Sosyoloji Ve Felsefe

Kadir Cangızbay


Sorunun Tarihsel Konumu

Sosyolojinin doğduğu günden bu yana, felsefe-sosyoloji ilişkileri daima zihinleri harekete geçiren bir sorun oluşturmuştur. Şüphesiz sosyoloji, COMTE sosyolojinin resmi babası için sadece diğerlerinden daha genç herhangi bir bilim değil, fakat bir ‘bilimler bilimi’, pozitif felsefenin anlamını ortaya çıkartan bir tür temel felsefe idi. Sosyolojinin görev ve yeteneği, sadece tüm bilimlerin sentezini yapmak değil, ‘İnsanlığın Bindik Varlığı’nın hükümranlığını da kurmaktır. Comte’un selefleri ya da karşıtları ve sosyolojiyi kurmadaki rakipleri olan Saint Simon, Proudhon ve Marx, sosyolojilerinin felsefi bir temele dayandığını gizlememişlerdir: Bu temel, Saint Simon’da ahlakçı pantheizm, Proudhon’da ideal gerçekçi çoğulculuk, Marks’ta diyalektik maddeciliktir.

Bütün 19. yüzyıl, toplumsal felsefenin açıkça ya da farkında olunmaksızın ortaya konulmuş sorunlarına farklı yanıtlar getiren çeşidi sosyoloji okulları arasında bir savaşım dönemi olmuştur. Felsefe ile sosyoloji arasında bilincine varılmayan bir ilinti söz

Encyclopedie Française, Tomc XIX, 1957.

konusu olduğunda, toplumsal yaşamı belirleyen ‘egemen bir faktör’ün aranmasına girişilmiş oluyor; bu faktörün, aslında felsefi bir ön kabulden başka bir şey olmadığının ise farkına bile varılmıyordu (ister coğrafi, biyolojik ya da demografik, ister teknolojik, ekonomik ya da psikolojik, ister dinsel, ahlaksal ya da bilişsel bir faktör öne sürülmüş olsun, aslında yapılan materyalizm ile spiritüalizmi, idealizm ile realizmi, rasyonalizm ile irrasyonalizmi, determinizm ile endeterminizmi karşı karşıya getirmek oluyordu). Felsefe ile sosyoloji arasındaki eklemlenme açıkça ve bilinçli olarak ortaya konulduğunda ise başvurulan şey (Spencer’den Cournot, Hobhouse ve hatta Dewey ile Mead’e ya da Pareto’dan Spengler ve Toynbee’ye kadar) ‘Tarih Felsefesi’ oluyordu. Bunda, tarih felsefesinin sosyolojiden çok daha eski bir disiplin olması ve sosyolojiyi kuranlardan hiçbirinin ne Saint Simon, ne Comte, ne Proudhon, ne de Marx bu yeni bilimi, “insanlığın gidişinin son noktası ne olacaktır, insanlık olarak nereye gidiyoruz, toplum nereye gidiyor?” sorularını yanıtlamada kullanma hevesinden kurtulamamış olmaları da etkili olmuştur.

Oysa ‘tarihin anlamı’nın, önceden bilinebilmesi kadar şüphe götürür hiçbir şey olamaz; zira tarih, kendisinin yönü ve insanlığın yazgısı önceden bilinebildiği anda tüm ‘anlam’ını yitirmiş olur. Arzular ile gerçeğin, ‘baştan hazırlanmış olan’ ile ‘oluşan’ın, olgular ile değer yargılarının birbirleriyle karıştırılması, toplumun çizgisel ve sürekli bir gelişme gösterdiği yolundaki postüla ve bu postülanın tekçi yorumu işte bütün bunlar tarih felsefesini, sosyolojinin de tarihin de en büyüle ve zararlı düşmanı haline getirmişlerdir. Bu koşullar altında, sosyoloji ile felsefe arasında bir eklemleşmeye yönelik her girişim, çift yanlı ve karşılıklı bir dogmacılığa düşülmesi korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiye yol açmıştır. Bunun sonucu ise felsefe ile sosyolojiyi, birbirleriyle temasa geçmeleri olanaksız farklı çerçevelerde yalıtan anlayışın egemen hale gelmesidir. 19. yüzyılın son on yıllarındaki yeni kantçılık ile, 20. yüzyılın başlarında gelişen sosyolojik ‘biçimcilik’, felsefe ile sosyoloji arasına konulmak istenen güvenlik kuşağına birer kaynak oluşturmuşlardır. Sosyoloji ile felsefe arasındaki ayrılma kararı, gerek yöntem (gerçeklik yargıları ve değer yargıları), gerek nesne {ruh ve madde, anlam ve olgu), gerekse her ikisi adına verilmiştir. Bu, yalnızca felsefi spekülasyonlara ayrılmış olup, sosyolojiye yasaklanmış özel bir alanın varolduğu yolundaki anlayışın bir ürünüdür. Ancak bu ayrılmanın verimsizliği o kadar açıkça ortaya çıktı ki, bu duruma tepkiler de çok kısa sürede oluştu.

Sosyoloji ile felsefenin doğrudan doğruya araştırma alanları açısından yalıtılmalarını imkansız lalan, Durkheim ve okulu olmuşun'. Bunlar, kendisinden farklı başka hiçbir gerçekliğe indirgenemez olan toplumsal gerçekliğin büyüle zenginliği üzerinde haklı olarak ısrarla durmuşlardır; ki, morfolojik temelin yanı sıra örgütlerin, kuramların, kolektif zihniyetlerin, imgelerin, fikirlerin ve değerlerin, daha geniş terimlerle kültürel yapıt/eserler, uygarlıklar, hatta zihinsel faaliyetlerin tümü anlamında ruhun birlikte yer alıp birbirleriyle karşılaştıkları alan da toplumsal gerçeklikten başka bir şey değildir... Marcel MAUSS, sosyolojiye toplumun bütün görünümlerini ve derinlemesine kadarım önceleyen ve biçimlendiren, kolektif edimlere yapıt/eserler karşısında ağırlık tanıyan ‘tümü kapsayıcı toplumsal olgular’ kavramını sokarak, içinden yetişmiş olduğu durkheimci okuldan da daha etkili bir biçimde, sosyoloji ile felsefe arasına herhangi bir güvenlik kuşağının sokulması imkanını ortadan kaldırmaya katkıda bulunmuştur; ve bu katkı, bütünlük ve bitimsiz hareket kavramlarının özlerinde felsefi kavram olmaları ölçüsünde gerçekleşmiştir.

Alman sosyologu Max Weber ise, çok daha farklı bir açıdan, toplumsal davranışların içsel anlamlarının anlaşılmasının hem toplumsal tiplerin kurulmasına, hem de sosyolojide nedensel açıklamaya temel oluşturduğu sonucuna varmakla, nedensel araştırma konusunda yeni kantçı ya varlık ya değer, ya anlam ya olgu biçimindeki seçenek ikiliğinden tümüyle kopmuştur. Anlam artık, yalnızca felsefe çerçevesinde anlaşılmamakta, felsefe-sosyoloji ilişkisi sorunu da, dolayısıyla Weber okulu tarafından bir kez daha gündeme getirilmiş olmaktadır.

Bununla birlikte, hem Durkheim okulu hem de Weber okulu, burada bizi ilgilendiren sorunu çözmeye giriştiklerinde yeni ve ciddi güçlüklerle karşılaşmışlardır. Simgeler, değerler ve fikirlerin toplumsal gerçekliğin bir parçası, dolayısıyla sosyolojik olarak incelenebilir oldukları yolundaki saptamanın çekiciliğine kapılan Durkheim ve izleyicileri; sosyolojinin, epistemolojinin ve kuramsal ahlakın yerine geçme ve mantıksal kategorilerin, fikirlerin, değerlerin ve ülkülerin geçerli ya da geçersiz olduklarını saptama gücüne sahip olduğu sonucuna varmışlardır. Bu şekilde de toplumsal gerçeklik içinde bulduklarının, aslında kendilerinin baştan koydukları felsefi bir anlayış biçiminin (örneğin Durkheim’de, Hamelin türü hegelgilleştirilmiş bir kantçılık) temellendirilmesinden başka bir şey olmadığının farkına varmaksızın, bir sosyolojizme ya da sosyolojik bir emperyalizme düşmüşlerdir. Weber ise, tam tersine toplumsal gerçekliği, birbirlerine karşı yöneltilmiş ve ideal anlamlarca yönlendirilmiş bireysel davranışlar esasında ufalayarak, işi sosyolojiyi filozofların, teologların ve hukukçuların bu anlamlara ilişkin olarak yapacakları sistematizasyonların boyunduruğu altına sokmaya kadar vardırmıştır. Sosyoloji, eleştirel ve olasılıkçı yeni bir biçim altında spiritüalizm ile septisizmi birleştiren bir felsefeye bağımlı kılınmış oluyordu. Sosyolojideki anlama ile açıklama arasındaki karşıtlık Marcel Mauss’un tümü kaplayıcı toplumsal olgular kuramı sayesinde aşılmaya başlamıştı; ancak bu da, felsefe-sosyoloji ilişkileri hakkındaki tartışmayı düzlüğe çıkartmaya yetmedi.

Sosyoloji ile Felsefenin Birbirlerinden Kopmaları

Yukarıda sözünü ettiğimiz tartışmalar içinde belirginleşen çok sayıdaki güçlük yeni bir tepkinin doğmasına yol açtı. ‘Ampirik araştırma’ üzerine kurulmuş ‘somut sosyoloji ki, günümüzde egemen olan da budur bir kez daha, felsefe ile sosyoloji arasında tam bir ayrılmayı gerçekleştirmeye yöneldi. Bu durum, son on yılların Amerikan sosyolojisini tanıyanlar için özellikle açıktır. Amerikan sosyologları ve onların Avrupa’daki taklitçilerinin büyük çoğunluğu hiçbir felsefi hazırlanmışlığa sahip olmadıkları gibi, böyle bir hazırlanmışlığın kendileri için tümüyle gereksiz olduğuna da inanırlar. Dahası, her türlü felsefi analiz yeteneğinden yoksun olmak ve hiçbir felsefi düşünceden haberdar olmamak, bunların gözünde, araştırıcıların sahip olması gereken özelliklerdir. Felsefe ile sosyoloji arasındaki bu kopma şu sonuçları doğurmaktadır:

a) Her şeyden önce, sosyolojik kuramın gelişmesi her balamdan engellenmiş olmaktadır; zira hangi bilim söz konusu olursa olsun, ancak özellikle de insan bilimlerinde kuramın, felsefenin işbirliği olmaksızın varedilmesi olanaksızdır. Felsefe yapma korkusuyla her türlü kuramı dışlamak, olguların bulunmak için kendiliklerinden gelip teslim olmadıklarına göre aranmayı ve zorlanmayı istediklerinin ve her bilimin, kendi incelediği özgül alanı kuran kendi kavramsal işlem çerçevesine sahip olduğunun farkında olmamaktır. Sosyolojide ne kuram, ne de ampirik araştırma bir araya gelip karşılıklı olarak birbirlerini zenginleştirmeksizin gelişemezler. Bunlar, aslında birbirleriyle kesişen iki alan oluşturmaktadırlar; ve birbirlerinden koparıldıklarında her ikisi de anlamlarını tümüyle yitirirler.

b) Bu durumda, açık seçik ortaya konulmuş her türlü kavramsal çerçeveden yoksun olmalarından dolayı, ampirik anketler gereksiz ve ilgisiz ayrıntılara saplanıp kalırlar; ve çoğu kez de tümüyle işe yaramaz hale gelirler. Kuramsal açıdan yeterli hazırlanmışlıktan yoksun anketçiler, önemli olanı ikincil olandan ayırt etmeyi beceremeyip, çoğu kez zaten açık olan kapılan omuzlayıp zorlarlar, oysa yapacakları, her bilimin amacı olan ‘gizli’yi (Bachelard) bulmaktır; zira her bilimin peşinde olduğu şey ‘açıklamaktır. Amerikan sosyolojik anketlerinin %75’i hiçbir zaman değerlendirmeye tabi tutulmamış olup; eğer yakılmadılarsa, hala çekmecelerde beklemektedirler: Sırf rastlantı yoluyla toplanmış ve belirgin çerçevelerde bütünleştirilemeyen bilgisel hammadde yığınlarından herhangi bir şey çıkartmak mümkün olmamaktadır. Kuram ile araştırma arasında herhangi bir ilinti bulunmaması yüzünden, sosyoloji hem kör, hem de boş bir çaba haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

c) Felsefe ile bağ kurma konusundaki bu korku, sosyologların büyük çoğunluğunu zımni ve bilinçsiz bir biçimde değişik felsefelere bağlanmaya götürmektedir. Ampirik araştırmacıların büyük bir bölümü, Moliere’in Kibarlık Budalası’nın durumunda olduğu gibi her gün, her an, her yer ve her konuda ‘nesir’ tabii burada, felsefe yapmakta; ama bu yaptıklarının ‘nesir’ olduğunu bilmemektedirler. Sonuç şudur ki, farkına varılmaksızın Pisagor’a ya da en iyi durumda Leibniz’in ‘mathesis universalis’ine geri dönülmektedir. Matematiksel çerçevelerle toplumsal çerçeveleri, birbirlerine uyguladıkları konusunda hiçbir belirti ve kanıt olmaksızın birbirleriyle özdeşleştirilmektedir doğrudan doğruya, Amerikan sosyologu Sorokin’in alaycı bir şekilde ‘kuantofreni’, ‘testomania’ ve ‘sayılara tapınma’ olarak adlandırdığı durumlara düşülmese bile. Bu durumda, ampirik sosyoloji anketçisi, kendisini sosyolojik ‘teknokrat’ değilse bile ‘teknisyen’ olarak hissetmekte; ancak bu yoldaki gururuna kaynak olan ‘testokrasi’nin aslında oldukça kaba bir mekanist konformizme hizmet etmekten başka hiçbir şey yapmadığının farkına varamamaktadır.

d) Sosyoloji ile felsefe arasındaki bu kopmanın getirdiği ise şu olmaktadır: Ampirik anketlerin düzensiz verileri keyfi bir biçimde kendilerine bazen Pareto’nun, bazen davranışçılığın, bazen Freud’un, bazen Weber’in ya da onun Amerikalı benzeri Parsons’un anlayışları uygulanarak post factum olarak yorumlanmaktadırlar; ve bu durumda, elde edilen yanıtların hiçbir araştırmaya yer bırakmayacak şekilde, zaten baştan verilmiş yanıtlar olduğunun farkına varılmamaktadır. Bu, sosyolojik kuramın kendisine başvurulmaksızın gerçekleştirilmiş araştırmanın sonuçlarının sunulacağı ana kadar kendisini unutanlardan, intikam almasından başka bir şey olmasa gerekir...

Yeniden Buluşma

İş bu hale gelmişken, felsefe ile sosyoloji arasındaki ilişki sorunuyla yeniden ilgilenilmeye başlanması oldukça etkileyici bir gelişmedir. Bu son yıllarda, bu konuya ilişkin iki yayın dikkati çekmektedir: Revuc Internationale de Philosophic nin özel bir sayısı (1950, sayı 13) ve Filosofıa e Sociologia (Bolonya Felsefe Kongresinin Çalışmaları, 1954). Bu, acaba diyalektiği, fenomenolojiyi, çoğulcu ampirizmi ve pragmatizmi verimli bir noktada buluşturma yolunda, genişletilmiş ve çeşitlenmiş bir deneyime, gerçekçiliğe, mantıksal dayanak çerçevelerinin çoğulluğuna, varoluş ile bilim ve anlama ile açıklama arasındaki yapay “ya biri, ya öteki” (seçenek ikilliği) ilişkisinin aşılmasına yönelmiş yeni felsefi hareketin mi sonucudur? Yoksa, sosyolojiyi ve diğer insan bilimlerini yetkin bir bilim düzeyine çıkartma yolundaki çabaların başarısızlığının doğurduğu bir tepki, daha doğrusu bu bilimlerin doğa bilimleri karşısındaki özgüllüğünün bir kanıtı mıdır? Belki her iki tahmin de bir hakikat payı taşımaktadır; ancak bu konuya yaklaşırken çok dikkatli olmak gerekmektedir. Sosyolojik kuram için dolayısıyla da sosyolojinin tümü için ne türden olursa olsun, felsefi bir öğretiyle ilişki kurmak kadar tehlikeli hiçbir şey olamaz: Böyle bir şey, eskinin toplumsal felsefesine dönmek ve sosyolojiyi felsefi bir tavrın egemenliği altına sokmak olur. Ancak şu da bir gerçektir ki, son yirmi beş yılın en hareketli felsefi tartışmaları (sezgicilerle kavramsal inşa yandaşları, idealistlerle realistler, deterministlerle endeterminisder, sürekliliği savunanlarla süreksizliği savunanlar, mekanistlerle vitalistler vb... arasındaki tartışmalar) doğa bilimleri, dahası matematik, fizik ve biyoloji gibi kesin bilimlerin çerçevesinde ortaya çıkmış; ve bu durum, söz konusu bilimlerin yetkinliğinden bir şey eksiltmemiştir.

Bu durum dikkate alındığında yapılması gereken şey, sorulacak soruları iyice belirginleştirerek sıralamaktır:

1) Günümüzde felsefi bilgi sosyolojik bilgi ilişkisi ne durumdadır?

2) Her türlü felsefi ya da bilimsel tavır alışı inceleyecek ve her ikisi için de geçerli olan ortak bir metodolojik eşik var mıdır?

3) Lisan bilimleri, özel olarak da sosyoloji, diğer bilimlere göre, felsefe ile daha yalcın bir temas içinde midirler? Böyleyse hangi sebeplerden?

4) Sosyoloji dalları arasında felsefeyle işbirliği açısından öncelikli olması gerekenler var mıdır?

5) Bu dallar çerçevesinde, belirli felsefi bir öğretiyi kabulden kaçınmak mümkün müdür? Mümkünse, bu nasıl başarılabilir?

6) Sosyoloji-felsefeye ne getirebilir?

7) Felsefenin sosyolojiye sunabileceği neler vardır? Bu soruların her birini kısaca cevaplandırmaya çalışacağız.

Felsefi Bilgi ve Bilimsel Bilgi

Felsefi bilgi, daha önce varlık kazanmış diğer bilgiler ve zihinsel eylemler üzerine aşılanan ve bunların parçasal ifadelerini sonsuz (parçasal olmayan) bütünlükler içinde bütünleştirmeye çalışan ikinci ya da üçüncü dereceden bir bilgi türüdür. Felsefe, parçasal ifadeler (dışavurmalar) ile bunları bütünleştiren çerçevelerin geçerlilik, doğruluk, gerçeklik, varlık ya da değerlerini temellendirmeyi amaçlar. Bilimsel bilgi tercihen deneye dayalı doğrulamalara, açıklamalara ya da matematikte olduğu üzere aksiyomlara ulaşmak üzere az ya da çok, yapay olarak işlemsel çerçeveler ve bunlar içinde yer alan olguları inşa eden birinci ya da ikinci dereceden bir bilgi türüdür. Felsefe ile bilimin birbirlerini etkilediklerini, hatta bir ölçüde birbirleriyle iç içeleştiklerini inkar etmek; ancak hem bilim ve felsefenin tarihlerine, hem de felsefi bilgi ve bilimsel bilginin yapılarına göz kapamakla mümkündür. Bilimler, hipotezlerinin ve kavramlaştırmalarının kaynağını felsefede değilse nerede bulabileceklerdir? Bilimsel bilgi ise varolabildiği ölçüde felsefi bilginin ele alıp irdelediği birinci ya da ikinci dereceden bilgi türlerinden biri değil de nedir?

Bununla birlikte, şu da bir gerçektir ki, bu iki bilgi türü arasındaki ilişkiler farklı noktalarda değişik biçimler alabilirler. Bilimsel bilgi ile felsefi bilgi, ne tam olarak birbirlerinden yalıtılabilirler, ne de birbirleriyle özdeşleştirilebilirler. Bu durum, ikisi arasındaki ilişkilerin diyalektik bir nitelik taşıdığım gösterir. Dogmacı olmayan, her diyalektiğin dile gelişi, ancak çok sayıdaki diyalektikleştirme usulleri aracılığıyla olacaktır. Bu usullerden şu an için bilebildiklerimiz şunlardır: Diyalektik bütünleyicilik, karşılıklı olarak yekdiğerini işin içine sokma (tedahül), çift yanlı(anlamlı)lık, kutuplaştırma, perspektiflerin karşılıklılığı (özellikle sosyoloji ve insan bilimleri dikkate alındığında) şeklinde ortaya çıkıyorsa da, bu ilişki yakın geçmişte çift anlamlılık ya da kutuplaştırma biçiminde olabiliyordu. Daha uzak bir geçmişte ise, bilimsel bilgi ile felsefi bilgi birbirlerini öylesine yoğun bir biçimde zorunlu kılıyorlardı ki, neredeyse birbirleriyle karışmış oluyorlardı. Bu durumda, bilim felsefe bağının ölçüsüne ilişkin evrensel geçerlilikte bir karakteristik bulmanın olanaksızlığı açıkça görülmektedir. Bu konuda bilimin ve felsefenin tarihleri boyunca geçirdikleri farklı evreleri ve özgül durumları dikkate almak gerekmektedir.

Ortak Bir Metodolojik Eşik

Yukarıda söylemiş olduklarımız, bizi ikinci sorumuzun yanıtına yaklaştırmış olmaktadır. Felsefi ve bilimsel bilgi türleri için ortak bir metodolojik eşik mevcuttur: Bu eşik, sabit kılınmış işlemsel çerçevelerin, durdurulmuş deneyimlerin ve mumyalaşmış kavramların tümünün yıkılması yoluyla gerçekleştirilecek bir ön arındırma, temizleme işlemidir. Zorlu bir çaba, bir ‘ordalie” olarak diyalektik hiperampirizm, hareket noktasını ne spiritüalizm, ne maddecilik, ne de mistisizm çerçevesinde bulabilir. Bu boyun eğmez ve tavizsiz evcilleştirilmemiş diyalektik ne yükselen, ne alçalan ve ne de bu iki özelliği birlikte taşıyan bir yol olabilir. Bu diyalektik, hiçbir bilgi türüne, örneğin bilimsel ya da felsefi bilgiye herhangi bir ayrıcalık tanıyamaz; bu diyalektik ne bilince ne de varlığa yansıtılabilir; bu ikisi arasındaki ilişkilerin kendisi de diyalektik niteliktedir; ve diyalektikleştirilmeleri gerekir. Diyalektik, herhangi bir özel felsefi ya da bilimsel tavır alışla ittifak kuramaz; aksi takdirde diyalektik, davasını daha baştan kaybetmiş olur. Diyalektik, tüm olası tavır alışların önünden gidip belirli tikel durumları dogmalaştırmanın, her türlü kolaycı çözümün, bilinçli ya da bilinçsiz her türlü yücelmenin oyunlarını bozarak tüm yolları engellerden arındırmış olur. Diyalektik, bir yoldur (‘dia’, katederek); dayanak çerçevelerine kadar esnek lalınmış, sürekli olarak yenilenen, sonsuz çeşitte deneyimlere açılan bir yol. Hem felsefeye hem de bilime ortak metodolojik eşik oluşturan bu hiperampirist diyalektik her türlü sentez, tekleştirme, yükseltme (Aufhebung), uzlaşma, barışma, uyumlaşma ve dengenin yerine, her an dibi görünmeyen derinliklere açılan ve her dönemeçte her şeyin yeniden sorgulanmasını zorunlu lalan, en tehlikeli sürprizleri hazırlayan öngörülmez ve hesaba gelmez yaşantı ve deneyimleri koyar. [1]

Sosyolojinin Özgül Durumu

Çeşitli sebeplerden dolayı sosyoloji, genel olarak da insan bilimleri, biyolojik bilimler de dahil, doğa bilimlerine göre felsefi bilgi ile daha yakın bir temas içindedir. Bu sebepler şöyle sıralanabilir:

a) Sosyoloji eylem içindeki topluma (Saint Simon), yani toplumun, grupların, ‘Biz’lerin ve bu çerçevelerde bütünleşen insanların engellerle savaşarak kendilerini yaratıp üretirken ortaya koydukları, kolektif ve bireysel çabalan inceler. Bu yüzden sosyoloji, insan özgürlüğünün ve bu özgürlüğün karşılaştığı ve de kısmen aştığı tüm engellerin bilimidir. Diğer insan bilimleri (adları ne olursa olsun, ekonomi, hukuk, antropoloji, beşeri coğrafya ya da demografya vb.) sosyolojiden, bu çabanın yönü açısından sınırlandırılmış olmalarından dolayı ve bu sınırlandırılmışlığa tekabül eden engelin seçimine göre farklılaşırlar. Bütün bu bilimlerin inceledikleri gerçeklik tek ve aynıdır: Özel bir bakış açısından ele alınmış haliyle ve özgül bir yöntemle inşa edilmiş özel bir nesne olarak beşeri olanın durumu. Bu alanda eylemin (çaba) eser (ürün) karşısında, toplam çabanın da farklılaşmış faaliyetler karşısında üstünlüğünü kurması söz konusudur. Bu durumu ortaya koyan, İlci temel insan bilimidir: Sosyoloji ve tarih; birincisi tipleştirerek, İkincisi bireysel(tikel)leştirerek; birincisi bu tiplerin sürekliliğini, İkincisi ise süreksizliğini vurgulayarak. Bu durumda eylemler, özgürlük, bilinç bunlar, ister kolektif veya bireysel olsunlar, ister özgürlüğün, indirgenik (yenileştirici gerçekleştirme) ya da yoğun (karar verme ve yaratma) derecelerini temsil etsinler sosyoloji ve diğer insan bilimlerinin inceleme alanını felsefenin içine doğrudan komşu haline getirirler. Sosyoloji ve felsefe, sürekli olarak aynı alanda ve birbirleriyle karşılaşırlar; ve herhangi başka bir yerde olabileceğinden çok daha az birbirlerini tanımazdan gelebilirler. aslında ikisinin de birbirini düşmanca değil de dostça karşılayıp, olabildiğince etkin bir işbirliğini denemeleri gerekmez mi? Felsefe ile ilişkiler bakmamdan insan bilimleri ile doğa bilimleri arasındaki fark, yalnızca bir derece farkıdır. Zira doğa bilimleri de felsefe ile temas halinde olmaktan kaçınamazlar; ancak doğa bilimleri felsefe ilişkisinde ortak eşik, yalnızca metodolojik iken, insan bilimleri felsefe ilişkisinde ortak eşik hem yönteme hem de inceleme alanına ilişkindir.

b) Sosyolojik bilgi ile felsefi bilgiyi birbirlerine yaklaştıran ikinci sebepse her ikisinin de bütünlüklere başvurmalarıdır. Felsefi bilgi sonsuz bütünlükleri gündeme getirir. Bunların birliğiyle çoğulluğu arasındaki ilişkiyi sorun olarak ortaya koyar; sosyoloji ise daima sınırlı ve çoğul olan ‘tümü kapsayıcı toplumsal olgular’ı, dışavurum ve ortaya çıkışlarının çeşitliliği içinde incelemekle yetinir.

Ancak bütünlük ve bütünlüğün dinamikliği sorunu hem insan bilimlerinin hem de felsefenin ortak sorunu olmayı sürdürür.

c) Üçüncü sebep ikinci ile bağlantılıdır. Tümü kapsayıcı toplumsal olgular insanın durumum bağlı olarak, anlamlar, simgeler, düşünceler ve değerler bakımından büyült bir zenginlik taşırlar. Doğa bilimlerindeki ‘bütünler ve ‘işlemsel çerçeveler’e göre çok daha karmaşık olan bu olguların incelenmesinde ideolojik dogmalaştırma, idealleştirme ve yüceltme tehlikesi de çok daha büyüktür; burada anlama anı, özel bir ağırlık taşır. Diyalektik hiperampirizmin arındırıcı ateşine başvurulması bu durumda felsefede olduğu gibi daha kesin bir zorunluluk haline gelmektedir.

d) Sosyoloji (ve de insan bilimleri) ile felsefe arasındaki yakınlığın dördüncü ve son sebebi, ampirist diyalektiğe özellikle muhtaç olmaları yüzünden her ikisinin de, bu diyalektik çerçevesinde, ondan ayrılması imkansız olan beşeri ile karşılaşıyor olmalarıdır. Gerçekten, ne sadece bir yöntem, ne de sadece varlık ya da hareket biçimi olan diyalektik işte bu sebeptendir ki yöntem ile gerçeklik arasındaki ilişkilerin kendileri de diyalektikleştirilmelidir, öz olarak beşeri bir vurgulama taşır. Tanıyabildiğimiz ya da sadece yakalayabildiğimiz her gerçek kolektif ve bireysel insan müdahalesinden dolayı daha o anda diyalektikleşmiştir. İster yöntem biçiminde, ister her türlü yöntemin dışında (ki genellikle olan budur) dile gelsin. Bu beşeri unsur, yürüyüş halindeki insan çabasının karşılaştığı ve aşmaya çalıştığı engellerin tümü üzerinde izini bırakmak için tuttuğu yoldur. Deneyim her zaman insansaldır; ve dokunduğu her şeye beşeri olanı (terim yerinde ise) bulaştırır: İster sırf sezgi yoluyla ‘dünyada kendine göre bir yol tutma’, ister dünyayı değiştirme yolunda bir savaşım (Genç Markta Praksıs) ya da kurulmuş ve kontrollü bilimsel deney olsun, deneyim ne beşeri ne de toplumsal olandan kopabilir. Diyalektik hiperampirizme başvurmadaki yoğunlaşma, bu başvuru beşeri olana başvurudan ayrılamayacağı ölçüde, felsefe ile sosyolojiyi birbirine daha da yakınlaştırır.

Bazen ‘kültür sosyolojisi’, ‘toplumsal kontrol’, ‘toplumsal fizyoloji (Durkheim)’ye bağlı gibi gösterilen, benim ise Düşün Sosyolojisi olarak adlandırdığım bilgi, manevi yaşam, hukuk, sanat, dil, din, eğitim sosyolojisi gibi bazı sosyoloji dalları, sosyoloji ile felsefe arasında buraya kadar söz ettiğimizden de yoğun bir teması gerektirirler. Gerçekten de bilgi sosyolojisinin işi, eğer değişik bilgi türleri (örneğin algısal bilgi, ‘başkaları ve biz’lerin bilgisi, sağduyunun bilgisi, teknik, siyasal, bilimsel, felsefi bilgi), biçimlen (mistik ya da akılcı, pozitif ya da spekülatif, sezgisel ya da üzerinde düşünülmüş vb. bilgi) ve sistemleri içinde ortaya çıkmış zihinsel eylemler (sezgi ve yargılar), işaretler, simgeler, fikirler ile toplumsallık biçimleri, özel gruplaşmalar ve bütünsel toplumsal tipleri arasındaki fonksiyonel korelasyonları incelemek değilse nedir? Sosyolojinin işi de hukuksal, ahlaksal, dinsel eylemler, simgeler ve bunların oluşturdukları düzenleme ve sistemler ile mikrososyolojik, grupsal, bütünsel toplumsal tipler arasındaki fonksiyonel korelasyonları bunları aynı zamanda toplumsal gerçekliğin diğer bütün derinlemesine kadarı ile de ilişkilendirerek incelemek değilse nedir?

Bütün bu inceleme ve araştırmaların gerçekleştirilmesi ise ancak felsefi bilginin bilgiye, ahlaka, hukuka vb. özgü olayların toplumsal gerçeklik içinde yakalanmasına imkan vermek ve sosyolojik soruşturmada ölçüt olarak kullanılacak sınıflandırma şemalarını (örneğin bilgi ve ahlak tür ve biçimleri) kurmak üzere işe karışması ile mümkün olur.

Diğer yandan ise epistemoloji, felsefe, ahlak, hukuk felsefesi vb. de bilgi, ahlak, hukuk sosyolojilerinin kendilerine sağlayacağı zengin malzemeyi hesaba katmadıkları ölçüde, dogmatizmin en kötüsüne ve tam bir keyfiliğe düşmeye mahkûm içi boş kurgular ve akıl yürütmeler arasında kaybolma riski taşıyacaklardır.

Sosyolojinin Bağımsızlığı

Düşün sosyolojisi ile felsefi bilgi arasındaki özellikle yoğun bağların, bu sosyolojiyi özgül bir felsefi öğretinin egemenliğine girmeye götürmesine imkan vermemek gerekir (Böyle bir şey, düşün sosyolojisinin Max Scheler ve Kari Mannheim kadar uyanık ve temkinli temsilcilerinin bile düştüğü duruma götürecek, sosyolojik soruşturmanın uzanımım yok edecektir; Scheler, sosyolojiyi kendi duygusal eflatunculuğuna, özleri esas alan sezgiciliğine ve teknolojik bilginin önceliği savına bağımlı kılmıştır; Mannheim yaptığı, bilgi sosyolojisini kendi Hegelci ve pragmatist sentezinin dogmacılığına bağımlı kılmak olmuştur; ki bu da, sosyolojinin bir bilim olarak otoritesini tanımamaya götürür. Mannheim, aynı zamanda soruşturmasına baştan temel aldığı öğretiyi, yine aynı soruşturmadan kalkarak ortaya koymaya kalkışmış; ancak bu kez de sosyolojizme düşmüştür).

Bu yanlış kullanımlara son verebilmek için, felsefi bilgi ile düşün sosyolojisi arasındaki derin ve vazgeçilmez işbirliğinin gerekliliğini gösterme yolunda, çok çeşitli temellendirme biçimlerinin ortaya konulabileceği gerçeği üzerinde ısrarla durmak gerekir. İlke olarak, bu türden sonsuz sayıda temellendirme biçimi bulunabilir: çeşidi doğrudan deneyimleri esas alan köktenci ampirizm, farklı ilkelerden hareket eden çeşidi fenomenolojiler, çeşidi varoluş felsefeleri, farklı türden pragmatizmler ya da “üstesinden gelinecek engellere göre sürekli yeni kategoriler yaratan akıl” savma dayanan kuram (Brunschvicq), diyalektik maddecilik, diyalektik olsun olmasın, çoğulcu ya da tekçi gerçekçilik ve hatta belki de “mutlak’ın negatif teolojisi” ile birleşen “hemen hemenci felsefe”.

Felsefi bilginin görev sınırını anahatlarıyla belirleyip, belirli bir felsefi tavra bağlanmaksızın felsefi bilgiden ‘düşün sosyolojisinin disiplinlerini farklılaştıracak ölçütler çıkartmanın imkansız bir şey olduğunu düşünmek, kanımızca yanlıştır. Gerçekte bu iş, felsefe ile sosyoloji için ortak bir üçlü eşiğin yardımıyla başarılabilir:

a) İnsanın durumu

b) Anlam, simge, fikir ve değerler, zihinsel eylemler alanı

c) Son olarak da her türlü bilim ve felsefeyi önceleyecek ve hiperampirist diyalektik aracılığıyla gerçekleştirilecek arındırma işlemi.

Sosyolojinin Felsefeye Getirebilecekleri

Sosyolojinin felsefeye sağladığı, sadece hal ve gidişler, eylemler, deneyimler (yaşanmışlıklar) ve yapıt/eserlerin (anlamlar, simgeler, değerler, fikirler) sonsuz çeşitliği ve yapıt/eserler hiyerarşisinin farklı uygarlıklar ve toplumsal yapılara göre gösterdiği altüst oluş ve değişiklikler hakkındaki zengin bilgisel hammadde değildir. Daha önemli bir katkısı şudur: Sosyoloji; dogmacı, keyfi, antropomorfik her türlü felsefi tavrı dayanaksız kılmakla yetinmeyip, özellikle Sosyoloji-felsefe işbirliğini kısır bir döngü olarak gören ve kolektif deneyim ve bilginin olanaklılığını inkar eden bir dizi yanlış felsefi kuranım safdışı edilmesine de katkıda bulunur. Sosyolojinin, özellikle de düşün sosyolojisinin, felsefeye negatif ve eleştirel katkısı çok büyük olabilir; ancak bu katkı, yalnızca negatifle sınırlı değildir. Sosyoloji, felsefeye pozitif yanıtlar isteyen örneğin bilginin kolektif özneleri, kolektif yargıların olanaklılığı, kolektif bilgi ve geçerliliği, kolektif özgürlük ve bunun bireysel özgürlük ve varlık ile olan ilişkileri vb... gibi konularda sorular da sorabilir. Ancak bunların yanıtlanmasında sosyoloji, sosyoloji olarak kalmaya devam edecekse hiçbir telkinde bulunamaz.

Felsefenin Sosyolojiye Getirebilecekleri

Felsefi bilgi sosyolojiye, dogmacılığı saf dışı etmede yardımcı olabilir. Bu bilgi türü, her türlü sosyolojik tavır alıştaki ‘beşeri coefficient’in varlığını ortaya koyarak ‘sosyolojinin sosyolojisi’ne giden yolu açabilir. Her türlü tek yanlı sosyolojizmi önlemeye yardım edebilir. Daha iyisini de yapar: Sosyolojik kuramın özgün işlem çerçeveleri (tümü kapsayan toplumsal olgular, bilişsel, ahlaksal, hukuksal olgular vb.) ve açıklayıcı çalışma hipotezleri oluşturma çabalarına destek olur. Dahası felsefe, sosyolojiyi farklı bilgi tür ve biçimlerinin farklı yapı tipleri içindeki rolleri, eylemler ile yapıt/eserler, görevler, değerler, fikirler ve ülküler, farklı değer hiyerarşileri arasındaki ilişkiler gibi konularda bir dizi pozitif soruya cevap vermeye zorlar. Ancak yanıtlanması sosyolojik anketleri gerektiren bu sorulara, felsefenin kendisi cevap veremez.

Görüldüğü üzere, sosyoloji ile felsefe arasındaki ilişkilerde emperyalizmin zorunlu bir yeri yoktur. Burada söz konusu olan, birbirlerini karşılıklı olarak gözleyen ve çalışmaya teşvik ederek yardımlaşan komşular arasındaki bir işbirliğidir. Bu ise, belki biraz tedirgin edici; ancak çok da verimli bir yüzyüzeliktir.


[1] Ortaçağ’da, suçluların buzlu suya sokularak ya da kızgın demirle dağlanarak günahlarından arındırılması işlemi (ç.n.).

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe