Stirner Ve Benlik Siyaseti

Saul Newman


“İnsan günümüzün Tanrısıdır ve İnsan korkusu eski Tanrı korkusunun yerini almıştır.”[i]

Anarşizm, toplumdaki baskının başlıca kaynağını Marksizmin yaptığı gibi kapitalizmde görmek yerine, baskının çoğunlukla devletten yayıldığını düşünüyordu. Dolayısıyla her ikisi de bir indirgemeci mantığın kurbanı olmuştur Marksizm ekonomizm tuzağına düşerken anarşizm de devletçilik tuzağına düştü. Bu da iktidar sorununu yine cevapsız bırakıyor. Üstelik, son bölümde, anarşizmin kirlenmemiş bir kalkış noktasına, devleti devirmek için saf bir direniş yerine bel bağladığını keşfettik. Bununla birlikte, gördüğümüz gibi, insan özünde somutlaşan bu saf yer, muhtemelen istikrarsız ve iktidarın cazibesine açıktır. Bu yüzden anarşizm, tam bir teorik kapanmayı başaramaz ve bu da onu çeşitli teorik müdahalelere açık bırakır. Bu bölüm, olası müdahalelerden birine, Stimer’in müdahalesine bakacak. Stirner’in fikirlerini, anarşizmin bıraktığı bu açığı keşfetmek için kullanacak.

Marksizm gibi, anarşizm de iki temel sorunu kavramakta başarısız oldu: iktidar sorunu ve yer sorunu. Anarşizm, bugünkü iktidar sorunlarıyla başa çıkmakta yetersiz olan Aydınlanma paradigmasının içinde gömülü kaldı. Belki gereken, iktidar ile özne arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmektir. Max Stirner’in yapıtı tartışmaya buradan dahil olur. XIX. yüzyılda yazdığı halde, bize iktidarın modern biçimlerinin, özellikle ideolojinin eleştirisini sunar. Der Einzige und sein Eigenthum [Biricik ve Onun Kendisi] adlı kitabı, fikirlerin, kendi içlerinde, nasıl bir tahakküm biçimi haline gelebildiklerini gösterir asla ne geleneksel anarşist ne de Marksist teori tarafından tümüyle idrak edilememiş olan bir öneridir bu. Anarşizmi ve Marksizmi sınırlayan epistemolojik kategorilerin ötesine geçerek iktidarın yeni bir alanını keşfeder. Belki de Stirner için en önemli soru iktidarın bize nasıl hükmettiği değil ama, neden iktidarın bize hükmetmesine izin verdiğimiz, neden kendi irademizle kendi hükmedilişimize katıldığımız sorusuydu. Bunlar, ne anarşizmin ne de Marksizmin değindiği sorulardı. Hepsinden öte, Stirner, radikal siyasal teoriyi rahatsız eden yer sorunuyla ilgilenmişti: insan, iktidarın belirli bir biçimine karşı eylemde bulunurken onun yerine yalnızca bir başkasını koymayacağından nasıl emin olabilir? Stirner, anarşizm gibi hümanist felsefelerin, iktidarı sürekli olarak yeniden üreten bu diyalektiğe son derece düzenli bir şekilde düştüklerini savunur. Yüz yılı aşkın bir süre sonra yazan postyapısalcı düşünürler gibi Stirner de her türlü özcülüğü sorun etti. Modern iktidar, kimlik ve öz bağını çözmek ve yüce hümanist cilasının ardındaki tahakkümün ve antagonizmanın maskesini düşürmek için önceki bölümde inşa edilene benzeyen bir savaş ilişkileri modeli kullandığını savunuyorum. Stirner’in çözümlememizle ilişkili olmasının nedeni budur: kendisini,göreceğimiz gibi postyapısalcılığı önceden haber veren tamamen farklı bir sorunsal içine yerleştirerek Marksizm ve anarşizmi şekillendiren Aydınlanma akılcılığından kesin bir kopuşu temsil eder.[ii]

Açıkça ondan etkilenen Nietzsche gibi Stimer de çok farklı şekillerde yorumlanmıştır.[iii] Olası yorumlardan birisi onun anarşist olduğudur. Hakikaten, anarşist duruşla özellikle devleti ve siyasal otoriteyi reddedişi gibi birçok ortak noktası vardır. Stirner, devletin, bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisinin değerini ifade etme hakkını inkar eden bir aygıt olduğunu savunur: “Devlet, benim kendi değerime ulaşmama izin vermez ve yalnızca benim değersizliğim yoluyla varlığını sürdürür.”[iv] [v] Bireye uygulanan bir despotizmdir: “Devletin her zaman sahip olduğu tek amacı bireyi sınırlamak, evcilleştirmek ve tabi kılmaktır o ya da bu genel ilkenin kulu haline getirmektir.” Stirner’e göre, devlet yeni kilisedir, iktidarın yeni yeridir, bireyin üstünde sahip olunan yeni otoritedir. Üstelik aynı ahlaki ikiyüzlülük yoluyla artık meşru kanunların örtüsü altında işler.[vi] Bu yüzden Stirner, anarşizmle birçok şeyi paylaşan bir antiotoriterlik gösterir. Siyasal iktidarın kötücül, baskıcı doğasını açıkça ortaya koymak ister: altında yatan, ahlakın kudretin haklı olduğuna dair maskesini düşürmek ve bireyi aptallaştıran, yabancılaştıran, bireye devlete bağımlılık aşılayan etkisini incelemek ister.

Bundan başka, Stirner, anarşistler gibi, devletin sadece üstlendiği farklı biçimlerine değil devlet iktidarının kendisine tam da devlet kategorisine ya da yerine saldırır. Yok edilmesi gereken “yönetim ilkesidir.”[vii] Bu nedenle Stirner, amacı devlet iktidarını ele geçirmek olan Marksizm gibi devrimci programlara karşıdır. Anarşizmin Marksist işçi devleti karşısındaki şüphesini paylaşır: bu olsa olsa Devlet'in farklı bir kılık tabir “efendiler değişikliği”[viii] [ix] olarak yeniden onaylanması olabilir. Bu nedenle Stirner şunu önerir: “...savaş, belirli bir Devlet’e karşı ya da Devletin zaman içindeki sırf belirli bir durumuna karşı değil kurumun kendisine, Devlet’e karşı ilan edilmeli; insanın amacı bir başka Devlet (örneğin “halk Devlet’i”) değildir.’'9

Stimer’e göre devrimci etkinlik, devlet paradigması tarafından tuzağa düşürülmüştür ve diyalektiğine yakalanmış olarak kalmıştır. Devrimler, yalnızca otoritenin bir biçiminin yerine bir başkasını koymaya muvaffak olmuşlardır. Bu, Stimer’in savunduğu gibi, devrimlerin, devlet otoritesi fıkrini, kategorisini, koşulunu sorgulamamalarından, bu nedenle de devlet otoritesi kavrayışının içinde kalmalarından kaynaklanır.[x] [xi] Stirner, devletin asla reforrne edilemeyeceğini, çünkü devlete asla güvenilemeyeceğini savunur ve bu nedenle de bizzat iktidarın yerinin yok edilmesi gerekir. Stimer, Bruno Bauer’in, “halkın iktidarı”nın sonucu olarak gelişen ve daima halka tabi elan demokratik devlet nosyonunu reddeder. Stimer’e göre, devlet asla gerçekten halkın denetimi altına alınamaz onun her zaman kendine ait bir mantığı vardır ve kısa süre sonra halkın iradesine karşı dönecektir. "

Stimer’in devlet nosyonu Marksizmle arasını açmıştır. Stirner de tıpkı anarşistler gibi, devletin bağımsız bir varlık olduğuna inandı. Bu, özellikle de ekonomik iktidarla ilişkisi açısından böyledir. Stirner, baskının ekonomik olmayan biçimlerini çözümler ve devletin, eğer bütünüyle anlaşılmak isteniyorsa, ekonomik düzenlemelerden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanır. Mesela, bürokrasinin iktidarı ekonomik olmayan bir baskı biçimi oluşturur: Bürokrasinin işleyişi ekonominin çalışma sistemine indirgenemez.[xii] [xiii] Bu, daha önce de savunduğum gibi, devleti, çoğunlukla.kapitalist ekonominin işleyişine indirgenebilir ve burjuvazinin çıkarlarına bağımlı olarak gören Marksist konuma zıt bir yaklaşımdır. Örneğin Stirner, devletin, özel mülkiyeti ve burjuvazinin çıkarlarını korusa dahi, aynı zamanda onların üzerinde durduğunu ve bu güçleri hakimiyeti altına aldığını öne sürer/3 Anarşistlerle birlikte Stirner’e göre, devletin kutsal mekanında korunan siyasal iktidar, ekonomik iktidar ve onunla bağlantılı olan sınıf çıkarlarına baskındır. Toplumdaki baskının birincil kaynağı, Marksistlerin savunacağı gibi kapitalist ekonomi değil devlettir.

Stirner kendisini tam bir (par excellence) antiotoriter düşünür olarak ortaya koyar. Dahası, onun yer siyasetine dair eleştirisi birkaç şekilde yararlıdır. Yalnızca ilk bölümde ayrıntılı ele aldığımız Marksizmin eleştirisine devam etmekle kalmaz, bu mantığı anarşizmin kendisine de uygular anarşizme şekil veren epistemolojik kategorilerin ötesine geçerek düşünmemize imkan verir.

Stirner’in devlet karşıtı felsefesinin, özellikle de sınıf çıkarlarına tabi olan Marksist devlet iktidarı kavramını reddetmesi ve Marksist devrimci siyasete yönelik zımni eleştirisinin anarşizmle birçok ortak noktaya sahip olduğu açıktır. Bununla birlikte, Stirner neredeyse Marksizmden olduğu kadar anarşizmden de rahatsızdır. Giderek açık hale geliyor ki Stirner geleneksel anarşizm kategorisi içine hapsedilemez. Bu kategoriyle birkaç zeminde ilgisini keser: anarşist düşüncenin temeli olan insani ve toplumsal öz kavramlarını reddeder; bu öze dayalı ahlaksal ve epistemolojik söylemlerden sakınır ve bu da onun devrimci eylem konusunda bütünüyle farklı kavrayışına yol açar.


[i]         Max Stirner, The Ego and its Own, çev. S. Byington (Londra: Rebel Press, 1993), s. 185. Bakunin'den Lacan’a

[ii]        Bkz. Andrew Koch, “Poststructuralism and the Epistemological Basis of Anarchism,” Philosophy of the Social Sciences 23, no. 3 (1993): s. 327-351.

[iii]       Stirner nihilist, liberter, anarşist, bireyci, varoluşçu ve hatta oldukça haksız bir şekilde proto faşist olarak görüldü.

[iv]       Stirner, The Ego, s. 254.

[v]        Stirner, The Ego, s. 227.

[vi]       Stirner: “Kilisenin ölümcül günahları varsa, Devletin sermaye suçları vardır; birinin sapkınları varsa diğerinin de hainleri vardır, biri kiliseye dair cezalar veriyorsa diğeri yasaya dair cezalar verir; biri engizisyon süreciyse diğeri maliye sürecidir, kısaca orada günahlar, burada suçlar, orada engizisyon ve burada da engizisyon.” Bkz. The Ego, s. 23.

[vii]      Stirner, The Ego, s. 226.

[viii]     Stirner, The Ego, s. 229.

[ix]       Stirner, The Ego, s. 224.

[x]        Stirner: “Mevcut Devlete karşı ayaklanmak ya da mevcut yasaları devirmek için çok az tereddüt kaldı, ama Devlet fikrine karşı günah işlemeye, yasa fikrine itaat etmemeye kimin cesareti var?” Bkz. The Ego, s. 87.

[xi]       Stirner, The Ego, s. 228.

[xii] Frank Harrison, The Modern State: An Anarchist Analysis (Montreal: Black Rose Books, 1983), s. 62.

[xiii]     Stirner, The Ego, s. 115.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe