Felsefe

 

 

 

Satori

İlhan Güngören


Uyanıp aydınlanma ve bunun sonucunda da hayata ve dünyaya bambaşka, yepyeni bir gözle, değişik bir açıdan bakma diye tanımlayabileceğimiz duruma Japonca'da Satori adı veriliyor (03). Aslında bu sözcük Sakyamuni BUDA'nın Gaya'daki bilgelik ağacının altında aydınlanması olayını anlatmak için kullanılan (ArınuttaraSamyakSambodhi) tam ve aşılmaz aydınlanma kavramı ile eş anlamda (M). Bu yaşantıyı anlatmak için kullanılan başka bileşik sözcüklerde var ama Zen dilinde kullanılan sözcük Satori... Bu sözcüğün anlam değeri Samadhi ve Nirvana kavramlarını da içeriyor.

Uyanma aydınlanma Budizmin özünü, bütün içeriğini oluşturan ana tema. Budizmin bütün öğretisi Sakyamuni BUDA'nın bundan 2500 sene evvel tam ve aşılmaz aydınlanmaya erişmesi olgusu üzerine kurulmuş. Budistlerin büyük çoğunluğu ya bu hayatta, ya da kişisel bir gene doğuma inanıyorlarsa bundan sonraki hayatlarından birinde uyanıp aydınlanmaya umut bağlamışlardır. Budizmin her türü aydınlanma konusuna eğilmiştir. Gene de Budist okullar arasında uyanma aydınlanma üzerine en çok vurgu yapan, bütün ağırlığını bu konuya koyan Zen'dir.

Zen görüşüne göre bir kere Satori'ye erişildimi o zaman bütün sorunlar kendiliğinden çözülecek, aydınlanan kimse karşısına çıkan her sorunla baş edebilecek gücü ve yürekliliği de elde etmiş olacaktır. Bunun için de Zen'de Satori'nin önüne geçirilebilecek, daha ön sıraya konabilecek önemde hiç bir konu, hiç bir sorun yoktur.

Zen'in başı da sonu da Satori'dir dediğimiz zaman konuyu abartmış olmuyoruz. Satorisiz bir Zen anlamsız, yavan bir şey olur. Zen öğretisinin tek hedefi, tek amacı Satori'ye götüren yolu açmaktır. Zazen, Mondo ve Koan uygulamaları da bu yolu açmak için kullanılan birer araçtır. Bu uygulamalar dışarıdan bakanlara biraz yadırgatıcı görünse de zaten uyanma, aydınlanma da öyle çok olağan, çok alışılagelmiş bir şey de değil.

Bir matematik probleminin çözülmesi, büyük bir keşif yapılması ya da güç bir duruma bir çözüm getirilmesi, Yunanlı bilge Arşimed'in Eurekal Eureka! diye bağırmasına neden olan, bir konunun birdenbire zihnimizde aydınlığa çıkıvermesi gibi durumlar, kuşkusuz bunlar hepsi de bir bakıma Satori'dir ama bu gibi durumlar zihnimizin ancak zekyla, akılla ilgili yanını etkiler. Onun için de böyle bir Satori'den hayatımızı ta en derin yerine kadar etkileyecek bir değişiklik bekleyemeyiz. Zen'in ilgilendiği Satori yaşamın tümü ile ilgili olan Satori'dir. Zen'in oluşturmaya çalıştığı Satori zihinde tam bir dönüşüm sağlayabilecek bir Satori'dir. Zihinde öyle bir dönüşüm olmalı ki zihin bütün alışıklıklarından sıyrılabilip, bütün olanaklarını yeni ve daha üstün bir ayar, daha yetkin bir uyum içinde birleştirebilsin, bütünleştirenisin. Bir matematik probleminin, bilimsel olsun, yarar sağlayıcı olsun bir konunun, bir sorunun çözüme ulaştırılması o soruyu, o konuyu aydınlatmaktan daha önemli bir sonuç doğurmayabilir. Elbette Zen'in ilgilendiği böyle bir Satori değildir.

Zen'in Satori'si bütün yargılarımızın, bütün kanılarımızın yeniden bir değerlendirmeden geçirilmesini zorlayan, yeni bir boyut, daha doyurucu daha yetkin bir bakış açısı kazandıran Satori'dir. Hayata, dünyaya, içimize, dışımıza, olaylara, olgulara ikilikçi karşıtlarla düşünen dar mantıkçı bakış açısının üstünden, ötesinden yepyeni bir gözle bakabilmeyi, bunun sonucunda da, ahlaksal açıdan, manevi açıdan, akılcı açıdan bağımsızlaşmayı sağlayabilen Satori'dir.

Satori bir kimseye öyle dışardan verilebilecek soyut ve nesnel bir öğreti değildir. Uygun koşullar olunca kendi kendine oluşan bir dönüşümdür. Zen öğretisinin amacı Satori için uygun koşulların, oluşacağı ortamı hazırlamaktan ileri geçmez. Bu dönüşüm insanın kendisi ile çevresiyle uyum içinde bütünleşmesiyle sonuçlanan somut bir yaşantıdır. Bu yaşantıyı anlatabilmek için pek çok gizemci (mistik), şair, sanatçı gözlerinin önünden birden bir perdenin kalktığını, gözlerinin açıldığını ve daha gerçek bir dünya ile karşılaştıklarını, her şeyin içine, özüne bakabildiklerini dillendiren benzetmeler yapmışlardır.

Suzuki bu yeni görüş açısını bu yeni yaşantıyı açıklayabilmek için şöyle bir karşılaştırma yapıyor:

«Sizin ve benim aynı dünyada yaşadığımız var sayılıyor ama herkesin genel olarak taş diye adlandırdığı şu penceremin önünde duran şeyin sizin ve benim için aynı şey olduğunu kim söyleyebilir? Siz ve ben birer fincan çayı yudumluyoruz. Dıştan bakınca sizin de benim de yaptığımız aynı şey gibi görünüyor ama öznel açıdan sizin çay içmenizle benimki arasında ne büyük bir açıklık olabilir. Sizin çay içişinizde Zen olmayabilir de benimki ağzına kadar Zen'le dolu olabilir. Bunun nedeni de siz mantık düzlemi içinde kalmışken benim onun dışına çıkmış olmamdır. Zen'in sözgelimi yeni dediğimiz bu görüş açısında aslında yeni olan hiç bir şey yok. Zen'in bu dünyaya bakış biçimini açıklayabilmek için Zen'in hoş görüsünden yararlanarak yeni deyimini kullanıyoruz (65).»

Anlaşılıyor ki bu yeni yaşantıda yaşamın her anı başka türlü bir önem kazanıyor. Satori'ye erişen kimse için her gördüğünde, her duyduğunda, her yaptığında, yemekte, içmekte yaşantının her bölümünde daha başka, daha ince, daha keskin bir duyarlık oluşuyor. Günlük yaşam içinde yamyassı, sopsoluk şu çevre, bir kere gözün önündeki perde kalktı mı ya da başka bir deyişle dalgın, karmaşık zihin süzgecinden bir türlü sıyrılıp bilince ulaşamayan algılar süzgeçsiz bilince ulaşabildi mi yassılıktan kurtulup bir boyut, bir derinlik kazanıp şekilleniyor, soluk, uçuk renkleri canlanıp, parlaklaşıyor. Biçimler keskinleşip bütün ayrıntılar zihne ulaşıyor. O zaman anlıyoruz ki şimdiye kadar çevre konusunda yalnızca yararlı, zihinsel notlar almakla yetinmişiz. Bakınca bu çiçek, bu ağaç, bu bulut diye çevreyi kabaca tanıyacak kadar bir bilgimiz var. Bu bilgi de çevremizde şuna buna çarpmadan, bir yere takılıp düşmeden yürümemize yetiyor ama ne çiçeği, ne ağacı, ne bulutu bütün ayrıntıları ile, gerçek böylesilikleri ile görmemize yetmiyor. Buna karşın Satori'ye erişen kimse için bütünü ile hayatın görünümü değişiyor. «Bahar çiçekleri daha canlı, daha renkli, dağdan akıp gelen derenin suyu daha serin, daha saydam (®6)» sesi de daha ezgili geliyor (67). Çokluk, çeşitlilik gibi görünen birlik bütünlük öne çıkıyor. Gerçeği kendi gerçekliği içinde yakalayabilmek olanağı doğuyor. Gözden böylesine kaçırdığı bir dünyayı yeniden bulmaktan duyduğu bir sevinç içini kaplıyor. O güne dek göz ucuyla baktığı dünyaya açık gözlerle doya doya bakıyor. Birden karşıtlıklar, zıtlıklar kayboluyor, tutarlı organik bir uyum içinde bütünleşiyor. Zihnin önünde özgürlük bağımsızlık yolu açılıyor. Belki bir çokları zihnin bu yeni durumunu amaç yoksulluğu, ilgi yokluğu diye niteleyebilirler (68) ama bu düşüncelerin sınırlamalarını aşan bir üstün bilinçlilik durumu...

Zen ustaları yukarlarda verdiğimiz örneklerden anımsayacağınız gibi Zen öğrencilerinin dikkatlerini hep o zamana kadar yeterince önemsemedikleri, önemsiz buldukları şeylere çekmeye çalışıyorlardı. Böylece gözden kaçırmış oldukları ayrıntıları yeni bir gözle, yeni bir açıdan görmelerini sağlamak istiyorlardı. Su yolunu tıkayan gizli bir tıkacı bulup çıkarıverince nasıl birden su suyolunu basarsa onun gibi gözden kaçmış bir ayrıntının Satori ile sonuçlanabilecek bir dönüşüm oluşturabileceğini umut ediyorlardı. Amaçlan Zen öğrencisini mutlak düzleminde her şeyin eşit önemde, eşit değerde olduğuna uyandırmak, bizim koşullanmış değerlemelerimize göre önemli olanın da önemsiz olan kadar önemsiz, önemsiz olanın da önemli olan kadar önemli olduğuna gözlerini açmak, hiç bir şeyin ötekinden ayrık, kopuk olarak bir varlığı oImadığını, hepsinin birbirine göreli, dayalı olarak var olduğunu görüp anlamasını sağlamakdı.

Hep anlatmak istedikleri şey bu olağan dışı dünyanın bizim soluk yassı dünyamızın arkasında saklı olduğu gerçeğiydi. Chaochou'ya öğrencisi;

«Zen öğretisi konusunda aydınlanmak» istediğini söyleyince;

«Kahvaltı ettin mi?» diye sormuştu. Olumlu yanıt alınca da; «öyleyse git kaplarını yıka» diye öğüt vererek Zen gerçeğinin günlük yaşamımız içinde gizlendiğini belirtmek istemişti (69).

Gene Chaochou'ya «Tao (Zen gerçeği) nedir?» diye sordukları zaman sizin her günkü yaşamanızdır, Tao odur demişti (70).

Satori bir bakıma dünyanın en doğal, en olağan şeyi ama öyle göz ucuyla bakmışız ki şu dünyaya, ya gelecekte, ya geçmişte yaşarken şimdiye, şu yaşadığımız ana öylesine gözlerimizi kapamışız ki birden dünyayı gerçek böylesiliği ile görüverince şaşıp kalıyoruz. Sihirli, büyülü, giz dolu gibi laflar etmeye başlıyoruz.

Yaşamın gereksinimlerine uyum sağlamak için yararcı açıdan geliştirilmiş bir haberleşme aracı olan dil, bu gibi durumları dile getirmekte yetersiz kalıyor. Dil hamurundan yoğrulan düşüncelerin de bu aracın olanaklarını sınırlamalarını aşması elbette beklenemez. Dilin izafilik alanının konulan için yeter sözcükleri var da mutlak düzlemindeki yaşantılarımızı dillendirecek sözcükleri yok.

Sonunda dilin kısıtlılığı, sınırlılığı bu alandaki düşüncelerimizi de, yaşantılarımızı da sınırlıyor, kısıtlıyor. Sözcüklere sığdıramadığımız bu yaşantıyı anlatmak için sihir, büyü, giz gibi sözcükler kullanarak dil yetersizliğimizi örtmeye çalışıyoruz.

Bir düşünürün çok anlatımlı olarak dillendirdiği gibi; «Hayat gizi çözümlenecek bir şey değil, yaşanacak bir gerçektir (").» Ele dile gelmeyen tanımlamalara sığmayan bu durumu ancak yaşayarak öğrenmek olanağı var.

Satori bağımlılıktan, bağımsızlığa, özgürlüğe geçiştir. Mutluluk ve sevgi yeteneklerimizi de ortaya çıkarır. Bir kere iç görü, sezgi, bilgelik (prajna) uyandı mı şefkat, sevecenlik duygusu (Karuna) kendiliğinden uyanır. Satori zihnin asıl doğal bölünmemiş, bütün zihinsel işlerliğin hep birlikte, en ayarlı biçimde, tam uyum içinde çalışma durumudur. Böylesine sağlıklı, haz verici insanın içini, suskunlukla, iç barışla dolduran hayatı daha güzel, daha boyutlu, daha mutlu yapan bir durumun elbette anormal bir durum olduğu söylenemez. Satori birçoklarının sandığı gibi ne bir kendinden geçme durumu (Trans) ne de birçok dinsel öğretilerde özendirilen bir özseverlik (Narcissisme) durumudur (72). Yalnızca bir uyanıklık halidir.

Birçok Zen ustaları bu Satori yaşantısını «Gatha» adı verilen dörtlükler içinde dizelere sığdırmaya çalışmışlar. Biz buraya bu Zen ustalarının değil de, Zen'e yabancı ama Satori yaşantısıyla içli dışlı olmuş bir Türk şairinin, Nazım Hikmet'in bir şiirini koyuyoruz;

 

Bugün Pazar

Bugün beni ilk defa güneşe.çıkardılar

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak,

Bu kadar mavi,

Bu kadar geniş olduğuna şaşarak

Kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

Dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben...

Bahtiyarım...

 

Şair uzun bir süre cezaevinin loş ve umutsuz ortamında kendi iç dünyasına kapanık olarak yaşadıktan sonra ilk defa 1938 yılının o pazar sabahı cezaevinin güneşli avlusuna çıkarılıverince birden bir dönüşüm oluyor. O çirkin cezaevi avlusunda her şey bir başkalaşıyor. O güne dek hepimiz gibi yassı, soluk gördüğü dünya değişiyor. Boyut, derinlik kazanıyor, renkler bambaşka bir canlılık parlaklık içinde görünüyor şaire. Bunu anlatmak için «Ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak, bu kadar mavi, bu kadar geniş olduğuna şaşarak» diyor. O güne dek bulanık zihninin süzgecinden geçip bilincine ulaşamayan bir dünya açılıyor önünde. Bu yeni dünyası öylesine yeni, öylesine olağandışı ki şaşmaktan kendini alamıyor.

Bu evrensel uyumun, varoluşun bu daha ince katlarının duyarlığı bilinmeyene karşı içini bir saygınlıkla dolduruyor. Bir kutsallık duygusu kaplıyor içini sanki bir ibadet, bir dinsel görev yaparmış gibi «Saygıyla toprağa oturdum» diyor.

Şair o keskin bilinçlilik, uyanıklık durumunu farkediyor. Bu durum zihnin düşünceden düşünceye, hayalden hayale sürüklendiği, geçmişe ait anıların geleceğe ait umutlarla karıştığı zihnin o karmaşık yarı uyur, yarı düş görür durumundan öylesine farklı ki zihnin olağan durumunu dalgaya düşmeye benzetiyor ve bu farkı açıklamak için «Ne düşmek dalgalara» diyor.

O anda bağımsızlaşıp, özgürleştiğinin de bilincine varıyor. İzafilik alanında yaşamını sürdürürken en önemsediği sorunlar birer birer onu bırakıyor. «Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım» diyor ve evren içindeki yerini alıyor şair. «Toprak, güneş ve ben» diyor «Bahtiyarım».

İzafilik düzleminde özgürlüğü elinden alınmış olan şair mutlak düzleminde bağımsızlaşıp özgürlüğünü geri alıyor. Nirvanik bir mutluluk içine giriyor.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült