Felsefe

 

 

 

Sosyloji Ve Felsefe

Raymond Aron

 

Durkheim’ın eğitim kuramları, kitaplarındaki insan ve toplum kavramlarından esinlenir. Durkheim’ın sosyoloji adı altında bir toplumsal felsefe sunduğu, sosyolog olmaktan çok filozof olduğu söylenmiştir. Gerçekten de Durkheim yaradılış bakımından felsefi, hatta dinseldir. Sosyolojiden bir peygamber heyecanı ile söz eder. Öte yandan sosyolojisi, insan, çağdaş toplum ve tarih konusunda bir görüş ortaya koyar. Sosyolojik bir öğretiyi felsefi öğeler taşıdığından dolayı eleştirmek onun değerini düşürmek demek değildir.

Daha önce birçok kez incelenen tarih görüşü ve insan anlayışını bir yana bırakacağım. Ama Durkheim’ın görüş birliği zorunluluğunu vurgulamadaki ısrarı gibi çatışma etkenlerini görece olarak ihmal etmesi felsefesindeki bazı eğilimlerden ileri gelir. Çağdaş toplumun toplumsal farklılaşma terimiyle anlatımı tek yorum değildir. Max VVeber’e göre çağdaş toplumun temel niteliği farklılaşma değil, akılcılaştırmadır ve bu kavramların her biri, olguların bilimsel yorumlanması açısından olduğu kadar ahlaki ya da felsefi değerlendirme açısından birçok sonucu ortaya koyar.

Ben eleştirilerimi toplum kavramı üzerinde daha doğrusu Durkheim’ m değişik anlamlarda aldığı toplum sözcüğü üzerinde toplayacağım. Anlamların çokluğu iç çelişkiyi değilse bile bu düşüncenin farklı eğilimle::.., ortaya koyar.

Durkheim bütün hayatı boyunca pozitivist ve bilimci bir düşünür, toplumsal olguları nesneler gibi inceleyebilecek, onları dışarıdan gözleyebilecek ve doğa bilimleri uzmanlarının olguları açıkladıkları gibi açıklayacak bir sosyolog olmak istedi. Ama Durkheim’ın düşüncesinde bu açık ve sürekli pozitivizmle birlikte toplumun hem idealin kaynağı, hem de ahlaki ve dinsel inancın gerçek amacı olduğu fikri vardır. Toplumun bu ikili yorumu kuşkusuz anlaşılmazlıklara, güçlüklere yol açar. Somut ve gözlenebilir toplum, idealin kaynağı toplumla, hele en yüce özlemlerle inançların amacı olan toplumla karıştırılamaz. Eğer inanç, dinsel bile olsa somut topluma tapınmayı amaç olarak alıyorsa, Durkheim’ın düşüncesi milliyetçi-sosyalist düşünüş felsefesine yakın olacaktır. Bu da kuşkusuz gerçekdışıdır.

Bu nedenle Durkheim’la ilgili her eleştiri, metinlere göre bazen ortam ya da dıştan gözlemlenen toplumsal bütün, bazen de saygı ve sevginin amacı idealin kaynağı olarak yorumlanabilecek toplum kavramının ikili anlamı üzerinde durmalıdır.

Birinci anlamda toplum, toplumsal ortam olarak tanımlanmış ve öteki olguları belirleyen şey olarak düşünülmüştür. Peki ama ortamı belirleyen nedir? Durkheim haklı olarak aile, suç, eğitim, siyaset, ahlak, din gibi çeşitli kurumların toplumun örgütlenmesi ile koşullandığı üzerinde durur. Her toplumsal biçim kendi aile, eğitim, devlet ve ahlak biçimine sahiptir. Ama Durkheim toplumsal ortamı bütünsel bir gerçeklik olarak almak eğilimindedir; oysa bu sonuncu neden değil, analitik bir kategoridir. Belirli bir kuruma göre neden olan, toplumsal ortam denen şey, başka bir açıdan toplumsal ortamın açıklamaya çalıştığı kurumlar bütünüdür.

Durkheim toplumsal ortamı nesnel ve maddi olarak tanımlanmış kendine özgü bir gerçeklik olarak almak eğilimindedir; oysa bu entelektüel bir tasarımdır. Bu soyutlama yapma eğilimi «intihar dürtüsü» kavramında ortaya çıkar. Gerçekte Durkheim’ın düşüncesi ve sözcük dağarcığı dışında «intihar dürtüsü» yoktur. İntihar sıklığı toplumsal koşullara ve gruplara göre az ya da çoktur. İntihar oranı grubun bazı özelliklerini ortaya koyar, ama kendilerini öldüren umutsuzların bir «toplu dürtü» tarafından sürüklendiğini göstermez.

Durkheim, toplumsal ortamdan çoğu zaman sanki yeterince belirlenmiş ve ortam bilinince onun için gerekli kurumlar belirlenebilirmiş gibi söz eder. Böylece Durkheim, herkesin kabul edebileceği, «her toplum kendi ahlakına sahiptir» önerisinden hareket eder. Roma cüe’sinin ahlakı Sovyet devletinin ahlakından ya da liberal Amerikan devletinin ahlakından somut olarak farklıdır ve her toplumun kendine özgü, ait olduğu türü belirginleştiren ahlaki kurumlan, inançları, uygulamaları olduğu doğrudur. Ama ahlaki davranışlar toplumsal bir türden ötekine değişirken, bundan bir toplumsal türü tanımakla ona uygun ahlakın hangisi olduğu söylenebileceği anlamı çıkartılamaz. Durkheim çoğu zaman toplumdan kendi içine kapalı, tam olarak tanımlanmış kapalı bir birim gibi söz eder. Oysa gerçekte her toplumun içinde iyi ya da kötü olanla ilgili olarak çatışmalar olur. Ahlak anlayışları savaş halindedir ve bazıları sonunda egemen olur. Bilimin çağdaş toplumun türüne uygun ahlakı, sanki bu tür sadece bir tek ahlak anlayışı istiyormuş gibi, sanki bir toplumun yapısı bilindikten sonra «İşte bu toplumun gereksinim duyduğu ahlak budur» denebilirmiş gibi açıklayabileceğini sanmak saflık olur.

Başka bir deyişle, tam ve eksiksiz birim olan bir toplum kavramı yerine, her karmaşık toplum içinde bir arada yaşayan toplumsal gruplar kavramı konmalıdır. Toplumsal grupların çokluğu ve ahlaki düşüncelerin çatıştığı kabul edildiğine göre, toplumsal bilimin uzun zaman, belki de hiçbir zaman ahlakçılara ve eğitimcilere, bilim adına öğretmeniz gereken ahlak budur diyemeyeceği görülür.

Kuşkusuz bir toplum üyelerinin hiç olmazsa soyut olarak kabul ettiği ahlaki zorlayıcılar vardır. Ama ilginç olan, üzerinde görüş birliği sağlanamamış konulardır. Bu konulara gelindiğinde, sosyoloji normal olarak toplumun gereksinim duyduğu ahlakı belirtme yeteneğine sahip değildir. Belki de aynı toplumsal örgütler farklı ahlak anlayışlarını kabul edebilir. Dahası eğer sosyoloji belirli bir ahlak anlayışının içinde yaşadığımız toplumda istikrarı sağladığını gösterse bile, neden ahlak adına toplumumuzun istikrarını son amaç olarak almak zorunda kalalım. Toplumumuzun niteliklerinden biri de ana ilkelerinin sürekli olarak yeniden tartışma konusu yapılmasıdır. Sosyoloji bu sorgulamanın nedenlerini açıklayabilir, ama ne bireylerin kendilerine sordukları sorulara yanıt verebilir, ne de bilimsel bir çözüm önerebilir.

Bunun iki nedeni vardır. Bir yandan aynı toplumsal tür birçok ahlaka uygun çözüm ve siyasal rejimle bağdaşır. Öte yandan değerlendirmeyi kendisi yapmak isteyen birey, varolan toplumsal türü insanlık serüveninin son aşaması gibi görmek zorunda değildir. İçinde yaşadığımız toplumla bağdaşması bile başka bir ahlak isteyebilir.

Olguların incelenmesinden zorlayıcıların çıkartılması olasılığı üzerine bu yanılsama bence büyük ölçüde toplum türlerini sınıflama kuramıyla açıklanır. Hatırlanacağı gibi, Durkheim tarihsel olarak bilinen değişik toplumların karmaşıklık derecesine göre tekparçalılardan ikili bileşimli çok parçalı toplumlara kadar tek bir çizgi üzerinde sıralanabileceğine inanıyordu.

Yorumcuların genel olarak, üzerinde pek durmadıkları bu kuram, bana Durkheim’ın gerçek sosyolojisinde değil, ama toplumsal bilimin tamamlanmış belirli bir biçimi konusundaki düşüncesinde çok önemli görünmektedir. Toplumların karmaşıklık derecesine göre sınıflaması Durkheim’a, isteyerek, biraz da küçümseyerek 'tarihe bıraktığı yüzeysel olgularla, esas olarak sosyolojiye ait olan derin olgular arasında önem verdiği bir ayrım yapması olanağı tanıyordu. Gerçekten bir toplumsal türün karmaşıklık derecesi ile ya da parçalarının sayısı ile tanımlandığı kabul edilirse, belirli bir toplumun hangi türe ait olduğunu ayırt etmek için bir ölçüt ortaya çıkar. Eğer görece olarak daha az karmaşık bir toplumun birden çağdaş bir sanayi geliştirdiği saptanırsa —Japonya’nın durumu böyledir— bu toplumun ekonomik gelişme düzeyine rağmen parçalarının bileşimi ve sayısı nedeniyle başka tür bir toplum olarak ve batılı toplumlardan daha ilkel kaldığı öne sürülecektir.

Başka bir deyişle Durkheim sosyolojiye ait olan yapı ya da toplumsal bütünleşmenin temel olgularını tarih bilimine ait olan, kesin yasalara bağlı elma yan, siyasal rejimler ve hatta ekonomik kurumlar gibi daha yüzeysel başka olgulardan ayırma olanağını bulduğunu sanıyordu.

Derin ve yüzeysel; toplumsal tür ve tarihsel olgular zıtlığına götüren toplamların bu sınıflaması, bana göre, toplumların sadece tek bir sınıflamasını geçerli sayan pozitivist ya da gerçekçi bir yanılsamaya aittir.

Durkheim’ın toplumu sevgi ve saygının amacı, idealin kaynağı olarak düşündüğü ikinci anlamı incelemek, eleştirmek için onun üç denemesinin yer aldığı Sociologie et Philosophie (Sosyoloji ve Felsefe) adlı küçük bir kitaptan yararlanacağım. Birinci makale 1898 tarihlidir: Representations lncLividuelles et Representatiorıs Collectives; ikinci 1906’da Fransız Felsefe Kurumana sunulan bir bildiri: Determination du Fait Morale (Ahlaki Olgunun Belirlenmesi), sonuncusu 1911’de Bologna’da toplanan Uluslararası Felsefe Kongresine sunduğu bildirisidir : Jugements de Realite et Jugements de Valeur (Gerçek Yargı ve Değer Yargısı). Bu kısa eserde Durkheim’ın ana konularından bazıları güçlü bir biçimde dile getirilmiştir. Bu konulardan ilki şudur : İnsan «uygar olduğu ölçüde», toplum içinde ve toplum sayesinde insandır. Sadece toplumla bütünleşmesi insanı öteki hayvanlardan farklı bir hayvan yapmaktadır.

«Uzun zaman önce Rousseau’nun gösterdiği gibi, toplumdan gelen her şeyi insandan alırsak geriye hemen hemen hayvandan ayırt edilemeyen, duygularına indirgenmiş bir yaratık kalır. Son derece önemli toplumsal şey olan dil olmadan genel ya da soyut düşünceler hemen hemen olanaksızdır ve sonuç olarak bütün üst zihinsel işlevler biter. Kendi başına bırakılan birey fizik güçlerin egemenliği altına girer. Eğer bundan kaçabildi, kurtulabildi ve bir kişilik kazandı ise, bunun nedeni kendine özgü, yoğun, bütün bireysel güçlerin bir araya gelmesinden doğan, ama akılcı, ahlaki ve bu nedenle doğanın akılcı ve ahlaki olmayan güçlerini etkisiz hale getirebilecek bir güce sığınmasıdır. Bu güç, ortak güçtür. Kuramcılar insanın özgür olmaya hakkı olduğunu gösterebilirler ama, bu ispatlamanın değeri ne olursa olsun kesin olay şey, bu özgürlüğün toplum içinde ve toplumla gerçek hale geldiğidir.» (Sociologie et Philosophie, s. 79)

Böylece toplum olmadan insan bir hayvan olacaktır. İnsan denen hayvan toplum sayesinde insanlığa kavuşur. Buna kolaylıkla şu yanıt verilebilir : Hayvanların grup halinde yaşaması bir dil ve aklın üstün biçimlerini yaratmaları için yeterli değildir. Kuşkusuz toplum, insan türünün insanlığının gelişmesi için zorunlu bir koşuldur, ama bu koşul, insan denen hayvan başka türlerde bulunmayan yeteneklere sahip olduğu takdirde yeterli olabilir. Dil, anlama, iletişim kuşkusuz birden çok insan gerektirir ve bu anlamda bir toplum vardır, ama insan toplumunda olan türden dil, anlama ve iletişimin olması için birden çok hayvanın birlikte olması yeterli değildir.

Durkheim dil, ahlak ve dinin toplumsal olgu olduğunu söylemekte haklıdır, ama bir koşulla : Benim yaptığım biçimde anlatıldığı sürece bu açık, herkesin kullandığı, ilginç olmayan önerinin «esas olarak» nitelemesiyle kullanılmaması gerekir. Ahlak, dil ya da dinin toplumsal boyutu vardı. İnsani bütün olgular toplumsal bir yan ortaya koyar, ama bundan bu insani olguların esas olarak toplumsal olduğu sonucu çıkmaz. Dikkate alman olgunun gerçek anlamı toplumsal boyutuna bağlıdır.

Bu açıklama özellikle ahlak için geçerlidir. Durkheim’a göre, eğer toplum bireylerden üstün bir değer taşımıyorsa, ahlak varolamaz.

«Böylece şu sonuca varıyoruz : Eğer bir ahlak, bir görev ve zorunluluklar sistemi varsa, toplumun kapsadığı, bireşimlerinin sonucu olduğu bireylerden nitelik olarak farklı bir ahlak kişiliği olması gerekir. Bu düşünce biçimi ile Kant’ın Tanrının varlığını ispatladığı düşünce biçimi arasındaki benzerlik fark edilir. Kant, Tanrıyı ön gerçek olarak öne sürüyordu, çünkü bu varsayım olmadan ahlak anlaşılamaz... Biz özel olarak bireylerden ayrı bir toplumu ön gerçek olarak düşünüyoruz, çünkü başka türlü ahlak amaçsız, görev dayanaksız olurdu. Bu ön gerçeğin deneyle doğrulanmasının kolay olduğunu ekleyelim. Sorunu kitaplarımda daha önce de sık sık incelememe rağmen, bu kavramın doğruluğunu göstermek için önceden verdiklerime yeni nedenler eklemek benim için kolay olacaktır. Bütün bu tartışma gerçekte birkaç basit konuya indirgenebilir. Ortak düşünce bakımından ahlak, çıkar gütmeme ve özveri başladığı zaman başlar. Ama çıkar gütmeme, eğer boyun eğdiğimiz konu, birey olarak bizden daha güçlü bir değere sahipse, bir anlam taşır. Oysa deneyler dünyasında bizimkinden daha zengin ve daha karmaşık ahlaki bir gerçekliği olan tek bir konu biliyorum, o topluluktur. Hayır, yanılıyorum. Aynı rolü oynayabilecek bir tane vardır; o da Tanrısallıktır. Tanrı ile toplum arasında seçim yapmak gerekir. Bu çözümlerden birini haklı gösterebilecek nedenleri burada incelemeyeceğim, çünkü her ikisi de tutarlıdır. Benim açımdan bu seçimin önemsiz olduğunu söyleyeceğim. Bana göre Tanrısallık toplumun biçim değiştirmesi ve simgesel olarak düşünülmesidir.» CA.k., s. 7475)

Demek ki Tanrı ile toplum arasında bir seçim yapmak gerekir. Durkheim’ın gerçekten inandığı bir şeyi gösterecek, felsefesinin niteliğini ortaya koyacak bir tümce varsa, o da budur. Bu seçimin bana zorunlu görünmediğini ve Durkheim’ın düşünce biçiminin tamamen yanıltıcı geldiğini eklememe bilmem gerek var mı? Durkheim’ın düşüncesi şudur : Bir hareketin konusu, eğer oyuncudan (onu gerçekleştirenden) başka bir kişi, ise, hareket ahlakidir. Oysa öteki kişi olduğu biçimiyle benden daha değerli değildir. Öyleyse bir ahlak anlayışının olması için benden ya da herkesten daha değerli bir gerçekliğin olması gerekir. Bireysel oyuncudan değer olarak üstün olan bu gerçeklik, Tanrı ya da toplumdan başka bir şey olamaz. Bu iki varsayım arasında fark yoktur, çünkü dinsel yaşamın ilksel biçimleri incelemesinden bildiğimiz gibi, din, değişen topluma tapınmadan başka bir şey değildir.

Birinci yanıltma ahlaki hareketin ya da bir hareketi, ahlaki yapan şeyin incelenmesinde yatmaktadır. Durkheim’a göre eğer bir hareket benim kendi kişiliğimi konu alıyorsa ahlaki değildir; başka birini konu olan hareket de ahlaki olamaz. Oysa Durkheim’ın dayandığı genel kanı, başka birinin hayatını kurtarmayı konu alan özveriyi, bu başkası benden daha değerli olmasa bile ahlaki kabul etmeye hazırdır. Hareketi ahlaki kılan, hareketimin konusunda önceden gerçekleştirilen değer değil, kişinin kendisinden kurtulması ve kendisini başkasına feda etmesi olgusudur. Meredith’in La Carriere de Beauchamp (Beauchamp’ın Meslek Yaşamı) adlı tanınmış romanının sonunda Nevil Beauchamps, bir çocuğun hayatini kurtarırken kendininikini kaybeder.11 Bu olay ahlaki sorunun bir açıklamasıdır. Üstün bir insanın kendisini daha aşağı birinin hayatı için feda etmesine hayranlık mı duymak gerekir, yoksa pragmatik bir düşünceyle üstün bir insanın kendini aşağı değerden bir varlığın kurtuluşu için feda etmesini saçma olarak mı düşünmek gerekir? Kararı ahlakçılara bırakıyorum, ama hareketin ahlaki olması için ortak bilincin hareketin konusunun oyuncu kişiden üstün olması gerektiğini düşünmediği açıktır. Hamelin adlı bir filozof kendisi yüzme bilmediği halde boğulmakta olan birini kurtarmak için suya atladığında ha:. tını kaybetti. Hareket yüceydi, ama pragmatik olarak saçmaydı. Her ne olursa olsun yargımız kurtarılacak hayatın değeriyle belirlenmez.

Davranışımızla yarattığımız değerin sanki önceden gerçekte somutlaşması gerektiğine inanmak da yanıltıcıdır. Durkheim dinden çok, dinin yaygın kavramını ele alır. Üstün değerlerin önceden Tanrıya verilmesini ve insanlar tarafından yaratılan değerlerin yüce varlığın önceden sahip olduğu değerlere bağlı olmasını ister. Dinin gelişmiş bir yorumunda bunun böyle olacağından kuşkuluyum. Ne olursa olsun, ahlaki değerler yalnızca insani bir felsefede bir keşiftir, insanlığın nedensiz bir keşfidir. İnsan yavaş yavaş insanlığa yaklaşan bir hayvan türüdür. Burada kendinde değerli bir nesne bulunduğunu ön gerçek olarak ortaya atmak, dinin anlamım ya da insani ahlakın anlamını yanlış yorumlamak olur.

Üçüncü yanıltmaca, toplum sözcüğünün tanımlandığını ve toplum ile Tanrısallığın sınırlanabilir, gözlemlenebilir iki şey gibi kıyaslanabileceğini, karşı karşıya getirilebileceğini varsaymaktır. Bir toplum yoktur, insan grupları vardır. Toplum kavramının hangi insan gruplarına uygun geldiği belirtilmedikçe tehlikeli bir yanlış anlama ile karşı karşıya kalırız. Tanrı ile eşdeğer toplum hangisidir? Aile mi? Toplumsal sınıf mı? Ulusal toplum mu? İnsanlık mı? Hiç olmazsa Auguste Comte’un felsefesinde bu noktada kuşku yoktu; dinsel tapınmanın konusu olan toplum somut insanlık değil, insanlığın tümüydü, yüzyıllar boyunca insanlardaki en iyi şeylerdi. Eğer toplumdan ne anlaşıldığı belirtilmezse Durkheim’ın anlayışı niyetlerinin tersine çağımızın sahte dinlerine, ulusal bir topluluğa kendi üyelerinin tapınmasına kadar gidebilir. Akılcı ve liberal olarak Durkheim çeşitli ve açık nedenlerle bu laik dinlerden nefret ederdi. Bu yanlış anlama olasılığı bile, toplum kavramının belirtmesiz kullanılmasının tehlikesini gösterir.

Toplumun bu metafiziği Durkheim’ın bilim, ahlak, din ile toplumsal koşullar arasındaki ilişkiler konusundaki derin sezgilerini ne yazık ki bozmaktadır.

Durkheim’a göre, insanın değişik etkinlikleri tarih boyunca yavaş yavaş farklılaşmıştır. İlksel toplumlarda ahlak dinden ayrılamaz, hukuk, bilim, ahlak ve din kategorileri yüzyıllar boyunca yavaş yavaş özerkliklerini kazanmışlardır. B,u öneri doğrudur, ancak bütün kategorilerin otoritelerini toplumsal kökenlerinden aldıklarını içermez. Durkheim sosyolojik bir bilgi ve ahlak kuramı ortaya koyduğunda bu kuramın, bilimsel kategorilerin vo ahlaki kavramların gelişimini etkileyen toplumsal koşulların nesnel incelenmesinden yola çıkması gerekir. Ama bana göre Durkheim’ın bilim, ahlak ve değer yargıları ile olgu yargıları arasında temelde farklılık olmadığı yolundaki inancı ile inceleme geçersiz kılınmıştır. Her iki durumda esas olarak toplumsal olan gerçeklikler söz konusudur; her iki durumda .bu yargıların otoritesi toplumun kendisine dayandırılmıştır.

Jugements de Fait et Jugements de valeurs makalesinden alman iki metin, olgu yargıları ve değer yargılarının kıyaslamasını ve hemen hemen bir tutulmasını gösterir.

«Bir değer yargısı, bir nesnenin bir ideal ile ilişkisini anlatır. İdeal bir başka biçimde de olsa nesne gibidir. O da kendine özgü bir gerçekliktir. Öyleyse açıklanan ilişki bu iki sözcüğü varlık yargısında birleştirir.

Değer yargılarının idealleri içerdiği söylenebilir mi? Ama gerçek yargıları için durum aynı değildir. Çünkü kavramlar da ideallerden hareket eden düşüncenin yapımıdır ve ortak bir nesnenin en yüksek noktası olan dil içinde, dil sayesinde oluşabildiklerine göre ortak idealler olduklarını göstermek zor değildir. Öyleyse yargı elemanları her iki yandan da aynıdır.» (A.k., s. 139)

Bu metindeki bir tümce belirleyicidir : «Kavramlar ideallerden hareket eden düşüncenin yapımıdır.» Eğer Durkheim düşüncenin yapılarının görgüsel (ampirik) ya da düşünsel gerçeklikler olmadığını söylemek istiyorsa kuşkusuz haklıdır. Eğer kavramı, terimin ahlaki anlamında idealle bir tutuyorsa, önerisi bana bütünüyle yanıltıcı gelir.

Daha ileride Durkheim şöyle yazar:

«Eğer her yargı idealleri harekete geçiriyorsa, bunlar değişik türdendir. Rolü sadece uygun olduğu gerçekleri açıklamak, onları olduğu gibi dile getirmek olan idealler vardır. Tam deyimiyle bunlar kavramlardır. Ama işlevi, ilgili olduğu gerçeklikleri değiştirmek olan idealler de vardır. Bunlar değer idealleridir. Birinci durumda ideal, nesneyi düşünce ile benzer kılmaya yarayan simgedir. İkincisinde nesne idealin simgesidir ve onu değişik düşüncelerce anlaşılır hale getirir. Doğal olarak yargılar kullandıkları ideallere göre değişir. Birinciler gerçekliği incelemek ve onu olabildiğince sadık bir biçimde yansıtmakla yetinir. İkinciler tersine, idealin eylemiyle zenginleşen gerçekliğin yeni yönünü ortaya koyar.» (A.k., s. 139140)

Olgu yargılarının değer yargıları ile benzer kılınmasında gene Durkheim’in, gerçekliği anlatan kavramların ya da eylemi haber veren ideallerin otoritesinin toplumun kendisinden geldiği yolundaki inancı ile karşılaşıyoruz. Oysa ben bu noktada bir anlaşılmazlık olduğunu sanıyorum. Kavramların kökeninin sosyolojik incelemesi hiçbir aşamada bilgi kuramı ile yani gerçeğin deneyüstü koşullarının incelenmesi ile karışmaz. Bilimsel gerçeğin koşullarının gerçeğin toplumsal çıkış koşulları ile hiçbir ilgisi yoktur ve bilginin sosyolojik bir kuramının olduğunu düşünmek sistematik bir karışıklıktır. Bilimin içinde geliştiği koşulların sosyolojik bir kuramı vardır; bugün buna bilgi sosyolojisi adı verilmektedir. Bu sosyoloji bilgi kuramına hizmet eder, ama hiçbir aşamada onunla karışmaz.

Değer yargıları konusunda yanılgı farklıdır. Durkheim ahlaki idealin toplumsal bir ideal olmasını, toplumun ahlaka değer vermesini ister. Bence burada da bir anlaşılmazlık vardır. Kendimize değer bulabileceğimiz kavramlar kuşkusuz toplumsal koşullara bağlıdır. Ama değer yargılarımızın toplumsal ortam tarafından telkin edilmesi, ahlak anlayışındaki geçerliliğin toplumun belirli bir durumu olduğunu kanıtlamaz. Elbette belirli bir ahlak anlayışı istediğimiz zaman belirli bir toplum ya da belirli bir tür insan ilişkileri isteriz. Bu anlamda her ahlaki istek, toplumsal bir isteği içerir. Ama ampirik gerçeklik olan toplum, ahlak anlayışının içeriğini belirlemez. Yani iki şeyden biri seçilecektir. Ya dolaylı olarak kabul edilen düşünceye göre, toplum bütünsel olarak düşünüldüğünde belirli bir ahlak anlayışı içerir ve bu durumda daha önce açıkça belirttiğim şu itirazla karşılaşılır : Belirli ve tek bir ahlak zorunlu olarak belirli bir toplumsal yapıdan doğmaz, çünkü her dönemde, her toplumda ahlak anlayışının içeriği çatışmaların konusu olmuştur. Ya da toplumsal isteğin ahlaki isteğimizi yönetmesi istenecektir, ama böyle bir tümce tersine de çevrilebilir : Toplumsal ya da siyasal hedefimizi ahlaki Meale göre seçeriz.

Durkheim’ın sosyolojisinin felsefi niteliği, yarım yüzyıldan biraz daha fazla zaman önce bu sosyolojinin uyandırdığı coşkuların şiddetini açıklar, Fransa’da Katolik eğitim ile laik eğitim çatışmasının ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada «toplum ya da Tanrısallık» formülü yangına körükle gitmeli demekti. İlkokullarda ve ilkokul öğretmenlerinin yetiştirildiği okullarda sosyoloji, Katolik ahlakın yerini almaya başlayan laik ahlakın temeli olarak ortaya çıktı. Durkheim Tanrısallık ile toplum arasında fark görmediğini söylediğinde, kendi düşüncesinde dine saygılı olan bu öneri, inananlar için kutsal değerlere bir saldırıydı. Böylece bugün bile Durkheim’ın düşüncesinin çok değişik biçimlerde yorumlanması açıklanmış olmaktadır.

Bu çelişkili yorumlar eğer, bir çelişki olmayan ve Durkheim’ın düşüncesinin merkezinde bulunan ikicilik hatırlanırsa açıklanır. Durkheim’ın düşüncesi toplumsal consensus’ü yeniden kurmayı zorlayıcıların ve ortak yasakların otoritesini güçlendirmeyi amaçlar. Bazı eleştiricilerin gözünde toplumsal normların yeniden canlandırılması gerici değilse bile, tutucu bir girişimin işaretidir. Gerçekten de Durkheim’ın düşüncesi kimi zaman Auguste Comte’un meslek yaşamının ikinci dönemini, Systeme de Politique Positive’ de bir insanlık dini kurmaya çalıştığı dönemi hatırlatır. Bu yorumun sadece yarısı doğrudur. Durkheim’a göre, otoritesinin güçlendirilmesi gereken toplumsal norm, sadece bireyin kendisini serbestçe gerçekleştirmesine izin vermez, aynı zamanda herkesi kendi yargısını kullanmaya ve' özerkliğini açıkça ortaya koymaya zorlar. Durkheim, yüce ilkesi insan kişiliğine saygı ve kişisel özerkliğin gelişmesi olan bir toplumu istikrarlı kılmak ister. Vurgulamanın toplumsal normların yeniden güçlendirilmesi ya da bireysel özerkliğin gelişmesi üzerine yapılmasına göre, yorum tutucu ya da akılcı ve liberal olmaktadır. Aslında, en doğru yorum görünüşte birbirinden farklı bu iki yorumu birleştiren yorumdur. Durkheim’ın düşüncesinin merkezinde akılcı, bireyci ve liberal düşüncenin, tarihsel evrimin geçici olarak son dönemi olduğunu gösterme çabasını görüyorum. Çağdaş toplumların yapısına uygun olan bu düşünce okulu benimsenmelidir, ama aynı anda consensus için zorunlu ortak normlar güçlendirilmezse toplumsal dağılma ve anomi olgusunu ortaya çıkarma tehlikesi de getirir.

Durkheim’a göre sosyoloji, hem akılcı bireyciliği geçerli sayar, hem de ortak normlara saygıyı öğütler. Marcel Mauss’un hatırlattığı gibi, kaynağında birey ve toplum ya da bireycilik ve sosyalizm arasındaki ilişkiler sorunu olan bir araştırmanın ulaştığı sonuç da budur.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült