Sarsılmaz Bilgeliğin Esrarengiz Anlatısı

Takuan Soho

 

CAHİL KALMANIN ISTIRABI

Cehalet terimi aydınlanma eksikliği anlamına gelir. Bu başka bir deyişle yanılgıdır.

Sabit mekan, zihnin durduğu yer anlamına gelir.

Budizm'in uygulanmasında elli iki aşama olduğu söylenir ve bu elli ikinin içinde, zihnin belli bir şeyde durduğu yere sabit mekan denir. Sabit kelimesi, durmayı belirtir ve durma zihnin bir mesele tarafından alıkonmakta olduğu anlamına gelir ki bu herhangi bir mesele olabilir.

Senin savaş sanatın açısından ifade edersek, üzerine gelen hareket halindeki kılıcı ilk fark ettiğinde, bu kılıçla olduğu gibi buluşmayı düşünürsen, zihnin tam o konumda kılıçta durur, hamleni yapamaz, ve rakibin tarafından öldürülürsün. Durma bu anlama gelir.

Eğer üzerine gelen hareket halindeki kılıcı görmene rağmen zihnin onun tarafından alıkonmaz ve yaklaşan kılıcın ritmiyle buluşursan; eğer rakibine vurmayı tasarlamazsan ve hiçbir düşünce ya da yargın kalmazsa; eğer savrulan kılıcı gördüğün anda zihninde en ufak bir tutulma olmazsa ve dosdoğru ilerleyip kılıcı ondan çekip alırsan; seni öldürecek olan kılıç kendi kılıcın haline gelecek, ve aksine, rakibini öldüren kılıç olacaktır.

Zen'de buna "Mızrağı kapıp sana saplamaya gelen adama saplamak" denir. Mızrak bir silahtır. İşin özü, hasmından gasp ettiğin kılıcın, onu öldüren kılıç oluvermesidir. Bu senin, kendi üslubunla "Kılıçsızlık" dediğin şeydir.

İster düşmanının vuruşundan ister kendi hücumundan, ister vuran adam ister vuran kılıç tarafından, ister konumdan ister

uyumdan dolayı, eğer aklın herhangi bir şekilde dağılırsa, hamlelerin bocalayacaktır ve bu öldürüleceğin anlamına gelebilir.

Eğer kendini rakibinin karşısına yerleştirirsen, zihnin onun tarafından ele geçirilecektir. Zihnini kendinin içine yerleştirmemen gerekir. Zihni bedene bağlamak sadece eğitimin başlangıcında, acemiyken yapılan bir şeydir.

Zihin, kılıç tarafından ele geçirilebilir. Eğer zihnini çarpışmanın ritmine katarsan, zihnin onun taralından da ele geçirilebilir. Eğer zihnini kendi kılıcına verirsen, zihnin kendi kılıcın tarafından ele geçirilebilir. Zihninin bu konumlardan herhangi birinde durması, içi boş bir kabuğa dönüşmen demektir. Mutlaka kendin de bu tür durumları hatırlarsın. Bunların Budizm'e uyarlanabildikleri söylenebilir.

Budizm'de, zihnin böylece durmasına yanılgı adını veririz. Bunun için de "cahil kalmanın getirdiği ıstırap" deriz.

TÜM BUDALARIN SARSILMAZ BİLGELİKLERİ

Sarsılmaz, hareketsiz anlamına gelir.

Bilgelik, aklın hikmeti anlamına gelir.

Bilgelikten sarsılmaz diye bahsedilmesine rağmen, bu odun veya taş gibi hissiz bir şeyi ifade etmez. Zihin hareket etmeye alışık olduğu için o da hareket eder: öne veya arkaya, sola, sağa, on yönde ve sekiz noktaya; ve hiçbir şekilde durmayan zihne sarsılmaz bilgelik adı verilir.

Fudö Myöö sağ eliyle bir kılıcı kavrar ve sol elinde bir halat tutar. Dişlerini gösterir ve gözleri öfkeyle parlar. Bedeni, Budist Kanunu'nun yoluna çıkacak kötü ruhları yenilgiye uğratmak için hazır halde, geçit vermez dikilir. Bu hiçbir ülkede, hiçbir yerde gizlenmiş değildir. Kendisi sarsılmaz bilgeliğin, bedeni ise Budizm'in koruyucusu biçiminde yaratılmıştır.

Bu bedeni gördüğünde, sıradan insan korkuya kapılır ve Budizm'in düşmanı olmayı aklından geçiremez. Aydınlanmaya yakın olan insan, bunun sarsılmaz bilgeliğin dışavurumu olduğunu ve tüm yanılgıyı ortadan kaldırdığım anlar. Sahip olduğu sarsılmaz bilgeliği görünür kılabilen ve bu ruhsal erdemi fiziksel olarak Fudö Myöö kadar başarılı şekilde uygulayabilen insan için, kötü ruhlar bir daha peyda olmaz. Fudö Myöö'nun mesajının altında yatan niyet budur.

Bir kişinin hareketsiz zihninin ve tereddütsüz vücudunun Fudö Myöö diye anıldığı söylenir. Tereddütsüz, hiçbir şey tarafından alıkonmayan anlamına gelir.

Bir şeye bakarken zihnin durmaması haline sarsılmaz adı verilir. Bunun sebebi, zihin bir şeyde durduğunda, göğüs türlü düşüncelerle dolduğu için, zihnin içinde de türlü hareketler olmasıdır. Hareketler dindiğinde, durmakta olan zihin hareket eder, ama yerinden kıpırdamaz bile.

Her biri kılıçlı on adam, kılıçlarını savurarak sana doğru geldiği takdirde, eğer her çarpışmada her bir kılıcı savuşturarak ve zihnini durdurmadan sırayla birinden diğerine geçirirsen, bu on kişiden hiçbirinin karşısında en uygun hamleden yoksun kalmayacaksın.

Her ne kadar zihin on adam karşısında on kat çalışsa da, birinde bile duraksamazsa ve sen hepsine birer birer karşılık verirsen, uygun hamleden yoksun kalır mısın?

Fakat zihnin bu adamlardan birinin karşısında durursa, onun savrulmakta olan kılıcını savuştursan bile, sıradaki adam geldiğinde, doğru hamle kaybolup gitmiş olacaktır.

Bin Kollu Kannon'un tek vücudunda bin tane kolu olduğunu düşünürsek; eğer zihni yayı tutmakta olan kolunda durursa, diğer dokuz yüz doksan dokuz kol işe yaramaz hale gelecektir.2 Bunun sebebi zihnin, tüm kolların işe yarayacağı o tek bir yer tarafından alıkonmamış olmasıdır.

Kannon'a gelince, bir bedeninde bin kolu olmasının amacı ne olabilir? Bu biçim, insanlar sarsılmaz bilgeliklerini serbest bıraktıkları takdirde, bedenleri bin kola sahip olsa bile her bir kolun işe yarayacağına dikkat çekmek maksadıyla yaratılmıştır.

Tek bir ağaçla karşı karşıyayken, eğer ağacın kırmızı yapraklarından tek bir tanesine bakarsan, diğer yaprakların hiçbirini göremezsin. Gözün yapraklardan herhangi birine ilişmediğinde ve aklında hiçbir şey olmadan ağaçla yüz yüze geldiğinde, sınır tanımaksızın her sayıdaki yaprak gözüne görünür olur. Ama tek bir yaprak gözünü aldığı takdirde, sanki geriye kalan yapraklar orada değilmiş gibi gelecektir.

Bunu kavramış kişinin bin kollu ve bin gözlü Kannon'dan farkı yoktur.

Sıradan insan, bin tane kolu ve bin tane gözü olduğu için basitçe Kannon'un kutsanmış olduğuna inanır. Olgunlaşmamış bir bilgeliğe sahip insan, birinin nasıl bin tane gözü olabileceğine hayret ederek bunun bir yalan olduğunu düşünür ve onu karalamaya razı olur. Fakat eğer bir insan işin esasını daha iyi anlıyorsa, ilkelere dayanan saygılı bir inanca sahip olacaktır ve ne sıradan insanın basit imanına ne de ötekinin karalamasına ihtiyaç duyacaktır, ve Budizm'in, bu tek örnekle, ilkesini başarıyla ortaya koyduğunu anlayacaktır.

Bütün dinler böyledir. Şinto'nun bilhassa böyle olduğunu biliyorum.

Sıradan insan sadece yüzeysel düşünür. Budizm'e saldıran insanın durumu daha da kötüdür.

Dünyanın dört bir yanında birçok çeşit din vardır ama nihayetinde hepsi tek bir sonucun üstüne kurulmuşlardır.

Her durumda, kişi disiplini uygularken ve acemilikten çıkıp sarsılmaz bilgeliğe ulaşırken bir dönüş yapar ve başlangıç seviyesine, ebedi mekana, geri gelir.

Bunun bir sebebi vardır.

Bir kez daha, senin savaş sanatına istinaden konuşabiliriz. Acemi kişi ne bedeninin duruşuna ne de kılıcım tutuşuna dair hiçbir şey bilmediğinden, zihni de bünyesinin hiçbir yerinde durmaz. Eğer bir adam ona kılıçla saldırırsa, saldırıyı aklında gerçekten hiçbir şey olmadan karşılar.

Bu kişi çeşitli konuları etüt ettiği ve nasıl bir tutum takınacağına dair farklı yolları, kılıç tutma tekniğini ve zihnini nereye yerleştireceğini öğrenmeye tabi tutulduğu sırada, zihni pek çok yerde durur. Bu dönemde bir rakibe saldırmak istediğinde olağanüstü bir rahatsızlık duyar. Daha sonra gün geçtikçe ve zaman ilerledikçe, uygulamalarının ışığında, artık ne bedeninin duruşunu aklında tartması gerekir ne de kılıcı tutuş biçimlerini. Zihni aynı başlangıçtaki, hiçbir şey bilmediği ve henüz hiçbir şey öğrenmediği duruma gelir.

Burada kişi başlangıç ile bitişteki anlayışın aynı olduğunu görür; tıpkı birden ona kadar sayıldığında ilk ve son rakamların birbirine komşu olması gibi.

Diğer konularda mesela müzikal perdede, başlangıçtaki en alçak perdeden sondaki en yüksek perdeye hareket ederken en alçaktakiyle en yüksekteki, birbirine bitişir.

En alçak perdeyle en yüksekte olanın benzeştiğini söylüyoruz. Budizm, en derinlerine eriştiğinizde, Buda’nın veya Budist Kanunu'nun ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmayan adam gibidir. Ne bir süsü, ne de insanın dikkatini çekecek bir yanı vardır.

Başlangıcın cehaleti ve ıstırabı, sabit mekan ve sonradan gelen sarsılmaz bilgelik bir bütün olurlar. Akıl işlevini yitirir ve kişi, zihnin ve düşüncenin olmadığı ruh haline ulaşır. Eğer kişi en derin noktaya erişirse, kollar, bacaklar ve beden ne yapmaları gerektiğini anımsar ve zihin bu işe karışmaz bile.

Budist rahip Bukkoku şöyle der:

Bilinçli bir şekilde nöbet tutmadığı halde,

Bostan korkuluğu dağdaki küçük tarlalarda boşu boşuna dikilmiyor.

Her şey böyledir.

Kişi dağ tarlalarına korkuluk yapmak için bir insan figürü oluşturup eline ok ve yay yerleştirir. Kuşlar ve hayvanlar bunu görür ve kaçarlar. Bu şeklin katiyen aklı olmamasına rağmen geyikler ondan korkup uzaklaşıyorsa, görevini yerine getirmektedir ve boş yere yapılmamıştır.

Bu, bir Yol tutup, onun derinliklerine ulaşmış insanın davranışına bir örnektir. Eller, ayaklar ve beden hareket ettiği sırada zihin hiçbir yerde durmaz ve kişi zihninin nerede olduğunu bilmez. Kişi zihnin ve düşüncenin olmadığı ruh haline büründüğünde, dağ tarlalarındaki korkuluk seviyesine ulaşmıştır.

İzleyeceği yolu henüz bulamamış olan ortalama insan için, baştan beri bir bilgeliğe sahip olmadığını ve şartlar ne olursa olsun bilgeliğinin ortaya çıkmayacağım söyleyebiliriz. Her şeyden yüksekte, olabilecek en uzak noktada bulunan bilgelik gizlendiği yerden asla çıkmayacaktır. Son olarak olgunlaşmamış kişi, bilgeliğini hemen, düşünmeden açığa vuracaktır ve bu gülünçtür. Günümüzün rahiplerinin sahip olduğu edep kuşkusuz bu ışığın rehberliğinde değerlendirilebilir. Bu bir ar meselesidir.

Bir ilkelere göre, bir de yönteme göre çalışma vardır.

İlke daha önce yukarıda açıklamış olduğum gibidir: oraya vardığında, hiçbir şey fark edilmez. Tüm yoğunlaşmayı bir kenara atmışsındır sanki. Yukarıda bunu ayrıntılı olarak kaleme aldım.

Eğer yöntemi çalışmaz da sadece kafanı ilkelerle doldurursan, bedenin ve ellerin işlemeyecektir. Yönteme göre çalışma, senin savaş sanatın açısından dile getirirsek, tekrar tekrar uygulandığında beş beden duruşunu bir bütün haline getiren çalışmadır.

İlkeleri bilmene rağmen tekniğin kullanımında da kendini kusursuz bir biçimde özgür hale getirmelisin. Ve taşıdığın kılıcı beceriyle kullanabilecek olmana rağmen, eğer ilkenin en derin yönlerinden biri hakkında aklın bulanıksa, ustalık için yetersiz kalman muhtemeldir.

Yöntem ve ilke tıpkı bir yük arabasının iki tekerleği gibidir.

İÇİNDEN BİR SAÇ TELİNİN BİLE GEÇEMEYECEĞİ ARALIK

İçinden bir saç telinin bile geçemeyeceği aralık diye bir şey vardır. Bu konuda senin savaş sanatın üzerinden konuşabiliriz.

Bu "aralık", iki şeyin birbiri üzerine gelmesi ve aralarında bir kıl payından bile bahsedilememesi ile meydana gelendir.

Ellerini çırptığında ve tam o anda bir de nara attığında, el çırpışınla nara atışın arasındaki aralık bir saç telinin geçmesine bile izin vermeyecektir.

Bu, ellerini çırpma, çığlık atmayı düşünme ve bunu uygulama meselesi değildir; böyle olsaydı bu eylemlerin arasında anlık bir fark yaşanırdı. Ellerini çırparsın ve sesini tam o anda çıkarırsın.

Aynı bu şekilde, eğer zihnin bir adamın sana saldıracağı kılıçla birlikte durursa bir aralık olacaktır ve hamlen boşa gidecektir. Ama eğer düşmanının saldıran kılıcı ve kendi eylemin arasındaki aralığın içine bir saç telinin genişliğini bile sığdıramıyorsan, düşmanının kılıcı sana ait hale gelecektir.

Zen tartışmalarında da aynı konu vardır. Budizm'de bu duruştan ve akim bir onda bir bunda kalışından nefret ederiz. Bu duruşa ıstırap adını veririz.

Bu, bir topun hızla akan kaynakta dolaşması gibidir: bu şekilde akıp giden ve bir an olsun durmayan zihne saygı duyarız.

KIVILCIM İLE TAŞIN DEVİNİMİ

Kıvılcım ile taşın devinimi dediğimiz bir şey vardır. Bu, az önce bahsettiğimizle aynı şeydir. Taşı yere sürter sürtmez ışık belirir. Taşı tam sürttüğün anda ışık belirdiğine göre, ne bir aralık ne de çatlak söz konusudur. Bu ayrıca, zihni durduracak olan aralığın eksikliğine işaret eder.

Bunu sadece çabukluk olarak yorumlamak hata olur. Bu daha çok, zihnin bir şeyler tarafından alıkonmaması gerektiği hususunun altım çizer; hızlıyken bile zihnin durmamasının elzem olduğunu söyler. Zihin durduğunda, düşman tarafından ele geçirilecektir. Diğer yandan eğer zihin hızlı olmak üzerine kafa yorup çabucak harekete geçerse, kendi derin düşüncesi tarafından ele geçirilecektir.

Aşağıdaki Saigyö'nun şiirlerinden biridir:

Birisi senin varlığından sadece

dünyadan nefret eden adam olarak haberdar

Yalnız umarım ki

alıkonmasın zihnin

bu fani mesken tarafından.

Saigo bu şiiri Eguchi'nin cariyesine ithaf eder.

Eğer bu kıtanın son kısmını alırsan, "yalnız umarım ki alıkonmasın zihnin..." bu, savaş sanatlarının en derin özü olarak alıntılanabilir. Zihnin alıkonmaması esastır.

Zen'de "Buda nedir?" diye sorulduğunda, kişi yumruğunu sıkıp havaya kaldırmalıdır. "Budist Kanunu'nun gerçek anlamı nedir?" diye sorulduğunda, kelimeler yitip gitmeden, "Çiçeklenen erik ağacının tek bir dalı" veya "Bahçedeki servi" diye cevaplamalıdır.

Bu iyi ya da kötü cevabı seçme meselesi değildir. Bizim saygı duyduğumuz durmayan zihindir. Duraklamayan zihin, ne renkten ne de kokudan etkilenir.

Sarsılmayan bu zihin biçiminin bir tarın olarak kutsanmasına, Buda olarak saygı görmesine ve Zen'in Zihni veya Esas Anlam diye adlandırılmasına karşın, eğer bir kişi düşünüp taşındıktan sonra konuşursa, ağzından altın sözler ve gizemli dizeler çıksa bile, bu ancak sabit mekanın ıstırabı olacaktır.

Taş ile kıvılcımın deviniminin bir şimşek hızına sahip olduğu söylenemez mi?

İsmi çağrıldığı zaman kişi hemen "Evet" diye yanıtladığında bu sarsılmaz bilgeliktir. İsmi çağrıldığında, bu talebin nedeni ve niçini konusunda tereddüt etmek, sabit mekanın ıstırabıdır.

Duran veya bir şeyden etkilenen ve karışıklığa düşen zihin işte bu sabit mekanın ıstırabıdır ve işte bu sıradan insandır. Seslenildiğinde hiç aralık olmadan yanıtlamak, tüm Budaların bilgeliğidir.

Buda ve tüm sezgili varlıklar birbirinden ayrı değildir. Böyle bir zihne bir tanrı veya bir Buda denir.

Pek çok yol olmasına rağmen Tanrıların Yolu, Şiirin Yolu, Konfüçyüs'ün Yolu hepsi bu bir tek zihnin duruluğunu paylaşır.

Zihni kelimelerle açıklarken "Herkes bu zihne sahiptir" veya "İyi ve kötü olaylar, gündüz ile gece Karma'ya bağlıdır" veya "Kişinin evini terk etmesi ya da yurduna yıkım getirmesi, kişinin karakterinin bir yansımasıdır, çünkü iyi de kötü de kişinin zihnine kalmıştır" gibi şeyler söyleriz. İnsanlar bu zihnin neye benzediğini merak edecek olursa, onlara anlatacak gerçekten aydınlanmış biri olmadığı sürece sadece kafaları karışacaktır.

Bu dünyada şüphesiz ki zihni tanımayan insanlar vardır. Her ne kadar nadir olsalar da, zihni anlayan insanların da var olduğu ortadadır. Bu anlayan insanlarla arada sırada karşılaşsak da, buna uygun olarak davrandıkları sık görülmez; öyleyse, zihni başarıyla açıklamalarına rağmen, onu derinlemesine anladıkları şüphelidir.

Bir insan suyu anlatabilir, ama ağzı ıslanmayacaktır. Bir insan ateşin doğasını bütün yönleriyle izah edebilir, ama ağzı ısınmayacaktır.

Gerçek suya ve gerçek ateşe dokunmadan, kişi bu varlıkları tanıyamaz. Bir kitabı açıklamak bile onu anlaşılmış kılmayacaktır. Yemek kısa ve öz tanımlanmış olabilir, ama bu tek başına insanın açlığını gidermeyecektir.

İnsanın başka birinin açıklamasıyla anlayışa erişmesi olası değildir.

Bu dünyada zihni açıklayan Budistler ve Konfüçyüsçüler vardır, ama yaptıkları söylediklerini tutmaz. Böyle insanların zihni sahiden aydınlanmamıştır. Kendi şahsi zihinleri konusunda adamakıllı aydınlanmamış insanlar anlayışa sahip olmayacaklardır.

Bu konuda eğitim alanların çoğu zihni anlamazlar ama bu mesele sayılarla ilgili değildir. Onların içinde doğru düşünce yapısına sahip bir kişi bile yoktur. Bir insanın zihninin aydınlanmasının, o insanın çabalarının derinliğine bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

İNSANIN ZİHNİNİ KOYDUĞU YER

Biz şöyle deriz:

Eğer insan zihnini düşmanının bedenin devinimine koyarsa (yoğunlaşırsa), zihni düşmanının devinimi tarafından ele geçirilecektir.

Eğer zihnini düşmanının kılıcına koyarsa, zihni o kılıç tarafından ele geçirilecektir.

Eğer zihnini düşmanının ona vurma niyetine koyarsa, zihni düşmanının ona vurma niyeti tarafından ele geçirilecektir.

Eğer zihnini kendi kılıcına koyarsa, zihni kendi kılıcı tarafından ele geçirilecektir.

Eğer zihnini vurulmama niyetine koyarsa, zihni vurulmama niyeti tarafından ele geçirilecektir.

Eğer zihnini öteki adamın duruşuna koyarsa, zihni öteki adamın duruşu tarafından ele geçirilecektir.

Bu, zihni koyacak bir yer olmadığı anlamına gelir.

Bir zamanlar bir adam "Zihnimi nereye koyarsam koyayım, niyetlerim zihnimin gittiği o yerde alıkonuyorlar ve düşmanıma yeniliyorum. Bu sebeple zihnimi tam göbeğimin altına yerleştiriyorum ve onun gezinmesine izin vermiyorum. O zaman düşmanımın hareketlerine göre değişmeyi becerebiliyorum." demişti.

Bu akla yatkındır. Fakat Budizm'in en yüksek noktasından bakıldığında, zihni göbeğin altına koyup da onun gezinmesine izin vermemek yüksek değil alçak bir anlayış seviyesidir. Bu, disiplin ve eğitimle aynı seviyededir. Ciddiyetin seviyesindedir. Ya da Mencius'un sözü seviyesindedir, "Kaybolmuş zihnin peşinden git." Bu da en yüksek seviye değildir. Onda ciddiyet hissi vardır. "Kaybolmuş zihin"e gelince, başka bir yerde bu konu hakkında yazmıştım, oradan bir göz atabilirsin.

Eğer zihnini göbeğinin altına koyup, onun gezinmesine izin vermemeye karar verirsen, zihnin bu planı akıl eden zihin tarafından alıkonacaktır. İlerlemeye gücün olmayacak ve özgürlükten son derece uzak olacaksın.

Bu bizi bir sonraki soruya götürür, "Eğer zihnimi göbeğimin altına koymak beni işlevsiz ve özgürlüğümden mahrum kılıyorsa faydası yoktur. O zaman zihnimi bedenimin hangi bölümüne koymalıyım?"

"Eğer zihini sağ eline koyarsan, zihnin sağ el tarafından ele geçirilecektir ve bedenin işlemez olacaktır. Eğer zihnini gözüne koyarsan, gözün tarafından ele geçirilecektir ve bedenin işlemez olacaktır. Eğer zihnini sağ ayağına koyarsan, zihnin sağ ayağın tarafından ele geçirilecektir ve bedenin işlemez olacaktır.

"Eğer zihnini bir yere koyarsan, orası neresi olursa olsun, bedeninin geri kalanı işlemez olacaktır" diye cevap verdim.

"Pekala, öyleyse insan zihnini nereye koyar."

"Eğer onu hiçbir yere koymazsan, bedeninin her bölümüne ilerleyecek ve bedeninin bütünlüğü boyunca uzanacaktır. Böylelikle eline girdiği zaman elin işlevini gerçekleştirecektir. Ayağına girdiği zaman, ayağın işlevini gerçekleştirecektir. Gözüne girdiği zaman, gözün işlevini gerçekleştirecektir.

Eğer bir yer seçip zihnini oraya koyacak olursan, zihnin o yer tarafından ele geçirilecek ve işlevini kaybedecektir. İnsan düşünürse, düşünceleri tarafından ele geçirilir.

"Bu böyle olduğu için düşünceleri ve ayrımsamayı bir kenara bırak, zihnini tüm bedeninin dışına at, onu orada burada durdurma, ve zihnin bu çeşitli yerleri ziyaret ettiği zaman işlevini yerine getirsin ve görevini hatasız yapsın" diye yanıtladım.

Zihni bir yere koymaya tek taraflılığa düşmek denir. Tek taraflılığın, bir yere eğilimli olmak olduğu söylenir. Doğruluk her yere hareket etmektedir. Doğru Zihin, zihnin beden boyunca uzanmasıyla kendini hissettirir. Herhangi bir yere eğilimli değildir.

Zihin bir yere eğilimli, başka bir yerden ise eksik olduğu zaman, buna tek taraflı zihin denir. Tek taraflılık değersizdir. Herhangi bir şey tarafından tutsak edilmek, bu ne olursa olsun, tek taraflılığa düşmektir ve Yol'u yürüyenler tarafından hor görülür.

İnsan "Zihnimi nereye koysam?" diye düşünmediğinde zihin tüm beden boyunca uzanacak ve her yere ulaşacaktır.

İnsan zihnini hiçbir yere koymadığında, düşmanın hareketlerine karşılık vermek üzere onu bir yerden diğerine götürerek kullanamaz mı?

Eğer zihin tüm bedende hareket ediyorsa, el göreve çağrıldığında, insan eldeki zihni kullanmalıdır. Ayak gerekli olduğunda, insan ayaktaki zihni kullanmalıdır. Ama eğer zihni koyacak tek bir yer belirlersen, onu oradan çekmeye çalıştığında olduğu yerde kalacaktır. İşlevsiz olacaktır.

Zihni, eli kolu bağlanmış bir kedi gibi sakladığın ve gezmesine izin vermeden kendi içinde kontrol altında tuttuğun zaman, zihin senin içinde alıkonacaktır. Onu bedeninin içinde terk ettiğinde, hiçbir yere gitmeyecektir.

Zihni tek bir yerde durdurmama çabası bu disiplindir. Zihni durdurmamak amaç ve esastır. Sen hiçbir yere koyma, o her yerde olacaktır. Zihin bedenin dışında hareket ettiğinde bile, tek bir yöne gönderildiği takdirde diğer dokuz tanesinden eksik kalacaktır. Zihin tekbir yönle kısıtlanmazsa, onunda birden olacaktır.

DURU ZİHİN VE KARIŞMIŞ ZİHİN

Duru Zihin bir yerde kalmayan zihindir. Tüm beden ve benlik boyunca esneyen zihindir.

Karışmış Zihin, bir konuya kafa yorarken olduğu yerde donup kalan zihindir.

Duru Zihin bir yerde donup oraya yerleştiği zaman, Karışmış Zihin dediğimiz şeye dönüşür. Duru Zihin yolunu kaybettiğinde, oradaki buradaki işlevlerini yitirir. Bu sebeple onu kaybetmemek önemlidir.

Bir yerde kalmayışıyla Duru Zihin suya benzer. Karışmış Zihin buz gibidir ve buz elleri veya başı yıkayamaz. Buz eritildiği zaman suya dönüşür ve her yere akar; elleri, ayakları ve diğer her şeyi yıkayabilir.

Zihin bir yerde donup bir konuda kalırsa dondurulmuş suya benzer ve zihnin özgürce kullanılması olanaksızlaşır: ne elleri ne ayakları yıkayabilen bir buz. Zihin eritildiği ve su gibi kullanıldığı zaman, tüm beden boyunca uzanarak insanın istediği her yere ulaştırılabilir.

Duru Zihin budur.

VAR OLAN ZİHNİN ZİHNİ VE OLMAYAN ZİHNİN ZİHNİ

Var Olan Zihin aynı Karışmış Zihin gibidir ve kelimenin tam anlamıyla "mevcut olan zihin" demektir. Bu, konunun ne olduğuna bakmaksızın tek bir yönde düşünen zihindir. Üstünde düşünülecek bir konu olduğunda, zihinde ayrımsama ve düşünceler baş gösterecektir. Bu nedenle Var Olan Zihin olarak bilinir.

Olmayan Zihin aynı Sağlam Zihin gibidir. Ne bir yerde donar ne de sabitlenir. Tüm beden boyunca gezinip tüm benlik boyunca uzanan ve ne ayrımsama ne de düşünce barındıran zihne, Olmayan Zihin denir.

Olmayan Zihin hiçbir yere yerleştirilmemiştir. Ancak tahta veya taş gibi de değildir. Duracak yerin olmadığı noktada; buna Olmayan Zihin denir. Durduğu zaman zihinde bir şey vardır. Zihinde bir şey olmadığında, bu Olmayan Zihnin zihnidir. Diğer bir deyişle, zihin ve düşünce olmamasıdır.

Olmayan Zihin düzgünce geliştirildiğinde, zihin ne bir şeyle durur ne de herhangi bir şeye ihtiyaç duyar. Dolup taşan su gibidir ve kendi içinde var olur. İhtiyaç anında gereğine uygun olarak ortaya çıkar.

Sabitlenen ve bir yerde duran zihin özgürce işleyemez. Benzer şekilde, bir yük arabasının tekerleri yerlerinde kaskatı durmadıkları için dönebilirler. Oldukları yere sıkıca saplanmış olsalardı dönmezlerdi. Zihin de tek bir konuma bağlandığı takdirde işlemeyen bir şeydir.

Eğer zihninde bazı düşünceler varsa, bir başkasının sözlerini

dinlesen de onu gerçekten duyamayacaksın. Bunun nedeni, zihninin kendi düşüncelerini alıkoymasıdır.

Eğer zihnin bu düşüncelerin yönüne meylederse, dinlediğin halde duymayacaksın ve baktığın halde görmeyeceksin. Bunun nedeni zihninde bir şey olmasıdır. Orada bulunan şey düşüncedir. Orada bulunan bu düşünceyi uzaklaştırmak elinden gelirse, zihnin Olmayan Zihne dönüşecektir, ihtiyaç duyulduğunda işleyecek ve amacına uygun davranacaktır.

İçinde bulunanı uzaklaştırmayı düşünen bir zihin, eyleminin doğası gereği meşgul olacaktır. Eğer insan bunun üstüne düşünmezse, zihin o düşünceleri kendiliğinden uzaklaştıracak ve kendiliğinden Olmayan Zihne dönüşecektir.

Eğer insan zihnine hep bu şekilde yaklaşırsa, ileri bir tarihte zihin birdenbire bu duruma kendiliğinden varır hale gelecektir. Eğer insan bunu birdenbire başarmaya çalışırsa, zihin asla oraya varamayacaktır.

Eski bir şiir şöyle söyler:

"Düşünmeyeceğim" diye düşünmek

İnsanın düşüncelerinden biri de bu.

Tek yapmanız gereken düşünmemek

Hiç düşünmemeyi.

SU KABAĞINI SUYA ATIP AŞAĞIYA BASTIRIRSIN VE FIRIL FIRIL DÖNER

Su kabağını aşağıya bastırmak, bunu elinle yapmak demektir. Bir su kabağı suya atılıp aşağı itildiğinde, aniden bir taraftan yüzeye çıkıverecektir. O her ne olursa olsun tek bir yerde durmayan bir varlıktır.

Ermiş bir adamın zihni bir an bile bir şeyde durmaz. Suya bastırılan sukabağı gibidir.

KALACAK YERİ OLMAYAN BİR ZİHİN YARAT

Bizim yazış şeklimizde bu omushoju jijogoshin diye telaffuz edilir.

Bir kişi, ne yaptığına bakılmaksızın, bir şey yapmayı düşünen zihni yarattığında, zihin o şeyde durur. İnsan bu yüzden zihni, duracak yeri olmaksızın yaratmalıdır.

Eğer zihin yaratılmamışsa, el ileri hareket etmeyecektir. Hareket ettikleri sırada doğal olarak o harekette duran, ama hareketin planlanışında kesinlikle durmayan bir zihni yaratanlar bunlar tüm Yolların hünerli adamlarıdır.

Bağlılığın zihni, duran zihinden doğar. Ruhun göç döngüsü de öyle. Bu durma, yaşamın ve ölümün bağı haline gelir.

Bir insan kiraz çiçeklerine veya güz yapraklarına bakar, onlara bakan zihni yarattığı sırada onlarla durmaması esastır.

Jien'in şiiri şöyledir:

Kokusunu bırakacak çiçek

Çalı çırpıdan kapımın önünde

Hiçbir şeye aldırmıyor.

Oysa ben, oturmuş boş boş bakıyorum ne acıklıdır bu dünya.

Bu, çiçek kokusunu Olmayan Zihin'le yayıyor, ona baktığımda, zihnim daha ileri gidemiyor demektir. Zihnin beni böyle delip geçmiş olması ne acı.

Görürken ya da duyarken zihnini bir yerde hapsetmemeyi gizli bir ilke haline getir.

Ciddiyet kelimesi "Akıl dağılmadan tek hedef" deyişiyle süslenmiştir. Zihin bir yere yerleştirilmiştir ve başka bir yere yerleşmesine izin verilmez. Daha sonra saldırmak için kılıcını kınından çıkarsan da, zihnin saldırı yönünde hareket etmesine izin vermemek elzem kabul edilir. Özellikle efendinizden emir aldığınız durumlarda, insan ciddiyet kelimesini aklında bulundurmalıdır.

Budizm'de biz de ciddiyet zihniyetine sahibiz. Hürmet Zili dediğimiz zil üç kere çalındığında, ellerimizi birleştiririz ve saygıyla eğiliriz. Kişinin önce Buda'nın ismini makamla okuduğu bu hürmet davranışı, "akıl dağılmadan tek hedef" veya "karmaşadan uzak tek zihin" sahibi olmakla eşanlamlıdır.

Budizm'de ciddiyet zihniyeti en derin seviye değildir. Zihni sıkıca tutmak ve karışmasına izin vermemek, öğrenmeye yeni başlayan aceminin ilkesidir.

Bu yöntem uzun bir süre boyunca uygulandığında, kişinin zihnini her yere götürebildiği bir özgürlük seviyesine yükselmesini sağlar. Yukarıda bahsedilen "duracak yeri olmayan bir zihin yaratma" seviyesi, en yüksek seviyedir.

Ciddiyet kelimesinin anlamı zihni kontrol altında tutmak ve bir yere yollamamaktır, eğer kişi zihni serbest bırakırsa, zihin karışacaktır. Bu seviyedeyken zihinde bir sıkışma söz konusudur ve zerre kadar ihmalkarlığa dahi izin yoktur.

Bu yavru bir serçenin kedi tarafından yakalanışına benzer. Bunun tekrarlanmasını önlemek için kedinin çevresine her zaman bir ip gerilir ve kaçmasına asla izin verilmez.

Eğer zihnime eli kolu bağlanmış bir kedi muamelesi yapılırsa, zihnim özgür olmayacaktır ve muhtemelen gerektiği gibi işlemeyecektir. Eğer kedi iyi eğitilmişse ip çözülür ve kedi dilediği yere gidebilir. Bu durumda, yan yana olsalar bile kedi serçeyi kapmayacaktır. Benzer şekilde davranmak "duracak yeri olmayan bir zihin yaratmak" deyiminin anlamıdır.

Zihni serbest bırakmak ve kedi gibi dilediği yere gidebilecek olsa da umursamamak; bu, zihni durdurmayacak biçimde kullanmaktır.

Bunu savaş sanatı açısından ifade edersek, zihin kılıcı savuran el tarafından alıkonmamaktadır. Kişi, kılıcı kullanan eli hiç önemsemeden saldırır ve düşmanını öldürür. Zihnini karşısındaki kişiye koymaz. Düşman Boşluk'tur. Ben Boşluğum. Kılıcı tutan el, kılıcın kendisi Boşluk. Bunu kavra, ancak zihninin Boşluk tarafından ele geçirilmesine izin verme.

Kamakura'daki Zen rahibi Mugaku, Çin'deki kargaşa sırasında kaçırılıp öldürülmenin eşiğine geldiğinde gatha'dan alıntı yapmıştır, "Bir şimşeğin hızıyla, Bahar meltemini delip geçti" ve asker kılıcını yere fırlatıp kaçmıştır.

Mugaku'nun kastettiği, kılıcı savururken, şimşeğin çaktığı o ölçülemeyecek kadar küçük anda ne zihnin ne de düşüncenin bulunduğudur. Saldıran kılıçta zihin yoktur. Saldırmak üzere olan benliğimde zihin yoktur. Saldırgan Boşluk'tur. Saldırganın kılıcı Boşluk'tur. Saldırılmak üzere olan ben Boşluğum.

Öyleyse, saldıran insan hiç de insan sayılmaz. Saldıran kılıç da kılıç değildir. Ve bu benim için, kesilmek üzere olan kişi için, şimşek çaktığı anda bahar mevsimine ait gökyüzünde esen bir meltemin delip geçilmesi gibi olacaktır. Bu katiyen durmayan bir zihindir. Ve kılıcın, rüzgarı delip geçmeye karşı gelmesi pek mümkün değildir.

Zihni tamamen unutursan her şeyle başa çıkacaksın.

Dans ederken, el yelpazeyi tutar ve ayak adım atar. Her şeyi unutmadığın, ellerini ve ayaklarını uygun şekilde oynatmayı ve doğru dans etmeyi düşündüğün zaman becerikli olduğun söylenemez. Zihin el ve ayaklarda durduğunda, hiçbir hareketin eşsiz olmayacaktır. Eğer zihni tamamen terk etmezsen, yaptığın her şey yarım yamalak yapılmış olacaktır.

KAYIP ZİHNİN PEŞİNE DÜŞ

Bu Mencius'un bir deyişidir. İnsanın kayıp zihni arayıp bulması ve kendisine geri vermesi gerektiği anlamına gelir.

Bir köpek, kedi veya horoz kaçıp bir başka yere gittiyse, kişi onu arayacak ve evine geri getirecektir. Aynı şekilde, zihin, bedenin hakimi, kötü bir yola saptığı zaman niye onun peşine düşüp onu eskisi gibi kendimize döndürmeyelim? Yapılacak en akla yatkın şey şüphesiz budur.

Ama bir de Shao K'angchieh'in şöyle bir deyişi vardır, "Zihni kaybetmek, olmazsa olmazdır." Bu oldukça farklıdır. Genel eğilim, zihnin bağlıyken yorulması ve kedi gibi gerektiği şekilde işleyememesidir. Eğer zihin bir şeyde durmazsa, onlar tarafından lekelenmeyecek ve başarılı şekilde kullanılacaktır. İstediği yere kaçması için onu kendi haline bırak.

Zihin lekelendiği ve bir şeyler tarafından durdurulduğu için, buna izin vermememiz gerektiği konusunda uyarılırız ve peşinden gidip kendimize geri getirmek için teşvik ediliriz. Bu eğitimin ilk aşamasıdır. İçinden yükseldiği çamur tarafından lekelenmeyen nilüfer gibi olmamız gerekir. Çamur var olsa da bundan dolayı endişelenmememiz gerekir. Kişi zihnini çamurun ortasına konsa bile lekelenmeyen iyi cilalanmış bir kristal gibi tutar. Dilediği yere gitmesine izin verir.

Zihindeki sıkışma etkisi onu başıboş bırakmamak içindir. Zihni kontrol altına almak sadece başlangıçta yapılan bir şeydir. Eğer kişi ömrü boyunca bu şekilde devam ederse, sonuçta en yüksek aşamaya asla ulaşamayacaktır. Hatta en düşük aşamanın üstüne bile çıkmayacaktır.

Eğitim sırasında, Mencius'un "Kayıp Zihnin Peşine Düş" deyişini akılda tutmak faydalıdır. Ne var ki, işin özü Shao K'angchieh'in "Zihni kaybetmek olmazsa olmazdır" deyişindedir.

Rahip Chungfeng'in deyişlerinden biri, "Salıverilmiş bir zihnin hükmünde ol" şeklindedir. Bunun anlamı Shao K'angchieh'in zihnimizi terk etmemiz gerektiğini söylediği vecizeyle tam olarak aynıdır. Önemi, bizi kayıp zihni aramamamız veya onu bir yere bağlamamamız konusunda uyarmasıdır.

Chungfeng ayrıca "Geri çekilmeye kalkma" demiştir. Bu bozulmayacak bir zihne sahip olmak demektir. Bir adam bir iki defa başarıyla mesafe kat etmiş olsa da yorulduğunda ya da olağandışı koşullar altında geri çekilmemesi gerektiğini unutmamalıdır demektir.

TOPU SÜRATLİ BİR AKINTIYA AT, ASLA DURMAYACAKTIR

"Topu süratli bir akıntıya at, asla durmayacaktır" diye bir deyiş vardır.

Bu, topu süratle akan suya atarsan topun dalgalarla süzüleceği ve asla aniden durmayacağı anlamına gelir.

ÖNCESİ VE SONRASI ARASINDAKİ SINIRI ÇİZ

"Öncesi ile sonrası arasındaki sınırı çiz" diye bir deyiş vardır. Zihni geçmiş anlardan kurtarmamak, şimdiki zamanın izlerinin olduğu gibi kalmasına izin vermek ikisi de kötüdür. Bu, kişinin tam geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki aralıktan geçmesi gerektiği anlamına gelir. Bunun önemi, öncesi ile sonrası arasındaki, şu an ile bundan sonrası arasındaki sınırı kesip ayırmasındadır. Bu, zihnin alıkonmaması demektir.

SU GÖKYÜZÜNÜ KAVURUR, ATEŞ BULUTLARI ARINDIRIR

Bugün Musashino'nun kırları yanmasın.

Hem eşim hem ben uzanıp saklanmışız baharın çimenlerine.

Bir adam bu Şiirin anlamım şöyle ifade etmiştir:

Beyaz bulutlar bir araya gelirken,

Sabahsefaları çoktan soldular.

Seni uyarmam gereken, sadece yalnız başımayken üstüne uzun uzun düşündüğüm bir konu var. Bunun sadece bana ait ve hiçbir kesinliği olmayan naçizane fikir olduğunu bilsem de, şimdi ondan bahsetmenin tam sırası gibi geliyor, bu yüzden hissettiklerimi kağıda dökeceğim.

Sen savaş sanatlarında ne geçmişte ne de bugün bir benzeri bulunmayan bir usta olduğuna göre, rütbe, maaş ve itibar bakımından en görkemli yerdesin. Bu büyük lütfü ne uyurken ne uyanıkken aklından çıkarmamalısın ve bu iyiliğin karşılığını gece gündüz verebilmek için, sadece bağlılığını yerine getirmeyi düşünmelisin.

Zihnini iyileştirmek, bedenini disipline sokmak, efendine ilişkin düşüncelerinin bir kıl payı kadar bile sapmasına izin vermemek ve diğer insanlara gücenmemek ve onları suçlamamak öncelikle tam bağlılık ister. Günlük işlerinde ihmalkar olma. Evdeyken evlatlık yap, karı ile koca arasında uygunsuz hiçbir şey olmasına izin verme, resmiyette kusursuz ol, metreslere aşk besleme, kendini şehvetin yolundan ayır, bir ebeveyn olarak ağırbaşlı ol ve Yol'a uygun davran. Astlarına iş verirken kişisel duygularına dayanarak ayrım yapma. İyi olan adamları işe al ve onları kendine bağla, kendi eksikliklerin üzerine derinlemesine düşün. Kendi bölgeni düzgün yönet ve iyi olmayan adamlarla arana mesafe koy.

Bu şekilde, iyi adamlar her gün gelişecektir ve ustalarının iyi olanı sevdiğini gördüklerinde iyi olmayanlar elbette etkilenecektir. Bu adamlar böylece fenalıktan vazgeçecek ve kendi kendilerine iyiliğe yöneleceklerdir.

Bu şekilde, hem efendi hem de uşak, hem üstteki hem aşağıdaki iyi insanlar olacaklar ve kişisel arzu zayıflayıp kibir terk edildiğinde bölgenin zenginliği bereket kazanacak, insanlar düzgün yönetilecek, çocuklar ebeveynleriyle bütünleşecek ve üstün ile vasıfsız birlikte el ve ayak gibi çalışacaklardır. O zaman bölge kendi başına huzurlu olacaktır. Bu bağlılığın başlangıcıdır.

Bir sorun ortaya çıktığında, emrinde yüz binlerce adam bile olsa, tercihin muhtemelen böylesine mutlak surette doğru zihne sahip bir asker olacaktır. Bin Kollu Kannon'un tüm zihni düzgün olduğunda bin kolun her biri işe yarayacaktır: aynı şekilde, senin savaş sanatının zihni düzgünse tüm zihninin işlevi serbest kalacaktır ve bin düşman bile senin tek kılıcının insafına kalacaktır. Bu büyük bir bağlılık değil midir?

Zihnin düzgün olup olmadığı diğer insanlar tarafından ayırt edilemez. Herhangi bir düşünce ortaya çıktığında, iyilik de kötülük de oradadır. Eğer kişi iyiliğin ve kötülüğün temeli hakkında düşünürse ve iyilik yapıp kötülükten kaçınırsa, zihni kendisini düzgün kılacaktır.

Neyin kötü olduğunu bilmek fakat ondan kaçınmamak kişinin kendi arzularının bir hastalığıdır. İster şehvetten ister kendine düşkünlükten olsun, bir şeyi arzulamak zihnin sorunudur. O halde iyi bir adam orada hazır bulunsa bile, birinin ilgisini çekmediği sürece onun iyiliği kullanılmaz. Bir kere cahil bir adamdan memnun kalman, ona kanının ısınması ve oradaki iyi adamı kullanmak yerine onu tayin etmen, hiç iyi adamının olmamasıyla aynıdır.

Kişi birkaç bin adamı işe almış olsa bile, içlerinde acil bir durumda efendisine yararı dokunacak olan bir kişinin bulunması pek olası değildir. Bir zamanlar sana cazip görünen o cahil, genç ve kötü adamlara gelince, onların yürekleri baştan beri düzgün olmadığından, gerçek bir sorunla yüz yüze geldiklerinde hiçbir şekilde kendi hayatlarını efendileri için feda etmeyi düşünemezler. Ben hayatımda ve hatta geçmiş zamanlarda, bir kere olsun zihni düzgün olmadan efendisine yararı dokunan adam işitmedim.

Efendi kendisine çırak seçerken böyle bir şeyin yaşanması acı bir utançtır doğrusu.

Bu kimsenin bilmediği bir şeydir: kişi tuhaf bir eğilimden ötürü kötü alışkanlıklara sürüklenebilir ve kötülüğe düşebilir. Kimsenin bu hatalardan haberi olmadığını düşünsen de, "Bulanık görünenden daha berrak hiçbir şey yoktur" sözünde olduğu gibi, bunlar senin zihninde biliniyorlarsa, aynı zamanda gökyüzü, yeryüzü, tanrılar ve insanlar tarafından da bilineceklerdir. Eğer durum böyleyse, bölgenin güvenliği gerçekten tehlikede değil midir? Bunu büyük bir sadakatsizlik olarak kabul etmelisin.

Örneğin, sen efendine bağlılığını ne kadar hevesle sunsan da kabilendeki insanlar uyum içinde değillerse ve Yagyü Vadisi nüfusu sana sırtını çevirirse, yaptığın her şey boşa gidecektir.

Denir ki, her zaman, bir adamın iyi ve kötü özelliklerini bilmek istiyorsan, sevdiği ve iş verdiği uşaklarını, astlarını ve içli dışlı olduğu arkadaşlarını tanımalısın. Şayet efendi düzgün değilse, uşaklarından ve arkadaşlarından hiçbiri düzgün olmayacaktır. Eğer durum buysa, efendi herkes tarafından hor görülecektir ve komşu bölgeler ona tepeden bakacaktır. Ama eğer efendi ve uşakları iyilerse herkes tarafından büyük saygı göreceklerdir.

İyi bir adamın bölgesi tarafından mücevher gibi görüldüğü söylenir. Bunu kendin şahsen tecrübe etmelisin.

Eğer insanların seni tanıdığı bir yerdeyken adaletsizlikten kaçınır, karaktersiz insanlarla arana mesafe koyar ve bilge olanı seversen, bölgesel yönetim çok daha düzgün olur ve tüm sadık hizmetlilerin en iyisi sen olursun.

Hepsinden önemlisi, saygı duyduğun oğlunun davranışlarına ilişkin olarak; eğer ebeveynin kendisi hatalıysa çocuğunun kabahatlerine saldırması işe tersten yaklaşmak olacaktır. Eğer önce kendi tutumunu düzeltip sonra fikrini dile getirecek olursan, sadece oğlun doğal olarak kendini düzeltmekle kalmayacak, küçük kardeşi, Usta Naizen de onun tutumunu örnek alacak ve düzgün olacaktır. Baba ve oğulları böylelikle iyi insanlar haline geleceklerdir. Bu sevindirici bir sonuçtur.

Kişinin birini işe almasının ya da birini reddetmesinin doğru düşünmeye bağlı olduğu söylenir. Bu arada sen beğenilen bir hizmetli olduğuna göre, orada tüm bölge efendilerinin yüklü miktarda rüşvet kabul etmesi ya da açgözlülüğün doğru düşünmenin unutulmasına neden olması katiyen düşünülemez.

Ranbu'dan zevk alıyor olman, Nö'daki yeteneğinden gurur duyuyor olman ve kendini bu yetenekleriyle gösteriş yapan bölge efendilerinin arasına sokman, inanıyorum ki bir hastalıktır.

Hükümdar'ın anlatılarının Sarugaku gibi sunuluyor olması ve saygınlıkta başta gelen bölge derebeylerinin shogun karşısına en sık çıkarılan insanlar olması gibi gerçekler üzerine tekrar tekrar derinlemesine düşünmen gerekmez mi?

Şarkı der ki:

Zihnin ta kendisidir Zihni dalalete düşüren;

Zihin konusunda,

Zihnin eksik olmasın.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe