Savaş Nedir?

Afşar Timuçin


Homeros “Savaş insanların işidir” diyordu. Gerçekten, savaşmak insan türünün bir özelliğidir. Hayvanlar dünyasında bazı tür içi çekişmeler varsa da bunlar katliam boyutunda değildir. Hayvan en azından varoluşunu türdeşiyle kanlı bir biçimde hesaplaşmaya adamış değildir. Ben bunun böyle olduğunu sanıyorum, ama konuyu yakından bilen biri bunun böyle olmadığını, bazı hayvan türlerinin tıpkı insan dünyasında olduğu gibi birbirini yoketme sınırında kavgaya girdiğini söyleyebilir. Bu hiçbir şey değiştirmez, çünkü katliam hayvana, hayvanın herhangi bir türüne yakışsa da insana yakışmıyor. Adını İnsan koymuş olan bir varlığın yaşamını daha iyi koşullarda sürdürebilmek için türdeşini boğazlaması bağışlanır bir şey değildir. Evet ama, insan gerçek anlamda savaşan bir varlıktır yani türdeşini yoketmeye yönelebilen bir varlıktır. İnsanoğlu türünün koşulları ya da olanakları çerçevesinde geliştirdiği usunu ilerleme adına kullanırken yazık ki türünü yokedici eylemlere de girişmektedir. İnsanlığın ilerleme süreçleri her zaman zedelenmelerle gerçekleşti. İnsanlık korkarak ve korkutarak gelişimini sürdürdü. Savaşın tarihi buna göre insanlığın tarihi kadar eskidir. İnsan , insan olmaya savaşarak ya da kendini yiyerek başladı da diyebiliriz. Savaş yüzyıllar boyunca öyle bir yasallaştı ki, tek kişiyi öldüreni insanlar katil diye nitelendirirken çok kişiyi öldüreni kahraman olarak kutsadılar. Aşkta ve savaşta her türlü silahın yasal olduğu görüşü bugün neredeyse dünyanın her yerinde geçerlidir.

Bu arada tarihten bu yana bizim burada yaptığımız gibi savaşı kötüleyenler oldu, savaşın insana yaraşır olmadığını bağıra bağıra söyleyenler oldu. Dünyayı geçmişten geleceğe taşıyanlar düşünen insanlar olmuş olsaydı bu bağırışların bir yankısı olabilirdi. Evet, çok kişi savaşı aşağıladı. Örneğin Fenelon “Savaş insan türünün onurunu kıran bir kötülüktür” dedi. S ehiller savaşın savaşı beslediğini söyledi. Bir latin atasözü savaşın yasadışı koşulları kendiliğinden getirdiğini göstermek adına şöyle der: “Silahların arasında yasalar suspus olur. ” Eski bir çin atasözü daha acı söylemiştir:“Savaş insan etini toprağa yedirmektir. " Dün olduğu gibi bugün de insan türü savaşlarla kendini yokeden tek tür olma özelliğini gösteriyor. Savaş bugünün teknolojik olanakları çerçevesinde kitlesel yoketme girişimi anlamı kazanmıştır. Bugünün savaşları zaman zaman yüce amaçlarından uzak düşen insanlığın insan öldürme heyecanını karşılıyor. Savaşanlar savaşlarıyla toprağı verimli kıldıklarına inanıyorlar. Oysa toprak verimli olmak için savaşanların kanını değil, filozofların, bilim adamlarının, sanatçıların alınterini bekliyor.

Bu durumda insanın kendine dönmesi, kendini yeni baştan gözden geçirmesi gerekiyor. Ancak bu kendini gözden geçirme işinin bir bilinç işi olduğunu, dile kolay bir iş olduğunu söyleyebiliriz. Bugünün yaşam koşulları içinde siyasal bilincin bilimsel bilinci ve felsefi bilinci iyiden iyiye geride bırakmış olduğunu görüyoruz. Daha da can sıkıcı ya da umut kırıcı olan bilimsel bilincin ve felsefi bilincin teknolojik bilince ve siyasal bilince uyarlanarak gücünü hızla yitiriyor olmasıdır. Daha açık konuşmak gerekirse, bilim ve felsefe teknoloji ve siyaset ortaklığının peşine takılmış ya da yörüngesine girmiştir. Bu koşullarda savaşın önünde sonunda insan yaşamını belirler durumda olması bizi şaşırtmamalıdır. Bugünün yaşam düzeninde çılgınlık us sallığın yerini almış görünüyor. İleri teknoloji bir çığ gibi büyüyüp geliştikçe insanlığın yüce değerleri geriye düşüyor ve insan çok yerde kendi ipini elinden kaçırmış bulunuyor. Saatlerce havada kalabilen uçaklar çok kötü düzenlenmiş ve insani özelliklerinden iyiden iyiye arınmış havaalanlarına iniyorlar. Bir havaalanında sizi kabalıklar yolcu ediyor, bir başka havaalanında sizi kabalıklar karşılıyor. Bu yüzden, uçaktan korkan üç kişiyse havaalanından korkan yüz kişidir. Bu koşullarda savaş bizim için hiç de şaşırtıcı olmuyor, siyaset tüm ilkelerini yitirmiş bir canavar görünümüne büründükçe savaş edebiyatı ve savaş heyecanı büyüdükçe büyüyor. Bilim ruhundan uzaklaşmış teknisyenler ve cahillikte hemen her kesimin insanını geride bırakabilen siyaset adamları bir takım çıkarlar uğruna ya da hiç uğruna dünyayı kana bulayabiliyorlar. Bazen insan öldürme tasarımları insan usunu iyiden iyiye zorlayacak biçimde büyük oluyor. Bu yüzden örneğin Hiroşima bizim için bir gerçeklik olmaktan çok, kavrayışımızı iyiden İyiye aşan bir düştür ya da bir karabasandır. Demirin alev alev yanışını kolay kolay kavrayamayız, ancak tasarlayabiliriz.

Pekiyi, savaş nedir? Savaşı genel olarak “Devletler ya da toplumlar arasında silahlı kavga” diye tanımlayabiliyoruz. Ancak bu tanımda içimize sinmeyen bir şey var: toplumların kavga ediyor oluşu bize pek gerçekçi görünmüyor. Gerçekte kavga edenler toplumlar değil devletlerdir, devletlerin başında bulunanlardır, yürütme erkini ellerinde tutanlardır. Savaştan yararı olanlar egemenlerdir. Onların egemenlik istemi iki boyutludur: onlar kendi toplumlarının bir kesimine egemen olurken başka toplurnlara da egemen olmak isterler: kendi toplumlarında egemen oldukları insanları bir takım kutsal sözlerle heyecana getirip başka toplumların üzerine salarlar, başka toplumların insanını öldürmeye gönderirler. Bugüne kadar hiçbir toplum bir başka topluma düşman olmamıştır. Ne Romalılar Kartacalıların düşmanı oldular ne Almanlar Fransızların düşmanı oldular. Ne Persler İonia’hlara düşmandılar ne Makedonyalılar Yunanlıların kanını içmeye hevesliydiler. Toplumlar bir takım düzmece değerler adına birbirlerine düşmanmış gibi gösterilmekteler. Yüce kavramları belirleyen bir takım terimleri kullanarak, insanların onuruna seslenerek insanları birbirleri üzerine saldırtmak yöneticilerin en eski alışkanlığıdır. Toplumlar ya da halklar ya da uluslar savaşmazlar, savaşta kullanılırlar.

Savaşın temeline konulan yüce kavramlar gerçekte savaşmak istemeyen kişilere ya da topluluklara karşı bir tehdit ögesidir. Hele şu zamanda, insanın kendi üzerine epeyce bilinçlenmiş olması gereken bir zamanda insanların sözde yüce değerler adına hoplaya zıplaya savaşa gidebileceğini düşünmek çocukluktur. İnsanlar dün de bugün de ya kandırılarak ya tehdit edilerek savaşa sürüldüler. Geçenlerde bir gazetede Irak saldırısının eşiğinde Türkiye’ye gelmiş olan bir sinema oyuncusuyla. John Savage adlı bir oyuncuyla yapılmış bir röportaj yayımlandı. O röportajda gazeteci soruyor: “Hollywood’da birçok ünlü sinemacı Amerika’nın Irak’a müdahalesine karşı çıkıyor. Siz de karşı mısınız? " Yanıt çok ilginç: "Eğer kendinize insanım diyorsanız her türlü savaşa karşı çıkmalısınız. Amerika ’da birçok insan bu savaşa karşı. Ama ülkemizi yönetenlerle amerikan halkını birbirine karıştırmayın. Ne yazık ki amerikan halkının politikacılar kadar gücü yok. ” Bu son cümle trajedinin düğüm noktasıdır. Bir takım yarar ya da çıkar nedenleri adına başın gövdeden kopmuş olduğunu, başın gövdeyle ilişkili olmadığını gösterir.

Toprak işgaline dayanan askeri imparatorluklar dönemi bitmiş, iktisadi imparatorluklar dönemi başlamıştı. Ele geçirerek egemen olma usullerinin yerini iktisadi bağlarla bağlayarak egemen olma usulleri almıştı. Kısacası, bir süredir işgal etmeden sömüren iktisadi imparatorluklar dünyanın toplumsal ve siyasal akışını etkiliyorlardı. Birdenbire bir şeyler değişti. Öyle görünüyor ki bugün askeri imparatorlukların yeniden yaşama geçmeye başladığı gerçeğini yaşıyoruz. Buna göre bugün hemen herkesin körü körüne boyun eğmeye karşı duran bir bilinçle, hayır demeyi bilen bir bilinçle donanası gerekiyor. İnsanlar bu düzeyde bilinçlendikleri zaman savaşların sonu gelmiş olacaktır. Tarih hiçbir zaman geriye sarmadığına göre, eski biçimler bir süre sonra dirilip yeniden yaşama geçme şansını hiçbir zaman elde edemediğine göre askeri imparatorlukların hortladığını düşünmek elbette bir yanılgı olacaktır. Tarihte pekçok kişi, özellikle tarih bilincinden yoksun olmanın getirdiği bir rahatlıkla ve anlaşılmaz bir geçmiş özlemiyle ya da gereksinimlerin zorlayıcılığı altında eski biçimleri yaşama geçirmeye yeltenebilmiştir. Bugün birilerinin işgalci askeri imparatorlukları diriltmek istemesi boşuna bir çabadır.

İnsanlar insan olmanın anlamını tam olarak kavrayabildikleri zaman, insan olmak adına kendilerini ortaya atmak gereksinimi duyabildikleri zaman bu açıdan çok şey değişecektir, savaşların da yavaş yavaş sonu gelmiş olacaktır. Buna göre her şeyden önce bizler savaşı insan türünün vazgeçilmez bir özelliği, zorunlu bir yaşam biçimi olarak görme rahatlığını bir yana bırakmalıyız. Savaşma eğilimi insanın düşünme yetisi, konuşma yetisi, gülme yetisi gibi özgül bir özelliği değil. Bugünün yaşam koşulları içinde bilinçsizlikle tam bilinçlilik arasında yer alan insan dünyası yetkin bir bilinç düzeyi oluşturmaya doğru geliştikçe savaş duygusundan uzaklaşacaktır. Evet. gerçekten, insan olmak bugün için yarı yolda olmaktır. Yarı yolda olmayı bir yazgı gibi benimsemeden geleceğin güçlü insanını önce kendimizde yaratmaya çalışmalıyız. Şunu bir ilke olarak benimsemeliyiz: savaşın gerekçesi olmaz.

İnsan yaşamının doğa yasası kadar kesin bir temel kuralı vardır: şiddet şiddeti doğurur. Buna göre savaş gerçekte kendisinden yarar umana da çokça yararlı bir girişim değildir: kısa vadede yarar getirse bile uzun vadede zarar verir.

İngiliz devlet adamı Sir Austen Chamberlain “Savaşta kazananlar yoktur, yalnız yitirenler vardır” diyordu. Savaşla kısa vadede bir takım kazançlar elde edebilir, ancak bunun çok pahalı kazançlar olduğu bir zaman sonra görülecektir, özellikle ahlaki yaşamın koşulları çerçevesinde görülecektir. Bir alman atasözü şöyle der: “Savaş bir ülkeye üç ordu bırakır: bir sakatlar ordusu, bir ağlayanlar ordusu, bir hırsızlar ordusu. ” Savaşta yitirenler öncelikle savaşı açanlar değil savaşa sürülenlerdir. Savaşa sürülenler yıkıma uğradıkça onların sırtında yaşayan egemenler de doğal olarak sıkıntılara düşeceklerdir. Savaşlardan çıkmış toplumlar çok zaman ringlerde birbirini döve döve bitkin düşmüş boksçulara benzerler. Kimin yenmiş kimin yenilmiş olduğu bir takım ölçülere göre belli de olsa gerçekte pek belli değildir.

Savaş insanoğlunun onurunu zedeliyor, onu kendi gözünde küçük düşürüyor. En büyük şiddet kaynağı olarak savaş insanın insan olma dilekleriyle tersleşiyor. Birilerinin zaman zaman savaşı yüceltmeye çalışması savaşı yüce kılmaya hiçbir zaman yetmeyecektir. Benito Musolini şöyle diyordu: “Tüm insani güçleri en yüce gerilimine yükselten ve kendisiyle yüzyüze gelme yürekliliğini gösterenlere soyluluk damgasını vuran yalnızca savaştır. ” Joseph de Maistre şöyle diyordu: “Savaş kendinde kutsaldır, çünkü bir dünya yasasıdır. ” Daha önce ingiliz düşünürü Ruskin şöyle demişti: “Size savaşın tüm sanatların kaynağı olduğunu söylediğim zaman demek istediğim şey onun insandaki tüm büyük erdemlerin ve yetilerin kaynağı olduğudur. ”

Kim ne derse desin, savaş birden çok toplumun maddi ve manevi olanaklarını yutan bir canavardır. Savaş insana şiddetin yararını öğretmeye çalışır. İnsanoğlu toprağı kanıyla değil başarılarıyla güzelleştirmelidir. Savaşta yenenler de yeniktirler, onlar yenik olduklarını bir gün çocuklarının öfkelerinde, bunalımlarında, umutsuzluklarında görür ve tanırlar. Savaşın mantığı gariptir: savaş bittikten sonra da süren şeydir. Savaşın kendinden çok uzadıkça uzayan sonuçları önemlidir. Hiçbir barış savaşın açtığı yaraları kapatabilecek güçte değildir. Savaş biter bitmez başlayan şey görünüşte barıştır ama gerçekte savaşın en korkunç evresidir. İnsan olmak savaşa hayır demekle başlar. İçimizdeki o küçük insanı, hayır demeyi bilmeyen, gündelik bilinçle yaşamını sürdüren o zavallı insanı öldürmeden savaşlardan kurtulamayız.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe