Şiddet Ruhu

Necati Cumalı


Habil çoban, Kabil çiftçiydi. Tanrı Habil'in sunduğu kuzuyu almış, Kabil'in sunduğu toprak ürünlerine el sürmemişti. Kabil kıskanmış, kardeşini öldürmüştü. Kırda, kimsenin görmeyeceği bir yerde cinayetini işlemiş, Tanrı «Kardeşin nerede?» diye sorunca, «Ne bileyim? Ben kardeşimin bekçisi miyim?» diye saklamaya kalkmıştı suçunu. Tanrı, «Kardeşini öldürdün. Topraktan kanının sesini duyuyorum» demiş, ömrünün sonuna kadar, alnında kardeş katili damgasıyla, suçunun acısını çekerek yeryüzünde kaçak, serseri yaşamakla cezalandırmıştı Kabil'i.

Adem ile Havva'nın ilk çocuklarının tam anlamıyla ilkel bir yaşam sürdüklerini unutmamak gerekir o dönemde. Kabil'in duyguları, dişisini kıskanan bir deveden, bir kümes hayvanından ne kadar değişik olabilir? Kutsal Kitapta yazılı olduğu gibi «Adem ile Havva henüz çıplaktılar. Utançları yoktu..» Gövdesini kaplayan kalın kıl örtüsü, uzayan saçı sakalı, tırnakları, çiğ çiğ yediği besinleri ile hayvana yakın bir yaratıktı o insan. Konuşma yerine acaip birtakım sesler çıkarıyordu henüz. Utanç duyguları elbette ki oluşmamıştı. Sevgi nedir, acıma nedir bilmiyor, şarkı söyleyemiyor, şiir yazamıyor, resim yapamıyordu. Bu koşullar içinde kıskançlığını yenemeyerek kardeşini öldürmesi az çok anlaşılabilir bir durumdur Kabil'in..

Taşra avukatlığı yaptığım yıllarda, 16 adam öldürme olayında, ya öldürenin, ya da ölenin yakınlarının avukatı olarak duruşmalarda yer aldım. Hiçbir zaman kopamadım bu olaylardan. Avukat olarak görevim sona erdikten sonra, bu kez yazar olarak sık sık düşündüm durdum bu olayları. Düşündükçe de her zaman amansız bir şiddet ortamı içinde; moral yargılarını hayvansal bir yaşamın belirlediği, duygularını ilkel içgüdülerin yönettiği insanlar arasında buldum kendimi.

Cinsel bunalımları, onur yaraları, öç alma duygulan ya da tarla, otlak anlaşmazlıklarıyla karşı karşıya geliyorlar; çıkarları çatışınca, kovaladıkları avın ardında ormanda karşılaşan yabani hayvanlar gibi, boğazlamaya kalkıyorlardı birbirlerini. Haketmedikleri ya da kendilerinin olmayan bir şeyi elde etmeye kalkışmanın yersizliğini düşünemiyorlar, haklarını aramak için kanun yollarına başvurmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı. Göz koydukları genç kızı dağa kaldırarak elde etmeye kalkıyorlar; o genç kız bir başkasını seviyorsa, sevdiği adamla evlenecek olursa, düğün gecesi damadı vuruyorlar, kahvede atıştıkları kimsenin, damına dönerken yolunda pusuya yatıyorlar; kırk yıllık tarla komşularıyla baltalar nacaklarla kıyasıya kanlı kavgalara girişiyorlardı. Kabil'den ayrılır yanları yoktu bu davranışlarıyla. Aradan binlerce yıl da geçmiş olsa hala Kabil'in ruhunu saran şiddetin etkisinden kurtulamamışlardı; hala Kabil gibi kanunsuz, devletsiz yaşıyorlardı.

Yirminci yüzyılın sonlarında kimi insanların günümüzden en az on bin yıl geride yaşadıkları anlamına gelen böyle bir görüş ilk bakışta yadırganabilir. Fakat ne yazık ki içinde yaşadığımız olaylar doğruluyor bu görüşü. Çoğu toplumların günümüze gelinceye kadar bireyleri arasında eşitlik sağlayacak bir düzen kuramamış olmalarından doğuyor bu durum. Toplumlardaki eşitsizlik yalnız gelir dağılımlarına özgü bir durum olarak kalmıyor, kültür dağılımında da gösteriyor kendini.

Başlangıçtan günümüze kadar, insanlık binlerce yıllık zengin bir kültür kalıtına sahip. İnsanlığın ortak malı olması gerekirken, özellikle kapitalist toplumlarda, küçük bir azınlık arasında bölüşüldüğü görülüyor bu kalıtın. Bu haksız bölüşme sonuç olarak çağlar açısından çok karışık bir toplum yaratıyor. Bakıyorsunuz, küçük bir azınlık, insanlığın kültür kalıtından aldığı payı özümleyerek, yüzyılımızın sonlarına ulaşmışken, başkaları, kalıttaki payını alamayanlar, uğradıkları zarara göre derece derece geçmiş çağlarda yaşıyorlar. Kabil'e kadar uzuyor bazı toplum kesimlerinde bu gerileme.

Yolsuz, elektriksiz, okulsuz, akarsuyu, kitaplığı, sineması, tiyatrosu olmayan, kitap, dergi, gazete girmeyen uzak köylerde yaşayan insanların bağlantısı ne olabilir yirminci yüzyılla? Bu ilkel koşulların insanı kente göç etmekle de değiştiremiyor yazgısını. Anamalcı toplumlarda kültür, bol kazanç getiren bir iş alanı olarak dışına itiyor onu. Okul, kitap, sinema, tiyatro, görgüsünü artıracağı geziler, yoksul sınıfların kendileri ya da çocukları için ödemeye katlanamayacakları ölçüde yüksek giderleri gerektiriyor. Bu kesimin çocukları, öğrenim görecekleri yaşta ana babalarına yük olan yaşama giderlerini sağlamak için çalışmak zorunda kalıyorlar. Düşük kazançları, çalıştıkları ağır işlerin yorgunluğu yüzünden, düşünecek, insanlıklarını algılayacak zaman bulamıyorlar. Daha da kötüsü, kanun dışı girişimlerin vurgun kazançlar sağladığı bu toplumlar, acıma, sevme duyguları körleşmiş bencil bir insan tipi yaratıyor. Biçimsel bir öğretim, ya da bu haksız düzene ayak uydurarak sağlanan yüksek kazançlarla sınıf değiştirmiş olmak, temel yapısını etkilemiyor bu insanın. Çıkar kavgaları arasında ormana dönen bir toplumda kendini bulan bu insanın yetişme koşulları ile insancıl bir kültürün verileri çelişik düşüyor birbirine. Sonuç olarak katılaşmış yüreği, duran beyni ile rahatını bulan bu insan, reddetmeyi seçiyor geçmişin kültür kalıtını. Yine ilkel kalıyor..

İleri ya da geri anamalcı ülkelerde değişmiyor bu gerçek. W. Faulkner, Nobel armağanını alırken, bütün yazdıklarıyla, özellikle Birleşik Amerika'yı saran şiddet ruhunu yansıtmaya çalıştığını söylüyordu. Aralarında benim de bulunduğum bir bölük Türk yazarı da,'azgelişmiş bir anamalcı toplumda belirtmeye çalışıyor bu gerçeğin acılarını.

Çok kişi şiddet olayları deyince, politik amaçla işlenen adam öldürme olaylarını, banka soygunlarını anlıyor. Gerçekte, toplumda öteden beri varolan bir şiddet ruhunun siyasal çatışmalar ön plana çıkınca, siyasal kutuplaşmalara kadar uzamasından başka bir şey değil bu olaylar. Amaç bir hakkın, ya da hak olduğu sanılan bir durumun, zor yoluyla elde edilmesi olduktan sonra, bir şiddet olayının nedeninin siyasal olması ya da olmaması neyi değiştirir?. Yanılman bir başka nokta da, şiddet ruhunu sadece suça varan bu eylemlerde aramak. Akıl almaz haksızlıklarıyla zayıf bulduğunu alabildiğine ezen, insanın konut, beslenme, gezi, kültür vb. gibi en doğal yaşama gereksinmelerini acımasızca aşırı kazanç, giderek soygun konusu yapan; insanın en soylu duygusu aşkı, fuhuş örgütleriyle soysuzlaştıran bu bozuk düzenin dokusuna işlemiş bir tutumdur şiddet...

Toplumda çelişkiler arttıkça, gençler arasındaki gerilim şiddetleniyor. Varlıklı kimselerin çocukları lüks arabalarla okullara gidip gelir, kız arkadaşlarıyla dolaşır, diskoteklerde bir aileyi bir ay geçindirebilecek paralarla günlerini gün eder, gençliklerinin tadını çıkarırlarken; öte yandan dargelirlilerin, geçim sıkıntısı çekenlerin çocukları, yaşam güçlüklerinin gün günden yüreklerine yığdığı zehiri, öfkeyi nereye boşaltacaklarını bilemiyorlar. Babaları ile harçlık kavgası ediyor, anneleriyle, kız kardeşleriyle cinsel bunalımlarının doğurduğu ayrı anlaşmazlıklara düşüyorlar. Gençliklerinin bu döneminde, okuyup; öğrenilmesi, ayrıca öğrenildikten sonra uygulamadaki yerinin, değerinin doğru dürüst anlaşılabilmesi uzun yıllara bağlı yığınla deneyimler isteyen ekonomik doktrinleri şöyle bir yüzeyden öğrenmekle taşıyorlar. Üç gün sonrasını düşünmeden eyleme geçiyorlar. Kimi de para sıkıntılarıyla avlanıyor, kötü niyetlilere yem oluyorlar.

Tümden haksız değil bu gençler. Kahve köşelerine, kalabalık yurtlara itilmiş; yaşadıkları kentlerin adım attıkları her yerinde parasızlıkları, ezilmişlikleri yüzlerine vurulan; cinsel bunalımları, okuma, spor gereksinmeleri karşılanmamış bir kuşak bu. Gençliğin bilinçaltında biriken öfkelerini dolduran, taşıran, akıl almaz derecedeki adaletsizlikleriyle hep bu içinde yaşadıkları bozuk düzen. Bu yüzden içinde, kendini kurtaracak, doyuracak inançlarını doğru seçemiyor gençlik. Öfkelerini, yaşam güçlüklerinden doğan acılarını en kısa yoldan kusmasına yardımcı gibi gördüğü sloganlara sarılıyor. Sosyal adaletsizliklerden yararlananlar rahat yaşamlarını, yağmalarını sürdürürlerken; onlar, saplandıkları çıkmazda, bir arada yaşamanın doğurduğu küçük anlaşmazlıkları, çekişmeleri alabildiğine büyültüyorlar; temeldeki sınıf birliklerini unutup sağcı solcu diye birbirlerini boğazlıyorlar...

Bu acıların sona ermesi için, bu şiddet ruhunu besleyen toplumsal eşitsizliklerin giderilmesi, ya da giderilmesine girişilmesi, gençliğin de buna inanması gerekiyor. Böyle bir durum ise yok ortada. Varsa bile henüz nutuklarda, kitaplarda...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe