Saf Düşünceden Oluşan Mahluklar Mıyız?

Richard M. Restak


En son ne zaman beter bir gribin pençesine düşmüştünüz, bir hatırlayın. Ateşiniz çıkmıştı, her yeriniz dökülüyordu, pek de düzgün düşünemiyordunuz, öyle değil mi? Kitap okumaya ya da bir şeyler yapmaya çalışırken, kendinizi yaptığınız işe veremiyordunuz. O haldeyken, aklın bedenden ayrı olarak düşünülebileceğine pek inanmazdınız, grip hem bedeninizi hem aklınızı pençesine almıştı.

Nörologlar, bütün yönleriyle zihinsel hayatlarımız ile bedensel deneyimlerimiz arasındaki bağlantıyı kısaca “somutlaşmış biliş” terimiyle ifade eder. Antik düşünürler bu akıl-beden bağlılığını bir nebze kavramıştı. Dört temel element diye niteledikleri hava, ateş, toprak ve suyun baskın etkisine ve bunların sırasıyla kuruluk, sıcaklık, soğukluk ve nemlilik özelliklerine dayanarak farklı kişilik tipleri betimlemişlerdi. Sonraki kuramlarda hava, ateş, toprak ve su sarı safra, kan, pıhtı ve kara safrayla ilişkilendirilmişti. Hastalıkların bu dört bedensel “salgı”nın birinde ya da birkaçındaki bir dengesizlikten kaynaklandığına inanılıyordu, salgı kuramı, kişilik değerlendirmesinin ilk yöntemlerinden biri olmaya soyunmuştu. İnsanların kişiliklerini değerlendirirken hala salgı kuramının terimlerini kullanırız. Heyecanlı insanlar için “tez canlı”, kötümserler için “karamsar”, özgüvenli bireyler için “kanlı canlı” ve duyarsızlar içinse “ağırkanlı” deriz.

Kişilik değerlendirmeleri Yunanlılardan bu yana uzunca bir yol katetmişse de bu yol engebesiz bir yol olmamıştır. On yedinci yüzyıldan bu yana, Kartezyen düşünce akim bedenden ayrı var olduğu inancını savunmuştur. (Besbelli ki Descartes hiç grip olmamıştı.) Ne var ki, on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başında William James gibi psikologlar, kişilik ve hisler ile bedensel durumlar arasında bağlantı kurmaya başladı. James hislerin, kişinin çeşitli iç organlarındaki fiziksel değişimlere dair algısından kaynaklandığını ileri sürüyordu: Mide kasılmaları, nabız ve soluma sayısı, kan damarlarının genleşmesi ve büzüşmesi; başka bir deyişle, otonom sinir sistemi aracılığıyla gerçekleşen bedensel değişimler. James daha da ileri giderek, zihinsel hallerimizin bu bedensel değişimler sonucu ortaya çıktığını iler sürdü: “Ağladığımız için üzülüyoruz... üzüldüğümüz için ağlamıyoruz.”

Bedensel yanılsamalar

Yakın dönemde nörologlar James’in bedensel hallerimizin aklımızı, özellikle de düşüncelerimiz ve davranışlarımızı etkileme biçimine yaptığı vurguya kafa yormuştur. Bedensel hallerinin farkında olma konusunda insanların birbirinden hayli farklı olduğunu ortaya koymuşlardır.

İşte bedensel farkındalığımıza dair bir kavrayış edinmenizi sağlayacak hızlı bir test: Bir arkadaşınız bir dakika süreyle nabzınızı tutsun. O bunu yaparken siz de sessizce nabzınıza ilişkin bir tahminde bulunun. Tahmininizi ölçülen sonuçla karşılaştırın. Bu testi yapanların dörtte biri en az yüzde 80’lik bir doğruluğa ulaşmıştır. Dörtte birlik başka bir kesimin doğruluk oranıysa yüzde 50 ve üzerinde dolaşır. İlginçtir, bu testte iyi sonuç alanlar, nörologların “bedensel yanılsama” dediği şeye o kadar yatkın değildir.

Bu yanılsamalardan biri yüz değişimi yanılsamasıdır; kendisininkinden farklı bir yüzü gösteren bir ekrana bakmakta olan birinin yüzüne vurulur, aynı anda ekrandaki kişinin de yüzüne vurulur. Kendi yüzünün ve ekrandaki yüzün aynı anda dokunmayla uyarılması, kişinin ekrandaki yüzün kendi yüzü olduğuna inanması ihtimalini artırır. Nörolog Manos Tsakiris’in bu basit deneyi, duyusal girdilerin kendimize dair, örneğin yüz tanıma gibi zihinsel temsilleri değiştirebileceği, bunun yanı sıra bedenimizi oluşturan organların bize ait olduğu hissinde de değişiklikler yaratabileceği yönünde bir kanıt sunmaktadır.

Beden algısındaki akışkanlık aslında, etrafımızdaki dünyayı görme biçimimizi etkiler. Stockholm’de Karolinska Enstitüsü’nde yapılan bir başka deneyde gönüllüler, küçük bir oyuncak bebeğin ya da bir devin bedenine sahip olduklarını deneyimledikleri tam bedensel yanılsamalarla aldatılmıştı. Deneyimlenen bedenin boyutlarının değişip büyümesi, dünyanın algılanmasında da bu deneyimle tutarlı değişikliklere yol açar: Bebek yanılsamasında daha büyük görünen dünya, dev yanılsamasında daha küçük görünür.

Beden değiş tokuşu yanılsamaları, bedensel duyumlarımızın beyinlerimizin algısı üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu vurgular. (Bkz. Duyumlarımızı Nasıl Anlamlandırıyoruz?)

Bedenin hareketi ve akıl

Şimdiye kadar betimlediğimiz örneklerin hepsinde, bedensel hareket ve duyum el ele yürür. Bedensel hareket, akim doğrudan ifadesi olarak özellikle önemlidir. Hareket ani ve bilinçaltı tarafından üretilmiş olabilir: Birkaç saniye önce aklımda belirgin bir amaç olmaksızın odayı arşınlarken bacaklarımın hareket etmesi gibi. Hareket iradeye, bilinçli bir niyete de dayanabilir: Bir uçakta yer ayırtmak için seyahat acentesini aramaya karar verdiğimde olduğu gibi.

Bir odada yürümek gibi otomatik bedensel hareketler büyük ölçüde serebral korteksin altındaki bölgelerin (nörologların deyişiyle korteks altı çekirdekler ve devreleri) denetimindedir. Serebral korteksin rolü küçüktür, dans öğrenmek gibi özel bazı koşullar dışında bacaklarımızın hareketine odaklanmadığımızdan ya da bu hareketleri planlamadığımızdan ötürü bu durum anlamlıdır.

Öte yandan, bir seyahat acentesini aramak gibi bilinçli eylemler bir ölçüde, serebral korteksin prefrontal ve frontal bölgelerinin harekete geçmesiyle ilişkili bilinçli niyeti gerektirir, niyet bu bölgede doğar. Bir niyet formüle edildiğinde serebral korteksin premotor bölgesine aktarılır, harekete yönelik motor program bu bölge tarafından formüle edilir. Son olarak, motor program motor bölgelere aktarılır, bu bölgeler de hareketi gerçekleştirecek kaslarla iletişim kurar.

Ne var ki, hareketin varlığı mutlaka bir aklın var olduğu anlamına gelmez. Mekanik aletler, bir insan tarafından gerçekleştirildiğinde aklın eyleme geçmesini gerektirecek hareketleri düzenli olarak yapar. Örneğin, 1954’ten beri kullanımda olan kayan otomatik kapılara bakın. Kapının tasarımı, inşası, kurulumu ve bakımı dışında, işin içinde akıl yoktur.

Yol tabelaları, barkodlar, şarap markaları, ders kitapları ve DVD kapakları gibi şeyleri tanımlayabilen, bugün kullandığımız mobil telefon uygulamalarının bazıları, hareketten daha fazlasını gerektirdikleri için aklı daha fazla andırır. Bu gibi uygulamalardan biri, bir milyondan fazla tabloyu içeren bir veri tabanına dayanarak sanat eserlerini tanımlamaktadır.

Beden elbette ki tümüyle devredışı bırakılmamıştır. Birinin bu uygulamaların sunduğu bilgileri etkinleştirmesi, okuması ve yorumlaması gerekir. Bu örneklerde, bedensiz işleyen bir aklın temsilinden ziyade, akıl ile beden arasındaki bağlantıların zayıflayışını görürüz: Teknolojik olarak yaratılmış bir bedensizleştirme.

Bedensizleşen akıllar

Bedensel hareketin yokluğunda var olan akılla, kilitlenme sendromunda karşılaşırız. Bu talihsiz durumda hasta bilinçlidir, uyanıktır, bilişsel olarak sağlamdır, ama gözler dışında bedenin kasları paralize olduğundan, hareket edemez ya da sözlü olarak kendisini ifade edemez. Bu ürkütücü durumun aşırı bir versiyonu olan topyekun kilitlenme sendromunda gözler de paralize olur.

Bu durum, 1995’te felç geçiren Fransız gazeteci Jean-Dominique Bauby tarafından canlı bir biçimde betimlenmiştir. Bauby üç hafta süren bir komadan çıktığında, sol göz kapağı dışında her yeri paralize olmuştu, sol göz kapağının hareketini kontrol edebiliyordu. Zamanla, bu gözünü kırptığı bir iletişim sistemi geliştirerek deneyimlerini “yazdırmayı” başardı, The Diving Bell and the Butterfly (Kelebek ve Dalgıç) daha sonra 2007’de dinileştirildi.

Kilitlenme sendromunun bir başka örneği de Alexandre Dumas’nın Monte Cristo Kontu adlı kitabındaki Mösyö Noirtier de Villefort karakteridir. Dumas bu karakteri, düşüncelerini göz hareketleri ve yüz ifadeleriyle aktaran, “gözleri canlı bir ceset” olarak betimler. Mösyö de Villefort cümlelerini, torunu alfabeyi okurken ve sözlük sayfalarında parmağını dolaştırırken, göz hareketleriyle harfleri ya da sözcükleri işaret ederek oluşturuyordu.

Kilitlenme sendromu akıl ile beden arasında asgari düzeyde bir bağlantı olmasına izin verse de, asgari bilinçlilik hali (minimally concious State / MCS) ve coma vigil gibi diğer nörolojik durumlarda zihinsel güçlerin ne ölçüde korunduğu, hasta diğerleriyle iletişim kuramadığından, çok daha büyük bir tartışma konusuydu. Ama son dönemde yapılan FMRİ (işlevsel manyetik rezonans görüntüleme / functional magnetic resonance imaging) çalışmaları ve elektirik kayıtlar, bu gibi hastaların beyinlerinin, dışa dönük herhangi bir hareket gerçekleşmese de isteklere uygun bir biçimde cevap verebileceğini göstermiştir. Aynı şey beyni mükemmel derecede normal birinden istendiğinde faaliyete geçmesi beklenen bölgeler, hastanın beyninde birkaç saniye içinde harekete geçer. Fakat bu hareketlenmeye bedensel bir hareket eşlik etmez.

Aklın bedensiz biçimlere gömülmüş haliyle, bilgisayar programlarında hep karşılaşıyoruz. Bu gibi programların en ilginçlerinden biri olan DOCTOR, 1960’ların ortalarında Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) Joseph Weizenbaum tarafından geliştirilmiştir. George Bernard Shavv’un Pygmalion undaki Eliza karakterinin adını taşıyan bu bilgisayar programı, dili analiz ediyor ve bir senaryoya uygun olarak cevap veriyordu. O yıllar bilgisayar programlamanın ilk dönemleri olsa da, o zamandan beri son derece incelikli programlar geliştirilmişse de Eliza, bugün akim bedensiz var olup olamayacağıyla ilgili tartışmalar açısından önemini hala korur.

Eliza, dolaylı terapi uygulayan bir psikoterapist rolünü oynuyordu. Hasta bir şey söylüyordu ve program o zamanlar çok popüler olan terapi gurusu Cari Rogers’ın tarzıyla cevap veriyordu:

Hasta: Buraya gelmeme erkek arkadaşım ön ayak oldu.

Bilgisayar: Erkek arkadaşın mı ön ayak oldu?

Hasta: Çoğu zaman sıkıntılı olduğumu söylüyor.

Bilgisayar: Sıkıntılı olduğunu duymak beni üzdü.

vs.

Eliza’nın ortaya çıkışından kısa bir süre sonra, Weizenbaum, bu bilgisayar programıyla iletişim kuran bazı insanların tuhaf davranışlar gösterdiğini fark etmeye başladı. “Terapist”in sadece bir bilgisayar programı olduğunu bilseler de, Weizenbaum’un bir tartışmamız sırasında “güçlü yanılsamacı düşünme” diye tanımladığı şeyi geliştirmeye başlamışlardı. “Bazı insanlar bilgisayarlarla, yakınlık göstererek uygun biçimde yaklaşılabilecek biriymiş gibi konuşuyordu,” diyor Weizenbaum.

Eliza’dan on yılı aşkın bir süre önce, Bletchley Park’ta şifre kırıcı olarak çalışan, bilgisayarın öncülerinden Alan Turing bir makinenin zeki davranışlar gösterip gösteremeyeceğini belirlemeye yönelik bir test önermişti. Turing testim geçebilmesi için, bir makinenin kendisiyle iletişim kuranları aldatması, başka bir insanla iletişim içinde olduklarına inandırması gerekiyordu. Eliza, kişisel sorunlarını çözmelerine yardımcı olabilecek gerçek bir Dr. Eliza’nın varlığına samimiyetle inananlar sayesinde Turing testini geçmişti.

Ama eleştirenlerin de işaret ettiği üzere, Turing testi, bir makinenin akıllıca düşünüp düşünemeyeceğini değerlendiren geçerli bir test değildir, sadece programın bir insan gibi cevap verip vermediğini değerlendirir. Bu iki süreç birbirinden hayli farklıdır. İnsan davranışı ve zeki davranışın her zaman eş anlamlı olmadığını görmek için etrafımıza bakmamız yeter.

Eliza ve geçen elli yıl içinde geliştirilen diğer bilgisayar programları, farklı düzeylerde inandırıcı biçimlerde akim bedensiz var olabileceğini düşündürmektedir.

Süreç her zaman yukarıdan aşağıya değildir

Akim bedenden ayrı olarak var olup olamayacağıyla ilgili herhangi bir tartışmada, her zaman doğru olmayabilecek bazı varsayımlardan kaçınmak önemlidir. Örneğin, akim oluşumunu genellikle, yukarıdan aşağı inen bir süreç olarak düşünürüz: Sinir sistemi belli bir karmaşıklığa ulaştığında akıl ortaya çıkar. Ama bazı örneklerde bu süreç ters yönde işleyebilir: Akıl, bedenin çevresiyle etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Ahtapota bakalım örneğin. İlk bakışta çok basit bir yaratıkmış gibi görünse de davranışları aslında şaşırtıcı derecede zengindir. Bir ahtapot, yiyecekleri ve başka nesneleri seçip onlara uzanabilir, onları kavrayabilir, dokunaçlarıyla derisini fırçalayarak bedenini temizleyebilir, avcılardan saklanabilir ve topladığı deniz kabuklarıyla, taşlarla evler inşa edebilir. Hatta kimi zaman, belirgin bir zeka örneği olan huzursuz edici davranış örnekleri gösterir. İçinde ahtapot olan bir akvaryuma bakarsanız, yaratık muhtemelen dönüp size bakacaktır. Cesaretinizi toplayıp kolunuzu akvaryumun içine sokarsanız, dokunaçlarından biriyle size uzanacak, elinizi “sıkacaktır”. Bu gibi davranışlar, “zeki” diye nitelenmeye yetermiş gibi görünebilir, güçlü bir itirazda bulunmazsak eğer. Ahtapot esasen bir kafadan bacaklıdır, dünyanın en aptal yaratıklarından biri olan salyangozun yakın akrabasıdır. Peki o halde ahtapot nasıl olur da böylesine etkileyici zeka belirtileri gösterebilir?

Bir kere, ahtapotun bedeni salyangozun bedeninden çok farklıdır. Sekiz güçlü bacağı ve görünüşe bakılırsa her şeyi gören gözleri vardır. Bu yüzden de çevresiyle karmaşık bir etkileşime girebilme becerisine sahiptir. Salyangozun etrafındaki dünyaya tepkisi edilgen ve değişmezken, ahtapot dünyayı dokunma ve görme duyusuyla araştırır. Başka bir deyişle (vurgulamak istediğim şeye gelirsem) ahtapotun aklı merkezi bir beyinden değil, dokunaçları, gözleri ve bedensel şeklinin hareketinden doğar. Dolayısıyla, ahtapotun aklı bedenlidir ve ancak beden şekli dikkate alınarak anlaşılabilir.

Akıl beyinden fazlası mı demektir?

“Bedenimiz olmadan bir aklımız olabilir mi?” sorusunun başlıca versiyonlarından biri de, bir o kadar afallatıcı bir soru olan “Akıl beyinden fazlası mı demektir?” sorusudur. Yaşadığımız bilim çağında, beynin aklın fiziksel temeli olduğunu verili kabul ediyoruz. Ama durum her zaman böyle değildi. Yeni Krallık’ta yaşayan Mısırlılar kalbe önem veriyorlar, beyni kale almıyorlardı. Aristoteles de kalbin önde gelirliğini savunan bu inancı devam ettirmiş, ama beyni de tümüyle görmezden gelmemişti: Kalbin “ısısının ve pişmesinin” ayarlanmasında “beyin bölgesinin” bir rol oynadığını ileri sürüyordu. Hocası Platon, beynin önemim Üçlü Ruh anlayışında bir nebze kabul etmişti. Platon, ruhun üç kısma ayrıldığını ileri sürüyordu: İlk kısım başta bulunuyordu, zihinle ilgiliydi; İkincisi kalpteydi, gurur ve cesaretle ilgiliydi; üçüncüsü karaciğerdeydi, şehvet, açgözlülük ve diğer “düşük hevesler”de rol oynuyordu.

Fakat modern zamanlarda, beynin kalpten önemli olduğunu tereddütsüz kabul etsek de bu tercihimizle ilgili bir dengesizliği dilimizde koruruz. Aşklarımızın tadı kaçtığında “kalp kırıklığından bahsederiz; rockc ’n’ roll’un öncülerinden Buddy Holly bir şarkısında “Kalbime yağmurlar yağıyor” diyordu; Sevgililer Günü kartlarında, okuyla beyni değil kalbi delen bir aşk tanrısı resmedilir hala.

İşler beyni ilgilendirdiğinde, farklı insanları bir araya getirip “beyin fırtınası” yaparak bir soruna yeni bir çözüm bulmaktan bahsederiz; parlak bir öğrenciyi “gerçek bir beyin” diye tanımlarız, çok fazla çalışırsa “sinir buhranı” geçireceğini söyleriz.

Dolayısıyla akim kökeni ve yeriyle ilgili kavramlar pek de birbirinin yerine geçmez, bir arada giderler. Aynı şey en temel soru, yaygın deyişle akıl-beden ikilemi için de geçerlidir: Akıl beyinden ayrı olarak var olabilir mi? Bütün bunların arasında ruh nerede durur?

Akıl-ruh-beden karmaşasının büyük bölümünün kökleri on yedinci yüzyıl filozofu Rene Descartes’ta bulunabilir. Descartes’ın felsefi konumunun temelinde, akim niteliksel olarak bedenden farklı olduğu önermesi yatıyordu. Şöyle diyordu Descartes: “Beden bir makine olarak görülür, Tanrı’nın elinden çıktığından ötürü insanın icat ettiği makinelerle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzenlenmiştir, hareketleriyle onlardan çok daha hayranlık uyandırıcıdır.”

Ne var ki, bedenin tepkileri tümüyle bir makineye özgü değildir diye de ekliyordu Descartes, çünkü ruhla iletişimi gerektiriyorlardı. “Fakat bu şekilde beyinde sinirlerin doğurduğu hareketler, beyne yakından bağlı olan ruhu, yani aklı farklı biçimlerde etkiler.” Bu pasaj iki açıdan dikkat çekicidir. Birincisi, Descartes çözülmesi gereken asıl muammanın akılbeden değil, özellikle akılbeyin muamması olduğu yönünde öncü bir kavrayışa varmıştı. İkincisi, bu pasajda Descartes ruhu (ilahiyat alanına ilişkin bir kavramı) ve aklı birleştiriyordu. Bu kafa karıştırıcı ilahiyat, felsefe ve bilim karmaşası bugüne dek devam etmiştir.

Descartes birbiriyle etkileşim içinde olup birbirinden ayrı olan iki süreci, akıl ve beyni ele aldığından, bu iki farklı oluşumun birbiriyle nasıl bir etkileşim içinde olduğuna dair bir açıklamada bulunması gerekiyordu. İlk açıklama girişimlerinden birinde, Descartes “beynin ortasında bulunan küçük bir salgı bezi”nden (pineal) bahsetmişti. Pineal gland bir aracı işlevi görüyordu, “Beden Makinesinde Gayri Maddi Ruhu” mümkün kılıyordu.

Fakat pineal gland’in akıl ile beyin arasında bir aracı olarak kullanılması, Descartes’ın en yüksek mevkilerden birinde yer alan ve kavrayış gücü son derece yüksek öğrencilerinden biri olan Bohemya Prensesi Elizabeth’in ona yazdığı bir mektupta dile getirdiği üzere, açıklama açısından büyük bir sorun doğurur. “İnsan ruhunun bedenin hareketini nasıl belirlediğini bana açıklamanızı rica ediyorum,” diye yazmıştı Prenses. Bu soruyla Descartes’ın önermesindeki kusurlardan birine dokunuyordu: Beyin ancak maddi biçimlerde etkilenebilirse, gayri maddi akıl onunla nasıl etkileşim kurabilir? Gayri maddi bir şeyin maddi bir şeyi harekete geçirme sürecini nasıl tasavvur edebiliriz?

Descartes’ın akıl ile beyin arasında yaptığı bu ayrım, düalizm olarak bilinegelmiştir. Düalizmi benimseyenlere (kimi zaman alaycı bir dille) düalist denir. Alaylar bir tarafa bırakılırsa, tümüyle gayri maddi bir akla inananların bugün ayrı bir azınlık oluşturduğunu söylemek yerinde olacaktır. Fakat zaman zaman bu azınlık arasında etkileyici isimler de karşımıza çıkar. 1963’te nörolojik araştırmalarıyla Nobel Tıp Ödülü’nü kazanan Sir John Eccles aklın beyinden ayrı olduğuna inanıyordu. Beyin hakkındaki ilk kitabımın yayınlanmasından sonra bana yazdığı bir mektubu hala saklarım. Bu mektupta, benim “sözler veren bir materyalist” olduğumu söylüyordu. Bu sözlerle, aklı beyne atıfta bulunarak açıklamaya çalışan, sonuçta verebileceklerinden fazlasını vaat eden bilim insanlarıyla fikir birliği içinde olduğumu söylemek istiyordu. Eccles’in haklı olduğu bir nokta vardı: Nörologlar hala beyin hakkında kanıtlayamayacakları iddialarda bulunuyorlar. Bazı nörologların ileri sürdüğü üzere akıl kavramını tümüyle bir kenara bırakıp sadece beyinden o kadar da büyük bir açıklıkla bahsetmemiz mümkün değildir. Yine de, bugün akıl ve beyin ilişkisine kafa yoran birçok düşünür, akıldan bahsettiğimizde atıfta bulunduğumuz şeylerin çok büyük bir bölümünün beynin henüz tam anlamıyla anlaşılamamış işlemlerinden kaynaklandığında hemfikirdir.

Oxfordlu filozof Gilbert Ryle’m kategori hatası kavramı bura

da bize biraz yardımcı olur. Ryle’ın ileri sürdüğü üzere, birlikte ancak metaforik bir anlamda bahsedilebilecek şeyleri birbirine karıştırarak kafamızı karıştırmamaya dikkat etmeliyiz. Üzerine oturduğum sandalye, evrim kuramıyla ilişkilendirilebilir mi? Sanırım bir yazar ya da şair bu iki konuyu birbirine bağlayarak eğlenceli ve orijinal bir şey ortaya çıkarabilir, ama yaratılış nedensel bir bağlantı sunmayacaktır. Evrim bir şeydir, sandalyeler başka bir şey. Öyle görünüyor ki aklın katı bir biçimde beynin işlevleri üzerinden düşünülmesi de benzer bir kategori hatası içerir.

Akıl, beyin gibi fiziksel bir yapı değildir, bir “şey” değildir. Görünür bir biçimi, bir kokusu, bir tadı yoktur; beyin gibi elde tutulamaz. Düşüncelerin, yani akim ürünlerinin var olmaları için fiziksel olmaları gerekmez. Ne var ki, düşünceler onları düşünebilecek ve yorumlayabilecek akıllar olmadan anlamsızdır.

Nihai bir cevap yok

Maalesef “Bedensiz bir akıl olabilir mi?” sorusu, kısa bir cevap bulma girişimlerimize direniyor. Beynin hem büyük hem küçük yapılar içerdiğini, işlevsel bağlantılarının devrelerle sağlandığını, işlevsel olarak elektriksel ve kimyasal olduğunu biliyoruz. Peki ama akıl bütün bunların neresindedir? Aklın tek taşıyıcısı beyin midir? Yoksa akıl endokrin ve bağışıklık sistemlerimiz gibi başka bedensel iletişim kanallarını da içine alan dağınık bir oluşum mudur? Kayda değer sayıda uzman, aklı, beynin yaptığı her şeyi kapsayan bir terim olarak kullanan tekilci görüşü benimsemektedir. Fakat bu konumu benimsersek, beynin bu şeyleri nasıl yaptığını açıklama becerisinden çok uzaklara düşeriz. Bunu açıklayabilecek miyiz acaba? Hiç kuşkusuz, akıl ve beyne dair anlayışımızın ve bedensiz bir akıl sahibi olup olamayacağımız sorusuna dair kavrayışımızın derinleşmesini bekleyebiliriz. Ama elimizde henüz beynin nasıl “çalıştığını” ya da akim beyinle tam olarak nasıl bir ilişkisi olduğunu açıklayan, tam anlamıyla tat

min edici kapsayıcı bir kuram bulunmuyor. Fakat açıklama konusundaki bu yetersizliğimize çok da eleştirel yaklaşmamalıyız: Böyle bir korelasyona ulaşmak çok da kolay olmayacaktır. Filozof Arthur Schopenhauer akıl-beden probleminin açıklanması ikilemine “dünya düğümü” diyordu. Bu düğüm, onu çözme yönündeki en güçlü girişimlerimize karşı koymayı sürdürecektir belki de.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe