Sokak Sessizliği

Vedat Günyol


Edmondo de Amicis, «Bir halkın eğitimi, sokaktaki davranışıyle ölçülür. Hangi sokakta kabalık görürsen, bil ki, evlerde de aynı şeyle karşılaşırsın,» diyor. Acaba sokaktaki sessizlik, insanların içindeki rahatlığın, dinginliğin ölçüsü olabilir mi? Sokakları sessiz, gürültüsüz patırtısız, insanları suskun bir ülke, ille de dirlik düzenlik içinde bir ülke midir? Arabalısı arabasızı, yoksulu zengini, işlisi, işsizi, açı toku ile tıklım tıklım sokaklarında çıt çıkmayan, kahvelerinde spor tartışmalarından öte laf edilmeyen bir ülkede, yerine oturmuş bir düzenden ne ölçüde söz edilebilir?

Bütün bunları, Ispanya’yı şöyle birkaç günlüğüne gezen; kalabalık caddelerdeki sessizliği, temizliği, halkın ağırbaşlılığını öve öve bitiremeyen bir ahbabımın coşkusu düşündürdü bana. Hangi Ispanya’ydı bu? Cervantes’in, Lorca'nın Ispanya’sı mı? Hayır, Franco’nun, o kilisesi, ordusu ve para babalarıyle elbirliği ederek düşüncelere kilit vuran, aydınları, düşünürleri sindiren, üniversiteleri baskı altında tutan Franco’nun Ispanya’sı.

Kınamıyorum ahbabımı. Düşünce özgürlüğünün tadına varamamış ne diyorum, düşüncenin, düşünmenin bile tadına varamamış bir insana yüklenmek haksızlık olur. Goethe bile, o düşünce özgürlüğünü savunan Goethe bile, düzen bozulacağına adaletsizlik olsun daha iyi, dememiş mi?

Adaletsizlik pahasına da olsa, sokağın sessizliğini her şeyden üstün tutan bu düşünüş ne kadar da yaygın dünyamızda. O düşünce özgüllüğünün yatağı, insan onurunun başta gelen savunucusu İngiltere bile, sokağın sessizliği uğrunda, Bertrand Russell’i bile, o geçkin yaşında, bir hafta hapislere atmadı mı?

Nedir, o herkeslerin üstünde titrediği, korumaya çalıştığı, alıp veremediği düzen, aslında? Sokak sessizliği mi? Çoğu insanların ve bizim insanlarımızın; evet, sevgiden yoksun, sevmemiş, sevilmemiş, kandırılmış, bencilleşmiş nice nice insanımızın düzen’den anladığı, ne yazık ki, bu, genellikle.

«Elime şöyle bir iki aylığına yetki verseler, dört beş kişiyi meydanlarda ipe çekeyim de gör bak bakalım, nasıl süt liman olurmuş ortalık. Bak bakalım, o zaman, kimse kimsenin malına ırzına göz dikebilir, bakkalı, çakkalı, halkı soymaya kalkabilir mi?»

Kahvede, vapurda, otobüste, şurada burada rastladığımız orta yurttaştan memuruna, kodamanına, milletvekiline, hatta hatta bakanına kadar nice nice insan var böyle düşünen, böyle düşünmeye alıştırılmış olan, kendini hiç bir sıkıya sokmadan başkalarını yola getirmeye çalışan.

Bırakalım şunu bunu, devlet gücünü ellerinde tutanların böyle düşünmesi, düşünebilmesi çok hazin, yürekler acısı bir şey olur. Onlar için, sokak sessizliğini dıştan baskılarla sağlamak işten bile değil. Teknik ilerlemelerin devlet gücüne katacağı olanakları önceden sezen Tolstoy, daha on dokuzuncu yüzyılda şöyle demişti: «Toplum düzeni bozuksa, bir avuç insan devlet gücünü elinde tutuyor ve halkı baskı altına alabiliyorsa, doğaya karşı elde edilen her zafer, ister istemez, bu gücü ve baskıyı artıracaktır.»

Baskı ile düzen kurmaya çalışmak kolayın kolayı bir iş. Ama vereceği sonuç ne olabilir, asıl bunun üstünde düşünmemiz gerek. Diyelim, sokak sessizliğini dış baskılar, yıldırmalarla sağladık. Ya o adalet duygusunun, ayaklar altına alman, alınabilen adalet duygusunun içten içe, derinden derine yaratacağı, yaratabileceği, yaratmamasına imkan omayan o tedirginliği nasıl giderebiliriz? Herkesin emeğinin hakkını alacağı, haksız kazançlar sağlayan kimselerin namuslu insanlara yukarıdan bakamayacağı bir düzen özlemini insanların içinden nasıl söküp atabiliriz? Sokağın baskılar, toplar, tüfeklerle sağlanan dolayısıyla yapma olan sessizliği ardında, doyurulmamış istekleri, dindirilmemiş acıları hesaba katmayacak mıyız?

Düzen, Elias Canetti’ye göre, «Ertelenen bir ölüm kararıdır.»[I] Geciktirilen, insanların başları üstünde Damokles’in kılıcı gibi düştü düşecek korkusu, yarata yarata ertelenen bir karar. Kim veriyor peki, bu kararı? Politikacılar; devlet gücünü, o güçlerin en güçlüsünü ellerinde tutan, sonra da senden benden, akıldan, sağduyudan kopan, kopuveren, kendilerini herkesten üstün bir varlık, dünyayı yönetmekle görevli sayan, saymaya kalkışan bir avuç insan.

Politika, daha doğrusu, politik eylem, Freud’a göre «ilk günah»la başlamış, onunla özdeş olmuştur. Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde şöyle bir varsayım atıyor ortaya: ilk suç, «ilkel sürü» döneminde, sert ve hoyrat bir babanın, bütün dişileri kendine mal edip, yetişkin çocuklarını sürüden kovmasıyle başlamıştır. Sürüden kovulan kardeşler, bir gün birleşiyorlar, babalarını öldürerek yiyorlar ve böylece babanın sürüsüne son veriyorlar. Bu amansız baba, bu kardeş birliğinin imrenip kıskandığı ve korktuğu bir insan örneğidir Şüphesiz. Babalarını yemekle kardeşler özdeşiyorlar onunla ve her biri onun gücünden bir parçasını kendine malediyor. İnsanların belki de ilk bayramı olan bu totem şöleni, sosyal örgütlenmeler, ahlak kuralları ve din gibi birçok şeyi başlatan o unutulmaz olaym, insan öldürmenin tekrarlanması ve anılması olmuştur.[II]

Evet, böylesi bir şölenle başlamış, böylesi şölen ve törenlerle sürüp gitmektedir, Freud’un kaynağına inmeye çalıştığı, özünü buldum sandığı politika denen o sırrına erilmez, erilse de insanı içinde eriten, iflahsız tutkular, büyüklük tutkularına salan sihirli şey.

Hans Magnus Enzesberger, Freud’un bu varsayımına ve dünyanın ta başlangıcından bugüne kadarki gidişine bakarak şunları söylüyor: «İlk cinayet, bugüne kadar bütün hükümetlerin yönetim yapısında sürüp gitmekte ve hükümetler, yönettikleri insanları öldürebilenlerin elindedir.»

Baskı rejimleri için doğru olabilen bu düşünceler, demokrasiler için de doğru olabilir mi? Halkın istemi, serbest oyları ile işbaşına geçenlerin yönetimi için de durum böyle olabilir mi?

Ne zaman ki, demokrasi dediğimiz, o halkın mutluluğu yolundaki gerçekleri, karşılıklı anlayış ve sevgi ile, tartışa tartışa bulmaya çalışan, çalışması gereken bir rejimde, devlet gücünü ellerinde tutanlar belli bir partinin temsilcileri olarak gerçeğe yalnız kendilerinin sahip olduğunu ileri sürer, gerçek üzerinde bir tekel kurmaya çalışırlarsa, o zaman düzen, bir «ölüm kararı» olur.

Ne zaman ki, iktidardaki insanlar, akla mantığa rağmen, halkın mutsuzluğu pahasına ve kendi doğruları yararına sokağı baskıyla, zorla susturmaya kalkışırlar, o zaman ölüm kararı ertelenmemiş olur. Ertelenmeyince de bütün bir ülke koskoca bir cezaevine döner.

Ne diyor Bernard Shaw? «Değil mi ki, cezaevleri var, hangimizin içinde olduğunun önemi yok.» Sokağın sessizliği uğrunda koskoca bir yurt baştan başa özellikle aydınlar ve düşünürler için bir cezaevine dönüştürülebilir, 1936’lardan beri Ispanya'da, CHP’nin bir döneminde, DP iktidarının son döneminde Türkiye’de olduğu gibi.

Bir ülke baştan başa cezaevine dönüşebilir. Ama unutmamalı ki, «Bir cezaevinin en tedirgin insanı, cezaevinin müdürüdür.» (B. Shaw). [III]

Bunalımlar içinde boclayan, bocalamış ve bocalayacak olan bir dünyada yaşıyoruz, insanların toplu yaşamaya geçmeden önceki o korkularından, doğa güçleri karşısındaki güçsüzlüklerinden doğan bunalımlarını arkalarda bıraktık sayılır bir ölçüde. Ama, her çağda, her yerde, çocukluk döneminde yaşanan, hepimizin yaşadığı bu ilkel insan bunalımı, ölüm karşısındaki, o insanla yaşıt bunalımda sürüyor, sürecek de, insan soyu silinip gitmedikçe dünya yüzünden.

Çağımızda, insan akimın hesaplar kitaplar, türlü buluşlar, yenilikler, övünülesi feza yolculukları ile doğaya karşı zafer kazandığı çağımızda, ekonomik, sosyal ve hele hele politik bunalımlar yanında, daha hala Dünya ile Ahret, Tanrı ile insan arasında seçim yapamamanın doğurduğu ilkel bunalımlar sürüp gidiyor ne yazık ki. Bugün Kuzey İrlanda’da, Katoliklerle Protestanlar arasındaki, o Luther döneminin kanlı kavgalarına taş çıkartan çatışmaların başka anlamı var mı, olabilir mi?

Şu da bir gerçek ki, uygarlığın gelişmesini, hatta doğmasını bunalımlara, tedirginliklere borçluyuz. Olaylar karşısında, «bilinmezler» önünde, eli kolu bağlı kalmaktan doğan tedirginlikler, yani bunalımlar değil mi, insanları birliklere, dayanışmalara, buluşlara, feza yolculuklarına, mikrop avcılığına götüren, götürmeye zorlayan?

Bunalım bir tehlike işaretidir aynı zamanda; olaylar karşısında güçsüz, çaresiz kalan insanı, tedbirler almaya, birlik beraberlik kurmaya iten bir tehlike işareti. Ama, tehlikeleri haber verme görevini aşıp da, insanları paniğe kaptırıp, düşünemeyecek duruma soktu mu; bir uyarsızlık, bir yadırgama etkeni olup çıkar. O zaman da, R. de Saussure’ün dediği gibi, «bireyleri kısır bir bencillikte alıkoyar ve onları, doğal görevlerinden uzaklaştırır, varlık nedenleri olan görevden, yani sevme görevinden.»

Çağımızın çeşitli bunalımları, insanların birbirlerini sevmez, sevemez olmalarından doğuyor bence. Irk ayrımları, solcu avcılıkları gibi çeşitli tutumlar, davranışlar, birbirimizi dinlemez, dinlesek de anlamaz, anlamaya yanaşmaz, kısaca sevmez olmamızdan gelmiyor da nereden geliyor?

Doğaya bakın bir. Nasıl yaratılmışsa yaratılmış. Alabildiğine cömert bir sevginin durmadan yenilenen atılımlanyle tazelenip yeşermiyor mu? Bunca güzellikler, denizin mavisinden, yaprakların, çimenlerin yeşilinden, çiçeklerin o çeşit çeşit, o güzelim renklerine, kokularına kadar, hepsi hepsi inanılmaz bir sevginin eseri değil mi? Sevgi değil mi ağaçlan yeşerten, tomurcuğu çiçek, çiçeği meyve yapan, tırtılı yapraklara, kelebelekleri, arılan çiçeklere salan tutkuyla? Dünya yüzünden sevgi kalkınca, sevginin yerini hınçlar, nefretler, aşağılık çıkarlar, öfkeler, açgözlülükler, baskılar, yıldırmalar alınca, bunalımlar izlemeye başlar birbirini.

Amerikalı zenci romancı James Baldwin, bir Fransız dergisinin sorduğu sorulara verdiği karşılığın bir bölümü bu bakımdan çok ilgi çekicidir.

Baldwin, ırk ayrımının, ta çocukluktan başlayarak, gerek kendi içinde, gerek çevresinde, yöresinde ne denli bunalımlar yarattığını, bunlardan kendisinin ve zenci topluluğunun nasıl kurtulduğunu anlatıyor.

Daha beş yaşlarında, o körpecik zenci yüreklerinin ta derinlerine, pis zenci ile başlayan, pis zenci ile işleyen ve ömür boyu sürüp giden hakaretlerin, horlamaların doğurduğu o korkunç bunalımın tablosunu çiziyor.

Daha beş yaşlarındadır romancı. Pis zenci’nin ne demek olduğunu anlamıyor ama, hor görüldüğünü farkediyor. Bakıyor yanma yöresine. Anasının da, babasının da, kardeşlerinin, arkadaşlarının da zenci olduğunu görüyor. O zaman soruyor anasına, pis zenci'nin ne demek olduğunu.

Anası diyor ki ona, evet diyor ki ona: «Sen zencisin, evet. Ama, hiç bir anlamı yok bunun. Sana pis zenci diyenlere aldırma, bırak söylesinler. Ya da döğüş onlarla. Ama, sen onlardan daha üstünsün. Ne olursa olsun, ben seni seviyorum.»

«Ne olursa olsun, ben seni seviyorum» sözü, o mucizeli söz yok mu, o işte bütün yoksulluklardan, horlanmalardan, beyaz egemenliğinin baskılarından doğan bunalımı bir çırpıda silip atıveren, insanın içine aydınlıklar, mutluluklar, yaşama sevinçleri salan.

«Sen beni seversen, ben dünyanın en güzel adamı olurum,» diyor Sait Faik bir hikayesinde sevdiği bir insana. işte, bunca horlamalar, küçümsemeler, baskılar içinden, «Analar, babalar ve kardeşler arasında bir sıcak sevgi ile kurtardık kendimizi,» diyor. Baldwin, koca Yunus’un, «Aşk gelecek cümle eksikler biter,» sözünü doğrularcasına.

Peki, diyeceksiniz, ruhsal, ırksal ve benzeri bunalımları gidermekte, ezilen, horlanan insanları birleştirip, içlerine yaşama sevinci, direnci, tutkusu, beraberlik duygusu, bilinci salmada büyük rolü olabilir sevginin, kabul. Ama çağımızın ekonomik, sosyal ve politik bunalımları da sevgi ile giderilebilir mi? Sizi ezen; gücünü, parasını pulunu ezmekle sağlayan, ezmekle koruyan; görevleri, doğal görevleri insanları sindirmek, yıldırmak olan kodamanlardan, para babalarından bekleyemeyiz elbette böyle bir şey.

Evet, bekleyemeyiz. Onun için, insan sevgisi, insan saygısı olmadan hiç bir reformun yapılacağına, yapılsa da tutacağına inanmıyorum.

Bugün dünyanın bütün rejimlerinde, özellikle de demokrasilerde, insanların kaderi birtakım adsız güçlerin elinde. Seçimle başa gelenler, bir süre sonra halktan, o kendilerini büyük umutlarla seçen halktan kopup, adsız güçlerle anlaşarak, gizli oturumlarda, yurttaşların hayatına, kendi çıkarları doğrultusunda yön veren kararlar alıyor, alabiliyorlar. Çağımız inasnının en büyük bunalımı, işte kendi dışında, çoğu zaman kendine rağmen alman bu kararlar karşısında eli kolu bağlı, çaresiz kalmasından doğuyor. Nixon örneği gözler önünde. Vietnam savaşı konusunda, halkının oyuna başvurdu, vurabildi mi? Nasıl sokarsınız adsız güçlerin içine, o katı yüreklerine insan sevgisini, insan sıcaklığını? Bırakın, Vietnam’da ölen ve yüz binlerce körpecik insanlara, bizim Kurtuluş Savaşı’ımız gibi kutsal bir savaşa atılan erkeği kadını, büyüğü küçüğü, yaşlısı genci ile can veren, vermekten yılmayan insanlara acımalarını; kendi öz yurttaşlarına, hayatlarının baharında ölen, ölümleriyle birlikte sönüp giden yüzbinlerce aile ocağına bile acımıyor, acıyamaz da.

Bugün Amerikan toplumunun küçük de olsa bir kesimi için için kaynıyor. Milyonlarca seçmen, Amerika'yı, bağımsızlık savaşının o beraberlik, birbirine sevgi ile kenetlenmiş insanlarının o ilk coşkusuna, insan sevgisine kavuşturmak istiyor. «Filozofların aydınlatmadığı toplumlar kölelikten kurtulamaz» sözünün doğrultusunda, insan sevgisine, saygısına bağlı bir toplum düzeninin özlemini dile getiriyor.

Bütün adsız güçlere, kendi çıkarları uğrunda, o körolası çıkarları uğrunda insanları yıkımlara, ezilmişliklere, yoksulluklara sürükleyen güçlere karşı, henüz cılız da olsa, bir kıpırtı kendini hissettiriyor.

«Umut, istemeye istemeye giriverdi içime,» diyor Racine’in bir kahramanı.

Amerika'nın ve bütün dünyanın yönetiminde sevginin, insan saygısının ağır basacağı gün gelecektir eblet. Gelecektir. Çünkü, Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi, «çok keramet var insanda.»


[i] Hans Magnus Enzesberger, Politika ve Cinayet, 1964, Fr. çevirisi, Gallimard, s. 9 - 10.

[ii] Sigmund Freud, Totem ve Tabu, Niyazi Berkes çevirisi, M. Eğ. Yayanları, s. 225 - 226.

[iii] Ekim 1972

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe