Sanat Ve Sanatçı Üzerine

Albert Camus


Sanatçı kooperatifler üstüne yazmasın ama, başkalarının katlandığı acılan da uyuşturmasın içinde. Madem kendi düşüncemi soruyorsunuz bana, elimden geldiğince açık konuşacağım. Zamanımızda olup biten işlere sanatçı olarak karışmak zorunda değiliz ama, insan olarak karışacağız elbet. Sömürülen ya da kurşuna dizilen madenci, kamplarda, sömürgelerde yaşayan köleler, ezilen, cam çıkarılan dünya dolusu insan sürüleri sustuğu sürece konuşabilenlerin onların yerine konuşması, onlardan yana olması gerek. Ben, günler günü gazetelerde, kitaplarda bunca kavga yazılan yazdıysam, ortak savaşımlara katıldıysam, dünyayı Yunan heykelleriyle, ana-yapıtlarla doldurmak isteği değildi beni dürten. İçimde bunu isteyen bir insan yok değil, var. Düşüncemin yarattıklarını yaşatmaya çalışmak yapabileceğim en iyi iş de onun için. Ama, ilk yazılarımdan son kitabıma değin en çok, hatta belki gereğinden çok sürüklendiğim şey, yaşadığımız günler, nerde olursa olsun ezilen, alçaltılan insanlar oldu. Bu insanlar umutsuz yaşayamaz, herkes susar ve onlara
iki türlü alçalmadan birini seçmek kalırsa, bütün umutlan yok olur, bizimki de birlikte. İnsan böyle
bir duruma düşmeyi istemez, istemeyince de kulesine çekilip uyuklayamaz. iyi insan olduğu için değil, salt yaşadığı için istemez bunu. İçinden, kendiliğinden bir tepki duyar buna karşı, ya da duymaz. Duymayanları çok biliyorum ama, rahat uykularında hiç de gözüm yok.

Ama, bu demek değildir ki, sanatçı yanımızı toplumsal bir çeşit din dersi vermekle harcayacağız. Sanatçıya neden her zamankinden çok gereksinmemiz olduğunu başka yerde söylemiştim. Ama, toplum işlerine insan yanımızla katılırsak, yaşadığımız gerçek ister istemez söz söyleyişimizi etki-
ler. Söyleyişte de sanatçı değilsek, neyin sanatçısıyız? Yaşarken savaşçı olduktan sonra, yapıtlarımızda ıssız çöllerden, bencil sevişmelerden de söz etsek, yaşadığımız savaş içten içe bir titreşimle o çölü, o sevişmeyi insan sesleriyle doldurur. Her şeyi hiçe saymacılıktan kurtulduğumuz
şu sırada, ne insanlık değerleri için sanat değerlerini budalaca hiçe sayarım, ne de sanat değerleri için insanlık değerlerini. Bence bu değerler birbirinden hiç ayrılmaz ve bir sanatçının (Moliere'in, Tolstoy'un, Melville'in) büyüklüğünü bu iki değeri dengede tutmasıyla ölçerim. Bugün, olayların baskısı altında bu iki değer arasında gergin bir durumda yaşamak zorunda kalıyoruz. Onun için nice sanatçılar bu gerginliğe katlanamayarak ya fildişi kuleye sığınıyorlar, ya da toplum dinciliğine. Ben,
her iki türlüsünü de kaçamak sayıyorum. însan acılarına ve güzelliğe aynı zamanda hizmet etmeliyiz. Bunun gerektirdiği sabır, güç ve sessiz, gösterişsiz başarı beklediğimiz yeniden-doğuşun dayanacağı değerlerdir.

Bir söz daha. Bu çabanın ne tehlikeli, ne acı yanları olduğunu biliyorum. Tehlikelere göğüs ger- mekten başka çaremiz yok : Köşesinde oturan sanatçılar çağı geçti. Kırılmak, dünyaya küsmek de yok. Sanatçının kolayca düşeceği durumlardan biri kendini yalnız sanmaktır. Ona yalnız olduğunu bağıra bağıra söylemekten oldukça pis bir zevk alanlar da çıkıyor. Ama, aslında hiç de öyle değil; Sanatçı herkesin ortasında, bütün çalışan ve savaşanların ne üstünde, ne altında, onların tam hizasındadır. Yapmaya geldiği iş, baskı karşısında zindanları açmak, herkesin derdini ve sevincini dile getirmektir. Bu işte sanat, düşmanlarına karşı, kendinin kimseye düşman olmadığını göstererek haklı çıkar. Elbette sanat tek başına doğruluk ve özgürlük getirecek bir dirilişi sağlayamaz ama, sanat olmadıkça bu diriliş biçimini bulamaz, bulamayınca da hiçbir şeye benzemez. Kültür ve onun gerektirdiği bağıntılı özgürlüğün bulunmadığı toplum ne kadar düzenli olursa olsun bir vahşi ormandır. Onun için de her gerçek sanat yaratışı yarın için bir muştudur.

SANAT VE DEVRİM

Sanat da hem bir coşma, hem yadsıma işidir. Nietzsche : «Hiçbir sanatçı gerçeği çekemez» der. Doğrudur. Ama, hiçbir sanatçı gerçekten vazgeçemez de. Yaratma hem birliğe varmak ister, hem de dünyayı hiçe sayar. Ama, dünyayı hiçe sayması, ondaki eksiklikten ötürüdür ve dünyanın bazen ka- vuştuğu bütünlük adınadır. Burada devrim, tarih dışında, doğallığında ve ilkel karmaşıklığı içinde görülür, öyleyse sanat bize, devrimin özüne son bir ışık verebilir. Bununla birlikte, bütün devrim- cilerin sanata düşmanca davrandıklarım da görmezlikten gelemeyiz. Platon yine bir hayli yumu- şaktır. Yalnız dilin aldatma görevini ele alır, Devlet'inden yalnız ozanları kovar. Bunun dışında, gü- zellik onun için dünyadan üstündür. Devrim, ahlaki tutup güzelliği sürgün ediyor. Rousseau, sanat-
ta, toplumun doğaya eklediği bir bozulma görüyor. Saint - Just tiyatrolara ateş püskürüyor. «Aklın bayramı» için hazırladığı programda, aklın «güzellikten çok dürüstlüğü» olan bir kimsece canlandı- rılmasını istiyor. Fransız Devrimi, hiçbir büyük sanatçı yetiştirmiyor, sadece Desmoulin gibi bir bü- yük gazeteci, Sade gibi saklı bir yazar yetiştiriyor. Zamanının tek ozanını giyotine gönderiyor. Tek büyük düzyazı ustası Londra'ya sığınıyor ve Hıristiyanlıkla krallığı savunuyor. Biraz sonra, Saint - Simoncular «topluma yararlı» bir sanat ileri sürüyorlar. «İlerleme için sanat», XIX. yüzyıl boyunca söylenip durmuş bir beylik sözdür. Onu Victor Hugo da kullanmış ama, inandırıcı kılamamış. Yalnız Valles sanatı kötülemekte yürekten bir ses bulabilmiştir.

Bu ses, Rus nihilistlerinin de sesidir. Pisarev faydacı değerler önünde estetik değerlerin yıkıldığım ileri sürüyor. «Bir Rus Rafael'i olmaktansa bir Rus kunduracısı olmayı daha çok isterim» diyor. Bir
çift çizme, onun için Shakespeare'den daha yararlıdır. Büyük ve dertli nihilist ozan Nekrassov, bir parça peyniri Puşkin'in bütün yapıtlarına değişmeyeceğini söylüyor. Tolstoy'un sanatı nasıl afaroz ettiğini herkes bilir. Büyük Petro'nun, Petersburg'daki yaz bahçesine getirttiği daha İtalyan güneşinin parıltısı üstünde Venüs ve Apollon heykellerine devrimci Rusya sırtını çevirdi. Yoksulluk, bazen, mutluluğa anımsatan görüntülerden acı duyar ve kaçar.

Alman ideolojisi, sanatı suçlandırmada daha yumuşak değildir. Phénoménologie'nin devrimci yorumcularına göre, uzlaşmış bir toplumda sanat kalmayacaktır. Güzellik yaşanacak, düşlenmeyecek-tir. Tümüyle akla dayanan gerçek, tek başına bütün susuzlukları giderecek. Biçimci düşüncenin, kaçmak özleminin yerilmesi, sanata kadar yayılıyor, doğal olarak. Marx'a göre sanat, bütün zamanların malı değildir, tam tersine kendi çağı ile sınırlıdır ve yöneten sınıfın tuttuğu değerleri anlatır, öyleyse, bir tek devrimci sanat vardır ki, o da devrimin buyruğuna giren sanattır. Tarih dışı güzellik yaratan sanat, akla dayanan tek çabaya, tarihin salt güzelliğe çevrilmesine engel olur. Rus kunduracısı devrimci rolünü bildiği andan başlayarak, değişmez güzelliğin gerçek yaratıcısıdır. Rafaello ise geçici bir güzellik yaratmıştır, yeni insanın anlamayacağı bir güzellik.

Gerçi Marx, Yunan güzelliğinin bizim için hâlâ nasıl güzel, kalabildiğini kendi kendine soruyor. Ona göre, bu güzellik, dünyamızın saf çocukluğunu anlatır. Biz yaşlılar çekişmelerimiz ortasında bu çocukluğun özlemini duyarız. Ya Rönesans İtalya-sı'nın ana - yapıtları, ya Rembrandt, ya Çin sanatı, nasıl güzel gelebilir bize hâlâ? Üstünde durmaya değmez. Sanata karşı dava açılmış bir kere,
ve bugün sanatlarına, zekâlarına iftira etmek zorunda kalan sanatçı ve düşünürün kaçamaklı suç ortaklığıyla sürüp gitmektedir. Şunu unutmamalı ki, Shakespeare'i ya da güzelliği kötüleyen kunduracı değil, tersine, Shakespeare'i okuyup duran ve... çizmeciliği ne isteyen ne de becerebilen kimselerdir. Zamanımızın sanatçıları, XIX. yüzyılda Rusya'nın günah çıkaran kişizadelerine benziyorlar; mazeretleri vicdanlarındaki huzursuzluktur. Ama, günah çıkarma bir sanatçının sanatı karşısındaki duygularının en sonunda gelir. Güzelliği, gelecek zamanlara gelinceye kadar da, kunduracıyı, kendi yararlandığımız bu artık ekmek payından yoksun etmeye kalkmak haddini bilen insana yakışmaz.

 




 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült