Söylemek Ya Da Söylememek

Herbert Fingarette


Kendini aldatmaya ilişkin paradokslar, kendini aldatmayı esas olarak inanç ve bilgi terimleriyle ya da “görünmek” ve “görmek” gibi “algılama” dili terimleriyle tanımladığımızda ortaya çıkar. Bir tarafta inanç ve bilgi ile diğer tarafta “bilinç” ve “farkındalık” gibi kavramlar arasında “algılama” terimleriyle bir köprü kurular. Başlangıçta üstünkörü bir şekilde tüm bu yığını “bilme-algılama” ailesi olarak adlandırabiliriz kesin bir sınıflandırma değil, sadece bu tür başka bir “aile”yle, “istenç-eylem” ailesiyle karşılaştırmak için genel bir fikir veren bir sınıflandırma yapmak için Kendini aldatma genellikle ve ilk anda “bilme-algılama” ailesi terimlerinin farklı kombinasyonları kullanılarak açıklanır.

Örneğin kendini aldatandan, kendi sahtekarlığını algılamayan, kendi yarattığı sis perdesi hakkındaki gerçeği göremeyen biri olarak söz etmek çok doğaldır. Ayrıca bu kişinin “derinlerde” doğru olmadığını bildiği halde, öyküye bir şekilde içtenlikle inandığım söyleriz. O bir şeyi kendisine öyleymiş gibi gösterir. Kendini aldatanın kendi aldatmasının farkında olmadığını söyleriz ve tam psikanaliz diliyle bilinçdışı arzularından ve fantezilerinden söz ederiz. Genel olarak bu, bir çuval dolusu çeşitli sözcüğün bir araya gelişi olmakla birlikte, kendini aldatma bağlamında bu sözcüklerin büyük ölçüde birbirinin yerine kullanılabilir olması, bu bağlamda bunları başlangıçta tek bir terimler ailesi olarak gruplamamızı haklı kılıyor.

Ben kendini aldatma analizinden “bilme-algılama” terimler ailesini tamamen çıkarmayı önermiyorum. Ancak temel bir vurgu değişikliği yapmayı öneriyorum. Bu vurgu değişikliğini iki ana aşamada geliştireceğim. İlk aşama, bazı "bilme-algılama” terimlerini bu aileden çıkarma ve yeniden yorumlama yoluyla, bizim amaçlarımız açısından bunların “istenç-eylem” ailesi üyeleri olarak ele alınmasının daha iyi olacağını göstermekten ibarettir. Bu şekilde ayrılacak terimler “bilinç” ve bu kök temelinde oluşturulan değişik biçimleridir. Bu ilk aşama kendini aldatmayı içinde gördüğümüz genel bağlamı dönüştürecek ve analizimin ikinci ana aşaması, kendini aldatmanın tamamen yeni, “istenç-eylem” açıklamasından oluşacak. Her iki aşamadaki tez, tek tek bazı kanıtlardan ibaret olmayıp, benim kendi bakış açımın, önceki bölümde ele alman yaklaşımların yetersizliği ve bu kitabın sonraki bölümlerindeki eleştirel tartışmalar zemininde yapıcı bir şekilde geliştirilmesine dayanmaktadır.

“Bilmek”, “farkında olmak” ve “bilincinde olmak” gibi terimler hiçbir güçlük olmaksızın görme metaforuyla dünyanın gözlerimizin önünde sergilediği şeyin “zihne” esas olarak edilgen bir şekilde kaydedilmesi ve yansıtılmasıyla birbirine bağlanır. “Bilme-görme”, “inanma-görünme” gibi sözcük çiftleri arasındaki tarihsel olarak yakın bağlantıyı vurgulamaya pek gerek olduğunu sanmıyorum. Son zamanlarda felsefeciler “bilmek” ve “inanmak” ile ilgili bu edilgen, görsel imgelemden kuşku duymaya başladılar. Ama “bilinç”le ilişkili dil ve görsel imgelem konusunda böyle bir kuşku henüz ortaya çıkmadı.

Kuşkusuz görüde “etken” bir öğe vardır başımızı ve gözlerimizi bir sahneye çeviririz. Ve bunun bir kısmını etken “bakma” fiiliyle ve kuşkusuz “bilinç”le çok yakından ilişkili olan “dikkat” sözcüğünün kullanımıyla yakalarız. “Dikkatimizi bir şeye yöneltiriz" ve “gözlerimizi bir şeye çeviririz”. Ama gruptaki birbiriyle yakından ilişkili, çoğunlukla birbirinin yerine konulabilen terimlerin çoğu için“bilinç”, “farkındalık”, “dikkat”, “anlamak" ve “fark etmek” gündelik dil, edilgen olanı vurgular. Bir şeyin "bilincinde oluruz”, “farkında oluruz”, “bilincini yitiririz", “farkına varırız". Anlamak ve fark etmek gramatik olarak geçişli diye ifade edilir, ama bunlarla ilişkili deyim ve imgelem bunları edilgen olarak, White’ın deyişiyle (s. 25) “alma kavramları” [receptionconcepts] olarak kurar. Son olarak bilinçliliğin genellikle bir tür bakma değil, görme olarak düşünüldüğünü belirtmek gerekir; yani etken “bakma” yerine edilgen “görme”yi seçeriz.

Bilinçli hale gelmeyi temel bir veri olarak kabul ederiz; ama bunun nasıl gerçekleştiği bizim için bir muammadır, felsefi olarak o kadar hayal kırıcı bir muammadır ki. çoğunlukla Batı felsefesinin merkezinde bulunmuştur. Önerilen çözümler çeşitlidir. Ama bildiğim kadarıyla hiçbiri, bir şeyin bilincinde olma ya da bir şeyin bilincine varma bağlamında üretilen modele, dile ve imgeleme sistematik bir biçimde karşı gelmedi. Ben böyle bir değişikliğin mümkün ve bazı açılardan arzu edilir olduğuna inanıyorum. Depresyon “duygusu”nu ağırlık, koyu karanlıklar veya aşağılık ve suçluluk imgelemi terimleriyle tanımlayabildiğimiz ve aynı duygunun verdiği “hissi” betimleyebildiğimiz gibi, bilincimizi de, bilinç olarak, birden fazla yolla betimleyebiliriz. Ve konu üzerinde analitik biçimde düşündüğümüzde, depresyonun suçluluk dili ve imgelemi terimleriyle betimlenmesi, ağırlık imgeleminden çok daha verimli olduğu gibi, önerdiğim bilinç modelinin de felsefi analiz için bir bilinç modeli olarak, görüden daha verimli olacağını ileri sürüyorum.

Görünün, bir şeyin bilincinde oluşumuzu betimlemek için neden bir model oluşturduğunu görmek kolaydır. Biz son derece hareketli yaratıklarız ve görü hareket etmemiz için en zengin bilgi kaynağımızdır. Ayrıca insanlarla ve onların yaratımlarıyla ilişkilerimizde bilincinde olduklarımızın, büyük ölçüde tam da gördüklerimiz sayesinde bilincindeyizdir. Örneğin bir kişiyle konuştuğumuzun bilincinde olduğumuzda, bunda önemli ve tipik bir öğe onu görmek, çevresiyle ve bizimle ilişkili hareketlerini gözlemlemektir. Ancak her bilinçliliğin bir görü biçimini gerektirmediği açıktır. Seslerin ve kokuların bilincindeyizdir. Düşüncelerimize o kadar dikkatle yoğunlaşmış olabiliriz ki, gözlerimizi dört açsak bile herhangi bir şeyi gördüğümüzün bilincinde olmayız. Bilinçlilikten söz ederken bazı amaçlar doğrultusunda görsel imgelemin yararlı olabileceği açık olmakla birlikte, bilinçlilikten her söz edişte bu imgelem gerekli değildir.

Ben sadece görsel imgelemden bir kayma önermek istemiyorum, aynı zamanda “edilgen” imgelem ve dilden de bir kayma yapmak istiyorum. White, “farkına varmak" ve “bilincine varmak” üzerine yaptığı gözlemlerde, tek tek ve birlikte ele alındığında lam da karşı çıkmak istediğim türden “bilinç” açıklamasını oluşturan bir dizi iddiada bulunuyor. Benim kendi tezlerimin White’ın olumladıklarının lam da karşılı olmadığı hemen ortaya çıkacaktır, çünkü ben çok özel olarak “belirtik bilinç” [explicit consciousness] diye adlandırdığım şeyle ilgileniyorum. Ama önerdiğim yönü anlamanın en iyi yolu, ilk olarak onun ve benim görüşlerimi karşılaştırmak olabilir. White’a göre farkına varmak ve bilincine varmak ... bizim yaptığımız bir şey değildir. Felsefecilerin zaman zaman söylediklerinin tersine, farkındalık ya da bilinçlilik “edimi” diye bir şey yoktur... Bunları yapmaya karar veremeyiz ya da bunları yapmayı reddedenleyiz, bunları iyi ya da kötü, sistematik olarak ya da gelişigüzel yapamayız... Birine bir şeyin neden farkına ya da bilincine vardığını sormanın anlamı yoktur... (s. 39).

(“Farkına varma” ya da “bilincine varma”) konusunda alıştırma yapamayız ya da beceri kazanamayız, (s. 40).

Ben şimdi farklı bir belirtik bilinç modeline dönmeyi, yani bir şeyin belirtik olarak bilincinde olmanın bize göre ne olduğunu açıklamamıza yarayacak farklı, ama yeterince tutarlı bir imgelem, metafor ve deyim grubuna dönmeyi öneriyorum. “Belirtik bilinç”in anlamı aşağıdaki tartışmada açığa çıkacaktır. Önerdiğim model, yapanlar olduğumuz, edilgen değil, elken olduğumuz bir modeldir. Açık olmak gerekirse, önerdiğim model bir beceri modelidir. (Böyle bir modelin kullanılması, kuşkusuz bir kişinin bir şeyin belirtik bir şekilde bilincine varmaya karar vermek ya da bunu reddetmek ya da etkili veya etkisiz bir şekilde, sistematik olarak ya da gelişigüzel bir şekilde, haklı olarak ya da haksız yere bunu reddetmek gibi “bir şeyi” yapabileceği anlamına gelir; ve dolayısıyla kişinin öğrenme. halta alıştırma yoluyla belirtik bir şekilde bilinçli olabileceği anlamına da gelir.)

Bir şeyin belirtik olarak bilincine varmak, belli bir beceriyi uygulamaktır. Beceriler kuşkusuz öğrenilir, ama rutin hale gelmeleri gerekmez. Doğduğumuzda, öğrenme yoluyla, bazıları oldukça hassas ve akıllıca olan özel becerilere dönüştürdüğümüz bazı genel yeteneklerimiz vardır. Bir şeyin belirli bir biçimde bilincine varmak için bir model olarak özellikle aklımda olan özel beceri, yaptığımızı ya da yaşadığımızı dile getirme becerisidir. Bu durumda, bilinci bir tür zihinsel ayna olarak değil, angaje olduğumuz haliyle dünyanın bir özelliğini “izah etme” becerisinin (öğrenilmiş) uygulanması olarak tanımlamayı öneriyorum. Modeli dar anlamda dil becerisi gibi, bu beceri de insanlarda her zaman vardır, ancak her iki durumda da beceriyi uygulama ustalığı, derecesi ve yatkınlığı bireylere göre belirgin bir şekilde değişir.

Bu beceriyi adlandırmak için, kasıllı olarak, bağlam içinde tam kelime anlamıyla değil, konuşma dilindekine benzer bir şekilde ele alınması gereken “izah etme” sözcüklerini kullandım. Çünkü güçlü ve uygun olan, ama bizi, söz konusu beceriyi uygulama koşullarının herhangi bir özel fizyolojik ya da davranışsal açıklamasına çok erken ya da çok kesin bir şekilde mahkûm etmeyen bir sözcük kullanmak istiyorum. Çünkü verilecek böyle bir açıklamam yok.

Konuşma dilinde, bir şeyi izah etmek onu iyice açıklamak, onu tamamen açık ve ayrıntılı hir şekilde dile getirmek, tamamen görünür kılmaktır. Aklımdaki örnek kullanımlar şunlar: "O kadar aptal ki anlaması için her şeyi izah etmek gerekir”; “Gerçekten izah etmedcn anlamamı sağladı”; ve “Ne demek islediğimi çok iyi biliyorsunuz izah etmem gerekiyor mu?”

“Bir şeyin bilincine varmak” cümlesine uygulandığında, “izah etmek", kişinin bilincine vardığı şeyi fiilen ve ayrıntılı olarak yüksek sesle söylediğini ya da yazdığını belirtebilir, ama bu zorunlu değildir. Ancak “izah etmek” deyişi, güçlü bir şekilde, dilbilimsel etkinlikle yakın bir ilişki ve benzerliğe sahip bir etkinliği düşündürmeye yöneliktir. Bazen ama asla her zaman değil“model” etkinlik (tam olarak bir şeyi dilsel olarak açığa vurmak) aynı zamanda modeli olduğu becerinin (bilincine varmak) bir örneğidir. Ancak insanın kendisine bile açıkça söylemediği ya da sadece dolaylı veya şifreli ifadelerle dile getirdiği bir şeyin bilincine belirtik bir şekilde vardığı ya da şimdi eşanlamlı olarak kullanmayı önerdiğim sözcüklerle izah ettiği durumlarla sık sık karşılaşıldığı açıktır.

İzah etme ile dilbilimsel etkinliğin dolaysız örnekleri arasındaki ilişkinin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Bunun her zaman yakın bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Burada bir “model”den söz etmemin nedeni, kesin bir açıklamaya girişmekten bile kaçınma isteğimdir. Sınırları iyi tanımlanmamış büyük alanları açık yüreklilikle tanımlıyorum. Bu daha önce söylediğim gibi eskiyi düzeltmekten çok, çok farklı tipte bir harita çizmek olan esas girişimimin doğasına uygun bir yaklaşımdır.

İzah etmeye ilişkin ilk tezim, önerdiğim, bilince “yeni bakış”ta temel öneme sahiptir. Tez, genel olarak, bir bireyin dünyadaki angajmanının belirli özelliklerinin, kendisi tarafından izah edilmesi gerekmediği ve genellikle de izah edilmediğidir.

Bu ilk tezi açıklarken, bir “bireyin dünyadaki angajmanından söz ediyorum. Bu deyişi teknik bir terim olarak değil de, daha çok elverişli olduğundan sık sık kullanacağım için, şimdi bu deyiş hakkında birkaç kelime etmem iyi olacak. Bunu bir kişinin bir insan olarak ne yaptığını ve başına ne geldiğini; bir bireyin kendisi de dahil olmak üzere dünyayı nasıl bulduğunu ve/veya nasıl ele aldığını en genel terimlerle nitelemek için kullanıyorum. Bu, giriştiği etkinliklere, üstlendiği projelere, dünyanın görülmek, duyulmak, hissedilmek, zevk alınmak, korkulmak ya da başka türlü onun tarafından “yaşantılanmak” üzere kendisini ona sergilediği biçime ilişkin bir meseledir. Bir bireyin, dünyadaki angajmanına dair açıklamamızda, açıklamamızın amaçlar, nedenler, güdüler, tutumlar ve duygular gibi kategorilerle, dünyanın ve kişinin kendisini anlaması ve “algılaması” bağlamında yapılmasının tipik olması mantıksal bir gerekliliktir. Bir kişinin her nasılsa dikkate almadığı şey, dünyadaki angajmanının dışındadır ama bu, angajmanının seyri üzerinde etkili olabilir. "Bir bireyin davranışı, amaçlan, ümitleri, korkulan, algılamaları, anıları vb., vb.” gibi tamamlanmamış bir dizi oluşturmak yerine, ben kısaca “dünyadaki angajmanı”nı öneriyorum. Buna. “onun dünyası" da diyebilirdik.

En can alıcı nokta genellikle dünyadaki angajmanımızın belirtik bir şekilde bilincinde olmadığımızdır. Ya da meseleye olumlu tarafından bakarsak, bir bireyin bir şeyin belirtik bir şekilde bilincine varması, bir angajmanını izah etmesidir; bunu genel terimlerle (“bir yelken yarışına katılıyorum”) izah eder ya da angajmanının açıklayıcı bir özelliğini izah eder (“Kaybediyorum, rakiplerimin teknesi beni geçmek üzere”). Ancak bir angajmana girilmesi için o angajmanın izah edilmesi şart değildir. "Bilinç”i kullanmanın çeşitli biçimleri arasından “belirtik bir şekilde farkında olmak”, “belirtik bir şekilde bir şeye dikkat etmek”e çok yakın olan birini seçtiğim sanırım zaten açık. Kısa bir süre sonra bu noktaya ilişkin daha ayrıntılı yorumlar gerekli olacak.

İstisnalar (gösteriye yönelik olanlar gibi) olmakla birlikte, bir şeye özel bir biçimde angaje olma olgusuna ilaveten, bu ek adımı, yani angajmanı izah etme adımını atmak için her zaman özel bir neden vardır. Modelimize başvurursak: Her zaman her yaptığımızı dile getirmeyiz; getiremeyiz. Bu nedenle ne söyleyeceğimi/konusunda seçiciyizdir, ama keyfi bir şekilde değil. Aynı şey mutalis mutandis [gerekli değişiklikler yapılarak, ç.n.) izah etme için de geçerlidir. Bisiklete bindiğim, araba kullandığım, İngilizce cümleler kurup söylediğim, giyindiğim, keman çaldığım, sandalyeye oturduğum, yürüdüğüm, bedenime dokunduğum zaman bu becerileri genellikle iyi, zaman zaman ustalıkla uygularım; ama çoğu zaman yaptığım şeyi izah etmem, hatta kendime bile. Kuşkusuz normal olarak angajmanımı, yani keman çaldığımı ya da daha özel olarak sol elimin işaret parmağını mi teline getirdiğimi kendime ya da başkalarına izah edebilirim ve zaman zaman izah ederim. Bunu izah ettiğimde, bu edime yardımcı olabilir ya da onu engelleyebilir, ama her durumda izah etmenin özel bir nedeni olacaktır, örneğin yanlış bir notaya bastığımı duymuşumdur ya da parmağım acıyordur.

Vurgulamak istediğim nokta özünde yeni değil, ama bu noktayı düşünmeyiz ya da yeterince düşünmeyiz ve bu nedenle önemini takdir edemeyiz. Belirtik bilinci veri olarak almak yerine, yokluğunu veri almamız gerekir; belirtik bilinci özel bir becerinin özel bir nedenle daha ileri bir uygulaması olarak görmemiz gerekir.

İzah etmek için özel bir nedenin gerekli olduğunu kabul etliğimizde, izah etme becerisinin kapsamının, sadece izah etmeyi uygulama kapasitesinden daha geniş olması gerektiğini anlarız. Becerinin uygulanması, angajmanı izah etmek için yeterli neden olup olmadığım değerlendirmek için bir durumun tartılmasını gerektirir. Ve bunun doğal sonucu olarak, beceriyi uygularken aynı zamanda, angajmanı izah etmemek: için bir neden olup olmadığını görmek üzere durumu değerlendiririz. Aynı şeyi hem izah etmek için nedenler hem de izah etmemek için nedenler olduğu durumda, birey bunları muhtemelen birbirine göre tartar. Söz konusu meseleyi izah edip etmemesi ya da izah ederse bunu lam olarak nasıl yapacağı sadece değerlendirmesine değil, aynı zamanda çalışmalı düşüncelere kendini uyarlama maharetine bağlı olacaktır. Bütün bunlar genel olarak karmaşık beceriler için kabul ettiğimiz durumdan farklı değildir. Araba kullanma becerisi bazı hareketleri yapabilmekten ibaret değildir; aynı zamanda hangi hareketleri yapmak gerekliğine, bunları ne zaman ve lam olarak nasıl yapmak gerektiğine karar vermek için, bir durumda muhtemelen birbiriyle çelişen düşünceleri değerlendirme kabiliyetidir. Konuşma becerisi tam da ne zaman konuşulacağını, ne zaman konuşulmayacağını, nasıl konuşulacağını, ne söyleneceğini değerlendirmeyi gerektirir. İzah etme becerisi de benzer değerlendirmeleri gerektirir.

Şimdi, belirli bir durumda izah etme becerimizi uygulamanın bizzat dünyaya angaje olmanın bir yolu olduğunu; bizim yaptığımız bir şey olduğunu belirtmeliyiz. Dolayısıyla ilk genel ilkemizi burada uygulayabiliriz; izah etmenin kendisi, bunu yapmak için özel bir neden olduğu durumlar dışında izah edilmeyen bir etkinliktir. Genellikle izah etme becerisini uyguladığımızı izah etmek için geçerli bir nedenimiz olmaz. Ama zaman zaman bunu yapmak için haklı nedenler olabilir. Örneğin keman çalarken parmağımı yerleştirdiğimi izah edebilirim ve ayrıca parmağımı yerleştirdiğimi izah ettiğimi izah edebilirim. Şöyle bir durum olabilir: Parmağımı yerleştirdiğimin o kadar rahatsız edici bir şekilde farkındayımdır ki, bu beni, bunun rahatsız edici bir şekilde bilincinde olduğumun açıkça bilincine varmama yol açar.

Şimdi tam tersi bir durumu düşünelim ve burada kendini aldatma ile en ilgili duruma geliyoruz. Bu, bir angajmanı izah etmemek için daha önemli bir nedenin olduğu bir durumdur, bunu başarıyla dikkate alırız ve sistematik olarak angajmanı izah etmekten kaçınırız ve daha sonra bu izah etme eylemindeki becerimizi izah etmekten kaçınırız. Başka bir deyişle, angajmanımızın belirtik bir şekilde bilincine varmaktan kaçının/, ve bundan kaçındığımızın belirtik bir biçimde bilincine varmaktan da kaçınırız. Kendini aldatmayı, Freudçu bilinçdışını, Sartre’cı Kötü Niyeti ve ana temamızın diğer biçimlerini içeren bölgeye ilk büyük adımımızı atmamızı sağlayacak olan bu durumdur.

Bu noktada duraklamak, geldiğimiz yoldan geri dönmek, yaptığımız genel ve hızlı tanımlamaları biraz daha ayrıntılandırmak yararlı olabilir. Öncelikle, bir beceri olarak bilinç temasını biraz daha açmak istiyorum. Bu noktada çocuğun, bilincini odaklama, konuyla ilgili olanı ve ihtiyaç duyulanı izah etme konusundaki yetersizliğini anımsamamız iyi olur. Çocukların dikkati kolayca dağılma eğilimindedir ya da dikkatin odaklanmasında fazlasıyla tek bir amaç öne çıkar. Dikkatlerini doğru zamanda doğru şeylere yöneltme becerisini henüz edinmemişlerdir. Öle yandan, bir erişkinin konuyla ilgili olanı ve izah edilmesi gerekeni seçip ayırma hissi son derece emin ve ustalıklı olabilir; erişkini “akıllı” olarak adlandırdığımızda kastettiğimiz büyük ölçüde budur. Ancak çoğu zaman, çoğumuz için, varoluşumuzun şu ya da bu özelliğinin bilincini edinme becerimiz yürüme ya da konuşma becerimize benzer; bunlar, hepimizin erken bir yaşta ortalama bir düzeyde Öğrendiğimiz becerilerdir. Şimdi ise çabalarımızı büyük ölçüde unutmuşuzdur, bu becerileri öğrenmek zorunda kaldığımızı unutmuşuzdur. Kendi kendimize "Daha düzgün yürümeyi öğrenmeliyim”; "Gerçekten de daha anlaşılır bir şekilde konuşmaya çalışmalıyım”; "Yoğunlaşmayı öğrenmem gerek” dediğimiz durumlar dışında, bunları birer veri olarak alırız.

Erişkin, izah etme becerisini geliştirmeye açık ve sistematik bir şekilde devam edebilirse de, dinsel meditasyon disiplinlerinin uygulayıcıları dışında Batı dünyasında bu. geleneksel bir kaygı konusu olmamıştır. Oysa, Asya ve Küçük Asya’da meditasyon uygulamasıyla ilişkili karmaşık bilinç öğretileri, bu becerinin geliştirilmesinde binlerce yıllık deneyimi ifade eder. Çağdaş Batı dünyasında, psikanalizdeki “serbest çağrışım” özel bir izah etme tekniği olarak düşünülebilir. Daha dolaylı olarak, örneğin “estetik değerlendirme” yaparken ya da “daha iyi çalışma alışkanlıkları” geliştirirken de izah etme becerimizin bazı yönlerini geliştiririz.

Yukarıdaki gibi gözlemler, bilinçte önemli bir beceri öğesinin söz konusu olduğu görüşünü desteklemekle birlikte, bilinçle ilişkili becerilerin tümü izah etmekle ilişkili değildir, çünkü bilinç her zaman belirtik bilinç değildir. Şimdi “bilinç” sözcüğünü ya da gramatik olarak farklı biçimlerini (“bilinçlilik”, “bilinçdışı” vb.) kullandığımızda söz edebileceğimiz birçok başka şeyin tersine, “belirtik bilincin” anlamına ilişkin daha başka birkaç gözlem yapmak uygun olur. Sözcüğün kendisi kullanım çeşitliliğiyle ünlüdür. Demiştim ki bir şeyi izah etmek, o şeyin belirtik bir şekilde farkında olmaktır; o şeye bilinçli bir dikkat göstermektir. Bundan "bilincin” “en güçlü” anlamı olarak söz edebiliriz. Buna karşılık “bilincin” “daha zayıf’ anlamları da vardır: “Sert bir darbe aldığı halde, tamamen bilinçliydi”; ya da “Bilincini kaybetti” gibi. “Bilincin” izah etmekle çelişen “daha zayıf’ başka bir anlamı daha vardır: “Oyun kağıtlarını karıştırdığının farkında mısın?” “Elbette, tamamen farkındayım. ama bu, söylediklerini anlamamı engellemiyor; sadece senin söylediklerine dikkat ediyorum ve zihnime başka hiçbir şey girmiyor.”

İzah etmenin kişinin angajmanının ifadesi olduğunu söylemek, izah etmenin ancak kişinin kendisi için yapabileceği bir etkinlik olduğunu söylemektir. Gözlemci, başka bir kişinin angajmanım açıklayabilir, ama bunu yaparken bize açıkça diğer kişinin angajmanını kendisinin nasıl anladığını söylemektedir. Yani gözlemci aslında dünyadaki kendi angajmanını, dünyayı kendisinin nasıl gördüğünü izah eder. (Aynı “açıklama”yı kendisine verilen rolün sözleriyle yapan oyuncu aslında hiçbir şekilde izahatta bulunmamaktadır.)

Genellikle kendini aldatan kişi, normal olarak uygun olduğunda bile dünyadaki angajmanının bir özelliğini izah etmekten inatla kaçınmak gibi bariz bir özelliği olan kişidir. Bazen bunu izah etme “yeteneksizliği” olarak görürüz. Kendini aldatan, gerçeği kendisine itiraf etmekten “aciz”dir (derinlerde böyle olduğunu bilse bile). “Bilmeme”sinde bir tür samimiyet vardır; bu sadece ikiyüzlülük, yalan yada başkalarını kandırmak değildir. Ama öte yandan bir anlamda istese gerçeği kabul edebileceğini hissederiz. Şimdi Kierkegaard'ı izleyerek Murphy’nin verdiği adla bu paradoksal “kasıtlı cehalet”i biraz aydınlatabileceğimize inanıyorum.

Bu izah etme yeteneksizliği, bir beceri ya da güç eksikliği değildir; (zımnen) kabul edilen bir politikaya bağlılıktır. “Bunu kabul edemez, bunun bilincine varmak için kendisine izin veremez”. Bu sözler, burada “bunu yapmayacak" demektir; ama “yapmayacak” bir politikaya bağlılığı belirtir ve izah etmemek için ad hoc [belli bir amaç için düzenlenmiş olan, ç.n.) bir karar değildir. Bunun bir benzeri ise şöyledir: “Seninle gelmeyeceğim demiyorum, ama gelemem. çünkü Smith'e onunla gideceğime söz verdim”. Kendini aldatmanın “yapamam”ı, bir açıdan söz veren kişinin "yapamam”ından belirgin bir şekilde farklıdır. Söz veren kişi, evet diyemez, ama evet demeyeceğini söyleyebilir. Oysa kendini aldatan kişi her iki konuda da hiçbir şey söylemez. Bu nedenle (1) hiçbir şey söylemez (gerçeği izah etmez) (2) bize “bir anlamda” istese yapabileceği izlenimini verir; ama (3) öte yandan bize, kendisini bir şekilde bunu yapamaz duruma getirdiği izlenimini de verir.

Kendini aldatan kişi, angajmanını, yani duruma ilişkin değerlendirmesini ve bunun sonucunda oluşturduğu gerçeği izah etmeme “politika”sını izah etmekten kaçınmaya kendisini neden mahkûm eder? Bunun nedeni sadece genel olarak bir becerinin uygulanmasını izah etmememiz değildir. Daha önemlisi, gerçeği izah etmeyi reddetmenin özgün nedenleri, aynı şekilde önceki değerlendirmeyi ve gerçeği izah etmeme taahhüdünü izah etmemenin nedenleri olarak işlev görecektir. Çünkü değerlendirmeyi ve benimsenen politikayı izah etmek, kuşkusuz söz konusu angajmanı, kendini aldatanın kendisini izah etmemeye mahkûm ettiği angajmanı izah etmeyi gerektirecektir. Varsayımsal olarak, kişinin bu angajmanı izah etmeme konusundaki kararlılığının tartışılmaz nedenleri vardır. Bu nedenle bu durumda becerinin uygulanmasını izah etmeyi engelleyen nedenler, genel olarak angajmanı izah etmeyi engelleyen nedenlerle aynı nedenler ve aynı ölçüde güçlü nedenler olacaktır.

Örneğin; bir projeyi gerçekleştiremediğimi kendime bile izah etmemek için güçlü ve karşı konulmaz bir neden olduğunu fark ediyorum. Sonuç olarak bunu izah etmeme politikasını benimsiyorum. Öte yandan, bu politika beni, duruma ilişkin böyle bir değerlendirme yaptığımı ve bu taktiği benimsediğimi de izah etmemeye mecbur ediyor. Çünkü değerlendirmemi izah etmemin, kendimi başarısız bulduğumu ve bunu kendime bile itiraf etmemek için nedenler olduğunu ve bu nedenlerin şu ya da bu olduğunu izah etmek anlamına geleceği ortadadır. Ve değerlendirmenin sonucunda benimsenen politikayı izah etmek, başarısız olduğum halde, politikamın şimdi bunu kendime bile izah etmemek olduğunu da izah etmek anlamına gelecektir. Her iki durumda da değerlendirmeyi ya da politikayı izah etmek durumunda bu, benimsediğim politikanın kesinlikle terk edilmesi olacaktır.

Bu nedenle, bir angajmanı izah etmeme politikasının benimsenmesi bir “kendini saklama” politikasıdır. Bu politikayı benimsemek, ister istemez onu hiçbir zaman ortaya koymamak, onu “saklamaktır. Bu açıdan değerlendirildiğinde bu durum, başka belirli bir durumda, bir şeyi sadece yeterli neden olmadığı için izah etmemekten tamamen farklıdır. Bu kuşkusuz sık karşılaşılan bir durumdur. Söz konusu meseleyi izah etmemek için kalıcı bir taahhüdümüz olmadığı için. bunu, bir neden olduğunda her fırsatta izah etmeye hazırızdır. Ayrıca bunu izah etliğimizi de izah edebiliriz, yani bir şeyin bilincinde olduğumuzun bilincine varabiliriz.

Genel olarak, böyle bir otomatik “kendini saklama” politikasının öngörülebilir ilk sonucu, kişinin dünyadaki angajmanlarının zaman zaman uygun olan normal izahatları sırasında, söz konusu “gizli” alana yaklaşıldıkça “açıklıkların” ya da boşlukların olacağıdır: bazı anılar, algılar, arzular, eylemler ki bunların hepsi genellikle fırsat olduğunda kolayca izah edilir durum diğer açılardan uygun olsa bile artık izah edilmez. Ve bu benimsenen politikanın gereği olarak, politikanın nedenlerinin ve kişinin böyle bir politikası olduğu olgusunun da izah edilmemesi, durumun kafa karıştırıcılık ve can sıkıcılık potansiyeline katkıda bulunur.

Bu tür bir kendini saklama politikası az çok işlenmiş bir “kapak öyküsü” yaratma eğilimi taşır. Çünkü doğal olarak, kişi izah etme konusunda geliştirdiği becerinin öğelerini, kendi kendini saklama politikasının oluşturduğu boşlukları doldurmak için elden geldiğince yaratıcı bir şekilde kullanarak kendini korumaya çalışacaktır. Bunu da. “öykü”yü mümkün olduğu kadar iç tutarlılığa sahip ve doğal hale getirecek ve apaçık olan olgulara mümkün olduğunca uygun kılacak bir şekilde yapmaya çalışacaktır. Bu koruyucu taktik sonucunda kendini aldatmanın maskeleri, tebdili kıyafetleri, gerekçe bulmaları ve yüzeysellikleri bütün biçimleriyle ortaya çıkar. Farklılık artarsa ve gerçek angajmanlar ile kapak öyküsü arasında yeni tutarsızlıklar ortaya çıkarsa, birey öyküsünü geliştirmek ve mantıklılığını korumak için sürekli çaba ve yaratıcılık gösterir. Kolayca kendisini ve başkalarını ikna etmeye çalışan bir kişi havasına bürünebilir. Kuşkusuz bütün bunları yapmasının bir nedeni vardır, ama o, bunu başkalarına ya da kendisine açıklamayacaktır.

Kendini aldatan kişinin dünyaya angaje olma biçimi ile angajmanlarına ilişkin olarak kendisine ve başkalarına yaptığı beyanlar arasındaki fark bizi içtenlik sorununa getirir. Kendini aldatma paradoksundaki önemli bir öğenin, kendini aldatanın kamusal beyanlarım dinlediğinde gözlemcinin edindiği içtenlik izlenimi olduğu açıktır. Anne sadece oğlunun bir serseri olduğunu gösteren güçlü kanıtlara karşın onun iyi bir çocuk olduğuna inandığını söyleseydi, bunu bizi kandırmaya yönelik, boş olmakla birlikte anlaşılabilir bir çaba olarak bir tarafa bırakacaktık. Ama annenin söylediklerinde hem içten olduğu hem de aynı zamanda içtenliksiz olduğu izlenimini edindiğimiz ve sonunda buna ikna olduğumuzda daha çok şaşırırız.

Bir şeyi sadece söylemek ile içtenlikle söylemek arasındaki fark, felsefi dil tartışmalarında sık sık ele alınmakla birlikle, nadiren tartışılır. İçten olmak ile içtenliksiz olmak arasındaki fark da şu ya da bu şekilde çağdaş Kıta Avrupası felsefesinde belli bir rol oynamıştır; ama bu tartışmalarda paradokstan kaçınma çabaları çok zayıftır. Yine de biz, ancak şimdi içtenliğin doğası üzerine paradoksal olmayan bazı yorumlarda bulunabilecek bir konumdayız.

Kendini aldatanın “içtenliksiz içtenliği” paradoksu, içtenlik kavramındaki bir belirsizlik nedeniyle ortaya çıkar. “Bir şeyin belirtik olarak bilincine varma”yı, izah etmek olarak yorumladığımız için belirsizlik şimdi kolayca tanımlanmış oldu.

İçtenlik isnadının her zaman, kişinin davranışının, davranışına ilişkin içten açık beyanlarına uygun olmasını gerektirmediğini hemen belirtmeliyiz. Genellikle içtenlik atfettikten sonra genel çerçeveye niteleyici yorum ve imalar ekleyerek ileri sürdüğümüz şeyi açıklarız, ama bu noktada kullanımlar değişir. Örneğin bazı aleni sorumsuzluk durumlarına içtenlik atfetmeye istekliyizdir. Örneğin: “Bay Jones’un vaatleri bir şey ifade etmez; vaatlerde bulunurken çok içtendir ve ciddidir, ama düşünmeden ve bol bol vaatte bulunur; kesinlikle güvenilmezdir.” Ya da: "Jones sadakatini her fırsatta yüksek sesle beyan eder; ve bunu yaparken içtendir; ama bu sadece o anki duygularının bir ifadesidir. Çok güvenilmezdir.” Bu gibi durumlarda, kendini aldatmada olduğu gibi, “Bu sığ (ya da yüzeysel) bir içtenliktir” yorumunda bulunma eğilimini taşırız. Ama bu. yine de bir içtenliktir.

Gündelik kullanımın, bunlar gibi “yüzeysel” içtenlik durumlarının. kendini aldatma olarak adlandırılmasına izin verdiği doğrudur. Ve bu tür içtenlik-içtenliksizliği aydınlattığımızda kendini aldatmanın bir türünü aydınlatmış olacağız. Ama bu, bizzat kasıtlı kendini aldatma değil, kişinin duygularının yoğunluğunu, vaatlerinin sağlamlığını ifade eden bir kılavuz olarak ele alma hatasıdır. Biz esas olarak kasıtlı, amaçlı olan, daha karmaşık bir tür kendini aldatmayla ilgileniyoruz. Her şey bir tarafa, benim şu anda asıl derdim “içtenlik” tanımlamasının, içtenlik isnadının, bir kişinin angajmanı hakkında bize söylediği şeyin, angajmanının gerçek doğasına uygun olduğunu ima etmeyi amaçlamadığı, genel bir kullanımına sahip olduğumuzu ortaya koymaktır.

İçtenlikten söz ettiğimizde her zaman ima etmek istediğimiz şey, bireyin bize söylediği ile kendisine söylediğinin uyumlu olduğudur.

“İçtenlik”teki muğlaklık, aslında içtenlik isnadı için gerekli olan farklı, birbirinden bağımsız birkaç ölçütün genellikle birlikte karşılanmasından kaynaklanır. Bu nedenle, ölçütlerin birden fazla olduğunun ve bunların hep birden karşılanamayabileceğinin farkında değilizdir. Zaman zaman bu ölçütlerin hepsi değil de bazıları karşılandığında ise şaşırırız. O zaman içtenlik isnadında bulunup bulunmayacağımıza karar veremeyiz. İçtenliğe ilişkin tipik ölçütler, kişinin başkalarına söyledikleri, kendisine söyledikleri ve olayları gerçekte ele alış biçimi arasındaki uyum ya da uyumsuzluğa ilişkindir; bunlar arasında farklılıklar olduğunda, hem farklılığın nedeni hem de farklılığın niteliği teşhise yardımcı olur. Daha düzenli bir biçimde ortaya konulduğunda ölçütler şunlardır:

(1)     Bireyin kendi angajmanım başkalarına izah cime biçimi ile kendisine izah etme biçimi arasında kasıtlı bir fark yoktur;

(2)     Angajmanını kendisine izah etme biçimi angajmanını doğru ve gerektiği gibi yansıtır.

(3)     Angajmanını ifade etme biçimi kasılsız olarak hatalı değildir.

 

Eğer (1) geçerli değilse, kişi içlen değildir. (Kabaca: öyküyü bize, kendisine anlattığı gibi anlatmaya niyetli değildir.) Eğer (I) geçerli değil, ama (2) geçerliyse, sıradan yalanlar, düzenbazlık, hilekarlıkla karşı karşıyayızdır. (Kabaca: kişi gerçeği kendisine gördüğü gibi söyler, ama bize bu şekilde söylemeye niyetli değildir.) Eğer (1) geçerli, ama (2) ve (3) geçerli değilse, sorumsuz bir şekilde değişken ve fevri bir kişinin “yüzeysel” içtenliğiyle karşı karşıyayızdır. (Kabaca: kişi bize de kendisine de olayları olduğu gibi söylemek ister, ama ifade etmede beceriksizdir.) Hem (1) hem de (3) geçerliyse, bu kişiyi genellikle, tutucu olarak nitelendiririz çünkü normal olarak (2) de geçerlidir. (2)’nin normal olarak geçerli olduğunu söylemek, aslında, genellikle, bir kişinin kendisine angajmanına ilişkin gerçeği söylediğini söylemektir.

(2)     geçerli olmayıp, (1) ve (3) geçerli olduğunda tuhaf, ama hiç de nadir olmayan bir durum ortaya çıkar. Kişi, olayları başkalarına da kendisine izah ettiği gibi izah eder ve olayları kendi kendine izah etme biçimi kasıtsız olarak hatalı değildir. Bununla birlikte kendisine, olayları oldukları gibi izah etmez. Kendisine de bize anlattığı öyküyü anlattığı için, başlangıçta onun içten olduğuna karar veririz. Ama onu daha fazla gözlemledikçe, anormal, olağan dışı, yanlış bir şey olduğuna daha çok ikna oluruz; kendisine de bize de anlattığı öykünün yanlışlığının kasıtsız olmadığını, amaçlı bir şekilde yanlış olduğunu görmeye başlarız. Artık ona özel, “daha derin" bir içtensizlik atfederiz. Ya da “bir biçimde söylediğine inanıyor, ama söylediği gerçek değil; kendisini bile kandırıyor,” deriz Bu bizi şaşırtır, çünkü belirtik bilinci, bir şeyi söylemenin bir biçimi olarak düşünememişizdir. Dolayısıyla bir kişinin kendisine söylediklerinin son derece seçici, son derece amaçlı olduğu, yani zaman zaman kendisine amaçlı olarak doğru olmayanı söyleyebildiği sıradan gerçeğinin sonuçlarını değerlendirememişizdir. Belirli bir durumda (3) ne kadar geçerli, ama (2) ne kadar geçersizse, o kişiyi o ölçüde aldatan kişi olarak görürüz. Bunu göz ardı ettiğimiz ve özellikle (l)’in geçerli olmasıyla ilgilendiğimiz ölçüde, o kişinin içten olduğu konusunda hararetle ısrar ederiz.

Daha önce belirtildiği gibi, kendimize söylediklerimizi ciddiye alma eğilimimizin sonuçlan meseleyi daha da karmaşıklaştırır. (Kendimize söylediklerimizi neden ciddiye almamız gerektiği, yanıtı açık olmayan önemli bir sorudur. Bu soruyu sonraki bölümde kapsamlı olarak ele alacağız.) Sonuçta, bu gibi durumlarda sonraki davranışımızı ve sonraki açık yorumlarımızı durumun bu amaçlı olan kusurlu biçimine uydurmaya çalışırız. Böylece tablo giderek karmaşıklaşır ve failin yanı sıra gözlemci de, eğer yapabilirse, ağın ipliklerini çözmek için genellikle uzun uzun ve dikkatle bakmak zorunda kalır.

Yapmaya çalıştığım ayrımları açıklamak için, söz konusu kişinin kendisini mi aldattığı yoksa kinik mi olduğu, yani tamamen bilinçli. ikiyüzlü mü olduğu konusunda bir belirsizliğin söz konusu olduğu bir durumu ele almak faydalı olabilir. Bu durumda belirsizliği çözmek için ortaya attığımız sorular, sunduğum bakış açısının gücünü ortaya çıkarır. Böyle bir durum, örneğin Le Misanthrope'inki Arsinoe’nin durumudur. (İkiyüzlülük, kendini aldatma, sahtelik ve ahmaklığı tasvir etme konusunda en eski ustalardan biri olan Molierc’den alınan bir örnekle işe başlamak sanırım en iyisidir.)

Arsinoe, durmadan aşırı iffetli bir tavırla erdem ve namusluluk vaazları verir. Aslında cilveli Celimene'in ortak bir tanıdıklarına anımsattığı üzere, Arsinoe sadece erkekleri cezbetmekte başarısızdır, Celimene'i kıskanmaktadır ve özellikle Celimene’in aşığı Alceste’i elinden almaya çalışmaktadır. Arsinoe kısa bir süre sahneye geldiğinde bu tasvir onaylanır. Celimene’e dostça öğütler verme kisvesi altında, Celimene’e hakkındaki rezilce konuşmaların ayrıntılarını canlı bir şekilde aktarır, böylece dolaylı ama etkili bir şekilde Cdlimene’e karşı bir dizi kırıcı hakareti dile getirir. Arsinoe daha sonra, Celimene’in teşhisini onaylayan bir şekilde, erdemli anlatısına Alceste’i teselli etme isteğini de katarak, aynı şeyi Alceste’e yapar.

Arsinoe konuştuğu şekilde konuşurken ve davrandığı şekilde davranırken kinik bir ikiyüzlü müdür? Yoksa kendi sahteliğini göremeyecek kadar kör müdür?

Arsinoe’nin Celimene’i yaralamak için sistematik ve oldukça haşarıyla gerçekleştirilen bir girişimde bulunduğu açıktır. Başka hareketlerinde olduğu gibi, uzun konuşmalarında da Celimene’i neyin yaralayacağını kesinlikle dikkate almakta, tutarlı olarak bunu tercih etmekte, buna ulaşmaya yönelik taktikleri başarıyla uygulamakta. ama bu süre boyunca her harekelini gayretli bir arkadaşın erdemli öğütleri biçiminde sunmaktadır. Bütün bunlar sadece bir rastlantı ya da Arsinoe’nin yaptığı bir hata, kafa karışıklığı ya da yanlışlığından kaynaklanan bir tutarsızlık olarak kabul edilemeyecek kadar birbirine iyi uymaktadır. Burada “Celimene’i çekemiyor ve kıskanıyor, onu yaralamak ve Alceste’i elinden almak isliyor ve ne yaptığını biliyor', yargısının gücünü hissediyoruz. Bu kadarı. Arsinoe’nin kinik bir şekilde ikiyüzlü mü olduğu yoksa kendisini mi aldattığına karar vermek için çok önemlidir.

Arsinoe bir kişiye sırrım açsa ve Celimene’in söylediği her şeyin doğru olduğunu, kendi aşırı iffetliliğinin ve dostluğunun Celimene’i ve başkalarını aldatmak için hazırlanmış bir görüntü olduğunu kabul etse, hiç problem olmayacaktı. Onun kinik bir ikiyüzlü olduğuna karar verecektik.

Ancak Arsinoe’nin kimseye sırrını açmadığını varsayalım (ki gerçek durum budur). O zaman onun bunun tamamen farkında olduğuna, bunu en azından kendisine itiraf ettiğine ilişkin başka işaretler arardık. Bu işaretleri bulamayıp, söylediğine inandığına, içten olduğuna dair işaretler bulsaydık, bir kendini aldatma vakasıyla karşı karşıya olduğumuza karar verecektik.

Bir an için Arsinoe’nin Celimene’i yaralama ve aşığını elinden alma çabasına giriştiğini kendisine itiraf etliğini nasıl belirleyebileceğimizi mümkün olduğu kadar somut bir şekilde hayal etmeye çalışalım. Oyun yazarı kullanabileceği geleneksel araçlara sahiptir: Arsinoe sahnede tek başına bırakılabilir ve bir iç monologa girişebilir. Bu tam da izah etme modelidir. Genellikle Arsinoe’nin yalnızken kendi kendisiyle sohbet ettiğini, kıskanç amaçlarını farkedilmeden en iyi şekilde uygulamak için ne yapması gerekliği hakkında derin derin düşündüğünü, akıl yürüttüğünü hayal etmemiz gerekir. Onu sadece nefretle dolu olarak değil, aynı zamanda nefretle dolu olduğunu anlar, bunun üstüne düşünür, projesinin yıkıcı olduğunu. nefretten kaynaklanan bir proje olduğunu, kıskanç bir proje olduğunu kendisine açıkça ifade eder durumda betimlememiz gerekir. Bunu, kıskanç olmakla kalmayıp kıskanç olduğunu bilmesi gerekliğini, Celimene'den nefret etmekle kalmayıp ondan nefret ettiğini bilmesi gerektiğini söyleyerek ifade edebiliriz. Burada “bilmek” “kendine açıkça ifade eime”ninya da benim dediğim gibi “izah etmenin” gücüne sahiptir.

Arsinoe’yi ikna edici bir şekilde, açıklandığı gibi betimleyemeseydik, hatta böyle bir betimlemenin doğru olmadığına bir şekilde ikna olsaydık, onu kinik bir ikiyüzlü olarak nitelendirmezdik. Bunun yerine onu. “bir şekilde” ne yaptığını bilmeyen, ama söylediğine inanan biri olarak düşünürdük. Ama karmaşık ve ustalıklı davranışlar bütünü, bu “bir şekilde’Yün sadece bilgisizlik ya da düşüncesizliği çağrıştırdığını düşünmemize izin vermeyecektir. Kıskançlığını ve nefretini izah etmemesinin, sadece nedensiz olan ya da bu projeye özgü olmayan düşünme yeteneksizliği, belki de genelleşmiş zihinsel tembellik ya da yeteneksizlik gibi özelliklerden kaynaklanan bir başarısızlık olduğuna inanamayız. Burada söz konusu davranışların ustalığı ve aleni amaçlı birbirine bağlılığı nedeniyle "ne yaptığım bildiği” yargısının gücünü reddedemeyiz; ama “bir şekilde içten olduğu ve söylediğine inandığı” yargısını da göz ardı edemeyiz. İki tablodaki kesin fark projesini kendisine izah edip etmediği kendini aldatma teşhisinin temelini oluşturur.

Meşru olarak şu ya da bu tablonun doğruluğuna nasıl ikna olacağız? Kuşkusuz buna verilecek tek ya da basit bir yanıl yoktur. Haklı olarak buna benzer olduğu yargısına varılan başka durumlarda, Arsinoe’nin bir noktada bu taktikleri açıkça itiraf ettiğini belirtmeliyiz. Cdlimane’e saldırılarında belirli bir noktada, en azından bir an için, Arsinoe erdem kumkuması rolünü bırakabilir ve dolaplarını açıkça ifade edebilir. Bu. zafer ya da yenilgi anında ya da meydan okumaya ya da sorgulamaya bir yanıt biçiminde olabilir, ama bu, onun için yeniliği olan bir nida olarak değil, kendisine daha önceden sessizce söylediği besbelli olan şeyi yüksek sesle ifade eden bir nida olarak ortaya çıkacaktır. Ya da Arsinoe’nin bakış açısından, aldatıcı görünüşü bir süre için bırakmanın son derece yararlı olacağı bir durum ortaya çıkabilir; o zaman bunu, kıskanç projesini kendisine itiraf etliğini duyduğunda hiçbir şaşırma ya da tepki işareti olmadan yaparsa, bize söylediğini kendisine, önceden söylediği sonucunu çıkarma eğiliminde oluruz. Böyle bir durumda kendisini doğaçlama, hatta tutarsız veya el yordamıyla arayarak değil de iyi seçilmiş sözcüklerle ifade ederse, bu meseleler üzerinde daha önceden açık açık düşünmüş olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

İzah etme, sonunda herkesin duyacağı bir şekilde gerçekleştiğinde. izah etmeyle ilişkili duygu belirtilerini de ararız; bu, sözcüklerle ifade edilen duygudan ya da bunları söylemiş olmanın sonuçlarına dair beklentiyle ilişkili duygudan farklı olarak, yaptığını izah etmeye ilişkin bir duygu olmalıdır. Arsinoe kinik bir ikiyüzlü olsaydı da, örneğin nihai olarak yenildiği zaman nefretini izah ettiğinde duygu gösterebilirdi. Ama o zaman, duygunun sözcüklerle ifade edilen nefret olduğu ve ayrıca belki de denetlenemeyen duygu patlamasının beklenen sonuçlarına ilişkin korku ve öfke içerdiği yargısına varacaktık. Ama kendini aldatıyor olsaydı, durum başka türlü olacaktı. Sözcükleri yine öfke ifade edebilirdi ve sonuçlara ilişkin endişeyi ortaya koyabilirdi. Ama kıskançlığım bizim önümüzde izah etseydi arayacağımız özel kanıt, duygunun büyük ölçüde bu hisleri kendi hisleri olarak ifade etmesi olgusuna ilişkin görünmesi, yani bunun hislerinin ve amaçlarının gerçek niteliği olduğunu anladığında yaşadığı şok olacaktı.

Moliere'in gerçekten sunduğu şekliyle, Arsinod’nin durumunda, onun kinik bir ikiyüzlü mü, yoksa kendini aldatan bir kişi mi olduğunu kesin olarak bilemeyiz ve şimdi bunun neden böyle olduğunu belli bir doğruluk payıyla söyleyebiliriz. Moliere can alıcı test durumlarını bizden esirger: Arsinoe, Celimene’le ya da başka biriyle ilgili kıskanç hislerini ve rekabetçi amaçlarım hiçbir zaman izah etmez; bu nedenle bunu nasıl yapacağım hiçbir zaman göremeyiz. Ama hislerini ve amaçlarını izah etmediğinden de emin olamayız: oyuncu şu ya da bu tahminde bulunmamıza yol açan dolaylı imayla burada bizi etkileyebilir.

O'Neil Pin The lceman Comet adlı eserinde, bu can alıcı test durumlarının sunulduğu örnekler buluruz ve o zaman birden, kesin bir yargıya varabileceğimizi hissederiz. Örneğin oyunda doruk noktasını oluşturan sahne, oyunun kahramanı Hickey'i, içki arkadaşlarına karısını nasıl öldürdüğünü, kendisini aklayan bir öyküyle anlatırken gösterir. Hickey uzun süreler evden uzakta kalan bir seyyar satıcı, güvenilmez bir koca, bir ayyaş, bir kumarbazdır; sadık karısını yıllarca mutsuzluğa mahkûm etmiştir. Karısının yakarışlarına her zaman, hiç de güven vermeyen yaşam biçimini değiştirme vaatleriyle karşılık vermektedir. Hickey sonunda aşağıdaki sonuca varır (araya serpiştirilmiş sahne talimatlarını ve sahnedeki izleyicilerinin yorumlarını dışarıda bırakıyorum):

O son gece onun için bir çıkar yol bulmaya çalışırken delirdim. Yatak odasına gittim. Ona artık bitliğini söyleyecektim. Ama ona bunu yapamadım. Mışıl mışıl uyuyordu. Düşündüm. Tanrım, ya hiç uyanmasaydı hiç bilmeyecekti! Ve o zaman aklıma geliverdi mümkün olan tek yol, onun iyiliği için. Ben uzaktayken kendisini koruması için ona verdiğim silahı hatırladım, silah çalışma masasının çekmecesindeydi. Hiç acı duymayacaktı, rüyasından hiç uyanmayacaktı. Ve onu öldürdüm. (Bir an için büyük bir sessizlik olur.)

Ve o zaman ona huzur vermenin ve onu beni sevme mutsuzluğundan kurtarmanın mümkün olan tek yolunun bu olduğunu her zaman bildiğimi anladım. Onun huzurlu olduğunu bilmenin benim için de huzur anlamına geldiğini anladım. Büyük bir suçluluk duygusunun sırtımdan kalktığını hissettim. Yatağın yanında durduğumu ve birden gülmeye başladığımı anımsıyorum. Kendimi tutamıyordum ve Evelyn'in beni affedeceğini biliyordum. Onunla konuştuğumu duyduğumu anımsıyorum. sanki ona her zaman söylemek istediğim bir şeydi: “Evet, şimdi boş hayallerinle 11e yapabileceğini biliyorsun, seni kahrolası orospu." (Bir kabustan korkuyla uyanmış gibi, biraz önce söylediği şeyi duyduğuna inanamıyormuş gibi korku dolu bir irkilmeyle durur. Kekeler) Hayır! Ben asla! (s. 2402)

Hickey’nin kendisini bu şekilde ifade etmiş olmak nedeniyle duyduğu hayret ve şaşkınlık kendini aldattığını keskin bir şekilde ortaya koyar. Hickey’nin gösterisi, Camus’un Düşüş’ünün sonunda, Jean Baptiste Clamence’in yaptığı, tamamen zarif ve bilinçli beyanla lam bir karşıtlık oluşturur. Kitap boyunca Jean Baptiste, bütünüyle kendini aldatmış olarak kendisini tamamen bir fazilet timsali olarak düşündüğü sırada bile, eskiden sahip olduğu bencillik günahını itiraf etmeye çalışır. Bu uzun monologda Jean Baptiste. eski bencilliğini ve kendini aldatmasını parlak bir şekilde, zarafet, zeka, kavrayışla, dramatik bir duyguyla ve görünürde kasıtsız bir şekilde okurun iç yaşamını aydınlatan çok sayıda apercus (genel bir özet, toplu bir bakış) ile itiraf eder. İzleyicileri, sessiz, büyülenmiş, hayran ve haz veren bir iğrenme duygusuyla, bu sergilenen ustalığın egemenliği altında ve suçluluk duygusu açığa çıkarılmış olarak durmaktan başka bir şey yapamaz. Bu etki büyüdükçe, insan bunun, Jean-Baptiste'in hala kendisini aldattığını, parlak etkinin her zamanki kadar büyük olan itiraf edilmemiş bir bencilliği tatmin etmeye yönelik olduğunu kanıtladığından kuşku duyar. Ama kitabın sonunda, Jean-Baptislte birçok kez dolaylı olarak sözünü etliği gizemli yeni "uğraş”ını açıklar. Ne yaptığını çok iyi bildiği ortaya çıkar.

Böylece bir süredir faydalı uğraşımı Mexico City'de uyguluyorum. Uğraşım, deneyimlerinizle bildiğiniz gibi mümkün olduğu kadar sık kamusal itirafa kendini vermekle başlıyor. Kendimi tepeden tırnağa suçluyorum. Bu zor değil, çünkü artık bir bellek edindim. Ama şunu söyleyeyim ki. kendimi kaba bir şekilde, göğsümü yumruklayarak suçlamıyorum. Hayır, ben ustalıkla kılavuzluk ediyorum, ayrıntıları ve ara sözleri çoğaltıyorum kısacası sözcüklerimi dinleyicime göre uyarlıyorum ve onu benden daha iyisini yapmaya yöneltiyorum. Beni ilgilendirenleri başkalarını ilgilendirenlerle harmanlıyorum. Ortak özelliklerimizi. birlikte yaşadığımız deneyimleri, paylaştığımız başarısızlıkları başka bir deyişle, günün adamında yaygın olan özellikleri seçiyorum. Bütün bunlarla herkesin görüntüsü olan ve kimsenin görüntüsü olmayan bir portre oluşturuyorum. Kısaca hem gerçeğine benzeyen hem de stilize, dolayısıyla insanların “Hey, tabii ki onunla karşılaştığımdan eminim!” diyebileceği karnaval maskeleri gibi bir maske. Bu akşam olduğu gibi portre tamamlandığında, onu büyük bir kederle gösteriyorum: “İşte ben buyum!” Davacının ilhamı bilinir. Ama aynı zamanda çağdaşlarıma sunduğum portre bir ayna haline geliyor, (s. 139-140).

Bu beyanın zarafeti ve inceliği Jean-Baptiste'in projesini ilk defa izah etmediği konusunda insanın kafasında hiçbir kuşku bırakmaz.

O sonunda bencil amaçlarını kabul elmiş ve kendim suçlaması, kendini düzeltmeye yol açmak şöyle dursun, parlak bir volte face (lam ters dönüş, ç.n.) ile şimdi tamamen bilinçli olan bencilliği için mükemmel bir ifade aracı haline gelen eski bir kendini aldatandır. (Kuşkusuz Camus’un Jean-Baptiste’inin itirafında, izleyicilerinin de itiraf etmelerini sağlamak için son bir darbeyi amaçlamak gibi daha derin belirsizlikler yatmaktadır, ki bu bizim burada ele almak istediğimiz bir nokta değildir.)

Şimdi bu bölümdeki ve önceki bölümdeki çeşitli tartışmaların sonucunu özet halinde ama sistematik bir biçimde gözden geçirelim. Bunu kısaca yapmak, geniş perspektifin yeniden kurulmasına yardım edecek ve bu bölümü takip eden bölümün merkezinde yer alan bazı temel soruların ortaya atılmasına yarayacaktır.

Analiz amaçlan açısından, kendini aldatan hem inanır hem inanmaz ya da bir şeye inanır ama başka türlü bilir ya da daha iyi bilmesi gerekirken inanır ya da kesinlikle tersini gösteren kanıtlan tamamen değerlendirse bile inancın bazı (belirlenmemiş) ölçütlerini karşılar türünden formülasyonlarda, inanç ve bilgi üzerine yapılan vurguyu reddediyoruz. Bunun yerine dikkatimizi bilinç kavramı ve özellikle bir şeyin belirtik olarak bilincinde olma kavramı üzerinde yoğunlaştırıyoruz; ve sonra bu bilinci belirtik bir şekilde dilde (dile benzer bir biçimde) angajmanımızı ifade etme becerisinin uygulanması olarak yorumluyoruz. Daha sonra kendini aldatan kişinin hayattaki konumuna ilişkin zımni değerlendirmesi temelinde, dünyadaki bir angajmanım izah etmeme politikasını benimsemek için karşı konulmaz bir neden olduğunu düşünen bir kişi olduğunu söylüyoruz. Bütün gelişmiş becerilerde olduğu gibi, bu durumda da eylem, zımni değerlendirmeyle bir uyum içindedir: kendini aldatan kişi daha sonra söz konusu meseleyi izah etmez; ve bu benimsediği politika nedeniyle, değerlendirmeyi yada politikayı da izah etmemek zorundadır. Bunun sonucu olarak bu kişi, dünyaya belli bir şekilde angaje olan, örneğin bir kişiye karşı yıkıcı bir kampanya yürüten ya da sevilen birinin ününü lekeleyecek bir kanıtı bilen ve bu kanıtı mümkün olduğunca gizleyen bir kişi olarak gözlemlenebilir; ama bu olguyu kendisine ya da başka birine izah edemez (zımni taahhüdü nedeniyle). Bu nedenle mesele gündeme getirildiğinde. meseleyi açık bir şekilde ifade etmez, edemez. Bu açıdan başkalarından daha iyi bir konumda değildir. Bize de sadece kendisine söylediklerini söyler.

Kendini aldatan kişi gerçeği izah etmeyi reddetme noktasında durmaz. Olaylara ilişkin olarak sunduğu açıklamayı ve olayların gerçek biçimini, açıklamasını mantıklı kılacak bir tür uyum içinde tutmak için öyküler uydurmak zorundadır. Ancak bunu yaptığını izah etmez. Yani bize söylediği uydurma öyküler de kendisine söyledikleriyle aynıdır.

İçtenliğin ayırt edici bir işareti olarak bize de kendisine söylediklerini söylediği için, “O içten; inkarlarına inanıyor,” deriz. Aynı zamanda başka açılardan bizim düşündüğümüz, ama kendisinin içtenlikle yadsıdığı şekilde davrandığı konusunda inandırıcı işaretler gösterdiğini de gözlemleriz. Angajmanı uygulamada gösterdiği amaçlılığı ve çoğunlukla kaydedilebilir mahareti, bizi “Ne yaptığını biliyor olmalı; gerçeği biliyor olmalı" demeye iter. Yargılarımızdaki bu çelişki ("İnkarlarında içten” ve“İnkarlarının zıttı olan gerçeği biliyor”), bizi her iki yargıyı da değerlendirmeye götürür ve böylece kendini aldatmanın tipik (ama eksik) bir formülüne varırız: “Bir şekilde içten, ama aslında gerçeği biliyor”; “Bir şekilde söylediğine inanıyor, ama aslında gerçekten inanmıyor.”

Bu dilin cazibesine kapılmak ve felsefi analistler gibi “Gerçekten biliyor mu?” ya da “Bütün bunları yapıp da bilmemesi mümkün mü?” gibi sorularda ısrar etmek yerine, “Dünyadaki angajmanı nasıl” ve “Bu angajmanı açıkça ifade ediyor mu?” sorularını sormalıyız. Bireyin dünyada gerçek angaje olma biçimi ile kendisine söylediği öykü arasında amaçlı bir farklılık olduğunda, bizim ilgilendiğimiz karmaşık ama yaygın kendini aldatma biçimiyle karşı karşıya olduğumuz sonucuna varırız.

Gündelik konuşmada “bilmek” sözcüğünü gerçek angajmanın karmaşık amaçlılığını kavramak için kullanırız: “Gerçekten”, “aslında”, “son tahlilde”, “kalbinin derinliklerinde. Daha zayıf olan "inanma” sözcüğünü esas olarak gösterisinin çok çarpıcı ve genellikle çok önemli bir özelliğini ifade etmek için kullanırız:

Söylediklerinde içlen, bize, gerçeklen tam da kendisine söylediğini söylüyor.

Gündelik deyimlerde neden “bilmek” ve “inanmak” kullanılıyor da, benim kendi analizimde kullandığım gibi bir dil kullanılmıyor? Çünkü bu noktaya kadar meselenin can alıcı noktası, “belirtik bir şekilde bilincine varma” cümlesiyle sınırlanan alanda yatıyor ve çünkü bilinç geleneksel olarak bilme, inanma ve algılama dili ve imgelemi içinde nitelenmiştir. Bu akrabalık tamamen zorlama ya da yanıltıcı değildir. Daha önce söylediğim gibi bu dil ve imgelemin yararlı olduğu birçok bağlam vardır. Benim tezime göre, özel kendini aldatma durumunda, meselenin özünde, izah etmek. yani bilincin bir beceri yönü yatmaktadır. Bu nedenle amaç, meseleyi dolaylı ve paradoksal bir şekilde değil de dolaysız ve paradoksal olmayan bir şekilde ortaya koymaksa, alışıldık bilgi-inanç-algı yaklaşımı yerine bilinci tanımlamanın büyük ölçüde araştırılmamış bu yönüne dönmeliyiz.

Bu noktaya kadar sunduğumuz kendini aldatma açıklaması hiçbir şekilde tamamlanmış değildir. Aslında inanç, bilgi ve algıyı vurgulayan tartışmalarda hiçbir zaman net bir şekilde formüle edilmemiş, pek az yanıtlanmış bazı temel soruları kesin bir şekilde gündeme getirmektedir. Gündeme getirdiği ilk ve temel soru şudur: Neden bu zahmet? Normal olarak uygun olduğunda bile kişinin angajmanlarını izah etmemesi için ne gibi bir neden olabilir? Ya da aynı soruyu daha geleneksel bir dille sormak istersek, bir birey dünyadaki kendi angajmanının bilincine varmaktan neden kaçınır?

Zaman zaman başkalarına bildiğimiz şeyin doğru olmadığını söylemenin kazandırabileceği önemli avantajlar olabileceği açıktır. Bir kişinin davranışı, bildiklerinden, bilmediklerinden, bildiğini düşündüklerinden önemli ölçüde etkilenir. Ama kendini aldatan zaten etkin, amaçlı, becerikli bir angajmana girmişse, bunu kendisine izah edip etmemesi ne büyüklükte bir fark yaratabilir? Tekrar tekrar bir bireyin bir angajmanını izah etmemesi için karşı konulmaz bir nedeni olduğundan ve bu nedenle bunu yapmaktan ustalıkla kaçındığından söz ettik. Ama tek kelimeyle bu nedir? Zaten yaptığımız ya da yaşadığımız bir şeyi izah edip etmememiz neden önemli olsun ve bunu reddetmemiz neden kendini aldatma gibi özellikle insani, özellikle moral bozucu bir hastalığı oluştursun?

Bu sorular, bu çerçevede olduğu gibi, psikanalizin savunma ve bilinçdışı çerçevesi içinde ve kendini aldatmanın inanç-bilgi öğretileri içinde de mutatis mutandis (gerekli değişiklikler yapılmış olarak, ç.n.) gündeme getirilebilir. Belli bir şekilde hareket ediyorsak (bilinçdışı olarak), bunun bilincine varmamamız neden bu kadar önemli olmalı? Bu neden savunma olarak nitelenir? Acıya karşı savunma olarak bilinçdışı düşüncesi, bilinci zımni olarak bilgiyle eşitlememiz nedeniyle mantıklıdır. (Bilmediğiniz şey sizi yaralamaz en azından gelecekte ya da geçmişte olduğu kadar.) Ama “bilinçdışı olarak” ele alındığında, bilginin var olduğunu ya da gündelik dilde “kendini aldatan derinlerde gerçeği biliyor” yargısını anımsadığımızda, soru eğlenceli kelime oyununun gerisinde gizlenir, ama her zamanki kadar canlı ve şaşırtıcıdır. Eğer kişi biliyorsa. en azından kendisine söylemeyi reddetme zahmetine katlanması neden?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe