir. Bütün inançları, mitleri, ritleri ve törenleri bu arzuyla doludur. Bunun pek çok örneği vardır; bunların bir kısmını araştırmamız sırasında göreceğiz. İnsandaki artış yönelimli her şey böylesine temel nitelikli bir “güç” ile donatılmış olduğuna göre bu bölümün başında artış sürülerinin karmaşıklığının vurgulanması tuhaf gelebilir. Ancak konu üzerinde biraz düşününce artış sürüsünün neden bu kadar farklı biçimlerde ortaya çıktığı anlaşılabilir. Artış sürüsü her yerde beklenmelidir; gerçekten de bulunması umulan yerde ortaya çıkar. Ama gizli saklı yerleri de vardır ve hiç beklenmedik bir yerde aniden belirebilir.

Çünkü, başından beri insan kendi artışını başka canlıların artışından kopuk olarak düşünmez. Kendi artma arzusunu etrafındaki her şeye aktarır. Nasıl kendi hordasını bol bol çocuk tedarikiyle genişletmek istiyorsa, daha fazla av ve meyveyi, daha fazla hayvan ve tahılı, beslendiği her neyse ondan daha fazlasını da öyle ister. Ona göre, zenginleşmek ve çoğalmak için, yaşamak için gereksindiği her şeyden bol bol olmalıdır.

Yağmur seyrek yağmaya başlayınca daha fazla yağmur sağlamaya koyulur. Kendisi gibi canlılar en çok suya gereksinim duyar. Böylelikle, dünyanın pek çok bölgesinde, yağmur ve artış ritleri özdeştir. İnsanlar ya Pueblo yerlilerinde olduğu gibi kendi kendilerine yağmur dansı yaparlar ya da suya hasretle, onlar için yağmur çağıran büyücülerinin etrafını sararlar; her halükarda bir artış sürüsü durumundadırlar.

Artışla dönüşüm arasındaki yakın bağlantıyı anlamak için Avustralya yerlilerinin ritlerine değinmemiz gerekir. Bu ritler, elli yıl kadar önce çeşitli kaşiflerce ayrıntılı biçimde incelendi.

Yerlilerin efsanelerindeki ataları dikkate değer varlıklardır; bu ataların doğası çift nitelik taşır: kısmen insan, kısmen hayvandırlar ya da daha doğrusu aynı anda hem hayvan hem de insandırlar. Törenleri ilk başlatanlar bu atalardı; törenlerin yapılmasının nedeni bunun ataların buyruğu olmasıdır. Bu törenlerin her biri insanı belirli bir hayvan ya da bitkiyle ilintilendirir. Bu yüzden kanguru-ata aynı anda hem kanguru hem de insandır, emuata[ii] aynı anda hem emu hem de insandır buna karşın bir atada asla iki hayvan temsil edilmez. İnsan her zaman atanın bir yarısıdır, diğer yansı belirli bir hayvandır; özellikleri bize son derece naif ve şaşırtıcı gelen bir tarzda iç içe geçmiş olduğundan, hem insanın hem de hayvanın aynı anda bir figürde mevcut olması ne kadar vurgulansa azdır.

Bu ataların, dönüşümün ürünlerinden başka bir şey olmadıkları açıktır. Tekrar tekrar kanguru gibi görünmeyi ve kanguru gibi hissetmeyi başaran insanlar kanguru totemi olurlar. Sık sık tekrarlanan ve kullanılan böyle bir dönüşüm, bir kazanım karakteri edinmiş, mitlerin dramatik temsilleriyle bir nesilden diğerine aktarılmıştır.

İnsanların çevresindeki gerçek kanguruların atası, aynı zamanda kendilerine kanguru diyen insan grubunun da atası olmuştur. Bu ikili neslin kökeninde yatan dönüşüm kayalık tepelerde temsil edilir. Kimi zaman bazıları kanguru dansı yapar, bazıları da geleneksel dönüşümde izleyiciler olarak yerlerini alırlar. Kimi zaman da ataları olan kanguruların danslarını yapıyor olabilirler. Dönüşümden alınan zevk, bu dönüşümün zamanla edindiği, kendine özgü önemi ve yeni kuşaklardan insanlar için değeri, dönüşümün gerçekleştirildiği ritlerin kutsallığıyla ifade edilir. Başarılı ve tamamlanmış dönüşüm bir tür Tanrı vergisidir, bu beceri, bir dili oluşturan sözcük hazinesi ya da bize bütünüyle maddesel gelen, silahlar, süsler ve belirli kutsal araç-gereç benzeri diğer nesnelerin oluşturduğu hazine gibi kutsal tutulmuştur.

Bir gelenek olarak aziz tutulan ve totem olarak belirli insanlarla kangurular arasında var olan ilişkinin göstergesi olan dönüşüm, aynı zamanda onların sayılarına ilişkin bir bağlantıyı da gösterir. Kanguruların sayısı her zaman insanlarınkinden fazlaydı ve insanla bağlantılı olduklarından insanlar onların artışını istiyordu. Kangurular artınca kendileri de artıyordu; totem hayvanın sayıca artışı kendi sayılarının artışıyla özdeşti.

Bu yüzden artışla dönüşüm arasındaki bağın kuvveti ne kadar vurgulansa azdır; bu ikisi el ele gider. Dönüşüm bir kez sabitleştikten, kesinleşmiş biçimiyle bir gelenek olarak geliştirilebildikten sonra, bu dönüşümle bölünemez bir bütün olmuş olan yaratıkların her ikisinin de artışını güvence altına alır. Bu yaratıklardan biri her zaman insandır. İnsan her totemle, bir başka hayvanın da artışını güvence altına alır. Çok sayıda totemden oluşan bir kabile hepsinin artışını kendine mal etmiştir.

Avustralya totemlerinin büyük bir çoğunluğu hayvandır, ama aralarında bitkiler de vardır. Bunlar genellikle insanların beslendikleri bitkiler olduğundan, bunların artışı için özel ritlerin olması şaşırtıcı değildir. İnsanların erik ya da ceviz sevmesi, bu meyvelerin artmasını istemesi doğal görünmektedir. Bizim iğrenç bulduğumuz bazı böcekler, örneğin bazı tırtıllar, termitler ve çekirgeler, yerliler için bir lezzet kaynağıdır ve bu yüzden de totem olmuşlardır. Peki ama akrepleri, bitleri, sinekleri ya da sivrisinekleri kendilerine totem seçen insanlara ne demeliyiz? Bu durumlarda sözcüğün düz anlamıyla yararlılıktan söz edemeyiz, çünkü bu gibi yaratıklar bizim için olduğu kadar yerliler için de zararlıdır. İnsanı çeken, bu hayvanların son derece büyük sayılarda bulunmaları olabilir; onlarla bir ilişki kurarak kendi sayılarının artışını da güvence altına almaya çalışıyor olmaları mümkündür. Sivrisinek-totemden geldiğine inanan insan, toplumunun da sivrisinekler kadar çok sayıda insandan oluşmasını ister.

Avustralya yerlilerinin çift figürlerine yaptığım bu kısa ve öz nitelikli değinmeyi, yine onlar arasında bulunan başka bir totemden söz etmeden bitirmek istemem. Aşağıda vereceğim liste okuru şaşırtacaktır, çünkü bu liste başka bir ilinti dolayısıyla iyi bilinmektedir. Yerlilerin totemleri arasında bulutlar, yağmur, rüzgar, ot, yanan ot, ateş, kum, deniz ve yıldızlar da vardır. Bu, zaten etraflıca incelemiş olduğum doğal kitle simgelerinin listesidir. Bu simgelerin önemi ve eskilliğine, bunların Avustralya’da da totem olarak bulunmasından daha iyi bir kanıt olamaz.

Ancak bütün artış sürülerinin totemlerle ilintili olduğunu ve bunların sonuç vermelerinin her zaman Avustralya yerlileri örneğinde olduğu kadar çok zaman gerektirdiğini varsaymak doğru olmaz. Amacı, arzulanan hayvanın doğrudan ve derhal dikkatini çekmek olan daha basit ve yoğun işlemler de vardır. Bir Kuzey Amerika Kızılderili kabilesi olan Mandanların aşağıda aktarılan ünlü bizon dansı geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında kaleme alınmıştır.

“Bilindiği gibi, bizonlar, nadiren büyük kitleler halinde toplanan, doğudan batıya, ya da kuzeyden güneye ülkenin her yerinde dolaşan, ya da canlan 115 nereye isterse oraya giden, avare avare dolaşan mahluklardır. Bu yüzden Mandanların bazen yiyecek hiçbir şeyleri kalmıyordu. Küçük bir kabile oldukları için kendilerinden daha güçlü düşmanları karşısında evlerinden uzağa giderek hayatlarını riske atmaya kalkışmadıklarından, çoğu zaman neredeyse açlıktan ölme noktasına geliyorlardı. Bu türden her acil durumda, her erkek böyle zamanlar için saklamak zorunda olduğu maskesini (üstünde boynuzları duran bir bizon kafa derisini) kulübesinden çıkarıp getirir; sonra (onların deyişiyle) ‘bizonların gelmesini’ sağlamak amacıyla yaptıkları bizon dansına başlar. Bu dansın amacı bizonların gittikleri yönü değiştirmek ve yollarını Mandan köyüne doğru yöneltmektir.

“Bu dans köyün ortasında, herkese açık bir alanda yapılır. Her defasında yaklaşık on ya da on beş Mandan bu dansa katılır; dansa katılanların her birinin başında, üstünde boynuzları duran bizon kafa derisi, yani maske bulunur, elinde de bizon öldürmekte kullandığı, en sevdiği yay ya da mızrak olurdu.

“Dans her zaman arzulanan sonucu verirdi; asla başarısız olmazdı; olamazdı çünkü dans durmaz ve ‘bizonlar gelene’ kadar gece gündüz ısrarla sürdürülürdü. Davullar çalınır, çıngıraklar sallanır, şarkılar ve haykırışlar durmazdı; seyredenler de başlarında maskeleri, ellerinde silahlan, yorulup halkadan ayrılan birinin yerini almak için beklerlerdi.

“Genel bir heyecanın herkesi sardığı bu süre boyunca, köyün civarındaki tepelerde, bizonları görünce, köyden derhal görülüp bütün kabilece anlamı bilinen uygun işareti ‘giysilerini atarak’ verecek ‘gözcüler’ bulunurdu. Bu köyde danslar bazen bizonların göründüğü o coşkulu ana kadar, iki ya da üç hafta bir an bile durmaksızın sürerdi. Bu yüzden asla başarısız olmazlar ve yerliler bizonları getirenin danslar olduğunu düşünürdü.

“Maske başa takılır ve genellikle hayvanın uzunluğu boyunca kesilmiş ve ucuna kuyruk tutturulmuş bizon derisinden ince bir şerit taşırdı; dansçının arkasından sallanan bu parça yere sürünürdü. Biri bitkin düşünce, epey bir öne eğilerek ve yere çökerek bunu ifade eder; başka biri yayını gerip kör bir okla onu vurursa, adam bir bizon gibi düşer, seyredenler onu topuklarından tutar, bıçaklarını ona doğru sallayarak halkanın dışına çeker; derisini yüzüp kesme hareketlerini de yaptıktan sonra onu bırakırlar. Bıraktığı yer, maskesiyle dans eden başka biri tarafından derhal doldurulur; yer değiştirme yöntemiyle birlikte bu sahne, arzulanan sonuca varılıncaya, yani ‘bizonların gelmesi sağlanıncaya’ kadar gece gündüz yinelenir.”

Dansçılar aynı anda hem bizonları hem de avcıları temsil eder. Dansçılar bizon kılığına girmiştir; ama yaylar, oklar ve mızraklar onları avcı kılar. Bir insan dans etmeyi sürdürdüğü sürece bir bizon gibi davranır ve bizon olarak görülür. Yorulunca, bir bizon gibi yorulur ve ölmeden sürüden ayrılmasına izin verilmez. Yorgunluktan değil de okla vurulduğu için, yere çöker. Verdiği ölüm kalım mücadelesi boyunca bir bizon olur, avcılar tarafından alınıp götürülür ve kesilir. Önce “hayvan sürüsü”ndendir, sonra av olur.

Şiddetli ve çok uzun süren bir dans aracılığıyla bir sürünün gerçek bizonlardan oluşan bir hayvan sürüsünü kendine çekebileceği fikri iki şeyi varsayar. Mandanlar bir kitlenin büyüdüğünü ve yörüngesinde bulunan aynı türden her şeyi kendine çektiğini deneyimlerinden bilirler; nerede bir arada duran çok sayıda bizon varsa, onlara daha fazla bizon katılır. Ama dansın heyecanının sürünün yoğunluğunu artırdığını da bilirler. Sürünün dayanıklılığı ritmik hareketlerinin şiddetine bağlıdır; sürü sayıca eksikliğini dansın şiddetiyle telafi eder.

Görünüşü ve hareketleri bu kadar iyi bilinen bizonlar, dans etmeyi sevmeleri ve kılık değiştirmiş düşmanlarının kendilerini bir eğlenceye ayartmasına izin vermeleri bakımından insanları andırırlar. Dans uzun sürer, çünkü çok uzun mesafeleri etkilemesi gerekir. Bizonlar bir sürünün varlığını ta uzaklardan hissederler ve dans sürdüğü sürece bunun çekiciliğine kapılırlar. Dans dursaydı, ortada artık doğru düzgün bir sürü kalmazdı ve hala çok uzakta olabilecek olan bizonlar başka bir yöne gitmekte serbest olurlardı. Her zaman etrafa dağılmış başka sürüler bulunur; bunlardan herhangi biri bizonları çekebilir. Dansçıların en kuvvetli çekime sahip olmaları ve hep öyle kalmaları gerekir. Sürekli devam eden bir heyecan durumunda bir artış sürüsü olarak, insanlar gevşek bir biçimde gruplanmış hayvan sürülerinden daha kuvvetlidirler ve bizonları karşı konulmaz bir biçimde kendi yörüngelerine çekerler.

KOMÜNYON

Kutsal Sofra'da özgül bir artış töreni görürüz. Kendine özgü bir rite uygun olarak katılanların her birine kesilen hayvanın bir parçası verilir. Birlikte ele geçirilen, birlikte yenir. Aynı hayvanın parçalan bütün sürü tarafından içe alınır. Bir tek bedenin bir kısmı hepsinin içine girer. Sürüdekiler aynı şeyi yakalar, ısırır, çiğner ve midesini doldurur. Bunu yemiş olanların hepsi artık bu hayvan dolayımıyla birleşmişlerdir; hayvan hepsinin içinde mevcuttur.

Bu ortaklaşa içe alma riti bir komünyondur. Komünyona özel bir önem atfedilmiştir; öyle bir biçimde gerçekleştirilir ki yenmiş olan hayvan kendini onurlandırılmış hisseder ve yanında kendi türünden pek çoklarını getirerek geri döner. Hayvanın kemikleri kırılmaz, dikkatlice saklanır. Her şey olması gerektiği gibi yapılırsa, bu kemikler yeniden ete bürünür, hayvan ayağa kalkar ve tekrar avlanmasına izin verir. Ama bir yerde hata yapılırsa, hayvan kendini hakarete uğramış hisseder ve kendini vermez. Bütün kardeşleriyle birlikte kaçacak; bir daha hiçbiri görülemeyecek ve insanlar açlıktan ölecektir.

İnsanların pay aldıkları hayvanın bizzat varolduğunu düşledikleri şölenler vardır. Bu yüzden, belirli Sibirya halkları arasında, ayı kendinden oluşan yemekte misafir muamelesi görür. Kendi bedeninin en iyi parçalan sunularak onurlandırılır. Ona kutsal ve güzel sözlerle hitap edilir ve kardeşleriyle insanlar arasında aracılık yapması için yalvarılır. İnsan onun dostluğunu nasıl kazanacağını bilirse, hayvan avlanmasına gönüllü olarak izin verecektir. Bu gibi komünyonlar avcı sürüsünün genişlemesine yol açabilir; ava katılmayan erkeklerle kadınlar da komünyonda yer alırlar. Ancak bu şölenler fiili avcılardan oluşan küçük bir grupla sınırlanabilir de. Sürünün tanımlayıcı niteliğiyle ilişkili olduğu sürece içsel işlem her zaman aynıdır: Avcı sürüsü, artış sürüsü şeklinde değişir. Belirli bir av başarılı olmuştur ve ava katılanlar avdan paylarım alırlar ama, komünyonun ciddi ortamında, zihinleri gelecekteki bütün avların düşüncesiyle doludur. Arzuladıkları hayvanların oluşturduğu gözle görülmez kitle imgesi, yemekte yer alan herkeste açık bir şekilde bulunur ve bu insanlar bu imgeyi gerçek kılma konusunda son derece kararlıdır.

Orijinal avcı komünyonu, artış arzuları bütünüyle farklı bir nitelik taşıyan kültürlerde bile korunmuştur. Tarımcı halklar, günlük yiyecekleri olan tahılın artışına dalmışlardır; ama gene de, yalnızca avcı oldukları günlerdeki gibi, huşu içinde hayvan bedenini ortaklaşa paylaşırlar.

Daha yüksek dinlerde komünyona' yeni bir faktör katılır: inananların artması fikri. Komünyon töreni bozulmadan varlığını sürdürürse, inanç yayılmaya devam edecektir ve giderek daha çok inananı kendine çekecektir. Ama elbette bundan daha da önemli olan yeniden canlanma ve diriliş vaadidir. Avcıların törensel bir biçimde pay aldıkları hayvan tekrar yaşayacaktır; ayağa kalkıp yine avlanmasına izin verecektir. Bu diriliş daha yüksek komünyonların temel amacı olur, ama hayvan yerine bu kez yenen bir tanrının bedenidir ve inananlar bu dirilişi kendi dirilişleriyle ilişkilendirirler.

Ağıt dinleriyle ilgili bölümde komünyonun bu yönü hakkında daha fazla bilgi verilecektir. Burada vurgulamak istediğim nokta avcı sürüsünden artış sürüsüne geçiştir; yiyecek en başta canlı bir şey olarak düşünüldüğü için, yiyecek artışı belirli yeme ritüelleriyle güvence altına alınır. Burada bariz olan bir başka nokta da sürünün çok değerli ruhsal tözünün yeni bir şeye dönüştürülerek korunması güdüsüdür. Bu töz ne olursa olsun belki de töz burada doğru bir sözcük değildir yok olmasını ya da dağılmasını önlemek için mümkün olan her şey yapılır.

Ortak yemekle yiyeceğin artışı arasındaki ilinti, içinde hiçbir yeniden canlanma ya da diriliş unsuru olmaksızın, Yeni Ahit’te yer alan, binlerce aç insanın beş somun ekmek ve iki balıkla doyurulma mucizelerinde olduğu gibi doğrudan da olabilir.

İÇE DÖNÜK VE SESSİZ SÜRÜLER

Bu dört ana sürü türü çeşitli biçimlerde gruplanabilir. Önce içe dönük ve dışa dönük sürülerin farkına bakalım.

Daha çarpıcı olan ve bu yüzden de tanımlanması daha kolay olan dışa dönük sürü, kendisinin dışındaki bir hedefe yönelik hareket eder. Uzak mesafeler kat eder ve normal hayattaki hareketle karşılaştırıldığında daha büyük bir yoğunluğu vardır. Gerek avcı gerekse savaş sürüleri dışa dönük sürülerdir. Avlanacak olan av hayvanı bulunup ele geçirilmelidir; savaşılacak düşman da aranmalıdır. Savaş dansının ya da av dansının kısıtlı bir alanda yarattığı heyecan ne denli yoğun olursa olsun, dışa dönük sürünün gerçek faaliyeti kendisinin dışına, belli bir uzaklığa yönelmiştir.

İçe dönük sürü tek merkezlidir. Ölmüş ve gömülmesi gereken bir insanın etrafında oluşur. Temel itkisi bir şeye ulaşmak değil, onu elde tutmaktır. Ölü insan için yakılan ağıt, o insanın, cesedi etrafında toplananlara ait olduğu olgusunu mümkün olan her biçimde vurgular. Ölen adam yola koyulduğunda yalnızdır; diğer ölülerin onu beklediği ve kabul edileceği yere varana kadar tehlikeli ve korkunç bir yolculuk yapar. Ölüme engel olmak imkansız olduğundan ölen kişi adeta bedenden dışa atılır (excorporaie). Ağıt yakan sürü, bir tür bedeni, kolay olmasa da ölenin ayrıldığı ve uzaklaştırıldığı bir bütünü temsil eder.

* Komünyon/Aşai Rabbani: İsa’nın kanını simgeleyen şarabı ve bedenini simgeleyen ekmeği paylaşma töreni; Kutsal Sofra (ç.n.).

Artış sürüsü de içe dönük bir sürüdür. Dansçıların oluşturduğu bir grup, dışarıdan katılacak istenen budur henüz gözle görülmeyen bir şeyle bir çekirdek biçimini alır. Zaten orada bulunanlara daha fazla insanın, avlanan ya da yetiştirilen hayvanlara daha fazla hayvanın, toplanan meyvelere daha fazla meyvenin katılması beklenir. Burada egemen olan duygu, bu kadar değer verilen gerçek, gözle görülebilir birimlere katılacak şeylerin varlığına duyulan inançtır. Bu şeyler, oralarda bir yerdedir, yalnızca buraya çekilmeleri gerekmektedir. Törenlerin, gözle görülmez olsalar da bu gibi pek çok şeyin bulunduğu sanılan yerlerde yapılma eğilimi vardır.

Komünyon dışa dönük sürüden içe dönük sürüye önemli bir geçişi ifade eder. Av sırasında ele geçirilen belirli bir hayvanın içe alınması yoluyla ve bu hayvanın bir parçasının onu yiyen herkeste bulunduğu olgusunun kutsal bilinci yoluyla, sürü kendi içine döner. Bu durumda, yenmiş olan hayvanın yeniden canlanmasını ve her şeyden önce de sayısının artmasını ümit eder.

Bir başka ayrım da sessiz ve gürültülü sürüler arasındadır. Ağıtların ne kadar sesli olduğunu anımsamak yeterlidir; kendilerini olabildiğince yüksek perdeden duyuramasalardı bu ağıdın hiçbir anlamı kalmayacaktı. Bütün gürültü biter bitmez, ağıt sürüsü dağılır ve herkes yine yalnız ve yalnız kendisi olur. Av ve savaş, doğaları gereği, gürültülüdür. Sessizlik düşmanı yanıltmak için sık sık gerekli olabilir, ama o zaman saldırının doruk noktası daha da gürültülü olur. Köpeklerin havlaması, avcıların kendi heyecanlarını ve kana susuzluklarını kışkırtmak için haykırmaları her avda belirleyici öğedir. Meydan okumanın fütursuzluğu ve düşmanın yüksek perdeden tehdidi savaşta her zaman vazgeçilmez bir nitelik taşımıştır; savaş naraları ve savaşın gürültüsü tarihin her yerinde yankılanmıştır; günümüzde bile savaş, patlama gürültülerinden ayrı düşünülemez.

Sessiz sürü bir beklenti sürüsüdür. Bu sürü sabırla, insanlar bu şekilde toplandığında özellikle çarpıcı olan bir sabırla doludur. Sessiz sürü, sürünün hedefi hızlı ve yoğun faaliyetle ulaşılamayacak nitelikte olduğu zaman ortaya çıkar. Belki de “sessiz” sözcüğü yanıltıcıdır; “beklenti sürüsü” daha net bir terim olabilir; çünkü sürünün bu türü, ilahiler, şeytan çıkarma (cin kovma), kurban etme gibi faaliyetlerle tanımlanır. Bu faaliyetlerin ortak yanı, uzakta bulunan, kısa bir süre içinde elde edilemeyecek bir şeyi hedeflemeleridir.

Öteki dünya inancına sahip dinlerde yer alan şey bu türden bir beklenti ve suskunluktur. Bu yüzden bu hayatlarını, öteki hayatta daha iyisini yaşama umuduyla geçiren insanlar vardır. Ancak sessiz sürünün en parlak örneği komünyondur. Eğer mükemmel olması isteniyorsa, içe alma işlemi yoğun bir suskunluk ve sabır gerektirir. Kutsal görülen ve derin bir anlamla yüklü olduğu kabul edilen ve bunu kendi içinde taşımakta olan bir şey karşısında duyulan huşu, sessiz ve vakur bir tavrı gerektirir.

SÜRÜNÜN BELİRLİLİĞİ

SÜRÜLERİN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ

İnsanlar, arkasından ağıt yaktıkları ölüyü tanırlar. Yalnızca ona yakın olanların ya da onun kim olduğunu tam olarak bilenlerin ağıt sürüsüne katılma hakkı vardır. Ölenle yakınlıklarına bağlı olarak acıları da artar; onu en iyi tanıyanlar en iyi ağıt yakar ve ağıdın kraliçesi, öleni karnında taşımış olan annesidir. Yabancıların yası tutulmaz ve en baştan hiç kimse ağıt sürüsünün merkezi olamaz.

Bir nesneyle ilişkideki bu belirlilik bütün sürülerin karakteristiğidir. Bir sürüye ait olanlar birbirlerini iyi tanımakla kalmaz, aynı zamanda hedeflerini de çok iyi bilirler. Ava çıkınca, peşinde oldukları avın ne olduğunu çok iyi bilirler; savaşa gidince düşmanlarının kim olduğunu çok iyi bilirler; ağıt yaktıklarında duydukları ıstırap iyi tanıdıkları biri içindir ve artış ritlerinde, artması gerekenin ne olduğunu tam olarak bilirler.

Sürünün belirliliği korkutucu ve değişmez niteliktedir, ama aynı zamanda bir yakınlık öğesi de içerir. İlkel avcıların avlarına bir tür şefkat duydukları sezilebilir. Ağıtlarda ve artış ritlerindeki bu bildik şefkat doğal görünebilir; ama bu bazen, artık korkulacak bir şey olmaktan çıkan düşmana da duyulabilir.

Sürü tekrar tekrar aynı şeyleri hedefler. İnsanoğlunun diğer bütün yaşama yöntemleri gibi sürü de sonsuz bir biçimde tekrarlanır. Bu belirlilik ve tekrarlanma esrarengiz bir biçimde sürekli olduğu kanıtlanan oluşumlara yol açmıştır. Söz konusu oluşumlar her zaman hazırdır ve kullanılabilir; bu olgunun, daha karmaşık uygarlıklarda kullanılabilmesini sağlayan şey esrarengiz değişmezliğidir. Önceki bölümlerden birinde keşiş ve asker birimlerini örnekleyerek kitle kristallerinden söz etmiştim. Sürüler, tıpkı kitle kristalleri gibi, aslında kitlelerin hızla oluşmasının istendiği her yerde, tekrar tekrar kullanılır.

Ancak, modem kültürlerde hala varlığını ısrarla sürdüren gerçekten arkaik öğelerin çoğu, ifadelerini bir sürüde bulurlar. Artan baskılardan ve günümüzün ayak bağlarından kurtulmuş, daha basit ve doğal bir varoluşa duyulan nostalji tam tamına bunun göstergesidir; bu nostalji, yalıtılmış sürülerde yaşama arzusudur. İngiltere’deki tilki avlan, asgari sayıda tayfayla küçük teknelerle okyanus yolculukları, az bilinen ülkelere keşif gezileri, hatta birkaç kişiyle, insan çabası olmaksızın her şeyin kendiliğinden çoğaldığı doğal bir cennette yaşama hayali bile, bunların hepsi arkaik durumlardır ve ortak bir yanlan vardır: açık, karmaşık olmayan, belirli ve kısıtlı özellikteki girişimleri paylaşan az sayıda insan hülyası.

Bunlara ek olarak, günümüze kadar kalmış hiçbir kural tanımayacak kadar ilkel bir sürü daha, linç hukuku adı altında işleyen bir sürü vardır. Sözcük, işin kendisi kadar utanmaz bir nitelik taşır; çünkü yapılanlar aslında hukukun bir reddidir. Kurbanın hukuka layık olduğu düşünülmez; insanlar arasındaki alışılmış biçimlerin hiçbirine uyulmaksızın, bir hayvan gibi gebertilir. Kurban, görünüş ve davranış bakımından katillerinden farklıdır ve katillerin kendileriyle kurban arasında hissettikleri bu uzaklık ona hayvan muamelesi yapmalarını kolaylaştırır. Kurban, kaçışı sırasında onlara yakalanmamayı ne kadar uzun süre becerirse, katillerin oluşturduğu sürü o kadar gözü dönmüş olur. İyi koşabilen ve hayatının en iyi çağındaki bir insan, onlara hevesle ele geçirecekleri iyi bir av sunmuş olur. Bu kovalama doğası gereği sık sık gerçekleşemez; seyrekliği de çekiciliğini artırır. Sürüyü oluşturanların, vahşeti kendilerine hak olarak görmeleri, adamı yiyememeleri olgusuyla açıklanabilir. Muhtemelen, dişlerini adama gerçekten geçirmedikleri için kendilerini insan olarak görürler.

Bu türden sürünün kökeninde sıklıkla cinsel suçlama yatar ve bu da kurbanı tehlikeli bir varlığa dönüştürür. Kurbanın gerçek ya da sözde vukuatı gözde canlandırılır. Siyah bir adamın beyaz bir kadınla ilişkilendirilmesi, fiziksel yakınlıklarının görüntüsü aralarındaki farklılığı saldırganların gözünde vurgular; kadın daha da beyazlaşır, adam daha da kararır. Kadın masumdur; çünkü öbürü, erkek olduğundan, daha güçlüdür. Eğer kadın ilişkiyi kabul etmişse, bu onun erkeğe atfedilen üstünlük sayesinde kandırılmış olmasındandır. İnsanların tahammül edemediği ve hepsini adama karşı birleşmeye zorlayan şey, adamın üstünlüğü fikridir. Vahşi bir hayvan gibi değil mi ki bir kadını hırpalamıştır hep birlikte kovalanır ve öldürülür. Bu adamın katli onlara hem mubah hem de zorunlu görünür ve bu eylem hepsine apaçık bir tatmin verir.

ARANDALARIN ATALARINA İLİŞKİN EFSANELERDEKİ SÜRÜLER

Avustralya yerlilerinin zihnindeki sürü neye benzer? Arandaların atalarına ilişkin efsanelerinden ikisi bu konuda açık bir tablo sunar. İlk öykü mitik zamanların ünlü kangurusu olan Ungutnika’nın öyküsüdür. Aşağıda bu kangurunun yabani köpeklerle ilgili maceraları anlatılmaktadır.

“Henüz tam büyümemiş, küçük bir kanguruydu ve kısa bir süre sonra bir yere gitmek üzere yola koyuldu. Üç mil kadar gittikten sonra, çok iri annelerinin yanma uzanmış bir yabani köpek sürüsünün bulunduğu açık bir ovaya geldi. Yabani köpeklere bakarak etrafta hopladı ve köpekler onu görüp hemen kovalamaya başladılar; elinden geldiğince hızlı hoplamasına karşın onu bir başka ovada yakaladılar; kamım yararak önce karaciğerini yediler, sonra derisini soyup bir yana attılar ve bütün etlerini kemiklerinden sıyırdılar. Bunları yaptıktan sonra yine uzanıp yattılar.

“Ancak Ungutnika bütünüyle yok edilmemişti, çünkü derisi ve kemikleri duruyordu; köpeklerin gözlerinin önünde deri gelip kemiklerin üzerini örttü, kanguru tekrar ayağa kalktı ve kaçmaya başladı. Arkasından gelen köpekler bu kez onu Ulima tepesinde yakaladılar. Ulima karaciğer anlamına gelir; tepeye bu adın verilmesinin nedeni köpeklerin bu kez karaciğeri yemeyip bir kenara atmalarındandır. Karanlık bir tepe olan Ulima o noktayı işaretlemek için yükselmiştir. Aynı şeyler yine oldu ve Ungutnika bu kez küçük yarasaların çıkardığı tuhaf sese verilen ad olan Pulpunya’ya kadar kaçtı. Tam bu noktada Ungutnika arkasına dönüp, köpeklerle alay ederek o sesi çıkardı. Derhal yakalandı, kamı yarıldı, o yine, kendisini kovalayanların şaşkın bakışları karşısında, kendisini yeniden bir araya getirdi. Sonra, arkasında köpeklerle Undiara’ya doğru koştu ve su birikintisine yakın bir yere vardığında, köpekler onu yakalayıp yediler, kuyruğunu kesip bugün hala taş biçiminde durduğu yere gömdüler. Bu taş Kanguru Kuyruğu Churinga diye amin.”

Artış törenlerinde bu taş her zaman kazılıp çıkarılır, etrafa gösterilir ve dikkatle temizlenir.

Kanguru, köpek sürüsü tarafından dört kez kovalanır. Öldürülür, parçalanır ve yenir. İlk üç keresinde derisine ve kemiklerine dokunulmaz. Bunlara dokunulmadığı sürece tekrar ayağa kalkabilir; ete bürünür, kemikleri örtülür ve köpekler yine onun peşine düşerler. Böylelikle aynı hayvan dört kez yenmiş olur. Yenmiş olan et birdenbire yine ortaya çıkar. Bir kanguru dört kanguru olmuştur, ama o yine de aynı hayvandır.

Kovalama da aynıdır, yalnızca yeri değişir. Mucizevi olayların olduğu yerler sonsuza kadar işaretli kalır. Öldürülen vazgeçmez; tekrar hayata döner ve sürüyle alay eder; sürü her defasında yeni baştan şaşırır. Ancak sürü de vazgeçmez; avını çoktan mideye indirmiş olsa bile onu öldürmesi gerekir. Sürünün belirliliği ve eyleminin tekrarlanması bundan daha açık ya da yalın bir biçimde anlatılamazdı.

Burada artış bir tür dirilişle sağlanır. Hayvan tamamen büyümemiştir ve henüz yavrusu olmamıştır. Ama bunun yerine kendisini dört kez çoğaltmıştır. Artışla yavrulamanın özdeş olmadığı görülmektedir. Hayvan, kendisini kovalayanların gözünün önünde, deri ve kemiklerinden tekrar ayağa kalkıp onları kendisini kovalamaları için kışkırtmıştır.

Gömülmüş olan kuyruk bu mucizenin anısı ve delili olarak orada taş şeklinde kalmıştır. Dört kez dirilmenin gücü artık bu taşta bulunmaktadır ve ilgili törenlerde olduğu gibi, uygun bir biçimde davranılırsa, zamanla tekrar yeni artışlar gerçekleştirecektir.

İkinci efsane çok büyük ve güçlü bir kangurunun peşine düşen yalnız bir adamla başlar. Adam kanguruyu görmüştür ve onu öldürüp yemek ister. Ülkenin geniş arazilerinde onu izler; bu çok yorucu bir kovalamadır ve her ikisi de çeşitli yerlerde mola vermek zorunda kalırlar, ama her zaman aralarında belli bir uzaklık bulunur. Hayvan nerede duraklarsa, o arazide iz bırakır. Bir yerde bir ses duyduğunda, arka ayaklarının üstüne kalkmıştır. Şimdi tam o noktada kangurunun bu kalkışını temsil eden, sekiz metre yüksekliğinde bir taş vardır. Daha sonra hayvan su bulmak için toprakta bir çukur açmıştır; bu çukur da bugün hala oradadır.

Ama sonunda hayvan kendisini son derece bitkin hisseder ve yere uzanır. Çok sayıda insan gelip avcıya katılır. Ona, “Büyük mızrakların var mı?” diye sorarlar; o “Hayır, küçükleri var. Sizin büyük mızraklarınız var mı?” diye yanıtlar. Adamlar da “Hayır, yalnızca küçükleri var” derler. O zaman avcı “Mızraklarınızı yere koyun” der, onlar ise “Peki. Sen de seninkileri koy” derler. Sonra mızraklar yere atılır ve bütün adamlar hep birlikte kanguruya doğru ilerler; asıl avcının elinde kalkanı ve kutsal taş Churinga’sı vardır.

“Kanguru çok kuvvetliydi ve hepsini sağa sola savurdu; sonra adamlar hep birlikte onun üstüne atladılar; altta kalan avcı, ezilerek öldü. Kanguru da ölmüş görünüyordu. Avcıyı kalkanı ve Churinga’sıyla birlikte gömdüler, sonra kangurunun bedenini Undiara’ya götürdüler. Gerçekte kanguru ölü değildi; ama kısa süre sonra öldü ve bir mağaraya yerleştirildi, fakat yenmedi. Hayvanın mağarada konduğu yerde bir kaya çıkıntısı belirdi ve hayvan ölünce ruhu buraya girdi. Kısa süre sonra diğer adamlar da öldü ve ruhları yakındaki su birikintisine gitti. İnanışa göre çok sayıda kanguru daha sonra mağaraya gelip toprağa, ruhları da kayanın içine girdi.”

Bu öyküde, bir kişilik av bütün bir sürünün avına dönüşür. Hayvana silahsız saldırılır. Hayvan bir insan yığınının altına gömülür; bütün avcıların birleşik ağırlığı onu boğacaktır, ancak hayvan çok kuvvetlidir ve tekmeler atar; insanların işi zordur. Kavganın karmaşası içinde asıl avcı kendisini yığının altında bulur ve ayaklar altında ezilerek ölen kanguru değil avcı olur. Avcı kalkanı ve kutsal Churinga’sıyla gömülür.

Özel bir hayvanı avlayan ve yanlışlıkla en önde gelen avcıyı öldüren sürünün öyküsüne bütün dünyada rastlanır. Öykü ölülere yakılan ağıtla sona erer. Avcı sürüsü ağıt sürüsü şeklinde değişir ve bu başkalaşım pek çok önemli ve yaygın dinin çekirdeğini oluşturur. Bu Aranda efsanesinde de, kurbanın gömülmesine gönderme yapılır. Kalkan ve Churinga onunla birlikte gömülür; kutsal kabul edilen Churinga’dan söz edilmesi bütün olaya bir kutsiyet kazandırır.

Daha sonra ölen hayvanın kendisi başka bir yere gömülür. Onun gömüldüğü mağara kanguruların merkezi olur. Daha sonraki dönemlerde çok sayıda hayvan aynı kayaya gelip içine girer. Undiara adı verilen bu yer kanguru totemi üyelerinin törenlerini gerçekleştirdikleri kutsal bir yer olur. Bu törenler, kanguruların sayısının artmasına hizmet eder ve gerektiği gibi yapıldıkları sürece civarda her zaman yeterli sayıda kanguru olmasını sağlar.

Bu efsane, birbirinden oldukça farklı; ama eşit derecede dini işlemi birleştirmesi bakımından kayda değerdir. Daha önce gördüğümüz gibi, bunlardan birincisi avcı sürüsünün ağıt sürüsü şeklinde başkalaşmasıdır. Mağarada gerçekleşen İkincisi, avcı sürüsünün artış sürüsüne değişimidir. Avustralya yerlileri için ikinci işlem çok daha önemlidir; bu işlem kültlerinin tam merkezinde yer alır.

Bu iki işlemin birbirinin peşi sıra gerçekleşmesi bu araştırmanın temel tezlerinden birini desteklemektedir. Dört sürü türünün hepsi insanoğlunun bulunduğu her yerde mevcuttur. Bu yüzden bir sürünün diğerine dönüşmesi her zaman mümkündür. Hangi dönüşümün vurgulandığına bağlı olarak, dinin farklı ana biçimleri gelişir. İki en önemli biçim olarak, ağıt dinlerini, artış dinlerinden ayırt ediyorum. Aynı zamanda, ileride göstereceğim gibi, avcı ve savaş dinleri de vardır.

Alıntıladığım efsanede bile savaş imaları vardır. İlk avcıyla karşılaştığı adamlar arasında geçen mızrak konuşması bir savaş olasılığını içerir. Bütün mızrakları yere atarak, bu olasılığı reddederler ve ancak o zaman kanguruya saldırmak için birleşirler.

Bana bu efsanede kayda değer görünen ikinci noktaya geliyoruz: kendilerini kangurunun üstüne atan insan yığını, kanguruyu boğacak olan, insan bedenlerinden oluşmuş yoğun yığın. Bu insan bedeni yığınlarına, Avustralya yerlileri arasında sık rastlanır. Törenlerinde tekrar tekrar görülür. Genç erkeklerin sünnet törenlerinin bir yerinde, aday yere uzanır ve birçok adam onun üstüne yatar; öyle ki genç aday hepsinin ağırlığını taşır. Kimi kabilelerde bir yığın insan kendilerini ölmekte olan insanın üzerine atıp her yandan onu sıkıştırırlar. Daha önce betimlediğim bu çok ilginç olay, bu kitapta sık sık sözü edilen, ölmekte olanlar ve ölüler yığınına geçişi temsil eder. Bir sonraki bölümde yerliler arasındaki birkaç yoğun yığın örneği ele alınacaktır. Burada bilerek ve zor kullanılarak ortaya çıkarılan, yaşayan bedenlerin oluşturduğu yoğun yığın, ölülerin oluşturduğu yığın kadar önemlidir. Ölüler yığınının bize daha aşina gelmesinin nedeni, tarih boyunca korkunç boyutlara varmış olmasıdır. Çoğu kez insanların ancak ölüyken bu kadar çok sayıda ve birbirine bu kadar yakın olabildikleri geliyor insanın aklına. Ama aslında yaşayanların oluşturduğu yığın da bizim için aynı derecede aşinadır, çünkü özünde kitleden başka bir şey değildir.

ARANDALARDA GEÇİCİ OLUŞUMLAR

Yukarıdaki bölümde alıntılanan iki efsane, yazarları Spencer ve Gülen’ın, Arunta adını verdikleri Aranda kabilesi üzerine yazılmış bir kitaptan alınmıştır. Bu ünlü yapıtın büyük kısmı kabilenin şölen ve törenlerine ayrılmıştır. Bu kabilenin çok çeşitliliğini abartılı bulmak mümkün değildir. Törenlerin akışı sırasında ortaya çıkan fiziksel insan oluşumlarının zenginliği özellikle çarpıcıdır. Bunlardan bazıları bize çok aşina gelen oluşumlardır; çünkü bugüne kadar önemlerini korumuşlardır, ama aşın tuhaflıklarıyla bizi şaşkına çevirenler de vardır. Bunların önemli olanları aşağıda kısaca sıralanmıştır.

Sessizlik içinde yapılan bu gizli törenlerde kaz yürüyüşüne sık rastlanır. Erkekler kaz yürüyüşü ile kutsal Churinga’larını mağaralardan ve saklı olduktan diğer yerlerden alıp getirmek için çıkıp giderler. Hedeflerine ulaşmak için bir saat kadar yolculuk yaparlar. Bu seferlere götürülen genç adamların soru sormalarına izin verilmez. Liderleri olan yaşlı adam arazide bulunan, atalarının efsaneleriyle ilişkili belli bir özelliği açıklamak isterse, işaret dilini kullanır.

Gerçek törenler sırasında çoğunlukla, totemin ataları gibi boyanan ve onların rolünü yapan, çok az sayıda gösterici olur. Genellikle iki ya da üç gösterici vardır, ama bazen yalnızca bir tane olur. Genç erkekler göstericilerin etrafında bir daire oluştururlar, dönerler ve çığlıklar atarlar. Daire oluşturacak şekilde dönüp durmaya çok rastlanır ve tekrar tekrar sözü edilir.

Bir başka önemli günde, kabilenin yaşamındaki en önemli ve kutsal olayı temsil eden Engwura törenlerinde, genç erkekler başlarını uzun, alçak bir tümseğe yaslayarak sıra halinde toprağın üzerine uzanırlar ve bu şekilde saatlerce dururlar. Sıra halinde bu uzanma sık sık tekrarlanır ve gece 9’dan sabah 5’e kadar, sekiz saat sürebilir.

Çok etkileyici, çok daha yoğun bir oluşum daha vardır. Erkekler birbirlerine çok yaklaşarak bir grup oluştururlar; bu grupta yaşlılar ortada gençler dış kısımdadır. Katılan herkesin birbirine olabildiğince yapışık durduğu bu silindirimsi oluşum durmaksızın tam iki saat öne arkaya sallanır; bu arada hepsi şarkı söyler. Sonra, hala birbirlerine yapışık biçimde, aynı durumda yere otururlar ve belki iki saat daha şarkı söylemeyi sürdürürler.

Bazen erkekler karşı karşıya iki sıra halinde ayakta durup şarkı söylerler. Engwura’nın ritüel kısmını sona erdiren en önemli tören için, genç erkekler, yaşlı erkeklerin eşliğinde yoğun bir kare oluştururlar ve nehir yatağının, kendilerini kadınların ve çocukların beklediği karşı tarafına geçerler.

Bu törenin çok zengin ayrıntıları var; ama burada yalnız gruplaşmalarla ilgilendiğimizden, bütün erkeklerin birlikte oluşturdukları yerdeki yığın üzerinde duracağım. İlkel zamanlarda bebeklerin taşındığı keseyi temsil eden en kutsal nesnelerini aralarında taşıyan üç yaşlı erkek, kadınların ve çocukların görmelerine izin verilmeyen nesneyi vücutlarıyla saklayarak, kendilerini toprağa boylu boyunca ilk atanlardır. Sonra diğer bütün erkekler, öncelikle de erişkinliğe geçişleri nedeniyle bu törenin düzenlendiği genç erkekler, kendilerini bu üç yaşlı erkeğin üstüne atarlar ve toprağın üstünde karmakarışık bir yığın olarak yatar kalırlar. Artık hiçbir şey ayırt edilemez; yalnızca, insan vücutlarının oluşturduğu yığının içinden çıkmış üç yaşlı erkek başı seçilebilir. Herkes birkaç dakika kadar öylece yatar sonra hepsi ayağa kalkmaya ve kendisini bu karmaşadan kurtarmaya çalışır. Başka zamanlarda da yerde benzeri yığınlar oluşturulur, ama bu benim alıntıladığım gözlemcilerin sözünü ettiği en büyük ve en önemli olaydır.

Ateşle yapılan dayanıklılık denemelerinde genç erkekler tüten ağaç dallan üzerine boylu boyunca uzanırlar, ama bu kez birbirlerinin üstüne yatmazlar. Ateşle yapılan dayanıklılık denemeleri farklı biçimler alabilir; en önemlilerinden biri şöyledir: Genç erkekler, nehir yatağının ötesine, kadınların iki grup halinde onları beklediği yere giderler. Kadınlar üzerlerine yanan dallar atarak erkeklere saldırırlar. Bir başka olayda uzun bir sıra halinde genç erkekler kadın ve çocukların oluşturduğu bir başka sıranın karşısına dizilirler. Kadınlar dans ederler, erkekler bütün güçlerini kullanarak onların başlarının üzerinden yanan çubuklar fırlatırlar.

Bir sünnet töreninde, altı erkek bir masa oluşturacak şekilde yere uzanırlar. Erkekliğe yeni giren onların üzerine yatar bu durumda cerrahi işlem yapılır. Aynı törende yapılan, sünnet edilenin üzerine yatma olayı önceki bölümde anlatılmıştı.

Bu oluşumların ardındaki anlamı bulmaya çalışırsak şunları söyleyebiliriz:

Kaz yürüyüşü göçü ifade eder. Bunun kabilenin geleneklerindeki önemi büyüktür. Çoğunlukla ataların toprağın altında bile dolaştıkları varsayılır. Genç erkeklerin, peş peşe atalarının ayak izlerini sürmeleri gerekir. Sessizlikleri ve hareket tarzları kutsal yolculuklara ve hedeflere borçlu olunan saygıyı içerir.

Döne döne koşma ve bir daire şeklinde dans etme merkezde gerçekleştirilen gösterilere bir sabitlik veriyor gibi görünür. Gösteriler dairenin dışından gelebilecek yabancı her şeyden korunur. Alkışlanır, saygı gösterilir ve bunlara sahip çıkılır.

Bir sıra halinde yere uzanma bir ölü rolü olabilir. Yeni yetmeler bu pozisyonda bütünüyle hareketsiz kalırlar ve saatler boyunca kimse kıpırdamaz. Sonra birdenbire ayağa fırlarlar; yine canlıdırlar.

Birbirine bakan iki sıra oluşturmak ve böyle bir etkileşime girmek iki düşman sürüye ayrılmayı temsil eder; bazen karşı cins düşmanın yerine geçer. Yoğun kare zaten dört bir yandan korunmaya yönelik bir oluşumdur. Düşmanca ortamda bulunulduğunu varsayar ve tarihin ileri dönemlerinde de bu oluşuma sık sık rastlanır.

Hepsinden daha yoğun oluşumlar kaldı geriye: yalnızca sıkışmış insanlardan oluşmuş dans eden silindir, düzensiz yerdeki yığın. Silindir tam da bu devinimiyle, içinde kendisini oluşturan insanların dışında hiçbir şeye yer olmayan, olabildiğince yoğun ve kapalı kitlenin, yani ritmik kitlenin uç örneğidir.

Yerdeki yığın değerli bir sır gizler. İnsanın bütün gücüyle saklaması ve elinden bırakmaması gereken bir şeyin varlığına işaret eder. Ölmekte olan bir insanın içe dahil edilmesi böyle bir yığınla olur ve böylelikle ölmeden hemen önce ona son bir saygı gösterisinde bulunulmuş olur. Yığın, ölen adamın halkı için değerinin bir ölçütüdür; ortasında ölmekte olanla birlikte ölüler yığınını andırır ve anımsatır.


 

[i] Sürü: Almanca Hetzmassen İngilizce pack karşılığı olarak kullanılmıştır (ç.n.).

[ii] Emu: Avustralya’ya özgü bir çeşit devekuşu (ç.n.).

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe