Sözleşme İle Kurulmuş Egemenlerin Hakları Üzerine

Thomas Hobbes


Bir insan topluluğunun her bireyi diğerleriyle bir anlaşma yaparak, toplamın kişiliğini temsil etme, yani onların temsilcisi olma hakkının herhangi bir kişiye veya herhangi bir heyete verileceği konusunda çoğunlukla anlaştığı vakit, bir devlet de kurulmuş olur. O kişi veya heyetin, birlikte barış içinde sürerek uyruk olmaktan vazgeçemez. Zira egemen tayin edilen kişinin tebaasıyla önceden bir anlaşma yapmadığı açıktır, çünkü ya bütün toplulukla birlikte ya da tek tek yapmış olması gerekir. Bütün topluluk ile bir taraf olarak anlaşma yapması imkansızdır, çünkü onlar henüz tek bir kişilik değildir. Topluluktaki bütün insanlarla ayrı ayrı anlaşma yaptığında ise, egemenliği ele geçirmesinin ardından bu anlaşmalar hükümsüz hale gelir. Çünkü herhangi bir kişi, “Bu eylem anlaşmanın bozulması anlamına geliyor,” diye bir iddiada bulunduğunda, söz konusu eylem, hepsinin adına veya her bir kişinin tek tek hakkına dayanarak yapılmış olduğundan, hem o kimsenin hem de bütün diğerlerinin eylemi olur. Ayrıca, onlardan herhangi biri egemenin kuruluşta yaptığı anlaşmayı ihlal ettiğini iddia ederse veya tebaasından biri veya sadece egemenin kendisi böyle bir ihlal olmadığını ileri sürerse, bu durumda anlaşmazlığı çözüme bağlayacak bir yargıç da yoktur. Dolayısıyla iş yine kılıca düşer; herkes kuruluştaki amaçlarına aykırı olarak kendini kendi gücüyle koruma hakkını tekrar kazanır.

Bu nedenle, anlaşma yoluyla egemenlik vermek boşunadır. Bir monarkın iktidarını anlaşmadan dolayı, yani şarta bağlı olarak aldığı düşüncesi, kelimelerden ibaret olan anlaşmanın, devletin kılıcından, yani egemenliğe sahip olan ve eylemleri herkesçe kabul edilen ve onda birleşmiş herkesin gücüyle tanımlanan o kişi veya heyetin serbest ellerinden başka, insanları zorlayıcı, denetleyici, sınırlayıcı veya koruyucu bir gücü olmadığı gerçeğinin, bu basit gerçeğin anlaşılmamasından doğar.

Fakat bir heyet, egemen olarak tayin edildiğinde hiç kimse kuruluşta böyle bir anlaşma yapıldığını düşünmez, çünkü örneğin Roma Meclisi’nin Romalılar ile egemenliğin şu veya bu şartlarda elde tutulması için bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşma yerine getirilmediği takdirde, Romalıların Roma Meclisi’ni yasal biçimde alaşağı edebileceklerini söyleyecek kadar aptal kimse bulunamaz...

Üçüncü olarak, çoğunlukça kabul edilen oylarla bir egemen ilan edildiği için, ona karşı oy vermiş olan da diğerlerine uymalı, yani egemenin yapacağı bütün eylemleri kabul etmeye veya kabul etmediğinde diğerleri tarafından haklı olarak yok edilmeye razı olmalıdır. Çünkü o, toplanmış olanların birliğine gönüllü olarak girmişse, orada iradesini gerektiği biçimde açıklamış ve dolayısıyla çoğunluğun karar vereceği şeye uyacağına örtük biçimde söz vermiş demektir ve neticede bu karara uymayı reddeder veya onların kararlarından herhangi birine karşı gelirse, anlaşmasına aykırı davranıyor ve bu nedenle de haksızlık ediyor demektir... O kişi, topluluktan olsun veya olmasın ve onun rızası istensin veya istenmesin ya onların kararlarına boyun eğmeli ya da daha önce içinde bulunduğu savaş durumunda bırakılmalıdır; ki bu durumda iken herhangi bir kişi tarafından yok edilebilir ve bu da adaletsizlik olmaz.

Dördüncü olarak, her bir tebaa, kurulmuş olan egemenin bütün eylemleri ve kararlarının sahibi olduğu için egemenin yaptığı hiçbir şey tebaasına yapılmış bir haksızlık olamaz ve ayrıca egemen, uyruklarından herhangi biri tarafından adaletsiz olmakla suçlanamaz, çünkü bir başkasından aldığı yetkiyle herhangi bir şey yapan bir kimse, yetkisine dayanarak hareket ettiği kişiye bu şeyle haksızlık etmiş olamaz... Egemen güce sahip olanların merhametsiz olabilecekleri doğrudur, fakat onlar, kelimenin dar anlamıyla, adaletsizlik veya haksızlık etmiş olmazlar.

Beşincisi olarak ve son söylenen şeyin bir sonucu olarak, egemen güce sahip olan hiç kimse, tebaası tarafından adalet adına öldürülemez veya başka bir biçimde cezalandırılamaz. Her bir tebaa, egemenin eylemlerinin sahibi olduğuna göre, kendisi tarafından yapılmış eylemler için bir başkasını cezalandırmış olur.

Bu kuruluşun amacı, herkesin huzuru ve savunulması olduğu ve bu amaca ulaşmaya hakkı olanın ona ulaşmaya yarayan vasıtaları kullanmaya da hakkı olduğu için, hem huzur ve savunma araçları hem de huzur ve savunma önündeki engeller ve sorunlar hakkında karar verme hakkı ve hem önceden yurtiçinde uyumsuzluğu ve yurtdışında düşmanlığı önleyerek barış ve güvenliğin korunması için hem de barış ve güvenlik kaybolduğu zaman bunların yeniden oluşturulması için yapılmasını gerekli göreceği her şeyi yapma hakkı, egemenliği elinde bulunduran kişiye veya heyete aittir...

Altıncı olarak, hangi görüş ve düşüncelerin barışa aykırı, hangilerinin uygun olduğuna ve dolayısıyla, hangi durumlarda, nereye kadar ve hangi insanların topluluklar karşısında konuşmalarına izin verileceğine ve yayınlanmadan önce kitaplardaki düşünceleri kimin inceleyeceğine karar verilmesi de, egemenliğin bir parçasıdır. Çünkü insanların eylemleri onların düşüncelerinden doğar ve barış ve uyumu sağlamak için insanların eylemlerinin iyi yönetilmesi, düşüncelerinin iyi yönetilmesine bağlıdır. Düşünceler konusunda, doğruluktan başka hiçbir şeyin dikkate alınmaması gerekirse de; bu, düşüncelerin barış içinde yönlendirilmesi ile çelişmez. Çünkü barışa aykırı bir düşünce ne kadar doğru olabilirse, barış ve uyum da doğal hukuka o kadar aykırı olabilir, daha fazla değil... Çünkü bir düşünceyi savunmak veya kabul ettirmek için silaha sarılmayı göze alacak kadar kötü yönetilen insanlar, hala savaş halinde demektir... Dolayısıyla barış için gerekli bir şey olarak, yani nifak ve iç savaşı önlemek amacıyla görüşler ve düşünceler hakkında karar vermek veya bu konularda karar verecek yargıçları atama yetkisi, egemen gücü elinde tutana aittir.

Yedinci olarak, her bir tebaaya, tabii ki diğer tebaa tarafından engellenmeden, yararlanabileceği şeyleri ve yapabileceği eylemleri gösteren kurallar koyma yetkisinin tamamı egemenliğin bir parçasıdır. Ve bu aynı zamanda... insanların mülkiyet dediği şeydir. Çünkü egemen gücün kuruluşundan önce, daha önce de gösterildiği gibi, bütün insanlar, bütün şeyler üzerinde hak sahibiydi ve bu zorunlu olarak savaşa neden oluyordu. Dolayısıyla barış için gerekli olan ve egemen güce bağlı olan bu mülkiyet, o gücün eylemidir...

Sekizinci olarak, yargılama hakkı, yani toplumsal veya doğal hukuk ve olgularla ilgili olarak ortaya çıkabilecek bütün anlaşmazlıkları dinleyip çözüme bağlama hakkı da egemenliğin bir parçasıdır. Çünkü anlaşmazlıklar çözüme bağlanmazsa, bir tebaa başka bir tebaa tarafından verilen cezalara karşı korunamaz; “benim” ve “senin” hakkındaki yasalar boşunadır ve herkes kendini korumanın doğal ve gerekli isteğinden hareketle, kendini kendi gücüyle koruma hakkına sahip olmaya devam eder, ki bu savaş durumu demektir ve devletlerin kuruluş amacına aykırıdır.

Dokuzuncu olarak, diğer kavim ve devletlerle savaş ve barış yapma hakkı, yani bunun ne zaman kamu yararına olduğu ve bu amaçla hangi boyutta orduların toplanacağına, silahlandırılacağına ve bunlara ödeme yapılacağına karar verme ve bunların masraflarını karşılamak için vergi salma hakkı da egemenliğin bir parçasıdır... Dolayısıyla, bir orduya kim komutan yapılırsa yapılsın, egemen gücü elde bulunduran daima başkomutandır.

Onuncu olarak, hem barışta hem de savaşta bütün danışmanların, bakanların, yargıçların ve memurların seçilmesi de egemenliğin bir parçasıdır. Egemen genel barış ve savunma amacıyla yükümlü olduğuna göre, bu görev için uygun göreceği araçları kullanma yetkisine de sahip demektir...

On birinci olarak, önceden yaptığı yasaya göre veya böyle bir yasa yoksa, insanları devlete hizmet etmeye özendirmek veya devlete zarar vermekten caydırmak için uygun bulacağı şekilde, mal mülk ve şerefle ödüllendirmek veya bedensel veya maddi cezalarla veya küçük düşürerek cezalandırma yetkisi de egemene aittir.

Son olarak, durmaksızın aralarında yarışma, kavga, hizipleşme ve sonunda savaşa yol açan ve birbirlerini yok etmeye ve ortak bir düşmana karşı güçlerin azalmasına neden olan insanların doğal olarak kendilerine vermeye eğilimli oldukları değer, başkalarından bekledikleri saygı ve başkalarına ne kadar az değer verdikleri dikkate alındığında... şeref yasalarının olması ve devletin ihsanına layık olan veya olabilecek kişilerin değeri için genel bir ölçünün olması... ve bu yasaları uygulamaya koymak için şu veya bu kişinin elinde bir kuvvet olması gerekir... Bu nedenle, şeref unvanları vermek ve herkesin hangi paye ve soyluluk derecesine sahip olacağını ve kamusal veya özel buluşmalarda birbirlerine hangi saygı işaretlerini göstereceklerini belirlemek de egemene aittir.

Egemenliğin özü işte bu haklardan oluşur.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe