Felsefe

 

 

 

Sevgi Ve Başkaldırma

Albert Camus


Albert Camus, tiyatro eserlerinde, romanlarında ve makalelerinde bu kuşağın yüzyüze geldiği “entelektüel nihilizm”den kurtuluş yolunu aramaya çalışmıştır. “Bu ruhsal yıkıntı çağında hangi değerlerle var olmakta devam edebiliriz?** diye tekrar tekrar sormaktadır. Bütün hayalleri yere indiren, bütün mutlaklardan kuşkulanan Camus, insanlık adına, yaşama şartlan içinde büyüyen sevgide görmektedir bu değeri.

Camus, The Myts of Sisyphus'te (Sisipos Söyleni) intihan ele alır: Yaşamak mı, yaşamamak mı? Aşağıdaki parçayı son bölümünden aldığımız Başkaldırıları insan’da ise cinayet sorununu işlenmektedir: Katlanmak mı, katlanmamak mı? Camus’un şiddetli doktrininde başkaldırma, umudu, insana ve geleceğine güveni 6mümkün’ kılmaktadır.

Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen, ama bu reddetmesi vazgeçme anlamına gelmeyen biri. 0, aynı zamanda evet diyen insandır da; hem de ilk başkaldırma hareketi anında... Bütün ömrünce emir almış olan bir köle, birdenbire yeni bir emre boyun eğemeyeceğini görür. Ne demek istiyordur bu “hayır” ile?

“Bu iş çok uzadı”, “Bu noktaya kadar evet, bundan sonrasına hayır”, “Çok ileri gidiyorsun” ya da “Ötesine geçemeyeceğin bir sınır var” demek istiyor olabilir. Başka bir deyimle, bir sınırın varlığını onaylar bu hayır. Başkaldıran insanın, ötekinin “aşırıya kaçtığı”, hakkını başkalarının haklarına ‘tecavüz’ sınırından öteye aşırdığı duygusunda aynı kavramı buluruz. Böylece, başkaldırma, hem katlanılmaz bulunan bir hareketin reddedilmesine, hem de başkaldıranın “hakkımdır” dediği karmaşık bir mutlak hak inancına dayanır. Herhangi bir yerde ve biçimde insanın haklı olduğu duygusu olmadıkça, başkaldırma da olamaz. İşte böylece başkaldıran köle, hem “evet”, hem “hayır” der. Sınırlar olduğunu kabul eder ve sınırın bu yanındaki korumak istediği bazı şeylerin varlığından kuşkuya düşer. Kendi içinde de, “çabasına değen” bir şey bulunduğunu ve bunun göz önüne alınması gerektiğini inatla kanıtlar. Belirli bir yönüyle kendisini ezen düzenin karşısına, “katlanamayacağından fazla ezilmeme” hakkını çıkarır.

Başkaldıran insan, her başkaldırma eyleminde hem haklarının çiğnenmesine karşı bir tiksinti, hem de kendisinin belirli davranışlarına tam ve ani bir bağlılık duyar. Böylece, her tehlikeye karşı desteklemeye hazır olduğu kapalı bir değer ölçüsü koyar ortaya. Bu noktaya kadar hiç olmazsa sessiz kalmış ve haksız olduğu bilinse bile bir şartın kabul edildiği umutsuzluğun içine bırakmıştı kendisini. Susmaya devam etmek, insanın hiçbir fikri olmadığı, hiçbir şey istemediği izlenimi yaratmak ve bazı durumlarda da gerçekten istememek demektir. Umutsuzluk ise saçmalık gibi genel olarak her şeyi ister; bu konularda bir düşüncesi vardır. Ama özel olarak ne bir şey ister, ne de bir fikir ileri sürer. Suskunluk, bu davranışı çok iyi belirtir. Ama başkaldıran insan, sesini bulduğu andan sonra ‘hayır’dan başka bir şey söylemese bile, istemeye ve yargılamaya başlar. Etimolojik anlamda, başkaldıran insan, tanı olarak yüz geri dönmüştür. Bundan önce efendisinin kamçısı altında yaşıyordu. Şimdi birden geri dönmüş ve dikilmiştir. Tercih edileni, tercih edilmeyene karşı çıkarır. Her değer başkaldırmayı getirmez ama her başkaldırma eylemi sözsüz olarak bir değeri çağırır. Bu, gerçekten de bir değer konusu mudur?

Her başkaldırına eyleminden bulanık da olsa bir bilinçlenme doğar: İnsanda, bir an için bile olsa, kendini özdeşleştirebileceği bir şey olduğunun birdenbire ortaya çıkan göz kamaştırıcı bir görünümüdür bu. Bu özdeşleşme, o ana kadar gerçekten duyulmamıştı. Başkaldırmadan önce, köle kendisinden bütün istenilenleri kabul ediyordu. Hatta şimdi “Hayır” dediğinden çok daha başkaldırtıcı emirlere hiç tepki göstermeden boyun eğmişti. Belki içinden itiraz ederek bunları sabırla kabul ediyordu; ama sustuğuna göre, hakkının bilincinde olmaktan çok, o andaki çıkarlarım düşünüyordu. Sabrın tükenmesiyle sabırsızlıkla önceden kabul ettiği her şeyi kapsayan ve hemen hemen her zaman geriye dönük bir hareket başlar. Köle, efendisinin alçaltıcı emrini reddettiği anda kölelik durumunu da reddetmiş olur. Başkaldırma hareketi, basit reddetmeyle vardığı noktadan çok ötelere götürür kendini. Düşmanına tanıdığı sınırları da aşar ve artık eşit olarak kabul edilmek ister. İlk başlarda bir insanın inatçı direnmesi olan şey, şimdi “bütün insan” olur. İnsan, bu direnmeyle özdeşleşir, onunla açıklanır. Saygı gösterilmesini istediği yanını her şeyin üstüne çıkarır ve bununla her şeye, hatta hayata bile tercih edileceğini bildirir. Kendisi için en büyük değer olur bu. Köle, bu ana kadar uzlaşmaya razıyken, şimdi birdenbire (bundan başka çaresi yok), “Ya hep ya İliç” davranışını benimser.

Başkaldırma ile birlikte bilinçlenme doğmuş olur.

Ama başkaldıran insanın, henüz bulanık olan bu “hep”e kurban edilme ihtimalini bildiren bu “hiç”in de bilincine varmış olduğunu görüyoruz. Başkaldıran insan, “her şey” olmak ister. Ya birdenbire bilincine varmış olduğu ve kendi varlığında kabul edilmesini istediği bu değerle özdeşleşecek, ya da “İliç” olacaktır. Başka bir deyişle, kendisine ‘hükmeden” güç, onu yok edecektir. Son çare olarak özgürlük adını verebileceği bu kişisel kutsamadan yoksun olmaktansa ölmek tercih edilir.

Lalande’ın Vocabulaire Philosophique de verdiği tanıma göre değer (genellikle herkesçe istenenin aracılığıyla) çoğunlukla olaydan hakka, istenenden istenilene geçişi belirtir.

Gördüğümüz gibi başkaldırmada olaydan hakka geçiş açıkça belirmektedir. “Böyle olmalıdır”dan, “Böyle olmasını istiyorum”a geçişte de, belki de bundan böyle “Evrensel iyi” için bireyin yüceltilmesinde de aynı şeyi görüyoruz. “Ya hep ya hiç” kavramının birdenbire belirmesi başkaldırmanın genel kanıya zıt olarak ve insanın en bireysel yanından doğduğu halde, birey kavramını bile kuşkuyla karşıladığını göstermektedir. Gerçekten de, birey, kendi başkaldırışı içinde ölmeyi kabul ediyorsa, hatta öldüğü de oluyorsa, bu davranışla kaderini aştığını düşündüğü bir ortak değer uğruna kendini kurban ettiğini gösteriyor demektir. Ölme tehlikesini, savunduğu hakkın inkarına tercih ediyorsa, bunun nedeni, bu hakları kendisinden daha üstün tutmasıdır. Demek ki, şimdilik kesin olmayan, ama bütün insanlara ve kendisine özgü olduğunu sezdiği belirli değerler adına hareket etmektedir. Her başkaldırma eyleminde var olan onayın, onu yalnızlığından çekip aldığı ve bir eylem nedeni sağladığı ölçüde bireyi aşan bir şeye vardığı görülmektedir. Ama her türlü eylemden önce var olan bu değerin, bir değerin (elde edilebildiği takdirde) ancak eylem sonunda elde edilebildiğini gösteren bütünüyle, tarihsel felsefeyle çatıştığım da şimdiden belirtmek önemlidir.

Başkaldırmanın incelenmesi, Eski Yunanlılar’ın inandıkları gibi ama çağdaş düşüncenin önermelerinin aksine, bir insan tabiatının var olduğu kuşkusuna götürür. Benliğimizde sürekli olarak korunması gereken bir şey yoksa, ne diye başkaldırmak? Köle, bir emrin, yalnızca kendisinin olmayan, ama bütün insanların hatta kendisine hakaret edip ezenin bile ortak olduğu bir yerin sınırını aştığına inandığı zaman, dünyadaki bütün insanlar için başkaldırın (Kurbanlar ortaklığı, kurban ve celladı birbirine bağlayan ortaklıktır. Ama cellat bunu bilmez.)

Bu görüşü destekleyecek iki gözlem vardır: Başkaldırma hareketinin temelinde bencil bir hareket olmadığını görürüz ilkönce. Bunun bencil nedenleri olabilir elbette. Ama insan, baskıya olduğu gibi yalanlara da başkaldırabilir. üstelik başkaldıran insan bu atılım anında her şeyi tehlikeye attığına göre, hiçbir şeyi esirgememiş demektir. Elbette kendisine saygı ister, ama bu da kendisini tabii bir toplulukla özdeşleştirebildiği ölçüde söz konusu olur.

Sonra başkaldırmanın ille ve yalnızca ezilenler arasında doğmadığını, başkasının ezildiğini görmekle de doğabileceğini belirtmek gerekir. Bu durumda, başka bir insanla özdeşleşme var demektir. Bunun psikolojik bir özdeşleşme, yani insanın ezilenin kendisi olduğunu sandığı bir kaçamak olmadığını belirtmeliyiz. Öte yandan, başkaldırmadan katlandığımız alçaltmaların başkalarına yapıldığım görmeye dayanamadığımız zamanlar olur. Rus tedhişçilerin Sibirya’da arkadaşlarının kamçılanmasını protesto etmek amacıyla intihar etmeleri, buna örnektir. Bu, bir çıkar birliği duygusu da değildir. Düşman saydığımız insanlara yapılan haksızlığı da başkaldırıcı bulabiliriz. Ortada, yalnızca insanın kaderini başkalarınınkiyle özdeşleştirmesi ve bir taraf seçmesi vardır. Demek ki birey, tek başına, savunmak istediği değerlerin toplamı değildir. Bu değeri meydana getirmek için, en azından bütün insanlık gerekir. Başkaldırdığı zaman insan, kendini başka insanlarla özdeşleştirir ve böylece kendini aşar. Bu görüş açısından, insanlık dayanışması tabiat ötesi bir bağlılıktır. Ama biz şimdi zincirler arasında doğan dayanışmadan söz ediyoruz.

Her başkaldırmada yatan değerlerin olumlu görünüşünü tanımlamak, bunu, Scheler’in tanımladığı hınç kavramı gibi tamamen olumsuz bir kavramla karşılaştırmakla mümkündür. Gerçekten de başkaldırma, kelimenin en güçlü anlamında, bir hak isteme eyleminden daha fazla bir şeydir. Scheler, hıncı “sürüp giden bir güçsüzlüğün kendi kendini zehirlemesi, kapalı bir kapta kötü bir salgısı” olarak tanımlamıştır. Bunun tam tersine, başkaldırma, bütün varlığın ortaya çıkmasına, taşmasına sebep olur. Durgun sulan koyverir, onları azgın denizler haline dönüştürür. Scheler, tutkuya ve sahip olmaya adanmış varlıklar olarak kadınların ruhunda hıncın büyük yer tuttuğunu belirterek, bunun edilgen yanını gösterir. Başkaldırmanın kaynağında ise tam tersine, taşkın bir etkenlik ve güç ilkesi vardır. Scheler, hıncın kıskançlıkla renklendiğini söylemekte haklıdır. Ama insan elinde olmayanı kıskanır; başkaldıran insan da elinde bulunmayanı ya da yoksun bırakıldığı bir şeyi istemez yalnız. Onun amacı, elinde olan ve kıskanabileceği şeylerin hepsinden daha üstün gördüğü şeyin tanınmasını sağlamaktır. Başkaldırma gerçekçi değildir.

Scheler’e göre, hınç her zaman, güçlü ya da zayıf bir insanda bulunuşuna göre ya hırslılığa ya da acılığa dönüşür. Ama her iki durumda da bu, insanın olduğundan başka bir şey olmayı istemesi sorunudur. Hınç, her zaman insanın kendisine karşı hınçtır. Başkaldıran insan ise varlığının bir yanının bütünlüğü için çarpışır. İlkin fethetmeye değil, kabul ettirmeye çalışır.

Öte yandan hınç, önceleri kinini yönelttiği varlığın çekmesini istediği acıdan zevk alır gibi görünür. Nietzsche ve Scheler, Tertullien’in okurlarına, cennetlikler arasında duyulabilecek en büyük mutluluğun “Cehennem’de yanan Roma imparatorlarını seyretmek” olacağını söyleyen satırlarında bu duyarlığın güzel bir örneğini görmekte haklıdırlar. İdamları seyretmeye giden namuslu kişilerin mutluluğu da, bu çeşit mutluluklardandır. Bunun tanı tersine, başkaldıran insan, bir ilke olarak, alçalışı reddettiği zaman kendi yerine başkalarının alçaltılmalarını istemez. Hatta bütünlüğüne saygı gösterildiği takdirde, acı çekmeyi bile kabul eder.

Solıcler’iri başkaldırma anlayışını tam olarak hınçla özdeşleştirmesini anlamak güçtür, insanseverlikte var olan hıncın eleştirisi (“İnsanlık aşkının Hıristiyan’ca olmayan biçimi” olarak alır bu insanseverliği), belki de insanseverlik idealinin bazı belirsiz biçimlerine ya da baskı tekniklerine uygulanabilirdi. Ama bu, insanın kendi durumuna karşı başkaldırmasına ilişkin olarak, uyumsuz gözükür. Başkaldırma bireyin, bütün insanlara özgü bir onur uğrunda ayaklanmasıdır. Scheler, insansever duygulanıl daima dünyadan nefrete bir arada bulunduğunu göstermek istemiştir. İnsanın genel olarak insanlığı sevmesi, tek tek insanları sevmek zorunda kalmamak içindir. Seheler’e göre insanlığı Bentham’ın, Rousseau’nuu temsil ettiği düşünülürse, onu daha iyi anlamak mümkündür. Ama insanın insanı sevmesi, çıkarların rakama vurulmasından ya da insan tabiatına beslenen kuramsal bir güvenden başka şeylerden de doğabilir. Faydacılara ve Emile’in eğiticisine karşılık, Dostoyevski’nin İvan Karamazofda kişileştirdiği mantık, başkaldırma hareketinden tabiat ötesi ayaklanmaya giden mantık vardır bir de. Bunun farkında olan Scheler, durumu şöyle özetlemektedir: “İnsandan başka şeylere harcanacak kadar sevgi yok yeryüzünde.”

Bu deyiş, doğru olsa bile, varsaydığı baş döndürücü umutsuzluk, horgörüden başka bir şey hak ederdi. Gerçekte, Karamazofun başkaldırmasındaki nitelik yanlış anlaşılmıştır. ivan’ın acısı, aksine, yeryüzünde sevilecek şeyden çok sevgi bulunmasından doğmaktadır. Buna bir çıkış yolu bulunmadığı ve Tanrı da reddedildiği zaman bu sevginin cömert bir suç ortaklığıyla insanlara yöneltilmesine karar verilir.

Gördüğümüz kadarıyla, başkaldırma hareketinde duygu yoksunluğundan ve kısır bir hak istemeden ileri gelen soyut bir ülkü seçilmemektedir. Bir insanın basit düşüncelere indirgenemeyen parçasının, var olmaktan başka hiçbir işe yaramayan tabiatının şu sıcak yanının göz önüne alınmasını istiyoruz. Bu, hiçbir başkaldırmanın hınçla başlamayacağı anlamına mı gelmekledir? Hayır; biz, kötülük çağında olduğumuzu biliyoruz. Ama kendisine ihanet etmek istemiyorsak, en geniş anlamıyla ele almalıyız bu başkaldırma düşüncesini. Başkaldırma, en geniş anlamında da hıncın çok ötelerine kadar uzanır. Heathcliff aşkını Tanrı’ya tercih ettiğini, sevdiği kadına kavuşmak için seve seve cehenneme gideceğini söylediği zaman, kendisini dürtükleyen yalnızca gençliği ve alçaltılmış olması değil, bütün bir ömrün yakıcı deneyidir. Aynı duygu Eckart’ı da, şaşırtıcı bir dine küfür nöbeti içinde “İsa’lı cehennemi, O’nsuz cennete tercih ettiğini” söylemeye götürmüştür. İşte bu, sevginin ruhudur. Hiçbir şey yaratmaması bakımından, görünüşte olumsuz bile olsa, insanın her zaman savunulması gereken yanını ortaya koyduğuna göre başkaldırma alabildiğine olumlu bir şeydir.

 

Yokçuluğun (Nihilizm) Ötesinde

Öyleyse insan için, kendi düzeyinde ‘mümkün’ olan bir eylem ve düşünce yolu vardır. Bundan daha fazla hırs taşıyan her çaba, çelişkiye düşer. Ne tarih içinde ‘mutlak’a varılabilir; ne de mutlak, tarih içinde yaratılabilir. Politika, din değildir; olduğu zaman, “engizisyon ”d ur. Toplum, ‘mutlak’ı nasıl tanımlayacaktır? Belki de herkes başkaları adına aramaktadır bunu. Ama toplum ve politikanın sorumluluğu, her insanın bu ortak araştırmayı yürütecek zamanı ve özgürlüğü olması için, işleri düzenlemektedir. O zaman tarifi, sanki tapılacak bir şeymiş gibi öne sürülemez. O, yalnız uyanık bir başkaldırmanın verimli kılması gereken bir fırsattır.

Rene Char, “Yayınını iki ucundan biri harmana olan saplantı, öteki de tarihe ilgisizlik”, diye yazar. Tarih süresiyle harman süresi eş değilse de, tarih insanın bir parçası olmadığı geçici ve zalim bir gölgeden başka bir şey değildir. Kendini bu tarihe adayan kişi, kendini hiçbir şeye adamış değildir ve aslında kendisi de hiçbir şey değildir. Ama kendisini yaşadığı süreye, kurduğu yuvaya, insanlığın onuruna adayan kişi, kendini toprağa adamıştır. Ondan yeniden tohum veren, dünyayı ayakta tutan harmanı alır. Son olarak da, uygun anında tarihe başkaldırmasını bilenler, gerçekten onun çıkarlarını ileriye götürenlerdir. Buna başkaldırmak, Rene Char’ın sözünü ettiği tükenmez gerilimi ve acı veren durgunluğu gerektirir. Ama gerçek hayat bu ikilemin tanı ortasındadır. Bizim için bu uzun başkaldırma serüveninin eu uç noktalarında çınlayan şeyler, mutsuzluğumuzun son noktasında hiçbir işimize yaramayan iyim


 

serlik sözleri değil, sonsuz denizin kıyılarında bulunan yüreklilik ve ‘akıl’ın sözleridir.

Bugün, hiçbir erdem bundan fazlasını vereceğini ileri süremez. Başkaldırma yorulup bıkmadan kötülüğün karşısına çıkar ve bundan da ancak yeni bir hız elde eder. İnsan, kendi benliğinde dizginlenmesi gereken her şeyi dizginleyebilir. Yaratılışta düzeltilebilecek her şeyi düzeltmesi gerekmektedir. Butıu yaptıktan sonra bile, en kusursuz bir toplumda çocuklar her zaman haksız yere öleceklerdir. İnsan, çabalarının en büyüğüyle, dünyanın acısını sayıca azaltmayı düşünebilir. Ama dünyanın haksızlığı da, acısı da sürüp gidecek ve bunlar ne kadar sınırlı olursa olsunlar, sarsıcı olmaktan geri kalmayacaklardır. Dimitri Karamazofun “niçin”! hep yankılanıp duracaktır; sanat ve başkaldırma, ancak son insanla birlikte ölecektir.

İnsanların o çılgınca birleşme dileklerinde biriktirdikleri bir kötülük vardır elbette. Ama bu düzensiz hareketin kaynağında başka bir kötülük yatmaktadır. Bu kötülüğün ve ölümün karşısında, ruhunun derinliklerinden adaleti çağırır insan. Tarihsel Hıristiyanlık, bu kötülüğe karşı çıkışa yalnızca cennetin, sonra da ölümsüz hayatın inanç isteyen müjdesiyle karşılık vermiştir. Ama acı, umudu da inancı da yıpratır ve o zaman da, yalnız ve açıklamasız bırakılır. Acı çekmekten, ölmekten tükenmiş işçi yığınları, “Tanrısız” yığınlardır. Bu andan sonra yerimiz, eski ve yeni öğreticilerin uzağında, onların yanındadır. Tarihsel Hıristiyanlık, tarih içinde yaşanan kötülüğün ve öldürmenin iyileştirilmesini tarihin ötelerine atar. Çağdaş maddecilik de bütün sorulara karşılık verdiğini sanmaktadır. Ama tarihin kölesi olarak, o da ancak tarihsel öldürmenin alanını genişletiyor ve inanç isteyen gelecek bir yana bırakılırsa, hiç özürsüz terk ediyor onu. Her iki durumda da beklemek gerekiyor; ama bu süre içinde suçsuzun ölmesinin bir türlü sonu gelmiyor. Yirmi yüzyıldır dünyada kötülüklerin ardı arkası kesilmedi. İster tanrısal, ister devrimci, hiçbir cennet gerçekleşmedi.


 

Her çeşit acıya, hatta insanlarca en çok hak edilmiş sayılan acılara bile bir adaletsizlik yapışıp kalmış. Kendisini ezen güçlerin karşısında Prometheus’un saldığı uzun sessizlik hala itiraz sesini yükseltiyor. Ama bu arada Prometheus insanların kendi ‘aleyhine’ döndüklerini, kendisini alaya aldıklarını gördü. İnsanın kötülüğüyle kader arasına sıkışmış ve ona, kutsala saldırının gururuna kapılmadan, hala kurtarılabilir olanı ölümden kurtarmak için başkaldırma gücü kalmış yalnızca.

Başkaldırmanın garip bir sevgi olmadan var olamayacağını anlıyoruz şimdi. Taun’da da tarihte de bir rahatlık bulamayanlar, kendileri gibi olanlar, yaşamayanlar, alçaltılmış olanlar için yaşamaya adıyorlar kendilerini... Başkaldırmanın en an hareketi, Karamazofun yürek parçalayıcı çığlığıyla taçlanmaktadır o zaman: Herkes kurtulmamışsa, tek bir kişinin kurtulması neye yarar! Böylece, İspanya zindanlardaki Katolik tutuktular ‘yönetimin papazlarının’ bazı hapishanelerde zorunlu kıldığı gerekçesiyle, komünyon ekmeğini yemeyi reddediyorlar bugün. Bunlar da, çarmıha gerilmiş suçsuzluğun tanıkları olarak, adaletsizlikle, baskıyla ödenecek bir kurtuluşu istemiyorlar. Bu çılgın cömertlik, hiç duraksamadan sevgisinin gücünü veren ve hiç gecikmeden adaletsizliği reddeden başkaldırmanın cömertliğidir; erdemi, hiçbir şeyi hesaplamamak, her şeyi şimdiki hayata, yaşayan insanlara dağıtmaktır. Geleceğe karşı cömertlik, her şeyi şimdiki zamana vermektir.

Başkaldırma, bu yolla hayatın hareketi olduğunu ve hayatı reddetmedikçe kendisinin de inkar edilemeyeceğini ortaya koyar. Her seferinde en arı çığlığı, varlığı doğurur. Öyleyse aşk veya verimliliktir, ya da hiç. Soyut bir insanın etten kemikten bir insana tercih edildiği onursuz bir devrim, bir hesap kitap devrimi, sevginin yerine kini koyuyor demektir. Başkaldırma, cömert kaynaklarını unutup da kine bulanmaya razı olunca hayatı yok sayar; yıkıma doğru yol alır. En sonunda, bugün bütün Avrupa’nın pazar yerlerinde, önüne gelen köleliğe boyun eğen şu küçük ayaklanmışların alaycı sürüsünü ayağa kaldırır. 13u artık ne bir başkaldırmadır, ne de devrim; kin ve zorbalıktır yalnız. Devrim, iktidar ve tarilı adına öldürücü ve ölçüsüz bir mekanizma haline geldiği zaman da, ölçü ve hayat adına yeni bir başkaldırma, kutsal bir görev olur. Biz bu üç noktada bulunuyoruz şimdi. Bu karanlık dehlizin sonunda bir ışığın bulunduğu kaçınılmaz bir şey. Şimdiden seziyoruz onu; yalnız onun gelişini sağlamak için savaşmamız gerekiyor. Hepimiz yıkıntılar arasında, nihilizmin sınırları ötesinde bir yeniden doğuş hazırlıyoruz. Ama pek azımız biliyor bunu.

Başkaldırma; her şeyi çözümleyebileceğini ileriye sürmeden, hiç olmazsa şimdi kendi sorunlarına göğüs gerebilir. Gün ortası ışığı, bu andan başlayarak tarihin hızla akan seline kapılıp) gider. Gölgeler, yakıcı alevlerin çevresinde bir an için bir ölüm kalını savaşına giderler ve birdenbire aynı hızla gözden kaybolurlar. Körler, gözkapaklarını tutarak bunun tarih olduğunu haykırırlar.

Avrupa’nın gölgelere terk edilmiş insanları, şimdiki anın parlak ve sabit noktasına sırtlarını çevirdiler. Gelecek karşısında bugünü, iktidar hayali karşısında insanlığın kaderini, ölümsüz kentin düşü karşısında gecekondu sefaletini, bomboş bir adanmış toprak karşısında gündelik adaleti unutuyorlar. Kişisel özgürlükten umutlarını kesiyorlar; garip bir insan türü özgürlüğü hayalini kuruyorlar. Yalnız başlarına ölmeyi reddedip toplu bir can çekişmeye ölümsüzlük adı veriyorlar. Dünyada var olan şeylere ve yaşayan insana inanmıyorlar artık; Avrupa’nın sırrı artık hayatı sevmemesidir. Avrupa’nın körleri, çocuklar gibi hayatın bir tek gününü sevmenin yüzlerce yıllık baskıyı haklı çıkarmak anlamına geleceğini sandılar. Bunun için, dünya yüzünden sevinci silmek, onu daha sonraya atmak istediler. Sınırlara duydukları sabırsızlık, ikili hayatlarının reddedilmesi, insan olmaktan duydukları umutsuzluk, sonunda onları insandışı bir aşırılığa sürükledi. Hayatın gerçek büyülüğünü inkar ederek bütün kozlarını kendi kusursuzluklarından yana oynadılar. Daha iyisini bulamadıklarından, kendilerini tanrılaştırdılar ve böylece de mutsuzlukları başladı. Gözleri oyuldu bu tanrıların.

Düşüncelerin bu öğlesinde, başkaldıran insan, bütün insanların çabalarını ve kaderlerini paylaşmak için tanrılığı reddeder. İlk ve son aşkımız dünya olacaktır. Kardeşlerimiz de bizlerle aynı gök altında soluk alıyorlar; adalet, yaşayan bir şeydir. Böylece, yaşamamıza ve ölmemize yardım eden, bundan böyle artık erteleyemeyeceğimiz, görülmedik bir sevinç doğar. Acılı yeryüzünde, yerinde duramayan diken, acı bir içki, denizlerden gelen sert bir yel, eski ve yeni şalaktır bu!.. Bu sevinçle biz, uzun çabalar sonunda, ‘zamanımızın ruhu’nu ve hiçbir şeyi dışarıda bırakmayacak olan Avrupa’yı kuracağız. Bu Avrupa, ne çöküşünden sonra on iki yıl batı tarafından en yüce bilincinin ve nihilizmin parçalanmış sembolü olarak kabul edilen o hayaleti, yani Nietzsche’yi, ne bir yanlışlık sonucu Highgate mezarlığının dinsizlere ayrılan bölümünde yatarı o şefkatsiz adalet peygamberini, ne tanrılaştırılmış mumyası cam tabut içinde yatan eylem adamını, 11e de Avrupa’nın aldı ve gücüyle sefil bir çağın onuru önüne fırlatıp attığı başka kişileri...

Hepsi, yeniden 1965 kurbanlarıyla bir arada yaşayabilirler ama bunun için tek şart, birbirlerinin kusurlarım düzeltmelerinin ve güneş altında bir sınırın gerekli olduğunun anlaşılmasıdır, Her biri, ötekine “Tanrı” olmadığını söyler ve romantizm burada biter. Yeniden kendimizi göstermek, tarih içinde ve tarihe karşı, şimdiden elinde bulunanı, tarlaların yoksul harmanını, bu yeryüzünün kısacık aşkını fethetmek için yayımızı germek zorunda olduğumuz bu an, en sonunda bir insanın doğduğu bu an, çağımızı ve onun yetişme dönemi öfkelerini bir yana bırakmak gerekiyor. En yüksek gerilim anında dosdoğru bir ok fırlayacak; okların en bükülmez, en özgürü!..

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült