Stoacılara Göre Bilgelik Sevgisi

Luc Ferry


Stoacı ekolün doğduğu ortam hakkında bir fikir edinebilmen için, biraz tarihten bahsederek başlayalım.

Tarihçilerin pek çoğu, felsefenin, MÖ 6. yüzyıl civarında Yunanistan’da ortaya çıktığı konusunda hemfikirdir. Felsefenin doğuşu o kadar ani ve şaşırtıcıdır ki, bunu “Yunan mucizesi” olarak adlandırmak adet olmuştur. Gerçekten de, daha öncesi ve başka yerler hakkında yani 6. yüzyıldan önce ve Yunan medeniyetinden başka medeniyetler hakkında söylenecek bir şey yok mudur? Niye böylesine ani bir ortaya çıkış söz konusudur?

Konuyu uzun uzadıya ve bilgince tartışmak mümkündür. Fakat bence esasen, bu sorulara oldukça basit iki cevap vermek mümkün.

İlk cevaba göre sebep, Antik Yunan medeniyetinden önce ve başkaca bildiğimiz medeniyetlerin hepsinde, tabir yerindeyse felsefenin yerini dinlerin doldurmasıdır. Daha önce, ölümlülük duygusundan kaynaklanan kaygıları teskine yönelik söylemlerin, kurtuluş sorusuna getirilen cevapların tekelini, hep dinler elde tutuyordu. İzleri az çok bize kadar gelen, neredeyse sonsuz sayıdaki kült bu olguya tanıklık ediyor. Hiç kuşkusuz insanlar, uzun zaman, kurtuluşu akıllarını işletmekte değil tanrıların koruyuculuğunda aradılar.

Bu arayışın günün birinde, “rasyonel” bir araştırma, dini inançlardan özgürleşme şeklini alması neden Yunanistan’da gerçekleşti sorusuna gelince; kısmen de olsa demokratik olan siyasal örgütlenmenin doğasının bunda payı olduğu anlaşılıyor. Çünkü demokrasi, seçkinler arasında, düşüncenin özerkliğini ve özgürlüğünü daha önce görülmedik şekilde destekliyordu. Yunan vatandaşları, meclislerde, kamu huzurunda ve sürekli olarak, tartışma, müzakere etme, savlama alışkanlığına sahiptiler ve muhakkak ki, çeşitli dini kültlerin dayatmalarından kurtulmuş özgür düşüncenin ortaya çıkışını kolaylaştıran şey, bu cumhuriyetçi gelenektir.

Sonuç olarak Atina’da, MÖ 6. yüzyılda bile, çok sayıda felsefe ekolü mevcuttu. Çoğunlukla bu ekoller, kuruldukları yerin ismiyle anılırlardı. Örneğin Stoa ekolünün kurucusu (yaklaşık MÖ 334’te doğan ve MÖ 262 civarı ölen) Kition’lu Zenon, resimlerle süslü kemerlerin altında ders veriyordu. “Stoacılık” ismi böyle doğmuştur. İsim, Yunanca “kemeraltı” demek olan stoa’dan gelir.

Zenon’un, meşhur kemerlerin altında verdiği dersler, kamuya açık ve parasızdı. Bu dersler, öyle büyük bir yankı yarattılar ki, Zenon’un öğretisi, ölümünden sonra da, talebeleri tarafından izlendi ve sürdürüldü.

Zenon’un ilk takipçisi Assös’lu Kleanthes (yaklaşık 331-230), İkincisi ise Soloi’li Khrysippos (yaklaşık 280-208) oldu. Bunlar, “Eski Stoacılık” olarak adlandırılan ekolün üç büyük ismidir. Kleanthes’in Zeus’a İlahi isimli kısa bir şiiri haricinde, ilk Stoacılar tarafından kaleme alınmış pek çok yapıtın hiçbiri günümüze ulaşamadı. İlk Stoacıların düşüncesini ancak dolaylı yoldan, onlardan epey sonra yaşamış yazarlar (özellikle de Cicero) vasıtasıyla tanıyoruz. Stoacılık Yunanistan’da MÖ 2. yüzyılda ikinci kez, çok daha sonraları Roma’da ise üçüncü kez hayat buldu.

İlk iki dönemin tersine, bu son dönemin büyük yapıtları çok iyi biliniyor. Bu yapıtlar, Atina’da yaşamış ve okulun başına geçmiş filozoflara değil, Roma İmparatorluğu sarayından, Neron’un hocası ve bakanı olmuş Seneca’ya (8/65); Stoacılığı Roma’da yayan ve Neron tarafından idam ettirilen bir öğretmen olan Musonius Rufus’a (25-80); şifahi öğretisi öğrencileri, bilhassa da Anhionos tarafından sahih bir şekilde aktarılan, Sohbetler ve El Kitabı1 adında* yüzyılları katetmiş iki eserin sahibi, azad edilmiş bir köle olan, Epiktetos’a (yaklaşık 50-130); ve son olarak, imparator Marcus Aurelius’a (121-180) aittir.

Şimdi sana bir felsefenin, bu örnekte Stoacılığın, kurtuluş iddiasını nasıl dinlerden bambaşka bir şekilde ortaya koyduğunu; sadece akim yolunu kullanarak, sonluluktan doğan korkuları yenme meselesine karşılık vermeye nasıl cüret ettiğini, bu felsefenin temel noktalarına değinerek göstermek istiyorum. Bu sunum sırasında, daha önce bahsettiğim üç ana ekseni teori, etik, bilgelik takip edeceğim. Ayrıca büyük yazarlardan alıntılara geniş yer vereceğim. Bunun bazen okumayı güçleştirdiğinin pekala farkındayım; ama, kendi eleştirel aklını işletmeyi mümkün olduğunca çabuk öğrenebilmen için bu alıntılar gerekli. Sana söylenenin doğru olup olmadığını görmek için, daima kendi kendine bunları sağlama alışkanlığını edinmelisin. Bunun için de, asla sadece “yorumlar”la yetinmeden, hemen ilk fırsatta, temel metinleri okumaya başlamak zorunludur.

1. Theoria: Kozmik Düzenin Temaşası

Dünyada kendi yerimizi bulmak, yaşamayı öğrenmek ve eylemlerimizle dünyaya katkıda bulunmak için öncelikle bizi kuşa

ı Söylendiğine göre bu isim, Epiktetos’un maksimlerinin, onları uygulamak isteyenler tarafından her an “el alonda” bulundurulması gereğinden kaynaklanır; tıpkı dövüşmek isteyen birinin bıçağım, daima “üzerinde” taşıması gerektiği gibi.

* Diatribai ve Enkheiridion; Türkçeye Düşünceler ve Sohbetler adı altında kısaltılarak çevrildi, İnkılap Kitabeyi, çev. Burhan Toprak. Fakat yazarın verdiği paragraf numaraları çevrilen eserdekilere uymadığından, olduğu gibi bırakılmıştır.

tan dünyayı tanımalıyız. İşte bu, söylediğim gibi, felsefi teorinin birinci ödevidir.

Bu teorinin Yunancadaki adı da theoria’dır ve kelimenin etimolojisi üzerinde durmak gerekir[1]: to theion veya’ta theia orao, “kutsal olanı (theion) görüyorum (orao)”, “kutsal şeyleri {theia) görüyorum” anlamına gelir. Nitekim Stoacılar için de, theoria, bizi kuşatan gerçeğin içinde “kutsal” olanı görmeye çalışmaktan ibarettir. Başka deyişle, felsefenin ilk ödevi, dünyanın esasını, onda en gerçek, en önemli ve en anlamlı olan şeyi görmektir. Stoacılıkta doruk noktasına ulaşan gelenek için ise, dünyanın en derin özü, hem adil hem güzel olan, ahenktir, nizamdır; Yunanlılar bunu kozmos ismiyle ifade eder.

Yunanlıların kozmos dedikleri şeye dair doğru bir fikir edinmek istersen, en kolayı, evrenin bütününü, sanki düzenli ve canlı bir varlık gibi tahayyül etmektir. Nitekim Stoacılar için, dünyanın yapısı veya kozmik düzen, sadece muhteşem bir düzen değil, canlı varlığı andırır bir nizamdır. Maddi dünya ya da evrenin bütünü, aslında her öğesi her uzvu hayranlıkla izlenebilecek ve bütüne ahenkle raptolmuş devasa bir canlı gibidir. Bütünün her parçası, bu devasa bedenin her uzvu, mükemmel bir şekilde, olması gerektiği yerdedir. Bu bütün, felaketler hariç (bazen felaketler olur fakat bunlar belli bir zaman sürer ve her şey, kısa sürede yeniden düzene girer) kelimenin tam manasıyla kusursuz, hatasız ve öğeleriyle tam bir uyum içerisinde işler: işte, theoria'’nın tanımamıza ve kavramamıza yardım edeceği şey budur.

Fransızcada kozmos terimi, pek çokları yanında kozmetik sözcüğüne de kaynaklık eder. Köken itibariyle kozmetik, oranların intizamına ve “mütenasip” olanı ortaya çıkaran (ve duruma göre böyle olmayan çizgileri gizleyen) makyaj sanatına uyacak beden güzelliğinin ilmidir. İşte Yunanlıların “kutsal” (theion) olarak adlandırdıkları şey bizatihi bu düzen, bütün evrenin muntazam yapısı olan bu kozmos’tur; yoksa kutsal, Yahudi ve Hıristiyanlarda olduğu gibi, evrenin dışında, ondan önce varolan ve onu yaratmış olan bir Varlık’a dair değildir.

İşte Stoacıların bizleri temaşa etmeye (theoreitı) çağırdığı kutsal, şahsi bir Tanrı’yla hiçbir ilgisi olmayan, dünyanın nizamıyla iç içe girmiş bu kutsaldır; bu temaşa için elverişli her yola başvurulmalıdır örneğin fizik, astronomi veya biyoloji gibi tek tek bilimler çalışılmalı, ayrıca evrenin (sadece şu ya da bu kısmının değil) bütünü itibariyle “mütenasip” olduğunu gösteren gözlemler arttırılmalıdır: Gezegenlerin düzenli hareketi ve ayrıca, en küçük canlı organizmaların, minnacık böceklerin yapısı, “teori”yi akıllıca tatbik eden dikkatli bir gözlemci için, adil ve güzel nizamın yani kozmos fikrinin, bizi kuşatan gerçekliği ne kadar doğru bir şekilde tasvir ettiğini kanıtlayan şeylerdir; yeter ki gereği gibi seyretmeyi bilelim.

Demek ki evrenin yapısının sadece “kutsal”, mükemmel değil, ayrıca “akli” olduğunu yani Yunanlıların logos dedikleri (Fransızcada “logique” [mantık] terimi de buradan gelir) şeye uygun olduğunu da söyleyebiliriz. Logos da tam olarak, şeylerin kendi aralarındaki hayranlık verici uyuma işaret eder. Zaten aklımızın da theoria’yı uygulamaya, yani logos’u anlamaya ve çözümlemeye yetkin olabilmesi de bu yüzdendir: tıpkı bir biyologun, kesip biçtiği bir canlının organlarının işlevini ve “manasını” anlayabilmesi gibi.

Stoacılar için dünyayı seyretmek, biyologun, bir farenin veya bir tavşanın bedenini, orada her şeyin “mütenasip” olduğunu keşfetmek üzere seyretmesine benzer: Göz, hayranlık verecek bir şekilde “iyi görmek” için yapılmıştır; kalp ve damarlar, hayatı sürdüren kanı, bütün vücuda en iyi şekilde dağıtacak biçimde; mide, besinleri sindirecek biçimde, ciğerler kaslara oksijen sağlayacak biçimde vb. Bütün bunlar Stoacıların gözünde, hem “akli” yani logos manasında akılcı, hem de theion, yani “kutsal”dır. Neden bu terim kullanılır? Terim, bütün bu mucizelerin şahsi bir Tanrı tarafından yaratıldığını ima etmez kesinlikle; daha ziyade, öncelikle gerçekten de bütün bunların mucize olduğunu fakat aynı zamanda biz insanların, bunların yaratıcısı veya mucidi olmadığımıza işaret eder. Tersine bizim tek yaptığımız bunları yaratmadan hali hazırda varolduklarını keşfetmektir. Kutsal, mucizevi olduğunda, insani olmayan bir şeydir.

Bahsettiğim gibi yapıtlarının hemen hepsi kaybolmuş ilk Stoacılar hakkında en temel kaynaklarımızdan biri olan Cicero, Tanrıların Doğası’na* hasrettiği denemesinde (I, 425) vurguladığı şey de budur. Bu denemede, Stoacıların tersine dünyanın bir kozmos, bir nizam değil tersine bir kaos olduğunu savunan Epikuros gibi düşünürlerle alay eder. İşte Cicero’nun, Stoacı düşünce adına Epikuros’a verdiği karşılık:

Epikuros istediği kadar görmezden gelsin [...] hiçbir şeyin dünya kadar mükemmel olmadığı ortada... Dünya, bilinç, akıl ve zekayla dolu canlı bir varlıktır.

Bu küçük alıntıyı, bu düşüncenin biz Modernlere ne kadar uzak olduğunu kavraman için zikrettim. Bugün dünyanın canlı olduğunu, yani dünyanın bir ruhu olduğunu ve doğanın akıl sahibi olduğunu iddia eden birine, herhalde deli gözüyle bakılır. Ancak Antikleri iyi anlayacak olursak, söylemek istedikleri şey hiç de saçma değildir: Bütün evrenin, kutsal niteliğini savunarak, şeylerin görünürdeki kaosunun arkasında, insan aklının ortaya açığa çıkartabileceği “mantıki” bir nizamın iş başında olduğu yönündeki kanılarını dile getirirler.

Daha sonra “animizm/canlıcılık” (Latincede anıma, “ruh/can” demektir) olarak adlandırılacak fikrin tam da dünyanın bir çeşit ruha sahip olduğu, canlı bir varlığa benzediği fikri olduğunu anlatmak için bu alıntıya başvurdum. Hatta bu “kozmoloji”ye (yani kozmosun bu algılanışına), “hylozoizm” de denir; bu da kelime anlamıyla maddenin (hyle’nin) bir hayvan (zoon) gibi, canlı bir varlık olduğu manasına gelir. Yine bu doktrine, “panteizm/tümtanrıcılık” da denecektir (Yunanca pan “tüm” ve tbeos da Tanrı demektir); nitekim kutsal olan evrenin bütünüdür, dünyanın dışında bulunan ve onu tabir yerindeyse dışarıdan yaratan bir varlık değildir.

*De natura deorum, Türkçesi: Tanrıların Doğası, Dost Kitapevi Yayınları, çev. F. Gül Özaktürk ve Fafo Telatar, Aralık, 2006 ç.n.

Bu sözvarlığını açıklamamın sebebi, aklına gelebileceği gibi felselı jargon sevdası değil; tam tersine büyük düşünürlerin yapıtlarını kendi başına okuyabilmen ve bunu yaparken, “teknik” dediğimiz ve açıklamaktan çok etkilemek için kullanılan bu terimlerin önüne çıkardığı saçma engele takılmaman için.

Demek ki, Stoacı theoria açısından, kozmos, felaketler gibi geçici ve tesadüfi bazı evreler hariç, esasen ahenklidir bu da “pratik” alanda (yani ahlak alanında, hukuk ve politikada), birazdan nedenlerini göreceğimiz, bazı önemli sonuçlar doğurur. Zira doğanın tamamı, ahenkli olduğundan ötürü, bir şekilde, insanlar için davranış modeli sunabilecektir. Her alanda doğanın taklit edilmesi gerektiğini söyleyen ünlü buyruğun, sadece estetik ve sanat alanında değil, ahlak ve siyaset alanında da uygulanacak olmasının nedeni budur.

Zira bu ahenkli nizam, bu ilksel özelliğinden ötürü, ancak adil ve iyi olabilir tıpkı Marcus Aurelius’un, Düşünceler’inde’ vurguladığı gibi:

Olan her şey haklı olarak vuku bulur; eşyayı dikkatle incelersen keşfedeceğin şey budur [...] sanki biri, payına düşen hakkı dağıtıyormuş gibi.

Marcus Aurelius’un fikri, kimi zaman başımıza gelen afetler ve tesadüfler bir yana, doğanın hiç değilse normal işleyişi içerisinde, son noktada herkes için adaleti sağlayacağıdır; tıpkı doğanın, esasen ihtiyaç duyduğumuz şeyleri bize ihsan etmesi gibi: Doğa, dünyada hareket etmemiz için bir beden, dünyaya uyum sağlamamız için bir akıl ve yaşamak için yeterli zenginliği temin eder. Böylece, bu kozmik paylaşımda herkes hakkı olanı alır.

Adil olana dair böylesi bir teori, bütün Roma Hukuku’na ilke teşkil eden bir formülü ortaya koyar: “Herkese hakkını ver”, herkesi layık olduğu yere koy bu da doğal olarak, kozmos içinde, Yunanlıların dediği gibi herkes için bir “yer”, bir “doğal mevki” olduğunu ve kozmos’un kendinde adil ve iyi olduğunu varsayar.

*Ta eis Eauton, Türkçesi: Düşünceler, YKY, 2004, çev. Şadan Karadeniz. İlgili bölüm sayfa 60’ta, ama burada ve sonrasında, alıntılanan bölümlerin çevirisi bana ait.ç.n.

Gördüğün gibi bu görüş açısından, insan hayatının nihai amaçlarından biri de, kozmik nizamda kendine uygun olan yeri bulmaktır. Yunan düşünürlerin çoğu için Epikurosçular hariç ancak bu amaç takip edilerek, daha doğrusu bu amaca uygun yaşanarak iyi ve mutlu bir hayata kavuşulabilir. Yine benzer bir bakış açısından, theoria, zımni bir şekilde estetik boyutu da içinde barındırır; nitekim theoria’nın ortaya çıkardığı dünyada hüküm süren ahenk, aslında insanlar için güzelliğin canlı bir örneğidir. Elbette nasıl ki doğal afet olgusu, kozmosun adil ve iyi olduğu fikrini sakatlıyorsa ki bu olguların ancak geçici tesadüfler olduğunu söylemiştik elbette doğada da, en azından ilk bakışta çirkin ve hatta korkunç görünen şeyler vardır. Ama Stoacılara göre buna rağmen, ilk andaki izlenimlerin ötesine geçilmeli ve düşünceden nasibini almamış sıradan insanların bakış açısında kalmamalıyız. Marcus Aurelius, Düşünceler isimli kitabında bunu büyük bir güçle ifade ediyor:

Aslanın yelesi, yabandomuzunun köpük saçan ağzı ve daha pek çok şey, yakından bakıldığında kuşkusuz güzel olmaktan uzaktır; takat doğanın meydana getirdiği olgular olmaları dolayısıyla, doğaya birer süstürler ve kendilerine göre bir cazibeleri vardır. Ve eğer insanda evrendeki varlıkları anlama tutkusu, derin bir zeka varsa, hiç kuşkusuz... güzel görünmeyen bir yaratık yoktur. Bilgenin bakışına sahip olan, yaşlı birinin güzelliğini de, bir çocuğun sevimliliğini gördüğü gibi görecektir.

Stoacılığın ilham aldığı, en büyük Yunanlı filozoflardan biri olan Aristoteles’te de yine aynı fikre rastlıyoruz. Aristoteles, dünyayı kötü, çirkin veya düzensiz görenlerin yanılgılarını ifşa ederken bu yanılgının, bütünlüğün bilgisine erişmeden sadece ayrıntıyı görmekten kaynaklandığını söylüyordu. Nitekim sıradan insanların, dünyanın kusurlu olduğunu düşünürken düştükleri yanlış, ona göre “salt duyumsanabilir nesnelerle ve hatta onların da küçük bir kısmıyla ilgili gözlemleri evrenin tamamına yaymaktır. Nitekim bizi kuşatan duyumsanabilir dünya alanı, doğumun ve çürümenin hakim olduğu tek alandır; fakat bu alan, tabir yerindeyse bütünün bir parçası bile değildir; öyle ki duyumsanabilir dünyayı, göksel dünya adına bağışlamak, onun yüzünden göksel dünyayı yargılamaktan daha doğru olurdu.” Tabii, bakışımızı kendi küçük dünyamızla sınırlarsak, bütünün güzelliğini göremeyiz; ancak, örneğin gezegenlerin hareketindeki hayranlık verici düzeni gözlemleyen filozof, daha üstün bir bakış açısına yükselerek, bizim küçük bir parçası olduğumuz Bütünün mükemmelliğini kavrayacaktır.

Gördüğün gibi, dünyanın kutsallık niteliği hem içkin hem de aşkındır.

Burada da yine, daha sonra sana faydası dokunacağından, felsefi sözvarlığını özellikle kullanıyorum. Bir şey dünyanın dışında değilse onun dünyaya içkin olduğunu; durum tersiyse, onun aşkın olduğunu söyleriz. Bu bağlamda Hıristiyanların Tanrısı dünyaya aşkın; herhangi bir “öte”ye ilişkin olmayan Stoacıların kutsalı ise içkindir; zira kozmik olsun kozmetik olsun, dünyanın ahenkli yapısından başka bir şey ifade etmeyen kutsal, burada sadece ve sadece dünyaya dairdir.

Fakat bu, bir başka bakış açısından Stoacıların kutsalının aynı zamanda “aşkın” olmasını engellemez. Bu aşkınlık elbette dünyaya değil insanlara aşkınlıktır; öyle ki kutsal olan, kökensel bir şekilde insanların üstünde ve ötesindedir. Nitekim insanlar, hiç değilse bir parça filozofsalar, kutsal olanı hayranlıkla keşfederler ama hiçbir şekilde ne onu üretebilir ne de icat edebilirler.

Bu noktada, Zenon’un öğrencisi ve Stoa okulunun ikinci öncüsü Khrysippos’a kulak verelim:

Nizamında değişiklik göremeyeceğin tanrısal şeyler, insan tarafından yapılmış olamaz.

Bu sözleri aktaran Cicero, Eski Stoacıların düşüncelerini yorumlayarak şöyle ilave ediyor:

Dünya bilge olmalıdır ve her nesneyi kucaklayan doğa, aklın [logos] yetkinliğiyle mükemmelleşmelidir; Tanrı dünyadır ve dünyanın bütünü, kutsal bir doğa tarafından kucaklanmıştır.

Öyleyse, theoria’nın ne açıdan “kutsal şeylerin” temaşası olduğunu daha iyi kavramak için Stoacılara göre kutsalın “içkinlikteki aşkınlık” olduğunu söyleyebiliriz; kutsal olan, sadece gerçeğin içinde olmakla birlikte, insan faaliyetlerine bütünüyle yabancıdır.

Bu arada, zor bir düşünceyi not etmeni isterdim, onu iyice anlamak için daha sonra dönüp yeniden ele alacağız gerçi ama şimdiden aklının bir köşesinde tut: Stoacıların bize sözünü ettikleri theoria, dünyada en mükemmel ve en “gerçek” Yunanlılar için en kutsal olanı açınlar. Nitekim gördüğün gibi, en gerçek olan, kozmos’ un tasvirinde en önemli olan şey, onun intizamı, ahengidir ama mesela, doğal afetlerde ve hilkat garibelerinde olduğu gibi, bazı durumlarda kusurlu oluşu değildir. İşte bunları bize keşfettiren ve anlama araçları sunan theoria, daha sonra filozofların “ontoloji” (Varlığın en has “özünü” veya yapısını tanımlayan kuram) ve bilgi teorisi (dünyayı bilmekte yararlandığımız akli araçların incelenmesi) olarak adlandıracakları şeydir.

Burada anlaşılması gereken şey, bu iki bağlamı içeren felsefi theoria’nın, biyoloji, astronomi, fizik veya kimya gibi özgül bilimlere indirgenemeyeceğidir. Çünkü theoria, bu pozitif bilimlere sürekli başvursa da, bizatihi ne deneyseldir ne de belli bir konuyla sınırlanmıştır. Örneğin theoria, biyoloji gibi sadece canlı varlıklarla veya astronomi gibi salt gezegenlerle, ne de hatta fizik gibi sadece cansız maddeyle değil, dünyanın bütünlüğünün has yapısını veya özünü kavramakla ilgilenir. Kuşkusuz oldukça iddialı ve hatta, günümüzde benimsenen bilimsel kriterler açısından tamamen ütopik gözükebilecek bir ilgidir bu. Ancak felsefe, bilimler içinde bir bilim değildir ve bilimsel sonuçları dikkate almak zorunda olmasına karşın, felsefenin temel hedefi bilimsel değildir. Onun araştırdığı, bizi kuşatan dünyanın anlamıdır; sadece nesnel bir bilgi değil, dünyadaki varlığımızı sürdürmemizi sağlayan unsurlardır.

Şimdi bulunduğumuz noktada bütün bunları kavramak henüz oldukça zor. Dolayısıyla bu aşamada, konunun bu yönünü bir tarafa bırakabilirsin; ancak, felsefeyle pozitif bilimler arasındaki bu farkı aydınlatmak için bu konuya geri dönmemiz gerekecek.

Bunlar bir yana, daha şimdiden, bu theoria’nın, olması gerekeni değil olanı tasvir etmeleri bağlamında, ilkece “nötr” olan modern bilimlerden farklı olarak ahlak, hukuk ve politika alanlarında bazı pratik sonuçlar doğuracağını sezdiğinden eminim. Gerçekten de sözünü ettiğimiz bu kozmos’un tanımlanması, hayatlarını en iyi şekilde yönlendirmek üzerine kafa yoran insanların kayıtsız kalabileceği bir şey olamazdı.

2. Etik: Kozmik Düzeni Örnek Alan Bir Adalet

Peki kısaca tasvir ettiğimiz bu theoria’ya nasıl bir etik tekabül ediyor?

Bunun hiç su götürmeyen bir cevabı var. Kozmos’la bütünleşmek veya kendini kozmos’a göre ayarlamak: İşte Stoacıların gözünde her doğru işin anahtarı, ahlakın ve siyasetin tek ilkesi budur. Çünkü hakkaniyet öncelikle doğruluktur: Nasıl ki bir marangoz veya bir enstrüman yapımcısı, bir tahta parçasını daha büyük bir bütüne, bir mobilya veya bir kemana uyduruyorsa, bizim de en iyi ihtimalle yapacağımız şey kendimizi, theoria’nın açığa çıkardığı ahenkli ve iyi nizama uydurmaktır. Filozoflar için teorik faaliyetin ne manaya geldiği de herhalde bu arada açıklığa kavuşmuştur. Gördüğün gibi bilgi, bu noktada tam manasıyla nötr değil, çünkü doğrudan doğruya etiğe açılıyor.

O dönemin felsefe okullarının, günümüz lise ve üniversitelerinin aksine söylemden ziyade davranışlar üzerinde durmasının, kavramlardan ziyade bilgeliğin yaşanmasını vurgulamalarının sebebi de budur.

Bunların ne anlama geldiğini iyi anlaman için sana küçük bir hikaye anlatmak istiyorum. Stoacılık Zenon tarafından kurulmadan önce, Atina’da, Stoacılığın çokça etkilendiği bir başka ekol mevcuttu: Kinikler okulu. Bugün gündelik kullanımda, kinik sözcüğü, negatif bir anlam ifade eder. Birinin “kinik” olduğunu söylemek, onun hiçbir şeye inanmayan, ilkesiz davranan, değerlere önem vermeyen, başkalarına saygı göstermeyen vb. biri olduğu anlamına gelir. MÖ 3. yüzyılda ise durum bambaşkaydı ve kinikler, her şeyden önce çok katı ahlakçılardı.

Kinik sözcüğünün alaylı bir kökeni vardır: Yunancada “köpek” anlamına gelen sözcükten türemiştir. Bunun, bilgeliği hedefleyen bir felsefe ekolüyle ne ilgisi var diyeceksin. İlgisi şu: Kinik filozofların temel davranış prensibi, sürekli alaya aldıkları yapay toplumsal uzlaşılan bir yana bırakıp doğaya göre yaşamaya çabalamaktı. Kiniklerin en gözde eylemleri, caddeden geçen, pazar yerinde toplanan sıradan insanları, inançlarıyla dalga geçerek, güncel tabiriyle “burjuvaları şoke ederek” rencide etmekti. Zaten genellikle kiniklerin, bacaklarınızı ısırıveren veya sizi rahatsız etmek için ayaklarınızın dibinde havlayan küçük köpeklere benzetilmesi de bundandır.

Yine anlatıldığı kadarıyla kinikler en ileri gelenlerinden, Zenon’un hocası olmuş Krates de dahil öğrencilerini bazı pratik talimlere zorlarlardı; bu pratikler öğrencileri, esas amaca, kozmik nizamla uyumlu yaşamaya yoğunlaşmaları için elalem ne der düşüncesini bir yana bırakmaya teşvik ediyordu. Mesela öğrencilere, ölü bir balığa tasma takarak, pazar yerinde dolaştırmaları söyleniyordu. Bu türden bir şaklabanlığı yapmak durumunda kalan zavallının, her türlü alaya ve sataşmaya maruz kaldığını kolayca hayal edebilirsin. Fakat denir ya, bu onun “kulağına küpe olur”. Peki bu şekilde öğrendiği şey nedir? Öğrenci, tam manasıyla, başkalarının düşüncelerini dert etmemeyi ve böylece, inananların gayet güzel ifade ettikleri gibi bir “dönüşüm/ihtida” gerçekleştirmeyi öğrenir: bu durumda yönelinilen şey Tanrı değil, insanların gafleti sebebiyle asla yüz çevirmememiz gereken kozmik doğadır.

Bizzat Krates, başka bir yol izleyerek, ama yine tam manasıyla doğaya uygun bir şekilde, herkesin içinde karısı Hipparkhia’yla ilişkiye girmekten çekinmez. Tıpkı bugün de olacağı gibi, o dönemde de insanlar bu olay karşısında şoke oluyordu. Fakat sana ne kadar tuhaf görünürse görünsün, bu da, “kozmolojikoetik” diyebileceğimiz şeyin doğrudan bir sonucuydu: Bu fikre göre, yaşama sanatı ve ahlak, ilkelerini, kozmosun tamamına hakim olan ahenkten devşirmeliydi. Herhalde şimdi, theoria’nın neden Stoacıların gözünde, öncelikle uyulması gereken bir disiplin olduğunu anlamışsındır; nitekim, theoria’nın pratik sonuçları hiç de azımsanacak gibi değildi!

De Finibus Bonorum et Malorum [İyilerin ve Kötülerin Sınırları Üstüne] isimli bir başka kitabında (III, 73) Cicero’nun, Stoacı düşünceyi yansılayarak, pek güzel biçimde açıkladığı şey budur:

Doğayla uyum içinde yaşamak isteyen kişi, dünyanın bütünü ve Tanrısal hikmet üzerine bir görüşten yola çıkmalıdır. Doğal sistemin bütününü ve Tanrıların hayatını tanımadan, evrensel doğanın insan doğasıyla uyumlu olup olmadığını bilmeden, iyilik ve kötülükler üzerine hüküm veremeyiz. ‘Koşullara uy!’, ‘Tanrıyı izle!', 'Kendini bil!’, ‘Aşırıya kaçma’ vb. kadim bilgelik vecizlerinin ne derece önemli olduğunu (ki sonsuz önem taşırlar) fizik olmaksızın kavrayanlayız. Adaleti sağlamada, dostluklarımızın muhafazasında ve bağlılıklarımızda doğanın neye muktedir olduğunu bize ancak fizik ilmi öğretebilir...

Yine Cicero’ya göre doğanın “düzenler içinde en güzel” düzen oluşu da bu bağlamdadır.

Bu noktada, ahlaka ve siyasete dair bu eski kavrayışın, günümüz demokrasilerinde hakim olan düşüncelerimize ne kadar ters olduğunu değerlendirebilirsin. Bütün diğer düşüncelere üstün tutulması gereken şey, bizim için doğal nizam değil, insanların iradesidir. Bizi temsil edecek insanları seçerken veya yasalarımızı yaparken gözettiğimiz çoğunluk ilkesini bu sebeple benimsedik. Dahası, genellikle doğanın kendinde “iyi” olduğundan da çoğunlukla şüphe ederiz: En iyi ihtimalle, yani bize bir kasırga veya Tsunami yollamadığı durumlarda doğa, bizim için, ahlaki açıdan ne iyi ne kötü olan nötr bir malzemedir.

Antikler için, doğa her şeyden öte iyi olmakla kalmaz. Neyin yararlı veya zararlı, neyin doğru veya yanlış olduğuna karar verecek olan da hiçbir şekilde çoğunluk insanın iradesi değildir. Çünkü bunları birbirinden ayırmaya yarayan ölçütlerin hepsi, doğal nizamdan, insanların dışında ve onlara üstün olan bir nizamdan kaynaklanır. Kabaca iyi olan, istesek de istemesek de kozmik nizama uygun olandır; ve kötü olan ise, hoşumuza gitsin gitmesin bunun tersidir. Mesele, pratik hayatta, somut bir şekilde dünyanın ahengine uyum göstermeyi başarmaktır; böylece herkes, Bütünün içinden kendi payına düşen yere, dünyada kavuşur.

Bu ahlak düşüncesini, bildiğin ve bugün toplumda hala varolan bir şeyle kıyaslamak istersen ekolojiyi düşünebilirsin. Gerçekten de çevrebilimciler, çoğunlukla farkında olmaksızın, Antik Yunan’a özgü izlekleri kullanırlar. Buna göre doğa, insanların saygı göstermekle ve hatta pek çok durumda taklit etmekle kazançlı çıkacakları ahenkli bir bütünlük teşkil eder. Çevrebilimciler bu bağlamda örneğin, kozmos’tan değilse bile, hemen hemen aynı şey demek olan “biosfer”den veya “ekosistemlerden” söz ederler. Çağdaş ekoloji kuramının önde gelen simalarından Alman filozof Hans Jonas’ın dediği gibi, “insanın amaçları doğayı mesken tutar”; yani, etik düzeyde insanların önlerine koyacakları hedefler, Stoacıların düşündüğü gibi, bizzat dünya düzeni içerisinde mevcuttur; öyle ki “olması gereken” yani ahlaken yapılması gerekenler varolandan, yani olduğu şekliyle doğadan kopuk değildir.

Khrysippos’un Jonas’tan yirmi beş asır önce söylemiş olduğu gibi: “Yararlı veya zararlı şeylerin, erdemin veya mutluluğun tanımına ulaşmanın en uygun veyahut tek yolu, ortak doğadan ve dünyanın düzeninden yola çıkmaktır”. Cicero bu sözleri şöyle yorumlar: “İnsana gelince, o, kutsal dünyayı temaşa [theorein] ve taklit için doğmuştur... Dünya, erdem sahibidir, bilgedir ve dolayısıyla da Tanrıdır” (De natura deorum, 422*). Burada da gördüğümüz gibi, ahlaki ve hukuki değerlerimizi temeli olan şey, gerçeklik hakkında yargılarımız değildir; kutsal oluşu dolayısıyla bunları temellendiren şey, gerçekliğin ta kendisidir.

Peki felsefenin söyleyeceği son söz bu mu? Felsefe teori içinde, bir “dünya görüşü” kazandırmakla ve buradan da insanların uyması gereken ahlaki ilkeleri çıkarsamakla sınırlı olabilir mi?

Senin göreceğin gibi cevap kesinlikle olumsuzdur çünkü sonluluğa, geçmiş zamana ve ölüme bağlı olan her tür korkuyu bertaraf etmek demek olan hakiki bilgeliğe ulaşma yolunda, kurtuluş arayışında henüz sadece başlangıç noktasındayız. Dolayısıyla Stoacı felsefe, tasvir ettiğimiz bu teori ve pratiğe yaslanarak, ancak şimdi, hakiki rotasını çizebilecektir.

*Türkçesi için bkz. Tanrıların Doğası çev. F. Gül Özaktürk ve Fafo Telatar, Dost Kitabeyi Yayınları, 2006.


[1] Yerli ya da yersiz, en azından bu, Antiklerin genellikle bizzat ortaya koyduğu şeylerden biridir ve bu bağlamda, her halükarda anlamlıdır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe