Felsefe

 

 

 

Rönesans'ın Din Anlayışı

Macit Gökberk


İnsanın kendi içdünyasında "yeni"yi arayan Renaissance felsefesi, yeni bir insan anlayışı yanında yeni bir din, yeni bir hukuk ve devlet anlayışı da getirmiştir. Yeni din anlayışı da, en başta, Reformation (ya da Reform) denilen büyük din akımında kendini gerçekleştirmiştir. Reformation, antik felsefe geleneklerinin yeniden doğması yanında, Renaissance'ın en büyük olaylarından biridir. Hatta bazı kültür tarihçileri, Renaissance'ın bu din akımı yüzünden doğmuş olduğunu bile ileri sürmüşlerdir. Bu sav aşırı, çünkü Renaissance yeni bir hayat duygusunun doğmasıdır, yeni bir din anlayışını dile getiren Reformation da bu duygunun bir ürünüdür, onun çerçevesinde önemli bir yeri olan bir olaydır. Reformation'un bir Renaissance fenomeni olduğunu ilk bakışta şunlardan anlayabiliriz: Onda da Ortaçağ Kilisesine, bu Kilisenin resmi felsefesi olan Skolastiğe karşı bir tepki var: Eski kiliseyi aşıp "yeni" bir kilise getirmek ister; onda da "asla", yani ilk Hıristiyanlığa dönmek isteyişini buluruz, bunun içinde Ortaçağ Kilisesinin bozup değiştirdiği Hıristiyan inançlarını orijinal biçimleriyle yeniden kurmaya çalışır, o da antik düşünürlerin düşüncelerini kaynaktan devşirmek ister, bundan dolayı da bunları ortaçağın eklentilerinden temizlemeye çalışır.

Reformation'un getirdiği yeni din anlayışına geçmeden önce, bu akımın tarihi üzerine birkaç söz: Hıristiyanlık dünyasında Katoliklik ile Ortodoksluk yanında üçüncü büyük ayrılık olan Protestanlığı yaratacak süreci Alman rahibi Martin Luther (14831576) başlatmıştır. Reformation'un başlamasının dış nedeni, Luther'in 1517 yılında Wittenberg Kilisesinin kapısına astığı ünlü 95 tezidir. Bu tezlerinde Luther, Katolik Kilisesinin bir sapıtmasını, para karşılığında günah bağışlama belgeleri satmasını şiddetle yeriyordu. Böyle bir yergi ile başlayan bu din akımı, sonra hemen bütün Avrupa'yı bir yıkıntıya çeviren Otuz Yıl Savaşlarını doğuracaktır. Luther'in attığı bu adım, zaten ağzına kadar dolu olan bir bardağı taşıran son damla olmuştur. Çünkü o sıralarda Katolik Kilisesine karşı genel bir hoşnutsuzluk her yanı kaplamış bulunuyordu; Kilise, artık gerçek bir inanın temsilcisi sayılmıyordu; Katolik Kilisesi o arada pek çok dışlaşmış, bozulmuş, pek çok dünya ve politika işleri ile uğraşır olmuştu. İşte bu yüzden, özellikle dinde tesellilerini arayan alt tabakalarda belirsiz bir özleyiş belirmişti; Kilisenin bu soysuzlaşmış haliyle aracılığı yapamadığına inanılıyordu, onun için de inanın sağladığı avuncu insan kendisinde aramaya, bunu kendi başına bulmaya girişmişti. Bu belli belirsiz özleyişi de, en başta, ortaçağ'dan geçip Reformation'un başladığı günlere çok canlı olarak ulaşan mistik görüşler destekleyip beslemişlerdir. Kiliseden umudunu kesip kendi içine dönen bir din davranışının mistisizme dayanmak istemesi de doğaldır; çünkü mistisizm, ilkesi bakımından bir iç dindarlığı, bir gönül dindarlığıdır.

Sözü edilen gelişme, hiçbir Avrupa ülkesinde, Almanya'daki geniş ölçüsü ile kendini göstermemiştir. Üstelik, bu ülkede daha Reformation başlamadan önce de, Alman mistiklerinin düşünceleri sessizce gönülleri kaplamış bulunuyordu. Nitekim sonra Reformation da, hiç olmazsa başlangıçta, bütün hızını bu mistisizmden alacak, başlıca düşüncelerini bu kaynaktan devşirecektir; onun için Reformation'un başlıca kaynağı Alman mistisizmidir denilebilir. Bu mistisizmin kökleri de ortaçağdadır ve bütün öteki mistik çığırlar gibi, onun da kaynağı Yeni-Platonculuktur. Evrenin, içindeki bütün varolanlarla birlikte, Tek Varlığın Özünden fışkırmış olduğu (emanatio) tasavvuru, Yeni-Platonculugun ana görüşüdür, insan da Tanrı'nın özünden türemiştir, onunla aynı özdendir, dolayısıyla insan Tanrı'yı kendisinde bulabilir. Her türlü mistiğin temeli olan bu öğreti, daha pek erkenden Hıristiyanlığa da sokulmuş, bütün ortaçağ boyunca canlı kalmış, Skolastiğin yanı sıra kimi vakit açık, kimi vakit de kapalı ve gizli bir akım olarak sürüp gitmişti. Tanrı'yı doğrudan doğruya kendi içinde aradığı için Kilise'nin aracılığım reddeden bu gönül dindarlığı, zaman zaman Hıristiyan dogmasının sınırlarım aşan coşkunluk ve taşkınlıkları yüzünden kovuşturmaya uğramış, şurada burada ancak yeraltı akımı olarak yaşayabilmişti.

Ortaçağ sonlarına doğru Alman mistisizmine en güzel anlatımım Meister Eckhart (ya da Eckehart) (Doğumu 1260 yılı sıralarında, ölümü 1327) vermiştir. Ona göre, Hıristiyan dininin doğruları, Skolastiğin bilimleştirmiş olduğu dogmalarda değil, inanan gönüllerin derinliklerinde yatar; salt doğruluk insanın kendisindedir, Kilisenin dogmaları ile törenlerinde değildir. Bilmek, bilen ile bilinenin özce bir olmalarıdır; bilginlerin en yükseği olan Tanrı'yı bilme, evrenin bu özü ile ruhun birleşmesidir; insan Tanrı'yı Tanrı kendisinde, kendi içinde ise bilebilir. Tanrı ile insanın özdeşliğine dayanan bu bilgi anlayışında insan bir "Küçük Tanrı" (Mikrotheos)dır, bundan dolayı bütün bilmeceler insanda çözülebilir; ruh, Tanrı'yı bildiği ölçüde Tanrı'dır, Tanrı olduğu ölçüde de Tanrı'yı bilir. Ancak, ruhun metafizik yapısında saklı olan bu bilgi, bir düşünce bilgisi, bilginlerin bilgisi değildir; bu anlatılmaz bir görü (intuitio) dür, bizim kendimizde Tanrı'yı görmemizdir, Tanrı'rının bizim içimizde kendi kendisini görmesidir. Bir "Küçük Tanrı" olan insan, Tanrı'dan daha çok bir şey olmak isterse, Tanrı'dan, bütün varlıkların bu anaözünden kopar, insanın "günah yüzünden düşmesi" bundan olmuştur; onun için insan benliğinden geçmelidir, kişiliğini Tanrı'da eritmelidir, bireyliğini ortadan kaldırmalıdır.

İşte bu idealist parıtheizm, yani  Tanrı'rının ideal bir varlık olarak bütün varolanlara yayılmış bulunduğu düşüncesi, dışdünyayı içdünyaya çeviren, Tanrı'yı bir iç görüde kavrayan (contemplatio) bu anlayış, Alman mistisizminin anaözelliğidir. Her türlü mistisizmde de bulunabilen bu görüşlere Meister Eckhart anlamı olan bir bağlantı kazandırmış, böylece onların geniş ölçüde yayılmalarını sağlamıştır. Onun en büyük hizmeti, mistik öğretinin özünü halk bilincine kadar indirip yerleştirmiş ve bir de yüksek düşünceler için çok yerinde Almanca sözcükler bulmuş olmasıdır. Almanca felsefe terimlerinin babası Meister Eckhart'tır denilebilir. Onun daha çok kontemplatif olan, kurtuluşu ruhun  Tanrı ile birleşmesinde arayan mistisizmi, onun yolundan gidenler tarafından zamanla pratik bir mistisizme çevrilmiştir; bunlar, artık ruhu gerçekten de kurtuluşa ulaştıracak pratik yolu aramışlar, bunun için bir kurallar sistemi, bir teknik geliştirmeye uğraşmışlardır, kurtulmak isteyen, yalnız Tanrı'yı kendi içinde görmekle yetinmeyecek, istek ve iştahlarından da geçecek, alçakgönüllü olacak, din ve ahlak işlerinde sessiz bir gönültokluğu ile çalışacak vb.

Din tarihinde mistisizmin, hep sosyal tedirginliklerle sıkı bir ilgi halinde ortaya çıktığı söylenebilir. Nerede sosyal koşulların bozukluğundan bir tiksinti varsa, orada, özellikle geniş halk tabakalarında, bir içekapanma, kurtuluşu iç'te arama eğilimini buluruz. İşte ortaçağ sonlarındaki bu sözü edilen mistisizm de, saf bir dindarlığı arayan, Kilisenin kaskatı kesilmiş tutumunu hor görerek bir reformu özleyen bir akım olarak geniş halk tabakalan arasında yayılıp, sonra içinden Reformation'un doğacağı o dinsel kaynaşmayı yaratmıştır. Martin Luther'in Katolik Kilisesinin bozuk düzenine karşı protestosu, bu protestonun yarattığı Protestanlık, oluşmasına mistisizmin önayak olduğu böyle bir ortam içinde doğmuştur. Luther, hazır olan mistik halk bilincine devrimci adımı artırmıştır, uzun zamandan beri varolan bir gereksinme için uygun sözü bulmuştur. 1517 yılında Wittenberg Kilisesinin kapısına astığı tezlerin büyük bir halk kımıldanışına yol açması bu yüzdendir.

REFORMATİON

Reformation adını alan ve Ortaçağ Katolik Kilisesinin donmuşluk ve bozulmuşluğuna karşı bir tepkiyi dile getiren Renaissance çerçevesindeki bu büyük din akımı, görüldüğü gibi, başlıca mistisizm kaynağından beslenmiştir. Ancak, göreceğiz ki, Reformation bir din öğretisi ve kilise örgütü olarak gelişirken, ilk görüşlerini devşirdiği bu köke bağlı kalamamış, ondan boyuna uzaklaşmıştır. Mistisizm, ilkesi gereği, sınırlan kesin olarak belirtilmiş bir dogmaya bağlanamaz; o, bir gönül dindarlığıdır, Tanrısal açılmanın (vahyin) Kutsal Kitap'taki şeklinden çok, bu açılmanın (revelatio) insanın kendi içinde doğrudan doğruya doğmasına değer verir. Ayrıca mistisizm, yine ilkesi gereği, bir kilise örgütünün insan ile Tanrı arasında aracılığını da reddeder. Ona göre dışarıdaki kiliseye, görünen kiliseye gerek yoktur; her insan kendi kendisinin rahibidir; herkes Tanrı’yı doğrudan doğruya, araçsız olarak kendi içinde bulabilir. Reformation, daha doğrusu, onun başlıca bir görünüşü olan Protestanlık, yeni bir kilise kurmak ve bu kilisenin dayanacağı teorik temelleri geliştirmekle, mistisizmin bu anagörüşünden, doğallıkla, uzaklaşmıştır.

Protestanlığın, getirdiği yeni din görüşünü bir öğreti olarak nasıl formüllediğini felsefe bakımından bizi ilgilendirdiği ölçüde görelim*. Luther başlangıçta, başlattığı akımın anakökü olan mistisizme bağlı kalmış, dini, mistikler gibi, bir gönül işi diye anlamıştır. Bu sıralarda örnek olarak aldığı, ilk Hıristiyanlığın din anlayışıdır. Onun istediği, tıpkı ilk Hıristiyanların gerçekleştirdiği gibi, içli bir inanmadan doğmuş, uzun uzun örgütü, törenleri ve rahipleri olmayan sade, sessiz bir dindarlık. Bundan dolayıdır ki, Luther başlangıçta "Yeni inanan" bilime dayatılmasına, felsefe ile temellendirilmesine şiddetle karşı gelmiştir. Hıristiyan dogmasının Aristoteles felsefesi ile işlenmesi olan Skolastiği "Papacıların bir sapıtması" sayıyordu; hümanistlerin Aristo-

*Reformation denilince, geniş anlamıyla, din hayatının yeni baştan düzenlenmesi (reform) da anlaşılabilir. Geniş anlamında bu deyim, ta 17. yüzyılın içerlerine kadar uzanan çeşitli din akımlarım da içine alabilir. Bunların arasında, Katolik Kilisesinin kendisine yapılan tepki yüzünden kendine yeni bir düzen vermek gereksinmesiyle giriştiği Karşı-Reformation da vardır. Ayrıca, Luther1 in Protestanlığı da sadece Almanya şuurları içinde kalmamış, başka memleketlere de yayılarak aslından az ya da çok ayrılan formlar almıştır. Örneğin İsviçre'de Zwingli ve Özellikle de Calvin ile başlıbaşına bir mezhep olmuştur. Sonra İngiltere’de yayılan Calvinizm, burada, Protestanlığın bir şekli olan Anglicanizmi ortaya koymuştur. Biz burada, Reformation adını alan bu hareketi bütünü 3e gözden geçinmeyecek, yalnız bu akımı başlatmış olan Martin Luther'in eserinin dar anlamıyla Lutherizmin teorik yününü ana çizgileriyle göstermekle yetineceğiz.

telizmini de, paganların, putataparların bir işi diye anlıyordu. Hıristiyanlık uzun yüzyılların biriktirdiği eklentilerden temizlenecek, bu dinin arınmış ilk şekline dönülecekti. (Luther'de de bulduğumuz bu "orijinal forma dönüş"ün, bütün Renaissance'ın bir özelliği olduğunu biliyoruz.)

Ancak, Luther zamanla bu ilk görüşlerinden uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Çünkü yeni inancı ayakta tutabilmek için, gerçek dünyada örgütlenmek de gerekiyordu; Katoliklik ile savaşta onun karşısına sağlam bir öğreti ile çıkmak yanında, yeni inanca bağlananların kendilerini savunmaları için aralarında derlenip toparlanmaları da gerekliydi. Bunun için de, Luther'in istediği gibi, yalnız inan ile yetinilemezdi, yalnız gönüllerin değil, kafaların da kazanılması gerekti; bu da, Luther'in başlangıçlarda "Şeytanın yaltağı" dediği aklı yardıma çağırmadan olamazdı*. Böylece, Reformation'da bulduğumuz, bu alcımın ilkesi gereği olan bir eğilim, "kilise ile ilgiyi kesmeyi istemek" gerçekleşememiş, yarı yolda kalmış, bu yeni din hareketi de kendine göre bir kilise kurmaya başlamıştır. Bir örgüt olarak belirmeye başlayan Protestanlık, önce, dini balamdan kendisine bir tarihi temel aramış, bunu da İznik Konsili'nin saptamış olduğu İncil metninde bulmuştur. Kutsal Kitabın bu metni, yeni inanç için artık bir otoritedir; burada sağlam bir şekilde formüllenmiş olan vahiy doğrularına hiçbir şekilde dokunulmaz. (Oysa mistik "Kitap"a, kitaptaki "söz"e hiçbir zaman kayıtsız şartsız bağlanmaz; o, dinin doğru'larını belli bir tarih anında yazılmış olan sözlerde değil, kendi içinde, bir içgörü ile kavranan sübjektif vahiyde bulunmaya çalışır.) İşte Protestanlık Kutsal Kitabı dokunulmaz bir temel, objektif vahyin yorumlanmaz bir dayanağı olarak almakla, kendini mistisizmden uzaklaştıran ilk kesin adımı atmıştır. Nitekim sonraları, Reformation'un yol açtığı karışıldıklar içinde kendi adına yapılan mistik taşkınlıkları, Protestan Kilisesi hep bu kesin sınırlı tarihi temel ile frenleyecektir.

Protestanlık, tarihi temelini böylece belirttikten sonra, öğretisini buna dayatıp formüllemeye çalışmıştır. Bu formülleme işi için bir felsefe gerekti. Gerçi Martin Luther büyük bir devrimi başlatacak ruh gücüne sahip olan bir kimse idi, ama bir filozof değildi. Ona bu işte, kendisine pek içten bağlı olan müridi Melanchton (14971565) yardım etmiştir. Ancak, Melanchton da özgün bir filozof değildi; daha çok, sağlam bir hümanist eğitimle yetişmiş bir bilgindi. O da öz bakımından bir yenilik getirememiş, ancak yeni inancın öğretisini destekleyen ideleri temiz ve titiz bir biçimde işlemiştir. Protestanlık bu ideleri, hasmı Skolastik gibi, yine Aristoteles felsefesinde bulmuştur. İstenilen yepyeni bir felsefe bulunamayınca, yine antikçağa başvurmak zorunda kalınmış, burada da Aristoteles felsefesinden başkasına dayanılamayacağı anlaşılmıştır. Bununla da Aristoteles felsefesi, din tarihinde bir defa daha yem bir inanca destek oluyordu. Melanchton'un Protestan öğretisini işleyip desteklemek için ele aldığı Aristoteles felsefesi de, bir yandan Renaissance'ın Aristotelizmidir, yani bu felsefenin gerçek görünüşüne yaklaşmak isteyen Aristote-

* Bu durumu ilk Hıristiyanlıkta da buluruz. Başlarda yalnız inanmaktan ileri geçmek istemeyen Hıristiyanlık, sonra bir dinin yalnız inançta durup kalamayacağını anlayıp kendini örgütlendirmiş, dolayısıyla da öğretisini akla ve felsefeye dayanarak formüllemek zorunda kalmıştır.

lizmdir, öbür yandan da Skolastiğin Aristotelizmidir. Aristoteles felsefesinde olduğu gibi, Protestan öğretisinde de bilginin kaynakları akıl ile deneydir. Ancak, bu bilgi Kutsal Kitaba aykırı ise, Kitabın dediği ölçü olur. Bir de Melanchton'da teorik felsefeden çok etnik ağır basar, çünkü bu alanda Tanrı'nın buyrukları doğrudan doğruya dile gelir; bu yüzden Melanchton Tanrı'nın varlığını, akıldan değil vicdandan türetmeye çalışır. Böylece, mistisizm ile başlayan Protestanlığın, dönüp dolaşıp sonunda kendine göre bir Skolastiğe vardığını görüyoruz. Bu yeni Skolastik, zamanla Katolik Skolastiğinin bir başka örneği olacak, onun gibi donup katılaşacaktır.

Protestanlığın bir mezhep ve kilise olarak vardığı bu din görüşünün katılığına tepki yapan yine mistisizm olmuştur. Resmi Protestan Skolastiğine rağmen, bu mezhebin ana özelliğine, yani insanı Tanrı ile doğrudan doğruya karşı karşıya bırakan kişisel dindarlığa bağlı kalmak eğilimi, hiçbir zaman ortadan çekilmemişti. Bu eğilim, hep  Tanrı sözünü tekel altına almak isteyenlerle şiddetle savaşmış, "dış kilise" yerine insanın gönlünde barınan bir "iç kilisemin gerektiğini savunmuş, dindeki bütün dış şekillerin kaldırılması lüzumunu ileri sürmüştür. Protestanlık inançlarını formülleyip kültüne de bir form kazandırdıktan sonra, bu gibi sınırlamalara ilkece karşı olan mistisizmi mezhep çerçevesinden atmıştır. Ama mistisizm, eskiden olduğu gibi, yine halk arasında yaşamaya devam edip, derinden derine sessizce gelişmiştir; Renaissance ile hümanizmin bireyliği belirtmek isteyen hayat duygusu da, her türlü otoriteden, bütün mezhep darlıklarından kendini kurtarmak isteyen bu kişisel dindarlık anlayışını ayrıca beslemiştir.

Renaissance yüzyıllarında Özellikle Almanya'da bulduğumuz bu mistik akım, yalnız halk arasında kalmamış, bir sıra düşünürde kendini orijinal bir felsefe olarak da göstermiştir. Bu mistik felsefeyi geliştirenlerin başında, sırasıyla Sebastian Franck (14991542), Valentin Weigel (15331588) ve Jacob Böhme (15751642) vardır. Bunlardan ilk ikisi, başlıca, Ortaçağın Alman mistiği Meister Eckhart'ın izi üzerinde yürürler; üçüncüsünde, Jacob Böhme'de ise, mistisizm, büyük olduğu kadar orijinal de olan bir sistem niteliği kazanmıştır. Jacob Böhme de, Meister Eckhart gibi, bütün varlığın özünü Tanrı'da bulur:  Tanrı her şeyin ilk temelidir, ilk birliğidir. Ancak, ona göre, bu ilközün ana özelliği, baştan aşağı bir isteme, bir istenç olmasıdır. Sonsuz olan oluşu başlatan bu istemedir; başlangıçtaki "hiç"ten bu evreni bu isteme doğurtmuştur, bir gelişme olan evren süreci, Tanrılığın kendisini doğurmasının anlarıdır, bu süreç sonsuzdur; varlığın her anı, Tanrılığın kendisini bir gerçekleştirmesini karşılar. Böhme'nin bütün istediği: Tanrılığın bu ilk doğurma anına kadar sokulup buradan evren dramını oluşturan güçleri kavramaktır. Ona göre, Tanrı'nın bu kendi kendini geliştirme sürecinde "kötü" de zorunlu bir etken olarak yer almıştır; Tanrı'nın özünde "kötü" yerleşik olmasaydı, Tanrı'nın kendini de, evreni de oluşturması gerçekleşemezdi; bundan dolayı her varolan zorunlukla iyi ve kötüdür; "iyi"nin ne olduğunu anlamak için, "kötü"nün olması, "kötü"nün üzüntü ve sıkıntısının yaşanması gerektir. Jacob Böhme'nin mistisizmi, dinamikvoluntarist bir Tanrı ve dünya anlayışına dayanmaktadır. Onun öğretisinde  Tanrı» duran, öncesiz sonrasız bir varlık olarak değil, bir istenç, dalgalanan, kendini biteviye yaratan bir hayat olarak kavranır. Tanrı insanda kendini açar, insan dolayısıyla kendine döner; O, kendi kendini bulmak, kendini bilmek için evren ve insan olur*. Jacob Böhme'nin bu voluntarist mistiği, yeni bir kültür yaratmak isteyen Renaissance'm dinamizmine de pek uygundur.

"DOĞAL DİN" AKIMI

Renaissance'ın mistisizmi, insanın Tanrısal doğrulara kendi başına varabileceğini düşünmekle, bu doğrular uğruna aralarında savaşan mezheplerin aykırılık ve kavgalarının üstünde kalıyordu. Renaissance'ta böyle mezhepler üstünde ve dışında bir tutumu olan yalnız mistisizm değildir, onun yanında bir de din doğrularının kökünü akılda bulan ya da bu doğruların, hangi din ve mezhepte olurlarsa olsunlar, ancak akılla uzlaşabilenlerini kabul eden din anlayışları da var. Laelius Socinus (15251562) adlı bir İtalyanın kurduğu Socianizm denilen tarikat bunlardan biridir. Bu tarikat Hıristiyan öğretisini rationalist bir görüşle temellendirmeye çalışır, bunun için de vahyin yalnız aklın uzlaşıp doğru bulduğu yönlerini benimser, bütün metafizik sırlan (mysterium) ile akıl ve doğaya aykırı öğelerini ayıklayıp dışarıda bırakır.

Her türlü dış formdan ve gelenekten — yani ortadaki tarihi dinlerden — bağımsız olan, insanın doğasında yerleşik bulunan bir dinin, özellikle Renaissance sonlarında arandığını görürüz. Bu akıma "doğal din" ya da "akıl dini" akımı denir. Kökleri yine antikçağda, Stoa felsefesinde bulunan bu anlayışa göre, din Tanrı'nın bir açılmasının (vahyin) değil, aklın ürünüdür. Stoa felsefesinde "doğa" ile "akıl" da aynı anlama gelirler Doğa içinde evrensel akıl egemendir; insan da "doğa"nın bir parçası olduğundan, onun doğasının yapısı da akıldır. Dolayısıyla, Stoalılar ile onların yolunda yürüyenler "doğa" ya da "doğal ışık" (lumen naturale) deyince hep aklı anlarlar. Buna göre, "doğal din" demek, "akıl dini", akim bulunduğu, aklın ışığı ile varılan bir din demektir.

Bu doğrultudaki bir din anlayışının Renaissance sonlarında yetişmiş iki tipik düşünüründen biri Fransız Jean Bodin (15301597), öteki de İngiliz Herbert of Cherbur’dir (15811648).

"Yedilerin Konuşması" ("Collogium heptaplomares") adlı yapıtında Bodin, her biri bir başka dinden olan yedi kişiyi aralarında konuşturup onları şu sonuçlara vardırır: Dinlerden her biri ancak relatif olarak doğrudur; kurtuluş ile mutluluğa erişmek için yalnız akıl ve doğa yasası bol bol yetişir; onun için ne Pagan dinlerin ne de Kitap (vahiy) dinlerinin bir sürü yasasına gerek vardır; bütün dinler, doğal olan ve her insanda baştan beri bulunan tek Girdinin çocuklarıdır; bu doğal dinin baş düşünceleri de şunlardır:  Tanrı'nın bir olduğuna, ahlak bilincine, özgürlüğe, ölümsüzlüğe ve öbürdünyada bir misillemeye inanma. Bu düşünceler her insanda, her toplulukta doğal olarak vardırlar.

Herbert of Cherbury de "Deveritate" ("Doğruluk üzerine") adlı yapıtın doğal bir din anlayışını geliştirip dinin aslını, özünü "doğal din"de bulur. Akıl din alanında da bağımsızdır; vahiy de aklın bulup gösterdiğine boyun eğmelidir. Her dinin temeli, her yerde her zaman için geçerli olan şu 5 önermedir. En yüksek bir varlık, bir Tanrı vardır; bu varlığa tapmalıdır; bu tapmanın esası, erdemi gerçekleştiren bir dindarlıktır; günah ve suçun cezası pişmanlıkla ödenmelidir; öbür dünyada bir ödül ve cezanın olacağını beklemelidir. Hangisi olursa olsun, her dinde bu önermelere aykırı olmayan şeylere inanılabilir. Ancak, dinin özünü zedelemiş olan tarihi dinler, bu doğal ve akla yakın olan savlara öyle aykırı tasarımlarla doludurlar ki, birçokları bu doğal doğrulara bile inanmaz olmuşlardır. Sağduyusu olan bir inanma için bu beş önerme yeter; bunlara bağlanmalı, bunların dışındaki çekişmelere, kavgalara aldırış etmemelidir.

Gerek bu "doğal din" görüşleri, gerekse Reformation, Renaissance'ın getirdiği yeni din anlayışının birer görünüşüdürler. Bunların hepsinde Renaissance'a özgü bir hayat duygusu kendine biçim kazandırmıştır. Bu hayat duygusunun başlıca özelliklerinden birinin de bireyliği, kişiliği belirtmek olduğunu biliyoruz. Reformation da ne kadar başlangıçtaki tutumundan ayrılan bir gelişme geçirmiş olursa olsun hümanizmin başka bir .bakımdan ileri sürdüğü kişilik ilkesini din alanında gerçekleştirmek isteyen bir akımdır. Bu yönü ile Reformation, Renaissance'ın bir ana düşüncesinin din alanına uygulanmasıdır diyebiliriz. Çünkü başlangıçta kişisel bir dindarlığı kendisine çıkış noktası yapan Reformation sonunda bir kilise kurmuşsa da, yine hiçbir zaman bu ana ilkesinden büsbütün ayrılmış değildir: Bu kilise, Ortaçağ Kilisesinde olduğu gibi, tek kişinin varlığını hiçbir zaman kendinde eritmemiştir; insanın "doğal" yönüne hep değer vermiş; ona dünyadan elini eteğini çekmeyi öğütlememi aile ile devletin bağımsızlığını savunmuştur. İşte insan hayatının bu "doğal yönüne değer vermesi, insanın kişiliğini belirtmesi, Ortaçağ Kilisesinin ezici otoritesine karşı ayaklanması, bu kilisenin bozduğu Hıristiyanlığın başlangıçtaki biçimine dönmek isteyişi ile, bütün bunlarla, Reformation tam bir Renaissance akımıdır.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült